15 Şubat 2014 Cumartesi

Veganlık, Şiddet(sizlik) ve Vicdani Ret Üzerine


Veganlık, Şiddet(sizlik) ve Vicdani Ret*

"Şiddet, öfkeyle zehirlenmiş ruhun afyonudur."



Konuşmamı, 100. yılında olduğumuz I. Dünya Savaşı ya da Büyük Paylaşım’da savaşmayı reddeden İngiliz, Alman, Osmanlı… gençlerinin aşkla yeterince beslenmeyen hatıralarına ama daha çok Roma’ya direnmiş ve savaşmayı reddetmiş Maximilian’a, I. Dünya Savaşı’nda savaşmayı reddederek idam edilen, akıl hastanelerine kapatılan ama 1916’dan itibaren “vicdani ret”in dini nedenlerle askere gitmek istemeyenler için bir hak olarak tanınmasını başta İngiltere, Anglo-Amerikan ve Kuzey Avrupa ülkelerinde sağlayan gençlere, Türkiye’nin gırtlağına kadar militarizme gömüldüğü ve iç savaş yaşadığı günlerde Sokak Dergisi’nin kampanyasıyla vicdani retlerini açıklayan Tayfun Gönül ve Vedat Zencir’e, bürokrasi içinde hakları gasp edilen, sivil ölüme terk edilen devlet denilen “işkenceci” aygıt tarafından hayatları çalınan tüm vicdani retcilere ithaf ediyorum. Onları saygıyla anıyorum.

Bugün burada “şiddet”in kaçınılmaz olmadığını, şiddetsiz de yaşanabileceğini, şiddetin diline hapsolmayan bir hayatın mümkün olduğunu göstermeye çalışacağım. Tezlerimi de çeşitli bilgilerle temellendirmeye gayret edeceğim.



Akış planı giriş, beş ayrı bölüm ve bir sonuç niyetine sonuçtan oluşmakta
  • Giriş / Şiddet üzerine raslamsal düşünme denemesi
  • Atölye
  • Şiddet ve ilgili kavramların etimolojik anlamları
  • Şiddet, ‘ailesi’ ve çeşitli sorular
  • Şiddete yönelik antropolojik, psikanalitik ve politik psikolojik açıklama denemesi
  • Şiddet üzerine raslamsal düşünce kırıntıları ve hipotetik tezler
  • Sonuç niyetine: Yeni bir vicdani ret tanımı denemesi ve yeni ithaf

Giriş
Şiddet üzerine raslamsal düşünme denemesi
Mimar Luis Kahn, yapıları için “Ben, biçim üretirim, simge kullanmam; hayat, onu simgeleştirir ya da simgeleştirmez.” der. Her bir yaklaşım bir modele dönüşme iddiasıyla yola çıkar ama hayat, bazılarını simgeleştirir ve simgeleşenler üzerine de hayat inşa edilir.
Neden raslamsal, çünkü hayatı donduramazsınız, o devingendir. Şimdi söylediğim her şey, canlı, tıpkı virüsler gibi, zihninizdeki sinapsları uyaracak, yeni bağlantılar kurulmasına neden olacak. Her birimizde farklı, sonsuz çeşitlilikte bağlantılar kurulacak. Simgeler, sınırlar çizmektir beyhude olduğunu bile bile tıpkı fani insanın ölümsüzlüğü arzulaması gibi.
Neden deneme, çünkü akademik anlamda Kantvari düşünmedim ama Aristotelesçe bir derleme yaptım. Derlerken Zeus’un kızı Demeter ile Hermes’in oğlu Pan benimleydi.
Bugün, bir anlamda doğasallığı felsefe ve din tarafından iğdiş edilen, üzerine akıl toprağı olarak atılan şiddetin diliyle zehirlenen insanın başka bir dilinin olduğunu ifşa etmeyi deneyeceğim.

I. Bölüm
Atölye
Şimdi her birimiz şiddet ile ilgili beş kavram, imge, nesne vb. düşünelim. 1’ içinde neler geldi aklınıza hemen size dağıtılan kağıtlara yazın lütfen.
Toplam kaç kavram dile gelmiş, bunların içinde arzu edilen, “iyi” ya da "arzu edilir" olanların oranı nedir?
Şimdi şiddet ile ilgili sorular düşünelim. Hepimiz, en az bir soru sormaya çalışalım.
Sorulardaki ortak noktalar var mı? Varsa nedir?

II. Bölüm
Şiddet ve ilgili kavramların etimolojik anlamları
"Her tanım tehlikelidir."  (Omnis defmitio periculosa) Latin Atasözü

TDK SÖZLÜK - Şiddet
1 .     Bir hareketin, bir gücün derecesi, yeğinlik, sertlik.
2 .     Hız.
3 .     Bir hareketten doğan güç:
      "Rüzgârın şiddeti."- .
4 .     Karşıt görüşte olanlara kaba kuvvet kullanma.
5 .   mecaz  Kaba güç.
6 .   mecaz  Duygu veya davranışta aşırılık.

NİŞANYAN – Şiddet ~ Ar şiddat شدّة [#şdd msd.] sertlik, katılık, yoğunluk < Arşadda شدّ sert ve katı idi, sertleşti, gerdi, kastı
● İng violence karşılığı kullanımı 1980 sonrasına aittir.
EŞKÖKENLİLER:
Ar #şdd: şedde, şedit, şiddet
Canlı varlıklara karşı meşru olmayan güç kullanımı (İng. violence karşılığı)  
NİŞANYAN - Dehşet
~ Ar dahşat دهشة [#dhş mr.] şaşkınlık, hayret, ani ve şiddetli korku< Ar dahişa دهش şaşkınlık ve hayrete kapıldı, korktu
EŞKÖKENLİLER:
Ar #dhş: dehşet, dehşetengiz, müthiş, tedhiş  

NİŞANYAN - Korkmak
ETü korı- korumak, saklamak +Ik- → koru-
● Karş. Moğ korguda- (sığınmak, saklanmak) < korı-(kuşatmak, kapamak, hapsetmek).

NİŞANYAN - Terör
~ Fr terreur 1. büyük korku, dehşet, 2. korku ve yıldırmaya dayalı hükümet şekli ~ Lat terror titreme, korku (< Lat terrere titremek, korkmak ) << HAvr*ters-os < HAvr *tres- a.a.
● Siyasi anlamda ilk kez 1789 Fransız devriminde Montagnard'ların kurduğu korku rejimi için kullanılmıştır. ● Aynı kökten Fa tarsīdan, Kürttirsīn (korkmak).
EŞKÖKENLİLER: Lat terrere: terör / Kürt tirsin: tırs- / Fa tarsīdan: metris

ÖZÖN - Terör
1961’de “büyük korku, yılgınlık” olarak tanımlarken 1970’lerde “yıldırmayı amaçlayan şiddet eylemi” diye tanımlar.

NİŞANYAN - Zulüm
~ Ar ẓulm ظلم [#ẓlm msd.] a.a. < Ar ẓalama ظلم zorbalık etti, hak ve adalete aykırı davrandı = Ar ẓulmat ظلمة kararma, karanlık (= Akad ṣulmu siyah= Akad ṣalāmu karanlık olma )
EŞKÖKENLİLER:
Ar #ẓlm: mazlum, mezalim, zalim, zulmet, zulüm

NİŞANYAN - Zorba
~? Fa zōrbāz زورباز kuvvet gösterisi yapan, ağırlık kaldıran sporcu → zor, +baz
● /z/ sesinin kaybı açıklanmaya muhtaçtır. Ar δurbat (asi, eşkiya, demagog, Tü zürbe) ile bağlantısı açık değildir.
____________
Men xvii zorbā isyancı, eşkiya, kanun tanımayan kimse

III. Bölüm
Şiddet, ‘ailesi’ ve çeşitli sorular
Kavramlar
Fiziksel şiddet, duygusal şiddet, sosyal şiddet, entelektüel şiddet, dilsel şiddet, hareketsel şiddet, ekonomik şiddet, cinsel şiddet, dinsel şiddet, aile şiddeti, şiddet kültürü, sosyolojik, doz, had, haddini bilmek, sınır, hak, haklı, hakkı olmak, meşru, vurma, dövme, yaralama, tekmeleme, dayak, dayak cennetten çıkma, terbiye, eğitim, güç, itaat, sözün dinlenmesi, toplumsal cinsiyet, erkeklik, alkolizm, uyuşturucu maddeler, ataerkil toplum, gerekçe, mazeret, hiyerarşi, toplumsal statü, toplumsal rol, eşitsizlik, ayrıcalık, üstünlük, değer, değersizleştirme, istismar, baskı, aşağılama, kovma, tehdit, kaçırma, zarar verme, küçük düş(ür)me, hakaret, kontrol, el koyma, mahrum etme, sindirme, kurban, kıskançlık, şüphecilik, sorgulama, kendini koruma, hayvanilik, iktidar, güç, uygulama, öfke, pişmanlık, hırs, tavır, terör, namus, töre, ceza...

Sokratik Sorular
  1. Şiddet, insanın hayvansal yönü müdür?
  2. Akıldan yoksun, hesaplamadan yapılan gayri iradi bir şiddetten söz edilebilir mi?
  3. Kendini koruma içgüdüsü ile şiddet aynı kategoride değerlendirebilir mi?
  4. Şiddet eylemine konu olan gerekçe şiddeti meşrulaştırabilir mi?
  5. Şiddet, iktidara neden içkindir?
  6. Hiyerarşik yapılanmanın olmadığı bir yerde şiddet varlık kazanabilir mi?
  7. Kavga, şiddet olarak değerlendirebilir mi?
  8. Şiddet ve itaat arasındaki ilişki hakkında neler söylenebilir?
  9. Şiddet gören neden küçük düştüğünü düşünür?
  10. Şiddet, tamamen sosyolojik bir olgu mudur?
  11. Akıl ve alet yapımı ile şiddet ve dozu artmış mıdır?
  12. Şiddetin yetersizlik ile arasında bir ilişki var mıdır?
  13. Öfke, şiddet uygulayanı affettirebilir mi?
  14. Öfkesiz şiddet olanaklı mıdır?
  15. Öfkesiz, salt rasyonel şiddet olanaklı mıdır?
  16. İşkencecilerin uyguladığı şiddet nasıl değerlendirilebilir?
  17. Şiddet, insanın hedeflerine ulaşmada yalnızca bir araç olarak değerlendirebilir mi?
  18. Şiddet, salt haz kaynağı olabilir mi?
  19. İktidar, neden şiddetle varlık kazanır ve yaşamak için şiddete ihtiyaç duyar?
  20. Gücün ve/veya güçsüzlüğün ifadesi olarak şiddet nedir?

IV. Bölüm
Şiddete yönelik antropolojik, psikanalitik ve politik psikolojik açıklama denemesi
Bir model ya da paradigma olarak savaş
Gündüz Vassaf’a göre kütüphanelerde savaş üzerine binlerce kitap var ama barış dönemini yazan yok oysa yazılmadı,  bilinmiyor.  Oysa türümüzün tarihinde barış dönemleri daha çok. Psikolojide savaş psikolojisi var.  Daha iyi katıl nasıl yetiştiririz ile uğraşıyoruz. Oysa akademik enerjimizi barışa, şiddet dışındaki bir dilin oluşmasına harcamıyoruz. Barışla ilgili çalışmıyoruz...
Bize siyasiler, din adamları savaşın kaçınılmaz olduğunu söylediler. Oysa yalan!
Savaşın kaçınılmaz olduğunu göstermek için iki argüman ileri sürülür:
a. İnsan doğası
Neden olmaksızın savaşan tek tür insan,  insanın kalıtımında saldırganlık var dendi. Oysa Afrika’da antropoloji çalışmaları yapıldı, şempanzeler de savaşıyor, tecavüz ediyor sırf güçlü olmak için fakat  bundan on yıl önce,  bize şempanzeler kadar yakın Bonomo maymunlarında hiç savaş yok.  Herhangi bir gerginlik anında savaşmayıp sevişiyor bütün tür...  Savaş kaçınılmaz tezi yanlış...  İkisine de muktediriz...
b. Kültür
Kimi Güney Amerika yetkililerinden hiç savaş yok… Sorunlarını, çatışmasız biçimde çözme gelenekleri var ve daha da önemlisi bu gelenekleri işletecek iradeleri var.
Türümüz için 1914’e kadar asker, kahramam olmak önemliydi. Tarihçi Eric Hobsbawm, insanlığın en kanlı ve savaşlı dönemi olarak 20. yüzyılı gösterir. Oysa 20. yüzyıl, savaş, kadın, barış, BM vb. pek çok açıdan mazinin paradigmalarının sarsıldığı, yeni bir dünyanın kapısının aralandığı bir dönemdir. Ve şüphesiz bu süreç Occupy Wall Street, Tahrir, Madrid, Sao Paulo, Gezi, Kiev… ile devam etmektedir.  

Antropolojik açıdan şiddet
Şiddet, saldırganlık mıdır?
Şiddet karşılığı olarak “violance”, saldırganlık karşılığı da “aggresion”ın kullanılması, bizde tartışmalarda çok ayrım yapılmasa da psikinalitik anlamda önem arz ediyor. Saldırganlık şiddeti de kapsar; çünkü ‘şiddet – violance’, daha çok insan ilişkileri ortamında ortaya çıkan saldırganlık olarak tarifleniyor. Saldırganlıkta bir amaca yönelik fiziksel veya sözel eylem var. Hayvan davranışları için şiddet terimini kullanmıyoruz. Hayvan davranışları ile uğraşanlar (etolog), bir fiziksel saldırının yanında tavır, ses gibi sinyallerin de agresyonla ilişkili olabileceğini belirtiyor. Örneğin bir kuşun kendi yaşam alanına başka bir kuş ya da canlı  girdiği zaman ötüşüyle ilgili değişiklikler oluyor. Bu bir saldırganlık sinyali. Köpeğin hırlaması v.s. ya da bir insanın yüz ifadesi. Hayvan davranışları ile ilgili yapılan çalışmalar gösteriyor ki, hayvanlar, daha çok yaşam alanlarını korumak, çiftleşmek, liderlik için saldırganlık gösteriyor.

Psikanalitik açıdan şiddet
Şiddet, içgüdü müdür?
Bazı psikanalitik okullar, şiddeti, doğuştan gelen bir içgüdü olarak tanımlıyorlar. Bir grup da bir engelle karşılaştığı zaman kişinin verdiği tepki, ya da doyumu engelleyen unsurlarla baş etme davranışı olarak tanımlıyor. Şiddet davranışının ruhsal enerjisini üreten içgüdüsel, biyolojik süreçler var mutlaka (ölüm içgüdüsü gibi. S. Freud 1920) ama, hayvan saldırganlığından insanın saldırganlığına şiddeti farklılaştıran, insanların engellenmeyle ilgili algılarının son derece farklı olması. İnsan, hayvana göre çok farklı nedenlerle engellenmiş hissedebiliyor kendisini. Yani okulda kendisine düşük not veren bir öğretmeni bıçaklayan öğrenci, hangi tür bir engellenme yaşıyor. Ya da sevdiği kişi “hayır” dediğinde onu öldüren kişideki engellenmişlik duygusunun kökeninde ne var? Bu süreçler hayvanlardan çok farklı...

Politik Psikoloji açısından şiddet
Şiddet, haz üretir mi?
Antropologlar genellikle kolektif özneler tarafından uygulanan şiddet, örgütlenmiş şiddet söz konusu olduğu zaman, bireysel şiddetten farklı olarak, kolektif özneler tarafından uygulanan şiddet söz konusu olduğu zaman insan tarihinin eski zamanlarından beri iki temel form üzerinde duruyorlar. Bu şiddetin en güçlü iki kaynağı olarak birisi iktidar, diğeri cemaat ya da grup dinamiği. İktidar en basit biçimlerinden, modern devlete kadar uzanan tarihsel süreç içerisinde iktidar, bir yandan aslında insanlara onları şiddetten korumayı vaad eden bir yapı. Yani otorite öncelikle insanlara canlarının güvende olmasını garanti etmek iddiasıyla kendini kurumlaştırıyor. Onları şiddetten koruma, onları bir düzen altında barış içinde yaşatmak vaadiyle kendini kurumlaştıran bir yapı iktidar. Ama bunu da şiddeti yoğunlaştırarak yapıyor. Şiddeti giderek tarih içinde tekelleştirerek yapıyor. Tek tek şiddetin failleri karşısında üzerinde daha güçlü bir şiddet yapısı bir denetim oluşturarak yapıyor. Kendisi dolayısıyla en büyük, en örgütlü şiddet kaynağına dönüşüyor. Bu, devlete kadar serpilen biçimleri ile iktidar, otorite. Şiddet, Tanıl Bora’ya göre, güç fantezilerine karşılık veren bir eylemdir.  Şiddet uygulayan insanın kendiyle bir olduğunu bütün kısıtlardan kurtulduğunu ve kendisini çok güçlü, çok muktedir hissettiğini, bunun böyle bir haz ürettiğini ileri sürüyor. Bu konuda Serol Tebe’in, Nazilerin acı veren asker eğitimlerinin, bir süre sonra haz vermeye başladığını tespit eden çalışmalarına bakılabilir.

V. Bölüm
Şiddet üzerine raslamsal düşünce kırıntıları ve hipotetik tezler
Etik, egemen ahlakının kurbanıdır.
İbranice'den gelen Tora/Tevrat, Moğolca'dan Tör/Devlet Türkçe'ye 'Töre' olarak yerleşir. Namus, nomostan gelir. Kökü Yunanca nema'dır. Erkeğin sahip olduğu otlak alan ve otlayan hayvanlar anlamında. Kelimelerin kökeninde kural, kanun ve sahiplenmek var.
"Töre kelimesi, Türkçe'ye iki yerden geçmiştir. Bir tanesi, eski İbranice'den. Töre, tora, yani, 'Tevrat' anlamındadır. Tevrat'ın da kelime anlamı, yazılı olmayan kanun, kural. O kadar önemli bir kural ki, yazılmasına gerek kalmayan önemli kanun, kural anlamındadır.
İkincisi, tör'dür. Tör de eski Moğolca'dan Türkçeye gelmiştir. Tör, Moğolca'da 'devlet' demek. Şu anki kullanımı ya devlet olarak, ya da devletin kanunları olarak kullanılıyor.
'Namus' ise, nomos'tan gelmiştir. Biz Arapça veya Farsça'dan aldığımızı düşünüyoruz. Araplar ve Farslar da eski Yunanlılardan almıştır.
'Nomos' kelimesi, iktidar, kanun, kural anlamındadır. İsim anlamına gelen “nomoi” de aynı kelimeden gelir.

Şiddet, çaresizliğin tezahürüdür.
Şiddet, şiddeti uygulayanın zavallı olduğunun alalanmasıdır. Bu, en çok erkeğin kıskançlık ya da bir başka nedenden ötürü kadına uyguladığı şiddette görülebilir. Şiddet, güç ile uygulanan ama güçsüzlüğü ifade eden bir olgudur.

Şiddet, iktidara içkindir.
Şiddet, iktidara içkindir. İktidar hiyerarşiye. Şiddet, dile hapsolmuş öznelerin kavrayışındadır. Şiddet, dile hapsolmuş öznenin bir olgu durumunu rasyonel biçimde analiz etmesi sonucu iradi olarak –tam bir rasyonalite içinde- uyguladığı ve taraflarca ‘meşru’ görülen bir olgudur. İktidara ve onun uzantısı olan ideolojik araçlara rıza gösteren, boyun eğen özne, kendine uygulanan şiddeti örtük biçimde onaylamaktadır. Bu olguya en çok şiddetli şiddet gören kadınlarda ve ergenlerde rastlanır. Çünkü kadın, şiddet görse de bir erkeğin koruyucusu tarafından “sahipli” biçimde yaşamaktan feragat etmemekte. Bir tür “maliyet fayda” analizi ile gördüğü şiddete izin vermekte, hatta bunu onaylamaktadır.
İnsanlar (ve tabii ki toplumlar) arası şiddet, servet, iktidar ve prestij kaynaklarının edimiyle bağlantılı gözükmektedir. Bu motif, yaramazlık eden çocuğunu terbiye etmek için ona dayak atan anneden (otoritesini kabul ettirmek) doğanın bereketini güvence altına almak için her yıl yirmi bin bebeği kurban eden Azteklere (geçim kaynaklarının süregenliğini sağlamak); toplumu içerisinde, gövdesindeki yara-bere izleri kadar prestij kazanan Yanomamo erkeğinden (prestij edimi) isyancı köleleri sıra sıra çarmıha geren Roma İmparatorluğu’na (siyasal iktidarın muhafazası); pek çok devletin bir yönetim aracı olarak sistemli işkenceye başvurmasından, 11 Eylül saldırısının ardından, sonradan ortaya çıkacağı üzere bu ülkenin “terör”ü desteklediği ya da nükleer silah imal etmeye teşebbüs ettiğine dair hiçbir somut kanıta dayanmadan Irak’ı işgal eden Bush yönetimine (stratejik enerji kaynaklarını ele geçirmek) dek şiddetin alabileceği sonsuz biçimlenişlerin ortak paydasını oluşturmaktadır.

Şiddet, ötekileştirilen simgeler üzerinden meşrulaştırılır.
Öldürmeden önce Boşnak tutsakların sırtlarına haç işaretleri kazıyan, kız çocuklarına babalarının gözü önünde topluca tecavüz eden, babalarla oğulları livata ilişkisine zorlayan Sırp soykırımcıların ve Ruanda kırsalında Tutsi avına çıkan kazmalı, kürekli, baltalı, oraklı Hutu köylülerinin davranışlarının kana susamış içgüdülerin zincirden boşanmasından çok, etnik sınırları kurbanların bedenleri üzerinde çizmeye, “biz” ile “ötekiler” arasındaki ayrım hattını vurgulamaya yönelik, kültürel olarak koşullanmış edimler olduğunu göstermeye çalışmaktadır (Fujii). Üstelik bu vurgusunda da yalnız değil. Semiyoloji (göstergebilim) odaklı çağdaş antropoloji, onun bu saptamalarına arka çıkıyor. “Bir kendilik, karşısında yıkıcı şiddetin harekete geçirileceği bir ötekini tanımlamakla, -inkâr edeceğinin inkârı aracılığıyla- savunmak için savaştığının ne olduğunu kavrar,” diyor örneğin, Bowman (2001).

Şiddet, rasyonalizasyonun açtığı oportünist yoldan gider.
Hayatında daha önce tavuk kesmemiş insanları birer ölüm makinesine dönüştürebilen soykırım, katliam ve savaş gibi olayları anlayabiliriz. Antropolojinin yerel(ci) bakışı, bu tip kırımlara katılan sıradan insanların hiç de devlet yöneticilerinin (ya da cemaat önderlerinin) kendilerine sunduğu “ulvî” amaçlar doğrultusunda harekete geçmeyebileceğini göstermede yararlı olabilir. Örneğin yerelinde Kurtuluş Savaşı, “vatanı kurtarmak” amacıyla değil, toprağını, ailesini, evini yani geçim kaynağını ve prestijini savunmak üzere harekete geçen insanların bir etkinliğidir. Kürt köylüleri Ermenileri, “Osmanlı devletini arkadan vurdukları” için değil, topraklarını ve mülklerini ele geçirmek amacıyla katletmişlerdir. İyi bakıldığında, yakın tarihimizdeki Maraş, Çorum gibi katliamların gerisinde, Alevîlerin “Rafızi-sapkın” oldukları ya da “mum söndü” ayinleri düzenlediklerine ilişkin inanışlardan ziyade, onların ticaret yaşamındaki başarıları ve aralarındaki dayanışma karşısında rekabet etmede güçlük çeken Sünni esnafın kaygıları seçilmektedir. Tıpkı 1950’lerde Nijerya’yı kasıp kavuran “cadı avları”nın gerisinde, kakao ekiminden zenginleşen kadın tacirlere “hadlerini bildirme”ye kararlı erkek tacirlerin desteğinin bulunduğu gibi (Bowen).

Hukuk, egemenin söylemsel şiddet aracıdır.
Thraymakhos, “Adalet, güçlünün işine gelendir.” sözüyle hukuk ve iktidarı, adalet bağlamında görünür kılar. Günümüz dünyasında şiddeti anlamlandıran, tanımlayan, tavsif eden tek kültürel buyrultu, kapitalizminki… Küreselleşme, tüm yeryüzünü nüfuz alanına dönüştürmek gibi bir içsel zorunluluğa sahip olduğu ölçüde, dünya farklılıklarını tesviye ederken, şiddetin olası kaynaklarını tektipleştirip yoksulluk ve yoksunlaşma koşullarıyla bağlantılandırıyor. Ve kapitalist egemenler, yani devletler ve ekonomik oligarşiler şiddeti “terör” ya da “adi suç” olarak yeniden tanımlarken (söylem), onu gidermeyi değil “cezalandırmayı” öngörüyorlar (edim); yani aynı zamanda “yalıtlayarak” sisteme ve egemenlere zarar vermesini engellemeyi…

Şiddet, şiddeti uygulayanın onurunu zedeler.
Acı vermeyen şiddet olanaklı mıdır? Şiddet ve acı (ruhsal – bedensel) ayrılabilir mi? Şiddeti, neden insanın onuruna yönelik bir eylem olarak anlamak eğilimindeyizdir? Burada onurdan anlaşılan nedir? Onuru zedelenen aslında şiddeti uygulayan değil midir? (İ. Kuçuradi) Şiddet gören, şiddet görmeyi tercih etmemiştir ama şiddeti uygulayan “cellat” statüsünde de olsa şiddet(i) uygulamayı tercih eder. Aslında asıl şiddet, şiddet uygulamayı seçenin iradesi üzerinde varlık kazanan devletin ideolojik aygıtının ‘cellat’ın bedeni ve/veya ruhunda nesnelleşmesidir.

Şiddetin kaynağı toplumsal bilinçtir.
Şiddet uygulayan otorite (anne – baba, öğretmen, komutan vb.) yasaların ve toplumun kendine verdiği “imkan”ı hayata geçirir. Aslında bir anlamda uygulayıcısıdır. Şiddeti üreten toplumsal bilinçtir. Şiddetle mücadele, kişilere değil toplumsal bilince yönelik olunca anlamlıdır. Şiddet, bireyin özneleşme ya da kişileşme sürecinde bilinç varlığına dönüşen ve iktidarca giydirilen kişinin bilincine sinmiştir. Şiddet, bu anlamda sosyolojik, kültürel bir olgudur da.

Eğitim, şiddet yollarından biridir.
Eğitimin ve toplumun diğer kurumlarının şiddeti bir araç olarak kullandığı dönemler olmuştur ve halen çeşitli yerlerde kullanılmaktadır. Günümüzde fiziksel şiddet, göreli olarak sona ermiş yani okullarda, evlerde ve kışlada) ama akademik şiddet, dozu aratarak devam etmektedir. Eğitim, iktidarın önemli bir ideolojik aracı olarak çerçevesi içine soktuğu özneleri her zaman eğip bükmüştür. Bugün, Zeitgeist’ın da etkisi ile görünen şiddet değil ama görünmez şiddet tüm alanı kaplamaktadır. Bunun en somut ve güncel örneği olarak mobbing düşünülebilir.

Şiddet, ihtiyaca dönüşür.
Şiddeti, iktidardan, iktidarı devletin ideolojik aygıtlarından ayıramayız. Eğitim şiddeti, hayatı her alanda tanımlayarak bireyi kuşatır. Şiddet, öğrenilir. Maruz kalınan şiddet, bir süre sonra ihtiyaca dönüşür. Örnek: Nazi askerlerinin acıya ihtiyaç duymaları.

Şiddet, modern insan bilincinin çimentosudur.
Günümüz modern insanı, her anlamda aşırı uyarılmalar (görsel, işitsel, beslenme, etkinlik vb.) yaşamaktadır; bu, bireyi bedensel ve ruhsal anlamda yeniden inşa edip yapılandırmaktadır. Yapılanmayı besleyen şiddet, bilincin çimentosuna dönüşür.

Şiddet, arınmadır.
Şiddet içeren filmler ve oyunların bir fantezinin ötesinde toplumda karşılık bulur. Bu olgu, şiddetin, insanın varoluşunda ya da naturasındaki şiddete olan eğilimini okşamasına bağlanabilir. İnsan, toplumca kabul edilebilir mecralara şiddete olan eğilimini akıtır. Şiddetin estetize edilmesi ve oyunlaştırılması, bir tür bireysel ve toplumsal arınma (katharsis) olarak okunabilir.

Şiddet, bir iletişim aracı ya da yoludur.
Şiddet, bir iletişim yoludur. Taraflar, iletişir. Şiddet, şiddete taraf olanların şiddet(in) diline vakıf olduğu varsayımından hareket eder. Bir iletişim dili olarak şiddeti bilmeyen ya da kültürel olarak bunu yaşamamış birine uygulanan şiddet, amacına ulaşabilir mi?

Şiddeti besleyen şiddet(in) dilidir.
Hz. İsa, stoacılıktan Hristiyanlık ahlakına evrilen ahlak anlayışını “Size tokat atana öbür yanağınızı çevirin.” diye dillendirir. Bu sözde görünürlük kazanan ahlak anlayışı, şiddetin dilini kabul etmez. Şiddete, kendi dilinde yanıt vermeyerek şiddete son verir. Şiddetin ne denli güçlü olursa olsun hiçbir şekilde şiddet ile sona erdirildiğine tanık olunmamıştır. Şiddette ısrar edilmesi, soruna gösterilen tepkilerin onur ile ilişkilendirilmesidir. Şiddet, taraflar, şiddet dilini kullandığı sürece devam edebilir. Örnek: Pirus Zaferi, Gandi’nin pasifizmi

Şiddet, toplumsallığın tezahürüdür.
Hayvanların kendilerini koruması ile şiddet farklı kategorilerde değerlendirilebilir. Şiddet, insanın içindeki toplumsallığın tezahürüdür. Ataklar şeklinde kendini gösterir. Sonuç olarak genellikle şiddet, kişinin rızasıyla olanaklıdır. Kişinin, sürece iradi olarak müdahale edemediği örnekler de vardır. Bu tür örneklerde kişi, vicdanen kendini suçlamaz, hatta maruz kaldığı şiddet, iradi bir varlık olarak güçlenmesini de sağlayabilir. Siyasi şiddetlerde ve aile içi şiddetlere yaşanan sıklıkla bu tür bir olgudur.

Şiddet, öfkeyle zehirlenmiş ruhun afyonudur.
Şiddet, kaçınılmaz mıdır? Tarafları karşı karşıya getiren sorun her ne olursa olsun insan şiddetten kaçınabilir. Şiddet, sorunları çözümlemediği gibi daha da derinleştirir; çünkü direkt onur ile ilişkilendirilir; bu, öfkeye, kine dönüşür ve ruhun kirlenmesine neden olur. Ruh, arınmak için şiddete ihtiyaç duyar. Ve öfkeyle zehirlenmiş ruhun afyonu şiddettir.

Sonuç niyetine
Yeni bir vicdani ret tanımı denemesi ve yeni ithaf
Farklı da olabilirdik... Hala da olabiliriz. Savaşın kaçınılmaz olduğunu söyleyenlere gülelim ve yalanın değil, statükonun değil, sorun yaratan ve yarattığı sorunları derinleştiren anlayışların değil, barışın, sevginin peşinden gidelim. Bunun için de vicdanen onaylamadığımız herhangi bir şeyi reddedelim. Çünkü insan olmak, insan olmanın gereğini yerine getirmek, seyirci olmamaktır. Bizi yoklayan tanıklıklar, bir tür “kriz anları”dır Heidegger’e göre. İnsan, ancak, bu kriz anlarında göstereceği tepkilerle sürüden ya da herkesten ayrılıp özgürlük alanları ya da nişleri açabilir kendine ve de facto hayata. İnsanın herkes gibi davranması, “recm” anında herkes gibi eline taş alıp iktidarca cezalandırılanı taşlamasıdır. Egemenin gönüllü kolluk kuvveti olmasıdır bir bakıma. Bence vicdani ret, kriz anlarında herkes gibi davranmamaktır.

Konuşmamı, “kriz anları”nda herkes gibi davranıp şiddetin diline, zalimin, zulmün diline teslim olmayıp “sürü”den ayrılmayı göze alanlara yani vicdanen “öyle” davranmayı reddedenlere ithaf ediyorum. Benim nezdimde insanlığı temsil edenler, bu bağlamda, vicdani retciler, hepsini saygıyla anıyorum.

V. Metin Bayrak
14 Şubat 2014’ Kağıthane, İstanbul
* Beyoğlu Muaf Cafe'de 15 Şubat 2014 C.tesi günü 17:00-19:00 arasında yapılan 28. Gezi Parkı Diren Vegan Forumunda yapılan konuşma metnidir.

24 Ocak 2014 Cuma

karne günü üzerine

karneden başlayıp eğitime oradan da kaçınılmaz biçimde iktidara gitmek eşyanın tabiatı gereği olsa gerek. ama  önce merkeze eğitimi alarak birkaç kavramın sözlük ve etimolojik anlamlarına bakalım.

latince “quaterni” fransızcaya “carnet” diye geçer, oradan da osmanlıcaya günümüzdeki haliyle “karne”; iki anlamı var; birincisi, dört, dörtlü; ikincisi bir kağıdın ikiye katlanması. ingilizce report ya da school card diye geçiyor. ingilizcedeki “report” ise latince “re-portare” fiilinden türetilmiş, geri taşımak anlamına gelen bir kelime.

eğitim, türkçe egid’den gelir ve bükmek anlamını da taşır. terbiye, arapça tarbiya’dan gelir birinci anlamı, büyütme, yetiştirme ve eğitme; ikinci anlamıysa suda yumuşatma. ingilizceye ıslah etmek, yetiştirmek, büyütmek anlamlarına gelen educare fiilinden geçer.

sözlük ve etimolojik hatırlatmaların ardından eğitimin, farklı kültürlerce eğip bükmek olarak anlaşıldığını görüyoruz. buradan hareketle eğitimin ezen - ezilen, üst - ast, buyuran - buyurulan, etkin - edilgen, güçlü - zayıf, siz - sen söylemine içkin olduğu  ileri sürülebilir. özünde eşitsizlik ilkesi üzerine kurulu ilişki, hiç şüphesiz eğitime tabi tutulanı mağdurlaştırmaktadır. hiç şüphesiz egemen, süreci kendi meşrebince yürütür ve yaptığı her şeyi kurumsal yapıları, dini, hatta bilim, felsefe ve sanatı da kullanarak rasyonalize eder. iktidar, farklı birimlerin koalisyonuysa eğitim söz konusu olduğunda kurumların ittifakı, ezme, eğip bükme işini yüklenir aralarında işbölümü yaparak.

ne kadar eğip büktüklerini de report ederler ya da belgelerler. karne, öğrencinin yani tanımlı mekansallık içinde özneleştirilerek kişilik kazan(dırıl)an bireyin iktidarca ölçülmesidir. ölçü birimi üzerinden de değer biçer. insan, dijital bir varlığa dönüş(türül)ür. böylece yaşam, nicel değerlere tahvil edilir. öğrencinin karnesinden dürüst, paylaşımcı, yardımsever, kendiyle barışık, mutlu… olup olmadığını göremeyiz.

nedense terbiye, eğitim, education kelimelerini düşününce hiyerarşi kavramı kendiliğinden çıkarıyor kafasını ve “eğitimin kendisi bir iktidar!” diyor. bu durumda ne yapacağız?

eğitim, bütün iddiasına rağmen, dilediği gibi insan yetiştirememekte; çünkü insanın bir özünün olmadığını, dilediği gibi biçimlendirebileceğim iddiasındadır; oysa davranışçı kuram, insan ve davranışlarının yalnızca bir yönünü açıklayabilir; insansa karmaşık bir varlık olarak asla tek bir kuramsal çerçeve içine sığdırılamaz. bütün güçlü yapılarına rağmen dinlerin ve ideolojik yapılanmaların içinde doğmuş büyümüş ve rejim karşıtı insanların varlığı bunun en somut göstergesidir.
eğitim(i) veren, ilişkinin normlarını da belirler. iktidar, kendini norm belirleyici olarak gösterir. ilişki, ortak akıl üretmenin koşulunu taşımaz. akıl, ortak değildir, çünkü olamayacağı, bir bebek ya da çocuğun iradesinden ahlaksal ve hukuksal anlamda söz edilemeyeceği iddia edilir; o nedenle eğitim veren ya da eğen büken, ilişkinin biçimini ve içeriğini belirler; sıklıkla da hedef özneye “rağmen” yapar bunu. hatta “o”nun iyiliği için. ‘iyi niyet’ taşınarak. hatta kutsal bir vazife icra edilerek. ama “cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşelidir.” deyişi de bize göstermektedir ki kişinin benliğini ezen her türden eğitim tasarrufu, hayatı daraltıcı sonuçlar doğurur.

karne gününde eğitim eleştirisi yapmak değil(di) niyetim, tekrar ana caddeye yani konuya dönelim. karnenin, öğrencilerin ağırlıklı olarak akademik aynaları olduğu iddia edilir; oysa iktidarca belirlenmiş kategorilerde, yine iktidarca belirlenen içeriklerin, yine iktidarca ehliyet verilen eğitimcilerce verilen eğitimlerin ölçülmesidir neticede. kaldı ki müfredatın ya da eğitim içeriklerinin çoklu zeka kuramına ne denli uygun olduğu tartışılır.

biçim ve içerik anlamında özellikle modernizme birlikte şekillenen eğitimin militer yapısını kırmak için önce eşzamanlı biçim ve içerik kalıplarının parçalanması için uğraş vermek gerektiği kanaatindeyim. ‘demokrasi’ komedisinin oya sıkıştırılmasını reddetmenin yolu oy kullanmamaksa eğitim alanındaki iktidarı yok saymak için de karne almama eylemi yapmak lazım. hatta daha radikal anlamda okula gitmeme eylemi. bütün öğrencilerimi karne almamaya çağırıyorum.

ebeveynlere kısa not
çocuk sahibi olmak, onun bedeni ve ruhu üzerinde tasarruf sahibi olma hakkı vermez. karne hediyesi, ders başarısı üzerinden öğrenciyi algılamak, koşullu ilişki geliştirilmesine neden olmakta. oysa sevgi, koşulsuz olduğunda anlamlıdır ya da sevgidir. koşula bağlı olana kavramsal anlamda sevgi denmez. motivasyon için tehditvari yaklaşımlar, ceza vb. pratikler, 20. yy. ile birlikte tarihe karıştı. çünkü iktidarın her türünü reddedici bilince sahip bir insan türü oluşmakta. yaklaşım, olguyla ya da realiteyle örtüştüğü ölçüde problem çözme kabiliyetine koruyabilir. hayattaki varlığı da buna bağlıdır.

