kamu yönetimini tahakkumle sağlamaya çalışanlar, göreli bir sürenin ardından kamunun safrasına dönüşürler ve toplum, er ya da geç o safrayı atar. safrayı atış şekli, onun ne kadar içeride kaldığıyla ya da krononikleşmesiyle ilişkilidir. demokrasisini olgunlaştırmış toplumlar (bknz. ingiltere'de üç kez üst üste seçim kazanmış demir lady'nin kendi partisi tarafından koltuktan indirilmesi), kronikleşmeden safrasını atabilenlerdir. günümüz terminolojisiyle ifade edilirse demokrasiler, bünyede safra oluşturmayan, bilakis oluşmasına mani olan, antikorlar işlevi gören kurumlara sahip olan yönetim kültürüdür.
sakallı celal, "türk aydını, doğuya giden bir geminin güvertesinde batıya koşan kişidir." der. anlaşılabilir(di) onun döneminde bunu söylemek. günümüz anlamıyla batı-doğu, 19. yüzyılın suni biçimde ürettiği ve ideolojik olarak arkeolojinin bile araçsallaştırılarak kullanıldığı bir dönemin ürünüdür. günümüz doğucuları ya da yeni türkiyecileri, sakallı celal'den mülhem "batıya demirlemiş bir geminin güvertesinde yürüyüş bandı üzerinde doğuya yürüyen ya da koşan kişidir." denebilir. (bknz. kutlu doğum haftası etkinliklerinde yerel belediyelerden birinin yaptırdığı ve hac simülatörü işlevi gören kabe maketi ve kuran'ı kerim pastası)
hakların izne tabi olduğu süreç, ne kadar sürer bilinmez... zulüm ve baskı, kapağı kapalı bir kabın altından sürekli ısıtılmasına benzer; hiç bir güç, sürekli artan basıncı zaprurapt altında tutmaya yetmez... kim bilir, bizimki de tarih ve sosyoloji bilinciyle zehirlenmiş kişilerde görülen romantizmle soslanmış iyimserliğin körleştirip tutsaklaştırmasıdır...
neyse, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da ceberut devlet meşru haklarını kullanmak isteyenleri provoke ederek marjinalleştirerek kendi tutumunu meşrulaştırmak derdinde. o nedenle geçen yıl olduğu gibi bu yıl da katılıp bu kötü tiyatronun bir parçası olmak istemiyorum... (bu konuyla ilgili 1 mayıs 2014'te blogda yayımladığım yazının bağlantısı: http://vmetinbayrak.blogspot.com.tr/2014_04_01_archive.html) geçen yıl olduğu gibi bu yıl da alanlara çıkmadım, kör dövüşüne dönen bu kavganın bir parçası olmamak adına çıkmadım, ne iktidarın kamusal alanlarını onaylıyor ne de alanlara çıkan arkaik grupların oldukça militer görüntülerini. oysa bizim hayatı besleyip büyütecek anlayışlara ihtiyacımız var, bunun için de hayata, hayatın aktığı sokağa, sokaktaki ilişkilere. eğer sokakta demokratik hakkını kullananlara saldırıyorsa cinnet halinin, akıl tutulmasının ötesinde bir durumla karşı karşıyayız demektir.

almanya'da hristiyan demokrat bir vekil, sokak eylemlerinin engellenmesi için bir yasa teklifi verir, teklif, kapitalist aklın evrildiği noktalarından birini resmetmesi açısından manidardır, teklif şu: toplumsal eylemlerin yapıldığı sokak ve caddeler orada işyeri olan esnaf ve/veya şirketlere satılsın, herhangi bir eylem söz konusu olduğunda özel mülkiyeti ihlalden kovuşturma başlatılarak olaylar engellensin. bakunin, "hukuk, iktidarın fahişesidir." derken dile gelen hakikat, tarihte hiç bu denli çıplak halde kendini göstermemişti, teşekkür mi etmek lazım bilemedim? pek yakında politikacılar, 'halka hizmet' için kaynak sorununu kamusal alanların satışını gündeme getirerek yaratıcılıklarını yarıştırabilirler.


olup bitenlerin, iktidarca tek akıldan maniple edilen, dolaşıma sokulan retoriklerle bilinci iğdiş edilen toplum için hayatın kendisi patolojiye dönüşmüştür. 1 mayıs'ın öncesinde, esnasında ve sonrasında yaşananlar, patolojinin hayatın kılcal damarlarına değin sirayet ettiğine delalettir. toplumu oluşturan kişiler, ruhlarını sanatla arındırırlar, bunun için de üretirler ve tüketirler sanat eserlerini. sanat, reel olanın ötesindedir. bir tür paralel hayattır, evreni, kategorisi farklıdır. koşulu, hayatı kavramaktır. oysa bugün, reel olan dahi kavranamaz hale gelmiştir; o nedenle hayat da reel değildir. bunun için "subreel" yani "gerçekaltı" kavramını kullanılabilir, çünkü olağan toplumsallıklarda bu yaşadıklarımız gerçek olamaz. gerçek olsa bile tepkiler, "böyle" mi olur? kuramsal yaklaşımlarla türkiye'deki toplumsal olgulara zihinsel anlamda lal olmam, biraz da bundandır pek çok insan gibi benim de. yaşadıklarımızın olağan olmadığı konusunda anlaşıyoruz genellikle, bu hafta izmir ziyaretimde uzun yıllar sokakta politika yapmış, militarizm ve vicdani ret mücadelesi vermiş dostum vedat zencir, bana, sanki türkiye'yi bir deyimle anlama kılavuzu verivermişti farkında olmadan, artık gündemimizi her anlamda esir eden türkiye sosyolojisi ve uzantısı olan politikasıyla ilgili tartışırken, son zamanlarda çok farklı kesimlerin sıklıkla dillendirdikleri "hasta bir toplum" olduğumuzla ilgili ifadeleri dillendirince bana şunu söyleyiverdi: "türkiye, bilinçalt(lar)ının davranışa dönüşüp hayaya sızarak olağanlaştığı bir ülkeye dönüştü." deyiverdi, özetle bilinçaltının olağanlaşmasını yaşamaktaydık, akıl tutulması sıklıkla dillendirilir, ortada bir akıl falan kalmadı -çünkü akıl, bir tür bilinç/lilik halidir- kaldıysa bile feraseti yok.

panta rhei (her şey akar)... istanbul bakar...
V. Metin Bayrak
1 - 3 Mayıs 2015, Heybeliada, İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder