13 Nisan 2014 Pazar

TC'de Militarizm, Mecburi Askerlik, Vicdani Red Tarihi ve Algısı*

İlk oturumda arkadaşlarımızın ifade ettiği gibi Ayşe Gül Hanım, bir yakının cenazesi nedeniyle katılamayınca, konuya dair kısa sürede bir derleme yaptım. Bugünkü tartışmalarda, programdan da takip ettiğiniz üzere pek çok açı gözetilmeye çalışıldı. Toplantıyı düzenleyen az sayıdaki kişiye profesyonel iş hayatımın izin verdiği ölçüde katkıda bulunmaya çalıştım. Kurumsal bir angajman olmadıkça bu tür toplantıların yapılması çok güç. Kaldı ki kurumsal angajmanların, belli türden sınırlılıklara, sansürlere içkin olduğu da iddia edilebilir. O nedenle burada konuştuğumuz içerikle örtüşen, birbirini bütünleyen bir toplantı biçimi söz konusu. Özgürlük alanımızın, burada yapacağımız işin içeriğini pozitif yönde etkileyeceğini düşünüyorum.

Bir şeye, buradaki militarizme içkin hiyerarşik yapılanma ve örgütlenmeye dikkat çekerek konuşmama başlamak istiyorum:

Bulunduğumuz kurum, ilan edilen konuşma başlığı, seminerin gerçekleştirildiği fiziki mekân, aramızdaki mimari hiyerarşi vb. buyurgan bir söyleme içkin; işin trajik yanı, sıklıkla bunun farkında olmamamız. Bilgi, özellikle bilginin üretimi, paylaşımı ve uygula(n)ma sürecinde ideoloji ile kurumsal bir işbirliği içinde hareket etmekte ya da daha güçlü bir anlatımla bilginin ancak, ideoloji ya da iktidar olan kurumlarla ilişki içinde üretimi, paylaşımı ama özellikle de uygula(n)ması mümkün olmakta. Bunu şunun için dile getirmek ihtiyacı duydum: Foucoultca bir ifade ile “İktidar, söylem üretir.” Biz de burada üretilmiş söylemleri temele alarak bir söylem üretme denemesinde bulunacağız; iktidarın dışında olmaya çabalamanın beyhudeliğiyle. Bu nedenle konuşma yapan bir özne olarak andığım hiyerarşik durumun sakıncalarının olabildiğince farkında olmaya çalışarak buyurucu dogmatiklikten uzak kalmaya çalışarak konuyu, panoramik bir çerçevede ele almaya çalışacağım.

Burada bulunanların, asgari anlamda tarihsel arkaplan bilgisi olduğunu var sayarak tarihsel hatırlatmaları ihmal ederek daha çok vicdani ret tarihi ve algısı üzerinde durmaya çalışacağım. Fakat kısa da olsa birkaç şeye dikkat çekmek istiyorum.

Militarizm, neresinden tutulsa elinize bulaşacak bir kavram. Türkiye tarihinde militarizmi konuşmak için Selçuklu, Osmanlı ve hatta daha eskiye gidip tarihsel bir yolculuk yapmak gerekir kanaatindeyim. Fakat şurası muhakkak 1916’da Prusya’dan devşirilerek getirilen zorunlu askerlik, dönemin ruhuna da uygundur. İhttihat ve Terakki Partisi’nin kadroları, örgütlenme ve ‘problem çözme’ biçiminin, partinin “B Takımı” olarak da görülen Kemalist kadrolarca da içselleştirildiği iddia edilebilir. 1908’de iktidara gelen ve adını pozitivizmin iki temel ilkesinden, yani “birleşme” ve “ilerleme”den alan İttihat ve Terakki, 1910’da İstanbul’un Fethi’ni kutlamaya başlar. Dönemin İstanbul’unda Fransızca yayımlanan Monite­ur Oriental Gazetesi, fetih günüyle ilgili olarak, "11 haziran 1453; istanbul'un fethinin yıldönümü kutlanıyor." başlığını kullanır. Çok görkemli geçen 11 Haziran 1914 tarihli kut­lamalar, dönemin gazetelerinde geniş bir şekilde yer alır; Tanin Gazetesi’nin kutlamalarla ilgili haber metnine bakalım:
"Dün, İstanbul müstesna günlerinden birini daha yaşadı. Yakın vakte kadar milli heyecanın bu kadar beliğ bir misaline tesadüf edememiştik. Fetih gününün ebedi bir yadigârı olmak üzere, günümüze kadar gelen Ayasofya ile Fatih'in türbesi arasında yer alan bütün caddelerde, dükkanlar kapanmış, pencerelerden, kapılardan bayrakların kırmızı ve beyaz dalgaları taşmış, havanın çok kötü olmasına rağmen, bütün halk takım takım yollara düşmüştü." Sanırım burada 2009’daki Davos fatihini de hatırlayabiliriz. Aynı şekilde 2014 yerel seçimlerden önce Sancaktepe, Sultanbeyli eksenindeki bir blokta Fatih ile Erdoğan’ın yan yana asılması da hatırlanabilir.

Militarist kadrolar, militarist söylem ve politikalar  kısa zamanda ‘meyve’sini verir ve Türkiye Cumhuriyeti kurulur. Tek adam kültü ve onu besleyen Milli Şef, ülkenin henüz ergen bile olmayan demokrasi ve sivil geleneğinin kadük kalmasına neden olur. Aslında devlet başkanı statüsündeki cumhurbaşkanlarına bakıldığında da militarizmin izi sürülebilir. Şöyle ki, 3. Celal Bayar, 8. Turgut Özal, 9. Süleyman Demirel, bürokrat sivil olan 10. Ahmet Necdet Sezer ve nihayet 11. Abdullah Gül.  Ana muhalefet lideri, bu yıl yapılacak ve ilk kez halk tarafından seçilecek cumhurbaşkanı için “Sivil biri olmalı.” derken, hala asker adayların varlığına ya da imkanına gönderme yapmaktadır. Bireysel ve toplumsal bilinçaltına artık siyasal bilinçaltı da eklenebilir.

Türkiye’de militarizmi, size, küçük bir çocuğun tanık olduğu bir olay ile ifade etmeye çalışacağım: 12 Eylül 1980 cuntasının ardından yönetime el koyan askerler, ders kitaplarını yeniden yazdırırlar. Hayat bilgisi adlı ders kitabında “komşularımızı tanıyalım” konu başlıklı bölümde Türkiye’nin sınır komşuları, nüfusları, asker sayıları, savaş uçakları, savaş helikopterleri, savaş gemilerin anime edildiği grafiklerle anlatılıyordu… Militarizm denilince nedense ilkokul 3. sınıfta okuduğum o ders kitabı gelir hep… Türkiye’de militarizm, konuşmacıların dikkat çektiği ve çekeceği nedenlerden dolayı ülkede hakim olan ruh durumudur. Bu ruh durumunu besleyen ve de bu ruh durumundan beslenen patolojiler, ülke ve insanların patolojilerini norma dönüştürüp yerleşmesine neden olmakta.

Militarizm, “pembe tezkere” uygulamaları nedeniyle cinsel yönelimleri heteroseksüel olmayanların pek çok fiziksel, psikolojik, sosyal, ekonomik vb. işkencelere maruz kalmalarına da neden olmakta.

Militarizm, ete kemiğe bürünmüş askeriye ile belki de en çok başta Türkiye Kürdistanı olmak üzere temsilden politikaya her alanda anayasa, yasalar ve gelenekten gelen statüleri nedeniyle ülkenin ruh ve zihin dünyasına çöreklenmiştir. Kökleri hiç şüphe yok ki yüzlerce, binlerce yıllara dayanmakta.

Türkiye tarihinde pek çok kırılma, kriz anları, dönüm noktaları vardır. Toplumsal bellen nedeniyle kısa bir hatırlatma yapılmak istenirse: Ermenilerin 1909 Adana kırımı, 1915 büyük kırım, 1921 Koçgiri isyanı, 1923-1924 nüfus mübadelesi, Yahudilere yönelik 1934 Trakya olayları, 1938 Dersim kırımı ve tehciri, 1942’de müslümanlardan %5, Yunanlardan %156, Yahudiler’den %179 ve Ermenilerden %232 alınan Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955, 1960, 1971, 1980, 1997 ve şimdi…

Türkiye’de zihin ve bilinç sınırları 1980 ile öyle bir çizilir ki bütün enerji, neredeyse futbola akıtılmaya başlanır. Futbol, izin verilen bir konudur; bunun dışında hele politik herhangi bir konu ya da sorunsa hemen marjinalize edilird/siniz. Salazar’ın 3F formulü (Fado, Fiesta, Futbol), Türkiye’de arabesk-fantezi-pop müzik, futbol ve din şeklinde tezahür eder. Devlet, topluma bizzat kimlik biçer; bu kimlik: Türk - Sünni İslam sentezidir. Siyasetin alanı iktidarca tanımlanıp sınırlandırılır. Gündem, iktidarca çizilen sınırların içindeki konulardır. Siyaset, hayatın dışına itilir. Devlet, "Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek." dediği iddia edilen tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’da dile gelen ‘hakikat’ ile hareket eder. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, kulüpler ya da kısa bir anlatımla toplumsal, siyasal alan oluşturabilecek her türlü “alan” kapatılır. Toplumsal - siyasal alanın “gaz sıkışması” üretilen müzik, futbol ve cemaatleşme, klikleşme ile alınmaya çalışılır. Kamplaşma alanları bellidir. Kamp(ınız), duruşunuzu, terminolojinizi,  bilincinizi,  davranışlarınızı köklü biçimde belirler. Fakat bunun geriden gelen ama mutlaka gelen kaçınılamaz bir maliyeti vardır: özgürlük. Erdoğan ve AK Parti hükumeti, tamamen militarist kodlarla beslenen toplum mühendisliğine devam etmektedir. Bu kez biçilen kimlik: sünni müslüman milliyetçilidir.

Heidegger, “Değişim, aynı olanda birleşmenin garantisidir.” der; bu sözün doğrulandığı olgusal örneklerin başında gelen ülkelerden biri olsa gerek Türkiye.

Vicdani ret
Türkiye’deki vicdani ret tarihi ve algısını,  hareketin sürecinde iz bırakmış çeşitli olayları, kişiler üzerinden  anarak görünür kılmaya çalışacağım. Bunu, Türkiye’deki vicdani ret geleneği içinde yer alan ve hareketi özgün kılan heterojenliğini, bir anlamda simgeye dönüşmüş kişiler ve davaları üzerinden ifade etmeye çalışacağım.

Panoramik bakış
Michel Foucault'nun "Entellektüelin Siyasi İşlevi", Max Weber'in "Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu"nda bahsettiği modern toplumda bireyleri itaatkarlaştıracak disiplin olarak militarizmin toplumun tüm unsurlarına dayatılması, analitik bakışta vicdani reddi sadece askerlik yükümlülüğü olan bireylerin meselesi olmaktan çok daha geniş kitlelere ait bir sivil itaatsizlik eylemine dönüştürür; bu nedenle VR hakkı ne askerlik görevinin reddine ne de erkekliğe hapsedilebilir. .

Hukuki durum
Türkiye Anayasasının “politik haklar ve görevler” başlıklı 5. bölümünün 72. maddesine göre “Vatan hizmeti, her Türkün hakkı ve ödevidir. Bu hizmetin Silahlı Kuvvetlerde veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı kanunla düzenlenir.” İç hukuk mevzuatımızda Anayasa askerliğin “kanunla” düzenleyeceğini belirtmektedir. Nitekim, 1111 Sayılı Askerlik Kanunu ve 1076 Sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu askerliği zorunlu kılmaktadır. Örneğin, 1111 Sayılı Kanunun 1. maddesi “Türkiye Cumhuriyeti tebaası olan her erkek, işbu kanun mucibince askerlik yapmağa mecburdur.” diyerek bu zorunluluğu açıkça belirtmektedir.

Türkiye’de 20 yaşına ulaşan her erkek askerlik görevini yerine getirmek zorundadır. Kanunda belirtilen bazı geçerli sebeplerin bulunması halinde askerlik görevinin 38 yaşına kadar ertelenmesi söz konusudur.

47 üyeli Avrupa Konseyi’ne 1949 yılında üyeliğe kabul edilen Türkiye, Azerbaycan ile birlikte zorunlu askerlik sistemini halen uygulamakta ve vicdani ret hakkını tanımamaktadır. Beyaz Rusya’da da durum aynı olmakla birlikte, bu ülke AK üyesi değildir.

Diğer 47 üyenin 20’sinde profesyonel ordular bulunmaktadır. 25 üye devlette zorunlu askerlik bulunmakla birlikte vicdani ret hakkı tanınmakta ve bu hak kapsamında zorunlu askerlik hizmetinin yerine alternatif hizmette bulunma olanağı sağlanmaktadır.

Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 318. maddesi (eski TCK’nin 155. maddesi) vicdani retçiliği “halkı askerlikten soğutma” suçu içerisinde nitelendirmektedir ve bu suçu 2 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırmaktadır. Bu suçun basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde ceza yarı oranında artırılmaktadır. Böylece suçun cezası 3 yıla çıkmaktadır. Yeni Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 3. maddesi de bunu bir terör suçu sayıyor ki, Kanunun 4. maddesine göre de verilen cezalar yarı oranında artırılmaktadır. Sonuçta, vicdani ret hakkını savunmak 4.5 yıl ceza ile cezalandırılabilmektedir. Ayrıca, md. 4’e göre, bu cezanın üst sınırı da aşılabilmekte ve böylece de kişilerin miktarı belirsiz bir cezaya çaptırılma olasılığı doğmaktadır.

TCK’nın 319. maddesi ise “askerleri itaatsizliğe teşvik” suçunu düzenlemektedir. Bu maddeye göre cezalar bir yıldan beş yıla kadar çıkabilmektedir. Bunun savaş zamanında işlenmesi halinde cezalar bir katı oranında artırılmaktadır.

TCK ve TMK’nin dışında Türk Askeri Ceza Kanunu’nun (ACK) 87/1. maddesi silah taşımayı kabul etmeyen ve üniforma giymeyenleri “emre itaatsizlik” suçu içerisinde değerlendirerek 5 yıla kadar, bu suçun savaş durumunda işlenmesi durumunda 10 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabileceğini düzenlemektedir. ACK’nin 88. maddesi ise 87. maddedeki suçun “toplu asker karşısında veya hizmetten savuşmak için veya silahlı iken yapılması” halinde ise verilecek ceza 10 yıla kadar artabilmektedir. .

Sürece panoramik bakış
Vicdani ret kavramının ülke gündemine ilk adımı, Aralık 1989 ve Şubat 1990’da, Tayfun Gönül ve Vedat Zincir adlı gençlerin Sokak Dergisi aracılığıyla askerliği reddettiklerini duyurmalarıyla atılır. İzmir Savaş Karşıtları Derneği ve pek çok sivil inisiyatif ve dernekle kurulan vicdani ret platformu ve nihayet 15 Mayıs 2013’te kurulan Vicdani Ret Derneği, hareketin seyri içinde anılabilir.

Sokak Dergisi’nin girişimiyle Türkiye, ilk kez anti-militarist bir kampanyayla tanıştı. 1990’da başlayan “Askerliğe Hayır!” kampanyası, Aralık 1992’de İzmir’de, 1993’te İstanbul’da, Savaş Karşıtları Derneği’nin kurulmasına giden yolu açar. Ardından, sivillerin askerî mahkemede yargılanmasına dikkat çekmek için “Askerî Yargıya Hayır!” kampanyası başlatılır.

1989 yılında Sokak Dergisi ve Güneş Gazetesi`nde vicdani retçi olduğunu belirten Vedat Zincir ve Tayfun Gönül 3 ay hapis cezasına çaptırılmıştır. Bu ceza daha sonradan para cezasına çevrilmiştir. 1993 yılında Genel Kurmay Başkanlığı tarafından Adalet Bakanlığı aracılığıyla savcılıklara gönderilen suç duyuruları sonucunda “halkı askerlikten soğutma” suçlaması ile 217 dava açılmıştır.(12) Bu davalardan herhangi bir cezanın çıkmaması üzerine Genel Kurmay Başkanlığı "yargı fevkalade iyi işlemelidir. 217 suç duyurusundan şu ana kadar hiç mahkumiyet yok. Bu olmaz." diyerek ülkenin hukuk tarihine adını altın altın harflerle yazdırır.

1994-1999 yılları arasında yoğun yargılamalar ve sansürle karşılaştılar. “Halkı askerlikten soğutmak”, “millî mukavemeti kırmak” gibi suçlamalarla haklarında askerî mahkemelerde davalar açıldı, cezalar verildi. Dile gelmek, bir anlamda “cinin şişeden çıkması” olarak da değerlendirilebilir. Süreç, devlet tarafından ne kadar baskılanırsa baskılansın AİHS’den gelen hakların ve verilen kararların da etkisiyle bugünlere geldik. Bugün konuya dair ciddi kazanımların varlığından söz edilebilir. Bunda çeşitli işkenceleri, sivil ölümü göze alanların payı çok büyük, kendilerinde burada bir daha saygıyla anıyorum.

1994’te Osman Murat Ülke bu sorunu ilk kez kamunun dikkatine sundu ve çeşitli aralıklarla toplam 43 ay hapis cezasına çarptırılır. Osman Murat Ülkenin AİHM’e yapmış olduğu başvuru 24 Ocak 2006 tarihinde sonuca bağlanır.
2002’de Mehmet Bal, -askerken- vicdani reddini açıklayan ilk kişi olur. 2004’te Halil Savda, mevcutlu olarak askerî birliğe götürülünce vicdani ret açıkladı, tutuklu yargılanır. 2005’te tutuklanarak birliğe götürülen retçi Mehmet Tarhan, daha önceki davalardan farklı olarak “toplu erat önünde ve askerlikten tamamen sıyrılmak maksadıyla emre itaatsizlikte ısrar” suçlamasıyla yargılandı, 11 ay askerî hapishaneye kapatılır.

Mehmet Tarhan 27 Ekim 2001 tarihinde vicdani retçi olduğunu açıkladı. 8 Nisan 2005 tarihinde tutuklanarak Sivas Askeri Hapishanesine gönderildi. Askeri Ceza Kanunun 88. maddesinde düzenlenen “itaatsizlik” suçundan toplam 4 yıl olmak üzere hapis cezasına çaptırıldı. Askeri Yargıtay 3. Dairesinin bu kararı bozmasına rağmen, ilk derece mahkemesi olan Sivas Askeri Mahkemesinin kararında diretmesi üzerine, dava Askeri Yargıtay Daireler Kuruluna geldi ve burada kararı doğru bulan mahkeme sadece cezanın üst sınırdan verilmiş olmasından dolayı kararı bozdu ve Mehmet Tarhan 9 Mart 2006 tarihinde de serbest bırakıldı. Fakat, Askeri Yargıtay Daireler Kurulu tarafından “Homoseksüalite’nin (eşcinselliğin), TSK Sağlık Yeteneği Yönetmeliği'nin 17/B-3, 17/0-3 maddelerinde 'askerliğe elverişsizlik' halini öngören psikoseksüel bozukluklar ve ileri derecede psikoseksüel bozukluklar kapsamında olması, askerliğe elverişli olmadığını ileri sürenlerin askeri hastane sağlık kurullarınca belirtilen esaslar çerçevesinde bu durumda olup olmadıklarının saptanmasının gerekmesi 1111 sayılı Kanunun 26, 27, 28, 38, 41'inci maddeleri) karşısında, sanığın bu yöndeki muayene ve sağlık kurulu işleminin 1111 sayılı yasa kapsamına tabi olup zorunlu olduğu..." kararı verilmiştir.

Mahkeme kararınca psikoseksüel bir bozukluğun ise askeri doktorlardan oluşan bir sağlık heyetine “pasif anal ilişki” halini gösteren video veya fotoğraflarla ispat edebilmesi gerekmektedir. Oysa ki, oluşturulan bu ispat sistemi öncelikle herhangi bir iç kanun ve yönetmeliğe dayanmamaktadır. İkincisi, böyle bir ispatlama sistemi insanlık dışı ve özel hayatın gizliliği ilkesine aykırılık teşkil etmektedir ki, Anayasa’nın 20. maddesi de herkesin özel hayatına saygı gösterilmesini istemeye hakkı olduğunu belirtmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’de Birleşik Krallık Ordusundan atılan homoseksüel 4 kişininin başvurusunda, Birleşik Krallığın sözleşmece güvence altına alınan özel hayatın gizliliğine saygıyı ihlal ettiği yönünde karar verir.

Halil Savda, Çorlu Askeri Mahkemesi tarafından yapılan yargılamada “emre itaatsizlik” suçlamalarından toplamda 21.5 ay hapis cezasına çaptırılır.

Vicdani retçilerin karşılaştıkları bu cezaların dışında bir de askerlikle doğrudan ilişkisi olamayan herhangi bir kişi vicdani ret hakkını savunduğu anda TCK’nın 318. maddesi uyarınca “halkı askerlikten soğutma” suçlamasıyla yüz yüze kalmaktadır. Perihan Mağden’e Yeni Aktüel dergisinin Aralık 2005 tarihinde “vicdani ret bir insan hakkıdır” başlıklı yazısından dolayı basın yoluyla halkı askerlikten soğutma suçlamasıyla dava açılması ve daha sonrasında bu davadan beraat verilmesi tam da bahsettiğimiz bu noktaya iyi bir örnek teşkil etmektedir. Ancak, Perihan Mağden tek örnek değildir. Birgül Özbarış hakkında da çalıştığı gazetede yazdığı vicdani ret ile ilgili bir yazıdan dolayı TCK’nın 318. maddesini yedi kere ihlal ettiği iddiasıyla dava açılmıştır. Ayrıca bu yazıyı yayınlayan yazı işleri müdürü Hasan Bayar ve gazete sahibi Ali Gürbüz hakkında da bu konuyla ilişkili olarak eş zamanlı davalar açılır.

İçeride görülen davalardan kimileri AİHM’e taşındı. 2006 başında Osman Murat Ülke’nin davasında AİHM, Türkiye devletinin vicdani retcilere uyguladığı baskıyı “sivil ölüm” olarak tarif eder.

2007’de Enver Aydemir, Türkiye’de İslami gerekçelerle vicdani reddini açıklayan ilk kişi olur.

Devletin ‘çözüm’ü
TSK’nın zorla rapor verdiği retçilerden biri de Halil Savda. “Asosyal kişilik raporu” verilen Savda’ya göre “sosyalitenin esası diyalog, yaşatma, anlayış ve insan ilişkilerinin özgürlüğüdür. Ordu ise otoriteyi, zoru, kontrolü ve yok etmeyi ifade ediyor. Bu da sosyalitenin inkârıdır. Bu nedenle asıl anti-sosyal olan ordudur.”.

Vicdani retci Savda, hükümetin çürük raporlarıyla uluslar arası yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçındığına dikkat çekerek “Çürük raporları vicdani reddi ve vicdani retçileri unutturmayacaktır. Görünür olmaya devam ediyorlar. Son bir yılda yüzden fazla genç vicdani retlerini açıkladılar. Bu vicdani reddin görünmez kılınamayacağının açık örneği oluyor.” der.

Cin şişeden çıkıyor
Türk kamuoyu bu kavramla, 1989’da Tayfun Gönül ve Vedat Zencir'in Sokak Dergisi'nde vicdani retlerini açıklamaları ile tanışmıştı. Bunlar hakkında TCK m.155'den dava açıldı ve sivil mahkemede yargılandılar. Bu yargılama sonucu, Vedat Zencir beraat etti, Tayfun Gönül ise üç ay ceza aldı ve bu da para cezasına çevrilir.

Vedat Zencir’in uzun bir alıntı tıyı sizlerle paylaşmak istiyorum: "Ben Vedat Zencir. Şiddeti, emir alıp vermeyi yasantıma almamaya niyetli ve kararlı olan bir insanım. Yasantımı bir takım ahlaki ilkeler dogrultusunda göstermeye özen gösteriyorum. Bunun için yasam anlayısımla çelisecek kurum, kurulus ve islerde bulunmuyorum. 20 yasından beri kendimi ne zaman askere alınmıs düsünsem veya bunun rüyasını görsem mide krampları geçiriyorum. Emir alıp vermek benim kisiligimle, duygularımla hiç bagdasmayan bir sey. Hele kendimi tanımadıgım insanları öldürmeye hazır düsünmek -bu, hiçbir sekilde kabul edemeyecegim bir durum. İnsan benim için dinsel boyutta kutsal bir yaratık degil, fakat ben insana tanrısal bir yükleme yapmadan her insanın yasamını en az kendiminki kadar kutsal buluyorum. Bu yüzden de gerekçesi ne olursa olsun öldürmeye yönelik herhangi bir yapı içinde bulunamam. Kendi degerlerim dogrultusunda yasamak benim en dogal hakkım. ustelik benim degerlerim gayet safiyane seyler. siddet istemiyorum. emir almak-vermek istemiyorum. simdi, bunun dısında bir davranısa zorlanmamı da dogrusu hiç aklım almıyor." cümleleriyle 1989 yılında TC'de Tayfun Gönül'le Sokak Dergisi aracılığıyla vicdani reddini açıklayan iki insandan biri olan, İzmir Savaş Karşıtları Derneği'ni kurucusu ve en önemlisi TC'de ilk kez vicdani red birleşik kelimesinin telafuzunu sağlar.

Osman Murat Ülke
İzmir Savaş Karşıtları Derneği Başkanı Osman Murat Ülke'nin 7 Ekim 1996 tarihinde TCK m.155'deki "halkı askerlikten soğutma" suçunu işlediği gerekçesiyle, Askeri Ceza Kanunu m.58'de düzenlenen "milli mukavemeti kırma" fiiline dayanılarak tutuklanması ile birlikte ülkenin siyasal gündemine "vicdani red" kavramı girmiş oldu.

Enver Aydemir
Mahkemedeki savunmasından
“Herkesçe malum olduğu üzere İslam dini, “tevhid” ilkesi üzerine bina olmuştur. Bu ilkenin olmadığı yerde İslam dininden söz etmek mümkün değildir. Bu ilkenin zedelendiği yerde ise İslam’ın yani Allah’a teslimiyetin zedelenip sağlıksızlaşacağı aşikârdır.

Arapça “Eşhedü en la ilahe illallah” şeklinde ifade edilen tevhid cümlesi Türk diline “Allah’tan başka ilah yoktur” şeklinde çevrilmiştir. Bu çeviri yanlıştır. Doğru çeviri “Allah’tan başka ilahları reddederim” şeklinde olmalıdır. Çeviri hatası cümlede geçen “la” kelimesinin “yokluk” anlamında tercüme edilmesinden kaynaklanmaktadır. Doğru tercüme “kabul etmeme, onaylamama, reddetme” şeklindedir.

Tevhid cümlesinin sağlıklı kavranabilmesi için yani sağlıklı İslamlaşma için “ilah” kavramının da doğru ve iyi anlaşılması gerekir. İlah kavramı sözlükte “yaratıcı, evrendeki tüm olayları düzenleyen” anlamlarıyla beraber “insan hakkındaki tüm tasarrufun sahibi, rızkı yani geçimliliği düzenleyen, ölüm ve hayatın sahibi” anlamlarına da gelir.

Tevhid kelimesini söyleyen biri olarak hayatım hakkındaki tüm tasarrufu Allah’a hasrettiğimi ve bu tasarrufa ortak olmaya çalışan (ilahlığa soyunan) kişi, kurum, toplum ve devlet gibi şeyleri reddettiğimi söylemiş oluyorum. Bu benim Allah ile olan sözleşmemin temelini oluşturur. Buna aykırı hareket etmem durumunda müslümanlığım yani Allah’a teslimiyetim tartışmalı hale gelir.

Mutlak itaat, ölmek ve öldürmek gibi temelleri olan yani birey üzerinde tam bir tasarruf arz eden “zorunlu askerlik” dayatmasını kabul etmem İslamlığımla temelden çelişir. Böyle bir dayatma devlet vatan tanrı… her ne adına olursa olsun kabul etmem mümkün değildir.”



Yunus Erçep
Yehova Şahidi Yunus Erçep, "Artık cengi öğrenmeyecekler." diyen İşaya 2:4 ayetine dayanarak vicdani reddini açıklar. Erçep 14 yıldır vicdani reddi sebebiyle çeşitli sözlü ve fiziksel tacize maruz kalır.
"Dinsel paranoya" teşhisiyle psikiyatri kliniğinde yatırıldı, para cezalarına çarptırıldı ve 5 ay askeri cezaevinde kalır.
Erçep bugüne kadar 25 kez askerlik "hizmeti"ne (?) çağrıldı ve 21 kez hakkında dava açılır.
Askeri Yargıtay, en son  "Yehova Şahidiyim" diyerek askere gitmeyi reddeden Erçep'in 2 ay 15 günlük hapis kararını onamış ve  Erçep'e zorla askerlik yaptırılması kararını verir.
Erçep de 1999’dan beri bu konuda sürdürdüğü hukuki mücadeleden bir sonuç alamayınca konuyu 2005'de AİHM’ye götürdü ve kararları nihai olan bu mahkeme, Erçep’in başvurusunu  aynı yılın mart ayında kabul eder.
Annesi Ermeni, babası Türk olan Erçep, 1986'da 17 yaşında bir lise öğrencisiyken mahkemeye başvurup "Babam Müslüman olduğu için nüfusa öyle yazıldım" diyerek, hüviyetinin din hanesinin değiştirilmesi için dava açmıştı. O tarihte Milliyet gibi büyük gazeteler bu haberi "Din dersinden korktu din değiştirdi." gibi yaratıcı başlıklarla soruna yaklaşır.
Mehmet Tarhan  
AİHM, Türkiye'nin AİHS'nin 3. ve 9. maddelerini ihlal ettiğine hükmederek vicdani retçi Mehmet Tarhan'a 12 bin avro tazminat ödemesine karar verdi.

İnan Süver
“Ben vicdani retçiyim ve bir gün bile askerlik yapmak istemiyorum.” diyen ve 318’den firara, emre itaatsizlikten halkı askerlikten soğutmaya… hakkında çok sayıda dava açılan arkadaşımız, meşru hakkı nedeniyle halen sivil ölüm yaşamaktadır.

Muhammed Serdar Delice
Muhammed Serdar Delice ‘milliyetçi vicdani retçi’ olarak bir ilk. Delice, kınalar yakılarak peşinden ‘En büyük asker’ sesleriyle gitti askere gider. Fakat beş ay sonra sorgulamaya başlar.. Vatanın uğrunda öleceklere değil, ona hizmet eden zeki nesillere ihtiyacı olduğunu söyler. “Kürt kardeşlerimizden yalan hedefler yaratıldı.” der. Kasımpaşa Askeri Cezaevi’nde koşullarının düzelmesi için açlık grevi yapar.  Hakkında üç ayrı suçtan dava açılır: Firar, emre itaatsizlik ve halkı askerlikten soğutmak.

Ali Fikri Işık
Işık, Kürtçe yaptığı savunmasında uluslararası hukuka aykırı olduğu için mahkemeyi kabul etmediğini belirtir.  Mahkemenin meşru olmadığını söyler. Işık: “Ben bu suçtan dolayı daha önce tutuklandım ve caza aldım. Aynı suçtan bu mahkeme be daha kaç defa yargılayacak, bu adalet değildir. Bu dava sivil mahkemelerde yürütülmelidir. Vicdanen reddediyorum. ‘Firar’ kelimeleri benim için anlamsızdır. Bu yargıya, mahkemeye inancım yoktur. Bu yüzden 14 gündür açlık greviyle, sakallarımı kesmeyerek, askeri elbiseleri giymeyerek protesto ediyorum.” der. Savunmanın ardından savcının “Askere gidecek misin?” sorusunaysa “Savcının sorduğu soru anlamsızdır. Ben askerliği reddediyorum. Asla askerlik yapmam.” diye cevap verir. Uzun süre sivil ölüme mahkum edilen Ali Fikri’nin sivil ölümü, hakkında verilen “askerliğe uygun değildir” raporu ile sona erer.

Kadın vicdani retciler
Vicdani ret, yalnızca askeri kurumlarla ilgili bir olgu olmadığı gibi salt erkeklerle de ilgili değildir. Militarizm ve türevi uygulamalar, kadınları da mağdur statüsüne itmektedir. "Barış İçin Vicdani Red" ağının koordinatörü Gülsüm Ekinci, 2010 yılının başlarında birkaç arkadaşıyla “Barış için vicdani ret” ağı kurarlar.  Ekinci, “Vicdani ret yalnızca erkeklerin konusu değil. Askerlik, militarizm de aynı şekilde yalnızca erkekleri, erkeklerin hayatını etkilemiyor. Kadınlar da en az erkekler kadar etkileniyor. Yalnızca eşinin, evladının, sevgilisinin kardeşinin askere gitmesiyle değil yaşanan acıların, savaşa ayrılan bütçenin bütün olumsuz etkilerine maruz kalıyor.” diyerek vicdani rede kadın boyutunun eklenmesine yol açarlar.

Vicdani ret - Total ret
Vicdani Reddin yasallaşması, zorunlu askerlik yerine kamu hizmetinde çalıştırma konusunu gündeme getiriyor. Kamu hizmetinin nasıl yapılacağı hususu yasal düzenlemenin esasını oluşturuyor:
a. Silahlı kuvvetlerin geri hizmetinde çalıştırma. Bu mutfak, levazım, sağlık ve ulaşım olarak ifade ediliyor.
b. Çevre, sağlık ve sosyal hizmetler ile bakım evlerinde çalıştırma.
Belediyelerin çöp toplama işinden yol yapımına kadar, devlet, istihdam ihtiyacını ve görev alanlarını belirliyor ve Vicdani Redciye bunlardan birini seçmesini öneriyor.

Hukukun sınırlandığı haklar alanı “total retçilerin” durumudur. Total Retciler yani sivil kamu hizmeti dahil devletin zorunlu kıldığı her türlü hizmeti reddedenler, sivil kamu hizmetini yapmak istemediklerinde VR hakkı tanınsa bile mağdur olmaya devam edeceklerdir.

Algı, nefret suçu
Pek çok köşe yazarı da vicdani retcilerin "hakaret", dürüst savcıların "nefret suçu" davaları açabileceği yazılar yazarlar.  Bir bölümü vicdani retcileri "vatan haini" ilan edip linç objeleri olarak hedef gösterir.
Öylece ileride vicdani reddini açıklayacaklara da göz dağı verilir. Bakış açılarının birleştiği ortak noktası, iyi niyetle "bilgisizlik" ya da daha kötüsü "kasıt" idi. "Her Türk asker doğar"ı savunanlar, burada zorunlu askerliğin Prusya’dan devşirme bir yasayla 1916’da başladığını bilmezler. Kaldı ki 1. Dünya Savaşı’nda asker kaçaklarının en çok olduğu ülke Osmanlı’dır: %40.  VR ile ilgili Türkiye'deki ilk ankete göre halkın yüzde 78.8'i vicdani reddin ne demek olduğunu bilmiyor ama aynı halkın yüzde 81.8'i vicdani redde karşıdır. Yani bilinçli vicdani reddi "red" sadece yüzde 3'tür. Bu da meselenin kutsal devlete zeval getirecek bir öcü olarak algılandığı gösterir.

Ara sonuç
Türkiye’nin vicdani reddi tartışmasına ve hak olarak tanımasına giden yolda üç temel kırılma noktası vardır. İlki Vicdani Retci Osman Murat Ülke’nin Ocak 2006 yılında Avrupa insan hakları mahkemesinde (AİHM) Türk hükumetini mahkum ederek davayı kazanmasıdır. Hükumet mahkeme kararının gereğini hala yerine getirmemiştir. İkinci kırılma noktası ise Avrupa Konseyi Bakanlar komitesinin Türkiye’nin AİHM’nin Osman Murat Ülke kararının gereği için Aralık 2011’e kadar süre tanımış olmasıdır. Bu açıkça Vicdani Red hakkını tanıma çağrısıdır. Üçüncü kırılma noktası ise AİHM Büyük Dairesi, 2011 yılında Ermenistan Bayatyan kararında, Vicdani Red hakkını sözleşmenin 9. Maddesi “dini inanç, vicdani ve düşünce özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmiştir. Bu sözleşmeye taraf ülkeleri yasal düzenleme yapma zorunluluğunu sağlamıştır. Taraf devletlerin sözleşmenin gereğini yapmak dışında bir şansları yoktur.

Sonuç
VR hakkı, total retcilerin sorununu çözmüyor. O nedenle artık top çevirmek için alanı gittikçe daralan Türkiye’de VR hakkı tanınsa bile total ret için mücadele edilmelidir. VR hakkının iç hukukta tanınmasının ardından bu harekete destek veren biri olarak yalnızca şunu söyleyeceğim: bu, daha başlangıç, mücadeleye devam!

* 13 Nisan 2013'te Cezayir Salon'da "Vicdani Ret, Mecburi Askerlik, Askeri Yargı, TCK 318, ve Militarizm / Antimilitarizm, Bilmek, Sormak İstediğiniz Her Şey" konu başlıklı toplantıda yapılan konuşmanın metnidir.

V. Metin Bayrak

13 Nisan 2013, Kağıthane - İstanbul

30 Mart 2014 Pazar

ontolojisi kay(dırıl)an 'seçim' üzerine


gezi'ye...

"Oy kullanmak haksız sistemin bekasına hizmet olmasın? Oy kullanarak iradelerinizi temsiliyete teslim ettiğinizde aynı tas aynı hamam feda edilen yine insan olmayacak mı?” diye soruyor mehmet atak, 28 mart 2014 tarihinde barış için vicdani ret yazışma grubuna düşen hür bakış portalındaki (http://hurbakis.net/content/oy-kullanmak-haksiz-sistemin-bekasina-hizmet-olmasin) yazısında. bu, yerinde soruda dile gelen kaygıyı destekleyecek birkaç soru sorarak ontolojisi kayan seçim(ler)e dair yazımızı derinleştirelim: demokratik olmayan bir düzenin, demokratik olmayan, fiili sıkıyönetim ilan etmiş, hukuk devletini rafa kaldırmış parti-devletin, her türlü hile ve manipülasyonuna açık ontolojisi kaymış seçimlerde oy kullanmak, mevcut statükoyu ve hukuksuzluğu aklayacağı gibi iktidarı aklayıcı bir işlev görmeyecek mi? 

ülke, gerildikçe gerildi. ne zaman kopacağı belli değil. uzlaşı, ortak akıl üretmek, diyalog... kültürü ağır aksak da olsa giderken onlarca yıldır inşa edilmeye çalışılan kültür, ciddi ölçüde yara aldı... olağanüstü koşulların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz... bütün ülke, yasa dışı dinleme ve izlemelerle röntgencilikte birleştirilmiş. bilgi ile inanç, birbirine ikame edilerek zihnin yapısı eğilip bükülüyor...

türkiye, 1 mayıs 2013'te başlayan ve gezi süreciyle kendine totaliter polis devleti kimliği inşa etmeye devam ediyor. en son suriye ile savaş tamtamları çalmak, halkanın ya da sürecin henüz tamamlanmadığını, sahneye yeni oyunların konacağının işareti olarak yorumlanabilir. suriye ile çıkarılması arzu edilen savaşın 'statejisi' dinlemeye-izlemeye takılıp internete düşünce kimi çevreler, "vatana ihanet", kimileri "devletin bittiği", kimileri "kişi haklarının ihlali", kimileri "tapelere sıkıştırılmış ülke siyaseti" şeklinde değerlendiriyor. ne denirse densin, meşruiyetini, işlerliğini vb. yitirmiş bir iktidar, devlet, işleyiş söz konusu. 


bu sıcak gündemin arasında gidilen seçimler, nasıl okunabilir? bireysel anlamda nerede durulabilir? safların keskinleştirildiği iktidar söylemine rağmen ne yapılabilir? üçüncü bir yol ya da gri alan mümkün müdür? bu yazıyla, bir anlamda gri alanın mümkün olduğu gösterilmeye çalışılacaktır. bir alegorinin yardımıyla düşünelim: 
ne verilirse sonsuz bir iştah ile tüketen ve şekli sürekli değişen, bilinçten yoksun olduğu düşünülen amorf bir varlık hayal edelim adına turkos denen... önünde bir şey olmadığından sağa sola saldıran... tehlikeli... yediği ya da beslendiği sürece tehlikeli... bilenlerin, her ne pahasına olursa olsun beslediği... fakat turkos'un bir sorunu vardır: turkos, yedikçe şişer... bir gün muhakkak patlayacağını bilir herkes... nedense kimse dillendirmez... tam bir omerta durumu... o yedikçe, işlerin yolunda olduğu ileri sürülür... onun ne kadar tehlikeli olduğu anlatılır sürekli... turkos'un başını bile kaldırmasından çekinilir... "yeter ki yesin!" denir... nasılsa tehlike yoktur, o yediği sürece... turkos, yemeye o kadar kaptırır ki, bir süre sonra besleyicilerin turkos'a kendinden parçalar kesip yedirdiklerini bile farketmez olur... sanki kendi bedensel bütünlüğüne yabancılaşmıştır... bir yandan uzuvlarını kaybederken diğer yandan şişmeye devam eder... bütün uzuvlar, mide tarafından yutulur... patlaması, an meselesidir... nabzı tutmak için yanından da ayrılamaz kimse... insanca, üstelik pek insanca merakla beklerler... patlamasının kaçınılmazlığı, çaresizliği pekiştirir. son uzuv olan ağız da mide tarafından yutulur... mükemmelleşir... kaos, sona ermiştir... her şeyi(ni) yutup daire şeklini alan turkos, kaostan kosmosa geçmiştir...


grek mitolojisine göre önce kaos (esnayen boşluk) vardır; demiourgos, kaosu kosmosa dönüştürür... kaos teorisine göreyse bir olayın seyri, sonsuz değişkenin, parametrenin hareketiyle oluşur. kaosun dinamiği, olayın ortamındaki etmenlerce belirlenir. kaos, düzen işin şarttır. düzensizlik dahi kendi içinde birtakım ilkelerle hareket eder. kaosa dair "düzen, düzensizliği yaratır; düzen, yarattığı düzenden doğar. ulaşılan yeni düzen, kendiliğinden örgütlenen bir süreç vasıtasıyla kestirilemez bir yöne doğru gelişir." önermesi ileri sürülebilir. hayata müdahale kendi dengesini bulmasını güçleştirmekte. iktidarı ve/veya muhalefetiyle egemenler, kaosun, korkunçluğunu zerk ederler, düzeni ya da dengeyi üretebilecek kaosa izin verilmez. oysa dengenin dinamiği kaostur. demokrasi, bir anlamda kaosun işlemesidir de. belki de o nedenle kendi krizlerini harici dinamikler olmaksızın aşacak çözümleri üretebilir. demokrasinin temel araçlarından biri olan seçim, akp ile demokrasinin kendisine dönüştürüldü. böylece demokrasinin ilineği (araz) olan seçim, tözüne (cevher) evriltildi. 17 aralık yolsuzluk iddialarının ardından bu kez de adaleti sağlayan mekanizmaya evriltildi. bunların neticesinde iki kez ontolojisi kay(dırıl)mış oldu. şimdi kısaca seçim kavramına tarihsel bir varlık olarak bakalım ve onun ontolojik (varlıksal) kimliğini görünür kılmaya çalışalım. 

kültürel ve doğal her türden olgunun tarihi olduğu gibi seçimlerin de bir tarihi var. seçimler, antik yunan polislerinde birtakım koşulları, mesela atina için atina doğumlu olmak, erkek olmak, gerekli eğitimleri yapmak, askerlik hizmetini yerine getirenlerin yurttaşlık yeminlerinin ardından kazanılan bir statüdür. fransız devrimi'nin edinimlerinden biri olan oy verme, yalnızca belli oranda vergi verenlerin hakkıdır. 1265'te magna carta libertatum (büyük sözleşme) ile başlayan 18. ve 19. yüzyıllarda amerikan bağımsızlık bildirgesi ve fransız insan ve yurttaşlık hakları bildirgesi'nde gelişim göstererek ilk modern örneğine anglo-sakson dünyanın 'uzak' parçalarından biri olan yeni zelanda'da 1893'te kadınların da oy vererek katıldığı seçimlere rastlanır. 

kısa tarihsel hatırlatmanın perspektifiyle yakın döneme bakıldığında neler görülebileceğine bakalım: 1982 anayasası ile yönetilen, siyasi partiler kanunu değiştirmeyen, %10 seçim barajını kaldırmayan, bütün belediye başkanı adaylarının ve milletvekili adaylarının genel merkez (siz, genel başkan diye anlayın) tarafından belirlendiği bir siyasi iklimde oy vermek, "bu" düzeni evetlemektir... bu düzeni evetlemiyorum... dışsal müdahaleler olmasaydı 90 yıllık cumhuriyet tarihinde şu ya da bu biçimde hayat kendi dinamiğini elbet bulacaktı. hayat, ancak düzen içinde varlık bulabilir, düzensizlik sürdürülebilir bir olgu değildir. 

mevcut, sürdürülebilir görülmeyen, kimilerince iflas ettiği devlet, kurumsal anlamda dimdik ayaktadır. "suriye savaşı" ile ilgili sızdırılan bilgiler, dinlemeler, devlet aklının her şeyin farkında olduğunun işaretidir. görülen ya da olduğu söylenen sorunlar, merkezdeki "leviathan"ın çeperindedir. sorun, çeper değildir. akp ve karşıtlarını birleştiren de çeperle uğraşmalarıdır. lakin bu tutumların problem çözmekten uzak olduğu kanaatindeyim... 'çözerken' başka problemler yaratmaya gebedir... doğabilecek sorunları görmenin ve dillendirmenin entelektüel sorumluluk olduğu kanaatindeyim. umudu besleyen sorumluluktur, hayata dair sorumluluk. bir annenin, öğretmenin, soframıza gelen sebze-meyveyi taşıyan kamyon şoförünün... sorumluluğudur hayatı var eden. işte entelektüel sorumluluk da "parrhesia"dır, yani "hakikati söylemek"tir. "umut, en son kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır." dese de nietzche, suni taraflar arasında salınmadan umut etmektir hayat. bilgi yerine, sıklıkla, mitlerle, fantezilerle hareket ederek akıl yürütmeler yapılır. ulaşılan 'sonuç' baz alınarak inşa edilir hayat. bilgi üzerine inşa edilmeyen hayat, yarım bile değildir. işte adorno'nun "yanlış hayat, doğru yaşanmaz." sözü, bir anlamda budur. parrhesia, taraf(ı) olduğunuz kampa göre değişemez. aynaya bakalım... çakma sahtelik üzerine kurulu olan maneviyatla yüzleşme zamanı... sahi, eksik ya da yanlış olan ne(dir)? parrhesia'yı eğip bükmek olmasın? o halde "kral çıplak!" demek zamanı değil midir?  

cumhuriyet, vadesini doldurmuştur. akp'ye bu anlamda destek verilebilir(di), ki verildi de ama akp'nin devleti, kaosun ardından düzeni doğuracak bir yapı değildir. düzen, ortak akıl ile üretilebilir(di) ama olmadı, olamazdı da çünkü ajandasında demokrasi olmayan, taşra oportünizmiyle, ortadoğulu neoliberal modelle hareket eden sözüm ona sünni müslüman milliyetçisi taşeron müteahhit siyasi kavrayışla olamazdı, olmadı da...

menderes'i 'demokrasi şehidi' ilan eden, tarihsel bilgi ve bellekten yoksun ideolojik kavrayış mide bulantısından ziyade zihinsel bulantıya neden olur. milli irade kavramını patolojikleştirip üzerine siyasi kimlik inşa etmeye çalışan oksimoron hibrit siyasi 'kültür'den yaşam doğmaz. dünyada her şeyin bir tarihi var, varlığınızı belirleyen tarihsel mana dışına çıkamazsınız, tarihsel bilinci kuşatan ihmal ettiğiniz işte bu bellektir biraz da. 

türkiye'de hiçbir şey olduğu şey değildir. o nedenle algı da olanaksızlaşır. 30 mart'ta başlayıp cumhurbaşkanlığı (cumhurbaşkanını 'halk' seçecek ama henüz yasal düzenlemeleri yapılmış değil, kurumsal yapılanması, içtihadı oluşmamış, 'yapılanma', patolojiyi olağanlaştıran uygulamalara gebedir.) ve genel seçimlerle devam edecek seçim maratonunun her yanı patolojidir. kavramsal anlamda demokrasinin bir aracı olarak konumlandırılıp içeriklendirilen seçim ya da türkiye'de seçim(ler), pek çok açıdan "seçim" değildir. bu nedenle oy kullanmayı, bu kirli, kanla beslenen, ırkçı, mezhepçi, bölgeci, cinsiyetçi vb. problem çözme kabiliyetinden uzak, hatta bilakis sorunları bile derinleştiremeyen, mevcudu muhafaza eden tutumları evetlemeyi, artık replikadan bile uzak bu arkaik oyunda rol oynamayı reddediyorum. çünkü: 
a. kaosa mani olmanın düzeni geçiktireceğini, hastalıklı yapının kurumlaşmasına neden olacağını söyler fizik.
b. seçimlerin ontolojisinin iki kez kaydırılması nedeniyle yapılanın seçimden uzak olduğunu düşündürür felsefe.
c. mevcut siyasi partiler yasasının dikey örgütlenme esasıyla iş gördüğünü, siyasi partilerin halktan toplanan vergilerce fonlandığını gösterir ekonomi politik. 
d. bırakın modernizmi post-modernist dönemim ötesini yaşadığımız bir dönemde modernist seçim yönteminin ya da biçiminin mevcut sorunları çözme yeteneğini -arkaik olması nedeniyle- taşımadığını yazar tarih.
e. ötekileştirici dilin sorunları çözmekten uzak, kavgacı bir ortamda safları derinleştirmenin, mevcut hastalıklı yapıyı evetlemek, ona hizmet etmek olduğunu konuşur dil. 

sonuç
seçimlerin ontolojisi, önce demokrasinin özüne, ardından yargının özüne kaydırılmıştır; oysa ikisi de değildir. o halde ontolojik anlamda yapılan seçim değildir; o halde bugün yapılmakta olan seçim, fonuna taşeron müteahhide ihale edilen sahne tasarımını alan bir tiyatrodan ibarettir. 

yazıyı, gezi sürecinde 'sayın' başbakan'a yazdığım, okumadığını, okusa bile dikkate almadığını bildiğim yazıdan bir pasajla bitirelim; çağrım, gücü temsil eden, güce sahip olduğu yanılsamasıyla nefes alan herkesedir: 
"gelin, inatlaşmayı bırakalım. ben, güçlü türkiye istemiyorum, huzur ve refah içinde yaşayan mutlu insanların yaşadığı bir ülke istiyorum. güç, ona sahip olan için de çevre için de bir tür frankenstein olarak barışa, huzura, feraha ve bunların sonucu olan mutluluğa tehdittir. iktidar, dipsiz bir kuyudur; besledikçe daha fazla beslenmek ister. “güçlü türkiye!” talebinin sonu yoktur. gelin, damarlarımıza her gün zerk edilen güç zehrini boşaltalım. büyük bir çıbana dönüşen bu söylemin içindeki irinin antibiyotiği diyalog. bakın, toplumun ateşini yükseltiyor bu çıban. irini atınca nasıl rahatlayacağız. siz, temsil ettiğiniz -sahip olduğunuz demiyorum, çünkü iktidar, özü gereği yalnızca temsil edilebilir- güç nedeniyle irini boşaltabilirsiniz. boşaltmadığınız taktirde yüksek ateşten rasyonalitemizi yitireceğiz hep birlikte." http://vmetinbayrak.blogspot.com.tr/2013/06/guclu-degil-mutlu-bir-dunya-istiyorum.html 
bırakın da turkos, nihai olmayan şeklini alsın, kaos nefes alsın... alsın ki düzene galebe çalabilsin...

"gezi'ye selam!" diyeceğim ama sandığa gitmemiştir. sakallı celal'in geçen yüzyılda söylediği seyahatinize devam... oy vermeye devam...

v. metin bayrak
30 mart 2014'memleketiniz

25 Mart 2014 Salı

'birleşme' üzerine

gündelik siyasetin dışında olmak için oruca başladım ama öyle şeylere tanık oluyor ki insan, hani "taş olsa çatlar" sözündeki durum... bugün sosyal medyaya şöyle bir göz atarken rastladım... listeyi tek tek inceledim. yazıya başlarken sevdiğim ama bir türlü tam hatırlayamadığım bir söz vardı; onu ararken iki söze rastladım: 
"politika, insanları, kendilerini ilgilendiren meselelerle uğraşmaktan alıkoyma sanatıdır." paul valery 
"politikacılar, bebek bezlerine benzerler; değiştirilmezlerse kokmaya başlarlar." atakan korkmaz.

şimdi, iki söz de erdoğan'ın ustalığını teyit ediyor... erdoğan, tek başına sadece içeride değil dışarıda da gündemi belirme gücüne sahip bir siyasi aktör... pazar günü kısa bir süreliğine ziyaret ettiğim "yeniden milli irade mitingi"nde tanık olduğum kitlenin tapınırcasına vecd haliyle özdeşleştiği tanrısal bir figür... o, şimdiden insan ötesi bir varlığa dönüşmüş durumda... muhalefet, sadece erdoğan'dan söz ediyor... muhalefetin de varlık koşulu erdoğan... erdoğan'ın gitmesi demek, muhalefetin nefessiz kalması demek bir bakıma... taraflar, sürekli mideye çalışan boksörler gibi ya da belden aşağı çalışıyorlar... seviye, dışarının bir tür aynası... seviye, siyasetin, türkiye coğrafyasındaki hali, abraham lincoln'ü hatırlatıyor... bir konuşmada dile getirdiği "iki şey halkın önünde yapılmaz, çünkü mide bulandırır; birincisi sosis, ikincisi politika." gibi mide bulandırıcı... türkiye'de ortalık yerde yapılıyor... erdoğan'ın sözlerini anıp reklamını yapmak değil bu yazının amacı...

şimdi, yandaki görsele dikkatle bakalım, zaten bu yazıyı okuyanların pek çoğu, günlerdir sosyal medyada binlerce örneğini gördüler... hadi görsel bize neler söylüyor bir bakalım:
yanda gördüğünüz görselde mhp'nin adayında birleşilmesi önerilen 25, chp'nin ise 36, toplamda 61 şehir var... geriye kalan şehir sayısı 20. kalan 20 şehir nerede? orası vatan değil mi?

görselin üzerinde yazan ifade, ayrıca kritiğe şayan:
"BU İŞİN SAĞI SOLU YOK! AKP'YE SANDIKTA DERS VERME ZAMANI!
SÖZ KONUSU VATAN İSE GERİSİ TEFERRUATTIR...

görselde batıdan doğuya uzanan bir türkiye haritası ve iki partinin lideri ve bayrakları... dersimli olan kılıçdaroğlu'nun doğuya konması ya da sağa konması manidar...