bu kısa yazılamayı türkçe yazılmış bir haiku ile bitirelim…

eğitim
taştım
ıslah
d
a
edilmiştim
nasıl
oldu
?



v. metin bayrak
24 ocak 2014’istanbul, f.zade


1 Ocak 2014 Çarşamba

yerli reichstag yangını uzgörüsü üzerine

kaç kişi alman parlemento binası reichstag’ı yaktığı iddia edilen komünist marinus van der lubbe’yi* tanır? peki reichstag yanıngı’nın bugünkü the cemaat ile erdoğan arasındaki mevzilerde süngü süngüye sürdürülen savaşla ilgisi nedir? hadi gelin biraz eskilere gidip hafızalarımızı tazeleyelim, sonra da artık uzgörü mü yakıngörü mü türkiye gibi hiç bir şeyin kolaylıkla öngörülemeyeceği bir ülkede çeşitli tezler -ama koşullu (hipotetik)- ileri sürelim.

bu satırların yazarı, olacakları arzulamamakta, bilakis endişelenmekte; ne iyimser ne de kötümser, işi yargılamak hiç değil; çünkü yargılamanın anlamaya mani olduğunu düşünür. o, üstadı aristoteles’in çok yerinde dile getirdiği gibi “varoluşu gereği -sadece- anlamak istiyor.”

reichtag yangını, hem yahudilerin hem almanya’nın hem avrupa’nın hem de bütün dünyanın dizaynını geri dönüşü olmayacak şekilde değiştirmiş belki de son yüzyılların içinde eleğin üzerinde kalacak ender olaydan biridir.
neden? uzun uzun çok yazılan - çizilen nazilerin iktidara yükselişi ve darbeyle yarattığı akıl tutulması ve sonrasını anlatmaya hacet olmadığı kanaatindeyim.
berlin polisine göre lubbe’nin, nazilere tepki amacıyla reichstag’ı yaktığı iddia edilir ve kovuşturmada pek çok komünist ile birlikte yargılanır. 10 ocak 1934’te leibzig’deki hapishanenin bahçesinde 25. doğum gününden 3 gün önce idam edilir.

peki nedir ya da etkileri kime nasıl yaramıştır, ne olmuştur reichstag yangını ile? 27 şubat 1933’te kötü giden ekonomi, savaşın bir türlü sarılamayan yaraları, almanya’nın kırılan onuru, yükselen milliyetçi, ırkçı politikalar, italya’da mussolini modeli, japonya, bilim insanlarınca teorik çerçeveye oturtulmaya çalışılan “güneş dil teorisi” gibi ırkçı ‘bilimsel bilgi’ler…
1933 ocak ayında, savaş çıkacağı, komünistlerin hayatı felç edecek birtakım eylemler hazırlığı içinde oldukları alman kamuoyunda yayılır. cumhurbaşkanı, hitler’i koalisyon hükumeti kurması için şansölye olarak atar. ocak ayının etkisi şubat’ta daha da derinleşerek devam eder. yangına müteakip sevk ve idare tamamen hitler’e geçer. böylece hitler, zihnindekileri artık ivedilikle hayata geçirecek olanaklara kavuşmuştur. yangının ertesi günü kişi hak ve özgürlüklerinin ortadan kaldırılır; nasyonal sosyalist parti ve alman ulusal halk partisi dışındaki bütün partilerin yayınları ve seçim çalışmaları durdurulur. alman komünist parti’nin parlamentodaki 181 vekili, parti yöneticileriyle birlikte tutuklanır.

8 aralık 2013’te “ak parti’nin ya da erdoğan’ın ‘kalbi’ üzerine”** adlı klavyeye aldığım ve ara sonuç ile bitirdiğim yazımın sonuç tezi burada dillendirilip temellendirilmeye çalışılacaktır. konu yazının erişime açıldığı tarihte 17 aralık operasyonu olmamıştı. şimdi, anılan yazının devamı olarak da okunabilecek bu yazı, erdoğan’ın nihai hedefinin yeni bir devlet kurmak olduğunu, bunu sağlamanın aracı olarak da kullandığı yolu ifşa etmek amacıyla (da) yazılmıştır.


2002, her anlamda çürümüş bir yönetimin halk tarafından tasfiye edilmesi olarak da okunabilir. ak parti, ciddi bir koalisyon kurarak iktidara geldi. 2007 seçimleri, koalisyonunu genişletip güçlendirmesinin aracı oldu ama 2011, erdoğan ve partisi için koalisyon ortaklarıyla yollarının ayrılmaya başlamasıdır. partinin en yetkili ağızlarınca “bundan sonra size ihtiyacımız kalmamıştır.” mealinde yoruma hacet bırakmayan açıklıkta ifadeler sıkça dillendirilmiştir.

mit başkanı hakan fidan’ın oslo görüşmeleri bahane edilerek tevkif edilecek iddiası ve savcılık makamınca sürecin başlatılması, ergenekon davasında operasyon ortağı olan cemaat ile de yolların ayrıldığına dair işaret olarak okunur geniş kitlelerce. hakan fidan’a yönelik girişimi, başbakan, doğrudan kendine yönelik algılamış ve her zamanki gibi artık fıtratına dönüşen sert tepkisini vermiş; tepki vermekle kalmamış gerekli yasal düzenlemeleri yaparak son seçimlerdeki sloganında ifade ettiği gibi yoluna devam etmiştir.

erdoğan'ın yolu
peki nedir erdoğan’ın yolu? erdoğan’ın, bir tür türk(iye) viktorya çağı yaşatarak 64 yıl hüküm sürmüş kraliçe viktorya dönemi birleşik krallık’ta olduğu gibi “kalkınma için kimlik oluşturmak, cinselliğinden arındırılmış, zevk ve türevi konulardan uzak protestan ahlakı ile sadece çalışan ve böylece mazideki gibi ‘yedi düvele meydan okuyan, üç kıtaya hükmeden...’ bir millet yaratmak” saikiyle hareket ettiği ileri sürülebilir.
kurucu baba olarak tarihte yere almak amacıyla hiç de saklamadığı “sünni müslüman milliyetçiliği” kimliği üzerine oturtulmuş bir devlet kurmak. erdoğan’ın yol haritası budur. burada uzun uzun erdoğan’ın şeriatçı olduğunu, dindar nesil yetiştirmek istediğini… söylemeye gerek yok. çünkü bütün kanallar, hiç susmayan 7/24 hiç bıkmadan, yorulmadan konuşan erdoğan’ı gösteriyor. gazeteler, onun sözlerini, yaptıklarını, kararlarını kritik ediyor. erdoğan, büyük bir oyun kurucu. sadece gündemi belirlemiyor, her hareketiyle, ülkedeki bütün aktörleri, daha evvel zihninde konumlandırdığı yerlere itiyor. erdoğan’ın siyasi dehasını küçümsemek, 11 yıllık iktidarına karşı kör olmak demektir.
gezi süreci, ciddi bir kırılma olarak değerlendirilir pek çoklarınca. öyledir de. daha bir umutla bakmaya başlamıştır ak parti’ye oy vermeyenler. oysa gezi, diliyle, eylemleriyle erdoğan’ın oyun kurucu olarak maniple ettiği bir süreçtir (de). neden mi? eylemleri, söylemleri ve aldığı kararlarla hem başlatmış hem de bitirmiştir. gezi sürecinde hem söylemi ve kararları hem de siyasi sorumluluğu olan bir devlet adamından asla beklenmeyecek provakatif, hatta iç savaş kışkırtıcılığı yapan sözlerle toplumu ciddi anlamda germiştir. bunu özellikle yapan erdoğan’ın ajandasında bu yazıda dillendirilip temellendirilecek “şey” vardır. peki o “şey” nedir?