2011 seçimlerinde akp ve bdp'nin aldığı oylar, yaklaşık %60... iki parti, vatan düşmanı olarak görülüyor alt metin olarak...


bu "birleşme" türkiye kürdistanı'nı fiilen tanımıyor mu? daha açık yazayım, "birlleşme" dediğiniz ittifak, türkiye'yi bölmüyor mu? iki listede de türkiye kürdistanı'na ait tek şehir yok! alt metne göre demek ki, milliyetçi kanat da bölünmeyi tanımış, tanımaktan öte içselleştirmiş olmuyor mu? 

erdoğan'ın zehirli, çünkü ötekileştirici, ülkesini seven-ülkenin düşmanı kör kategorilere hayatı sıkıştıran, insanları siyah-beyaz kısırlığı içine itip seçeneksizliği bilincine her gün işleyen dilini tekrarlamıyor mu, tekrarladığı ölçüde de ona hizmet etmiyor mu?

trajik olan, recm kültürü... elinde taşla hedef gösterilmesini bekleyen yığınlar toplamıdır türkiye... mazide de farklı değildi... zaman zaman saldırganlığı azar, uzun zamandır okşanıyor... sorun, ne erdoğan ne de muhalefet... sorun, elinde taşla hedef bekleyen milyonlar... deli gibi hedef arayan bu taşlar, ellerden alınabilecek mi, nasıl? 

soruları çoğaltmak olanaklı... cevaplarına gerek yok... cin, şişiden çıktı... hayırlı olsun... dostane bir öneri: "miğfersiz çıkmam abi!" 

v. metin bayrak
25 mart 2014'istanbul, kağıthane

21 Mart 2014 Cuma

politize olmak üzerine

bugün, farsça "yeni gün" anlamına gelen "nevruz" ya da bugünlerdeki haliyle "newroz. aslında yeni bir yılın başlancı... baharın gelmesiyle uyanan doğa, farklı ama yeni yüzünü göstermekte... yeni, umuttur. yeni, gelecektir. oysa, gelecek, çoktan ipotek altına alınmıştır burada. yerleşik iktidar, insanları umut iğdişi etmiştir. toplumsal histeri krizi yaşanmakta... kriz anında ne yeni yıl ne gelecek ne umut ne de bunların toplamı olan hayat kendini gösterebilmekte... hayatsız hayatlar yaşanmakta... bir başka deyişle de çalınmış hayatlar... peki kader midir bu? hiç şüphesiz hayır. yerleşik hastalıklı yapıyı kırmanın, aşmanın, yeniden geleceğe umutla bakmanın -eşyanın tabiatı gereği- sonsuz yolundan biri politize olmak. işte bu yazıda "politize olmak" deyimi, çeşitli kavramsal ayrımlara gidilerek içeriklendirilmeye çalışılarak hipotetik tezler ileri sürülmeye çalışılacaktır. 

siyasetten o kadar uzaklaştırıldı ki ülkede yaşayanlar ve yaşayanlar... kamu yönetiminin belli bir uygulamasını protesto etmek için minibüsünü yakan minibüsçü esnafı "bu bir siyasi eylem değil, hak arama eylemidir."* diyebiliyor. bütün politik enerji, başta futbol olmak üzere çeşitli simgeler üzerinden akıtılıyor... şimdi konuyla ilgili bir başka bağlamda yazılmış "sınıfta günceli konuşmak" başlıklı yazıdan uzun bir alıntı okuyalım: 
"Sınırlarımız 1980 ile öyle bir çizildi ki bütün enerji, neredeyse futbola akıtılmaya başlandı. Futbol, izin verilen bir konu(ydu); bunun dışında hele politik herhangi bir konu ya da sorunsa hemen marjinalize edilird/siniz. Salazar’ın 3F formulü (Fado, Fiesta, Futbol), Türkiye’de arabesk-fantezi-pop müzik, futbol ve din şeklinde tezahür eder. Devlet, topluma bizzat kimlik biçer; bu kimlik: Türk - Sünni İslam sentezidir. Siyasetin alanı iktidarca tanımlanıp sınırlandırılır. Gündem, iktidarca çizilen sınırların içindeki konulardır. Siyaset, hayatın dışına itilir. Devlet, "Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek." dediği iddia edilen tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’da dile gelen ‘hakikat’ ile hareket eder. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, kulüpler ya da kısa bir anlatımla toplumsal, siyasal alan oluşturabilecek her türlü “alan” kapatılır. Toplumsal - siyasal alanın “gaz sıkışması” üretilen müzik, futbol ve cemaatleşme, klikleşme ile alınmaya çalışılır. Kamplaşma alanları bellidir. Kamp(ınız), duruşunuzu, terminolojinizi,  bilincinizi,  davranışlarınızı köklü biçimde belirler. Fakat bunun geriden gelen ama mutlaka gelen kaçınılamaz bir maliyeti vardır: özgürlük.  Özgür olunmayan bir alanda kendini ifade edemez özne. Özgür olunmayan bir yerde sorumluluk da yoktur,  yapılanlarda vicdan da gözetilmez. Hayatın tanımlılıklar içine sıkıştırıldığı,  politikadan yalıtlandığı,  kişilerin kendini ifade araçlarından yoksunlaştırıldığı bir ‘habitat’ içinde nefes alan öznelerin yaşadığı durum engellenmedir. İnsan, kişilik kazanıp bireyleşemez tanımlanan alanlarda. Bunun kaçınılmaz sonucu, saldırganlıktır. Toplumun patlamaya hazır bir bomba olduğunun farklı kesimlerce senelerdir dillendirilmesinin bir nedeni de bu olsa gerek."**
evet politize olmak, olup bitenleri kavramak, dünyaya dair belli bir bakış açısı oluşturmanın yolu, ona dair politik bir tavır oluşturmaktan (da) geçmekte... bu da dünya görüşüyle mümkündür. şüphesiz, bir dünya görüşü, çeşitli felsefelerden, ideolojilerden, dinlerden, hayat görüşlerinden hareket edilerek oluşturulur. bu nedenle konu soruna yaklaşırken çeşitli kavramsal ayrımlar yaparak seçik hale getirilebilir; ardından politize olmak kavramı içeriklendirilerek hayata dair tavır almanın yollarından biri olarak politize olmak temellendirilebilir. temellendirme, önce ideoloji, felsefe, dünya görüşü, hayat görüşü kavramlarını birbirinden ayırıp siyasi olmak nedir sorusuna cevap verilerek; ardından "reductio ad absurdum" yöntemi kullanılarak yapılacaktır. 

felsefe: "belli türden bir sorun ya da soruya dair mantıksal bütünlüğü olan bilgi" olarak tanımlanan insan başarılarından biridir; konu soruna dair tarihsel süreçte filozoflarca farklı yanıtlar verilmiştir; bu nedenle felsefeden değil felsefelerden söz edilebilir. 

ideoloji: dünyaya dair, belli türden bir kuramla mantıksal bütünlüğü olan geniş çerçeveye dayanan siyasi, toplumsal, ekonomik, kültürel ve sanatsal yaklaşım ya da bütüncü kavrayış.

dünya  görüşü: dünyaya dair geliştirilen bakış açısı. dünyanın belli türden kavranışı, dünyaya dair alınan tavır.

hayat görüşü: hayata dair, hayatta kişinin kendini konumlandırdığı, ilişkilerini dayandırdığı normlar ve/veya bulunulan nokta ya da noktalar bütünü. 

siyaset: kamusal alanı mevcut normlara göre işletme; değişen hayata cevap verecek nitelikte düzenlemeler geliştirme sanatı. 

şimdi, konu kavramların hepsi doğrudan ya da dolaylı olarak politik alana dair bir şey söylemektedir. bunlarsız bir hayatın olanağı yoksa, ki yoktur, "insanın, kaçınılmaz biçimde siyasi bir varlıktır ya da özne olduğu" ileri sürülebilir.... hayata dair entelektüel tavır, olmazsa olmaz bir koşul olarak karşımıza çıkmakta. eylemlilikse iki şekilde tezahür etmekte. pasif eylemlilik ve aktif eylemlilik. aktif biçimde politik alanda söz söylemese bile her özne siyaset(in) etkin ve/veya edilgen öznesidir; bu, oyuncular ve seyirciler alegorisiyle de anlatabilir. seyirciler, mücadeleye tanıklık ederler; psikolojik anlamda belli oyunculardan yana tavır alırlar... bu, eşyanın tabiatı gereği böyledir. başka türlüsü söz konusu olmaz. bu nedenle hayat, heidegger'den devşirdiğimiz ifadeyle "her özneyi politik alana fırlatmıştır."

tez:
"özne, politize olan özne, özneleşerek yaşadığı yeri habitatına dönüştürüp yurt sahibi olarak özgürleşir."


temellendirme:

politika, hayattır bir bakıma ve hayat, toplumsal özneler arasında ilişkilerdeki diyalektik ile nefes alır. diyalektiği besleyen özneler, haklar ve özgürlükler alanını genişleterek kamusal alanı çağcıllaştırabilir. kamusal alanın çağcıllaşıp özgürleşmesi ile öznenin özgürleşmesi ve yurda kavuşması eşzamanlı gerçekleşen olgulardır. özgür kişi, zihinsel anlamda nefes darlığı yaşamadan kendini uygun mecralarda ifade etme imkanı bulur. insan, özü gereği, dile ve bilince sahip bir varlıktır. bu nedenle toplumsal alan içinde ilişki ağları içinde bulunan her özne politiktir. tersi, bilinç yoksunluğudur; ki, bu, olanaklı değildir.