yazının başlığından da anlaşılacağı üzere, provakatif bir eylemle olağanüstü hal ilan ederek bir tür darbe yapmak. bir kavramı dilden düşürmemenin psikanalizdeki anlamına hiç değinmeden provakatif olayın ne olabileceğine dair spekülasyonlara da girmeden -çünkü bunun hiç bir önemi yok- darbe ve sonrasına dair “uzgörü”de bulunalım. peki uzgörümüz için tezlerimiz neler?

birinci tez
babasız millet, erdoğan ile babaya kavuşur ve oyuna dahil olur.

erdoğan, otorite yokluğunda doğmuş, haneyi derlemiş toparlamış, aile fertlerinin yeniden dünyadaki oyuna dahil olması için sahaya inebildiği bir dönemin mimarıdır. bu süreçte pek çok engellemeyle karşılaşmış, işlevsel koalisyonlara engelleri aşmasını bilmiştir. her sıkıntıda biz ve onlar diye iki kör kategori yatarmış. ‘biz’, millet; ‘onlar’, milleti senelerce sömürmüş, işkence etmiş, darbeler yapmış, özgürlükleri engellemiş, insanların oyuna katılmasını engellemiş kökü dışarıda -özellikle amerika ve israil, yeni yeni almanya- ‘iç mihraklar’. ötekiler, yani düşmanlar, her zaman hedef gösterilmiş, sıklıkla da iktidarın güdümünde olan yargı ‘maşa’sıyla tutuklanıp itibarsızlaştırılarak etkisiz hale getirilmiştir. korunmaya muhtaç çocuk, babası tarafından gözetilerek, arka çıkılarak oyuna almayan ‘abi’lerin de kulağını çekerek -israil devlet başkanı şimon peres’e “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” ile başlayıp “one minute” ile devam eden süreç- istanbul’a fatih sultan erdoğan olarak dönmesini bilmiştir. başbakan olarak gittiği davos’tan “sultan” olarak karşılanmıştır. millet, artık babasına kavuşmuştur. 2009, türkiye için milattır. baba figürünü, ergenin kendine olan güvensizliğin aşılmasında işlevsel öneme sahiptir.

ikinci tez
'pedofili' baba, çocuğunu taciz ederek travmasını derinleştirir.
tebaasını ergen olarak gören devlet, çocuğu hakkında tasarruf hakkını kullanır. çocuğunun büyüdüğünü kabul etmeyen, onun adına karar veren baba, çocuğun inisiyatif almasına imkan tanımaz. kişilik yaşı gelişmeyen çocuk, baba otoritesine karşı geldiğinde şiddet görür. her şiddet, çocuğun travmasını derinleştirir. yetişkin olamaz bir türlü. devrimler, çocuğun yetişkine dönüşmesini sekteye uğratır. her devrim, yeni bir kimlik üretir ve henüz kişiliği oluşmamış ergeni, ideolojik araçlarıyla biçimlendirir. erdoğan, zihnindeki kimliği, kitlelere dayatır. makbul vatandaş, türk, sünni müslüman, filört etmeyen, içki içmeyen, kadınsa kapalı, öğrenciyse ihl’li, aileyse üç çocuklu, doğu’lu, batı’nın değerlerini benimsemeyen, çalışkan, söz dinleyen, politik olmayan, ibadet eden, çalışan, baba tarafından tanımlanmış görev ve sorumluluklarının dışına çıkmayan… travması derinleşen ergenin, takvim yaşı büyüse de kişilik yaşı gelişmez. insan, sorumluluk aldığı, üstlendiği sorumluluklarını gerçekleştirdiği ölçüde olgunlaşır; olgunlaştığı ölçüde özgüveni, özsaygısı artar ve bunlara bağlı olarak özgürleşir. oysa tebaanın kendini bulmasına bir türlü izin verilmez. 3 mayıs 1944’te tutuklanıp huzuru çıkarılan bir gence ankara valisi nevzat tandoğan’ın ağzından “ulan öküz anadolulu! sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. komünizm gerekirse onu da biz getiririz. sizin iki vazifeniz var: birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. ikincisi, askere çağrıldığınızda askere gelmek.”*** diyen devlet, bütün heyulasıyla ergenin üzerine çöreklenmiştir. türkiye’de değişmeyen, çocuğunu taciz eden işte bu devlet anlayışıdır. ergen, üç nedenden ötürü babaya ses çıkar(a)maz:
a. ana karakter olmasa da sahadaki oyunculardan birine haline gelmesi
b. karşı çıkmanın kifayetsizliğinin defalarca yaşadığı deneyimler nedeniyle bilinçaltına yerleşen öğrenilmiş çaresizlik
c. inisiyatif alıp sorumluluk üstlenme gücünden yoksunluk

üçüncü tez
iktidar, rakibine göre suçu tanımlar, rakibini suçlu ilan eder.

sofist thraysmakhos, “adalet, güçlünün işine gelendir.” sözüyle nietzschece iktidar eleştirisini tarihsel süreçte, yoruma mahal vermeyecek açıklıkta antik yunan devrinde yapar. 12 eylük işkenceleri, fişlemeleri, 28 şubat tutuklamaları, ergenekon, kck davaları, ‘paralel devlet’, ‘iç mihrak’, ‘dış mihrak’, ‘işbirlikçi’... söylemleri, yerleşik anlayışın en tipik örnekleri arasında gösterilebilir. “bölücü ve irticai faaliyetler”, komünizm geliyor”, “hükumeti yıkmaya teşebbüs”, “birlik ve beraberliğimizi tehdit eden iç ve dış mihraklar” vb. söylemler, medya ve iktidara eklemlenmiş entelektüeller ve kamuoyunu etkileme gücü olan aktörlerce dillendirilerek iktidarın, muhalefeti sindirmesine, güçsüzleştirmesine, itibarsızlaştırmasına ve en önemlisi yargılanmasına hizmet ederek iktidarın yolunun temizlenmesini sağlar. böylece nihai amacın önünü açacak son tez hayata geçirilebilir.

dördüncü tez
türkiye cumhuriyeti devleti, kurumsal anlamda işlemez hale getirilmiştir.

iktidar, inisiyatifinde olan ideolojik araçları kullanarak rakiplerini sindirip suçlu ilan ederek, medyadaki söylemi maniple ederek dolaşıma soktuğu kanaatlerin kurumlaşmasını sağlar. önce ‘derin’, şimdi ‘paralel’ olan ‘devlet’ler tasfiye edilerek devlet sekleştirilir, bir başka anlatımla kemiksizleştirilir. bu esnada olabildiğince kurumsal anlamda yıpratılır. efkar-ı umumiyede (kamuoyu) devletin kurumsal anlamda yönetilemez olduğu algısı yaratılır. (son hsyk krizi, asker ve polisin ardından yargının da itibarsızlaştırılması olarak değerlendirilebilir.) yapılacak şey, yenisini kurmaktır. erdoğan, bunun için çalışmaktadır. dördüncü tez, son(uç) tezin(in) önkoşuludur. bu nedenle dördüncü tezle ilgili 11 yıllık iktidar süresince bütün kurumlar yeniden tanımlanmış, iktidar alanı, iktidarın temsil ettiği dünya görüşünü paylaşan ve/veya destekleyenlerce tanımlanıp önce boşaltılmış ardından doldurulmuştur. iktidar, sağladığı rantlarla kuracağı yeni devletin PR’ını finanse etmektedir.

son(uç) tez(i)
adı ve kimliği sünni islam cumhuriyeti olan ‘yeni’ devlet, çıkan ve/veya yaratılan bir olay sonucu olağanüstü hal ilan edilerek hayata geçirilecektir.