yangın var... türkiye'nin şiddet tarihinde, siyasetin dışına itilerek hayata katılımı engellenen insanlar, nefes darlığı çekmekte; bunun yolu, ciğerlere derin derin nefes almak; bu da ancak politize olmakla, hayata aktif bir politik özne olarak katılmakla mümkün. politik özne olmak, 19. y.y. ve sıklıkla 20. y.y.da olduğu gibi şiddet eylemlerinde bulunmak değil artık. direnişin pasif olanına dair ciddi bir kültüre sahip insan türü. şiddete içkin olmayan direnişleri, mücadele dillerini kullanmak, rafineleştirmek için eylemlilikler geliştirmek, yeni binyılla birlikte inşa süreci hızlanan yeni dünyanın çimentosunu insanileştirmekten öte canlılaştırabilir. 

evet, politize olalım, başka türlüsü olmayan, bir anlamda kaçınılmaz olan kimliğimizin farkına varalım... sıkışan hayatın kapısını kelimenin birinci anlamıyla politize olarak aralayabileceğimizin bilinciyle nefes alalım artık birbirinden koparılamayan ve aralarındaki dikotominin sona erdiği toplumsal ve doğal alanda... 

yeni yılı, baharın umuduyla karşılayalım... siyasal-toplumsal-doğal alanın mücadele alanı olduğunu bilerek... biz de birer özne olarak dokunalım o hayata... irademizin etkisinin farkında olarak dokunalım... bizim bilincimizle de şekillensin... tarihin ne bizimle başladığını ne de bizimle biteceğini düşünerek dokunalım... ve şüphesiz hayata güvenelim... şiddeti, savaşı dışlayarak, doğayı araçsallaştırmadan özenle dokunalım... şiddeti, ötekileştirmeyi, hiyerarşik ilişkileri yeniden üreten dili tekrarlamadan... 

newroz piroz be!

v. metin bayrak
21 mart 2014' istanbul, fındıkzade



dipnotlar:
*http://www.radikal.com.tr/turkiye/erdoganin_mitingi_oncesi_alev_alev_protesto-1049256
**Öğretmenler Odası Dergisi'nin 10. sayısı için hazırlanmış "Sınıfta Günceli Konuşmak" başlıklı yazı: http://ogretmenlerodasi.org.tr/sayfa.php?id=149

19 Mart 2014 Çarşamba

savaş seviciliği üzerine lirik bir deneme

çanakkale'de militarizm kurbanlarını saygıyla analım... 
analım... 
anmalıyız... 
anarken osmanlı'nın saldırganlığını da analım... 
savaşa girmek için sivastopol ve odessa'yı almanya'dan devşirdikleri gemi ve personelle baskın yapıp toplarla bombaladığını da analım... 
savaşın yıkıcılığını da analım... 
savaş çığırtkanlığının kan emicilik olduğunu da analım... her zaferin pirus zaferi olduğunu unutmadan analım... 
analım... 
çanakkale'ye zafer demenin kandarlık - kancıllık olduğunu,
savaşı kutsayan, 
savaşı evetleyen 
bir tutum olduğunu unutmadan analım... 
kanla övünmenin patolojisini göz önünde bulundurarak analım...
yaşanmamış hayatlara olan borçlarımızı düşünerek, 

nefes alışlarımızda hissederek analım...
maneviyatı, ölümde aramanın patolojisini düşünerek analım...
savaşı kutsamanın, hayat düşmanlığı demek olduğunu bilerek analım...
analım...
analım...
bensiz, sensiz, bizsiz, onlarsız, ötekisiz... 
analım...
"biz" demenin kan dökmek olduğunu düşünerek analım...
savaşın,
hasada mani, 
yaşamın kürtajı,
tecavüzün 'vatanı',
acının denizi,
sevgi yoksunu...
olduğunu hissederek analım...
yeryüzünden gülmeyi sildiğini...
ihtiraslı südrüklerin felaketi olduğunu...
tarihyazıcıların, iktidarperverlerin putlaştırmalarını ifşa ederek analım... 
aşkla nefes alalım...
dünya barışı için sevişelim... 
daha çok sevişelim...
savaşın aldığı tenlere borçlarımız için de sevişelim...
bonobo şempanzelerine özenelim... 
çatışmaların sevişerek de aşılabileceğini bilerek analım...
sevişerek...

v. metin bayrak

18 mart 2014, denizli


22 Şubat 2014 Cumartesi

ağlayıcı kadınlar ya da 'türk(iye) solu' üzerine

bu yazının amacı ‘türk-kürt-ermeni solu’ ile grek mitolojisinin bir motifi olan ağlayıcı kadınlar arasında kurulan analojiden hareketle hipotetik tezler ileri sürerek mevcut ‘sol’ kavrayışın bir tür ibadet olarak görüldüğünü, teolojik bir kavrayışla (da) beslendiğini temellendirmektir.

öğle yemeği için fındıkzade’den çıktım kocamustafapaşa’ya kadar kış güneşinin insanın içini ısıtan aydınlığında yürüdüm. hdp’nin roboski için düzenlediği bir imza kampanyası ve kampanyayı destekleyen roboski’de hayatını kaybedenleri yaşlarına göre sıralayan katledilenlerin resimlerine baktım… o vakte kadar yaşlarını, sayılarını, nasıl ve ne için öldürüldüklerini bilmeme karşın orada karşımda 14, 16 yaşındaki çocukların fotoğraflarını görünce her biri için ayrı ayrı ağladım… utandım, aldığım nefes boğazımda düğümlendi… tıpkı ali ismail korkmaz’ı kaybettiğimizde yazdığım “19 yaşından büyük herkesin ali ismail’e borcu var…”  gibi, orada, önümde henüz aşkı tatmamış bedenleri taşıyan vesikalıklar karşımdaydı…olay, neresinden bakılırsa bakılsın trajedinin dibiydi… bense ağlıyordum… tıpkı en çok ağladığım, hala ağladığım , her yıl ağladığım madımak gibi, maraş gibi, çorum gibi, gezi gibi, berkin evlan gibi…


ağlarken kendimi, ağlayıcı kadınlar gibi hissettim birden… ağlayıcı kadınlar, lahide gömülen önemli şahsiyetler için törenlerde tutulan ve kendilerine verilen zarif cam şişelere gözyaşlarını akıtmaları istenen yevmiyeciler… benimle ve ‘türk solu’ ya da ‘kürt solu’ ile ilgisi nedir peki?

‘türk solu’ ya da ‘kürt solu’nun bir tür oksimoron olduğunu düşünürüm… bir şey sol ise onun türklüğünden ya da kürtlüğününden, ermeniliğinden söz edilemez. sol ya da solda olmak, iktidarca belirlenmiş, tanımlanmış kategorilerden sıyrılmak ya da onlara hapsolmamak olduğu kadar iktidarca üretilen ve kullanılan bu “dil”e teslim olmamaktır da.

“devrim şehitleri” deyimi, bir başka oksimoron olarak karşımıza çıkıyor… devrimcilik, sol ile özdeşleşmiş bir ifade. hoş, solda olmayan siyasi motifler için de kullanılıyor mesela iran devrimi gibi. fakat şehitlik, dinsel yoğunluğu olan, din için ölmeyi anlatan bir deyim. oysa sol için ya da devrim için hayatını kaybeden öbür dünya değil burası için ölmüştür… devrim şehitleri ifadesi, oksimoron olduğun kadar toplumsal bilincin teolojiyle harmanlanmış ideolojik tezahürü bakımından da manidardır.

‘türk solu’ senelerdir, kızıldere, 1977 taksim 1 mayıs… her yıl takvim günlerinde yapılan anmalar… ‘türk solu’nun trajedi pornografisi gibi gelir bana. ‘türk solu’, biraz da bu trajedilerden beslenir; o nedenle de şehit deyimini kullanır. neredeyse 40 yıldır benimsenen bu şehitlik deyimi, olgunun kavranmasında oldukça manidardır bana göre.

acı, yas, ölüm, ‘türk solu’ değil ama türkiye solu tarafından maneviyatının temelini oluşturan bir “simge” olarak görülmektedir. acıyla, ölümle, yasla kurulan türkiye solunun bilincinin çimentosu trajedidir. kan, katliam trajedisini, teolojik bir kavrayışla “şehitlik” mertebesiyle temellendirerek idelojinin perspektifini “bu dünya”dan yani olanaklı dünyadan “öbür dünyaya” yani metafiziğe kaydırmaktadır. olanaklı dünyadan metafiziğe kaydırılan bakış, bilgi yerine inançla yaşar… türkiye solu, bir bakıma inançla hareket ettiğinden değişime karşı direnç gösterir… değişim karşısındaki tutumu muhafazakarlığı aşıp mutaasıplığa evrilir… mutaasıp olan da sol değildir… o halde türkiye solu, sol değildir… nihayetinde türk(iye) solunun ideolojisi teolojiktir...

v. metin bayrak
22 şubat 2014, kağıthane, istanbul