yazının giriş kısmında gezi sürecinin erdoğan tarafından maniple edildiği, asıl oyun kurucunun erdoğan olduğu iddia edilmişti. gezi sürecinde iç savaş kışkırtıcılığı da dahil toplumu birbirine düşmanlaştırıcı ve taraflaştırıcı söylem, olağanüstü hal için bir tür prova olarak görülmüş ve geziciler olayın gönüllü figüranları olarak ‘devrim’in simülasyonunda görev almışlardır. kendiliğinden gelişen ya da iktidarca üretilen bir olay, gezi’deki, 17 aralık’taki ve benzerlerini 6-7 eylül’de gördüğümüz ve devletin ustalaştığı bu “iş”te, herhangi bir olay, toplumu taraflaştırmak için kullanılacak, kaos ortamı, iktidara ama güçlü olanına olan ihtiyacı daha fazla artıracak, devletin olağan gidişine müdahalenin meşrulaşması sağlanacak. böylece, bütün hukuksal işleyiş askıya alınabilecek. ve nihayet ‘yeni’ bir devlet.
bu senaryo, rasyonalitesini yitirmiş, megalomani psikozundan muzdarip, kibrinde boğulmuş bir liderin fantezisi olabilir. bunda şaşılacak bir şey yok ama yanındaki kadro, inisiyatifini liderine devrettiği için düşünme melekesi zayıflamış, düşünmeden geçen günler, snaptik bağlantılarını koparmış, bunun sonucu gerçeklik algısını kaybetmiştir. eğer “böyle” olmasaydı, bırakın her özneyi, her varlığın da bir ağ, bir ilişkisellik içinde olduğu hesaba katılırdı. türkiye gibi bir ülke de ab, abd, ortadoğu, balkanlar, kafkasya, içinde yaşayan heterojen halklar, tarihi, mirası vb. ile ele alınırdı ve temsil ettiği kimliklerden herhangi birine sıkıştırılamayacağı görülürdü. oysa, beyhude bir çabayla arkaik bir kalıp içine sığdırılmaya çalışılmaktadır.
her ne kadar tarihte son yoksa da arkaik kavrayışla hareket edenlerin zihninde “böylesi” tasarımların olmasına şaşmamalı. patolojiler, vehimlerle de beslenir, büyütülür. her şeyin insanla başlatılıp insanla sona erdirilmesi ibrahimi dinlerin bir tür illüzyonu; yıkmak ve kurmak, kibrin tezahürü olarak (da) okunabilir. erdoğan, ergenlikten kurtul(a)mama paradoksu yaşayan, kendini, sünni, türk, heteroseksüel, erkek, dindar, eğlencesi olmayan… diye tanımlayan iktidarın ‘altın tepsi’ içinde sunduğu paradigmal gömleği giyer ve yıllardır aradığı bütüncü kimliği(ne) kavuşur. babasına minnet duyar. bu, bir tür stockholm sendromu ya da işkencecisine değil ama işkenceye ihtiyaç duymak psikozu (bir tür mazoşizm, ya da günde 'çok seven' baba, koca, sevgili tarafından katledilen üç kadın ile sönen ocaklarda yaşanan şekliyle sadomazoşizm) olarak da okunabilir.

babaca yaratılan ‘kimliğiniz’ hayırlara vesile olur inşallah…

dipnotlar:
* http://tr.wikipedia.org/wiki/Marinus_van_der_Lubbe ya da daha ayrıntılı bilgi için: http://joepwritesthehistoryofberlin.wordpress.com/tag/history/
** http://vmetinbayrak.blogspot.com/2013/12/ak-partinin-ya-da-erdogann-kalbi-uzerine.html
***http://tr.wikipedia.org/wiki/Nevzat_Tando%C4%9Fan

v. metin bayrak
1 ocak 2014’istanbul, f.zade

21 Aralık 2013 Cumartesi

türkvizyon versus eurovizyon

neredeyse elli yılı aşkın zamandır avrupa denen ve içine kafkasa ve ortadoğu'yu da alan bir kültür coğrafyasında düzenlenen eurovizyon şarkı yarışmasının heyecanını, bırakın tribünden stadın dışından izleyen birinin halet-i ruhiyesiyle yaşadım herkes gibi ben de çocukluğumda ve ilk gençliğimde. derken bir tür 30. yaş hediyesi oluvermişti sertap erener'in birinciliği. 

türkiye, efes pilsen ile koraç kupasını, lassa ile avrupa kalite ödülünü, galatasaray ile uefa kupasını ve sonunda sertap ile de eurovizyonu aldı. bunlar, stadın dışındakileri yavaş yavaş stada, ardından da sahaya çekti. artık sahadaydık. yılmaz özdil'in 'yönetimi'ndeki star gazetesi "two size" diye attığı başlıklar mazide kalmıştı. mazide kalmayan şeyler  de vardı: kemal  tahir'in "osmanlı bozgunu içimizde sürüyor." tespitini doğrularcasına 2009'da erdoğan'ın davos'ta israilli mevkidaşına "siz öldürmesini iyi bilirsiniz..." sözleriyle başlayan ve tarihe "one minute"  krizi diye geçen olayla paranoyalar yeniden depreş(tiril)ir. 

kimlik, her  daim sorundur ve olmaya da devam etmektedir. her gelen siyasi irade, kendisini toplumun ebeveyni görür. ya anadır ya da baba. toplum,  ergendir. onun nereye savrulacağı belli olmaz. onun korunup gözetilmesi gerekir. ergin olmadığından kendi başına karar veremez. reşit değildir. reşit olmadığından da cezai ehliyeti yoktur. o nedenle sorumluluk bilinci yeterince gelişmemiştir. olup bitenler konusunda hep mağdurdur. iç ve dış mihraklar neden olmuştur. hatta madımak'ı bile dışarıdan gelip yakmışlardır. şehir halkı, bu esnada dışarıdan gelenleri, 'misafirperlik'lerini göstererek hiç rahatsız etmemiş, rahatça yaklamalarını sağlayacak lojistik destekteği vermekten de imtina etmemiştir.(!) ama sorumlu değildir; tıpkı maraş'ta, 6-7 eylül'de, 1915 ermeni kırımı'nda... olduğu gibi. 

bugün ilki düzenlenen ve bu vesileyle haberim olan türkvizyon'u felsefeleştiri konusu yapmak istedim. 19 aralık'ta yarı finalleri yapılan organizasyon, yine bu vesileyle öğrendiğim türk dünyası kültür başkenti eskişehir'de yapılıyormuş. etkinliğe de beklendiği gibi eskişehir valiliği, trt angaje. bugün, yazı klavyeye alındığında birincisinin hangi ülke olduğunu bilmediğim yarışmaya 24 ülke katılıyor. sıralama sms sistemi ile yapılacak. türkiye'yi minerva adlı grup "sen, ben, biz" adlı şarkıyla temsil ediyor.  

1956'da başlayan, türkiye'nin 1975'te dahil olduğu eurovizyon, hala devam etmekte. 2012'de eurovizyon'dan çekildiğini açıklayan türkiye, 160 senedir kurumsal anlamda parçası olmak için çaba harcadığı kulüple olan flörtünün, avrupa birliği ile evliliğe dönüşme sürecinde "böyle" bir karar almasının ve hemen ardından bir tür anti-tezi olan türkvizyon organizasyonuna evsahipliği yapmasının simgeselliğin ötesinde anlamları olsa gerek. 

daha üç yıl evvel yeri göğü istanbul avrupa kültür başkenti oldu diye sarsan ülkenin siyasi iradesinin "bu" yönde tasarrufta bulunması, incelenmeye, üzerinde düşünülmeye değer bir konudur. şu günlerde "paralel" kelimesi, matematikteki anlamıyla anlaşılmıyor türkiye'de. eskinin "derin devleti", şimdinin "paralel devleti" olur. siyasi irade, avrupa'ya "paralel" bir kültürel oluşum iddiasındadır. olabilir, hatta olmalıdır da! kendi dünya grüşünü hayata geçirme pratiğidir bir bakıma siyaset. ama sorun, ithal ikame olmasıdır. kötü bir replika. türk dünyası kültür başkenti. türkvizyon. birebir kopya. 

şu halde, yazımızı "kopya, aslına hizmet eder." teziyle bitirebiliriz.

v. metin bayrak
21 aralık 2013'istanbul, fındıkzade