din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2016 Salı

Simgelerin İktidarı Üzerine

Gücün Simgeselleşmesi Üzerine
(Simgelerin İktidarı Üzerine)
“Tüketmek, ibadettir.”
Bu yazılamada; simge, güç, iktidar, simgeleşme, nesneleşme, nesnelleşme, iktidarın simgeleşmesi, ülke, devlet, temsil, temsilci/lik, totem, tanrı, din, konvansiyonel din, İbrahimi din/ler, mabed, firma, sermaye, marka, sınıf, aidiyet, egemen/lik, hegomonya, tahakkûm, küreselleşme, küresel sermaye, kapitalizm, post-kapitalizm, tüketim, ibadet, paganizm, hedonizm kavramları ve ilişkileriyle 19. ve 20. yüzyılın küresel aktörlerinin başında gelen Paris’in (Fransa) Şanzelize Caddesi’ndeki Louis Vuitton mağazası (Dünya –> Avrupa –> Fransa –> Paris –> Şanzelize –> LW –> Ürünler –> Müşteriler/i), bunlar arasındaki ilişkiselliğin dinamikleri ve ürettiği iktidar yapılanmasıyla kutsalları; gücün temsili üzerinden iktidar, kutsallık, ibadet, temsiliyet kavramları dolayımıyla okunmaya ve 21. yüzyılın ekonomi–politikası ve uzantısı ya da türevi simgelerine dair kimi hipotetik tezler –daha doğrusu "noesis" niteliğinde– ileri sürülmeye çalışılmaktadır.
Konu, simge ya da obje olarak Louis Vuitton’un Şenzelize Caddesi’ndeki (kamusal alan/kent) mağazası seçildi. Çünkü temsilin, gücün, uğraklığın, ekonomi–politiğin cisimleştiği, hayata sirayet ettiği, yazılamanın harcını oluşturan kavramların kesiştiği bir varlık alanı. Bunların kesişim kümesinde olan bir markanın ontolojik–epistemolojik çözümlemesi ya da bir başka deyişle yapısal (ekonomi-politik, simgesel yani geniş anlamda ideolojik) okuması. Antropolojik parantezin içinde kalana odaklanıp olgudaki mevcut hayatın zamkına; buraya içkin olan iktidara, paraya ve türevlerine; markaların birer tanrı olarak düşünce yapılarına ya da silikleşip flulaşarak fona dönüşen, kendi(si)ni her yerde gösterip hiçbir yerde olmayan sisteme; sistemin kusmuğu para yoluyla tanrı(ça)larına ibadet ettiren (bu cinsiyetçi söylemle yeniden üretilen retorik) Zeitgeist’a bakmak. “Zeitgeist’in ruhu, ancak, onu teneffüs edip ona teslim olmadan soyulabilir.” varsayımından hareketle klavyeye alınan bu yazılamada dile gelen tezler, çağın maneviyatını ifşa etmeye yöneliktir ve “noesis” kategorisindedir. Tezler, raslamsal olup entelektüel olarak ciddi hesaplaşmaların ardından dillendirilmiş değiller. ‘Akıl’la değil belki ama ‘rasyo’ ile kirletilmemiş, naifliği satın alınmamış; bu anlamıyla (da) “anything goes”a (Feyeraband’e selam!) “uygun”. Diğer yandan uyarıcı bombardımanı altında 140 karaktere, okumanın yerini göz atmanın aldığı günümüz ruhuna teslim ol(ma)maktır!
Simge; güce, kimliğe ve mânâya içkindir. Dolaysız bir iletişim aracı olan simgenin bizatihi kendisi iktidardır. Dil, bir bakıma simgeler/in toplamıdır. Somut, yani fizik ya da metafizik varlıkları taşır, yaşatır, yeniden üretir, başkalaş(tır)arak mutasyona uğra(tı)r, virüsmüşçesine ölümsüzleş(tir)ir. Bir iletişim aracı olarak simge, taşıdığı “ileti”yi bir özneden –zaman zaman ondan bağımsızlaşarak– bir başka özneye taşır, ulaştırır. Güce ve/veya kimliğe içkinliği burada da gözlenir.
“Simge, yaşama, dille ve mânâyla birlikte eşzamanlı girmiştir.” tezi sorunludur; çünkü simge, dar anlamıyla dilden önce hatta menşeindeki temel olgulardan biridir; dil, doğal ve/veya yapay yollarla ya da araçlarla iletişim sağlayan bir araçtır; bu nedenle “Simge, doğal dili aştığından, insanın insanlaşma sürecinde doğmuştur.” tezi ileri sürülebilir.
Armalar, bayraklar, logolar, hatta isimler simgedir; kelimelerse düşünce ve gerçeklikteki varlıkların dildeki simgeleri olarak düşünülür: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” (Wittgeinstein’a selam!) Olgusal dünyada simgelerin, taşıyıcısı olduğu varlığı aşıp müstakil bir varlığa dönüştüğü örneklere rastlanır. Mesela ülkelerin bayrakları, askeri birliklerin flamaları, firmaların kurumsal logoları, markaların ikonları vb. Kimi zaman da simgeler, örneğin başörtüsü / türban, zamanla mutasyona (terimden nesneye, “türban”dan “başörtüsü”ne geçiş sürecinde geleneksel gösterilenin / nesnenin yerine geçiş) uğrayarak bambaşka bir anlama ya da kimliğe bürünebilir. Sumerlerde tapınak fahişesi rahibelerin bulundukları ya da taşıdıkları statünün yüksekliğinin ifadesi olan başörtüsü, zamanla ‘sıradan’ kadınların da bu ‘değerli’, statü sembolü olan aksesuarı ya da simgeyi kullanmalarıyla gündelik seküler yaşama sirayet eder. Semavi dinlerle birlikte, bir başka içeriğe kavuşarak yeniden uhrevileş(tiril)ir. Yakın zaman Türkiyesi’nin sosyal-ekonomi-politik-ruhsal tarih okuması, bu “simge” ya da “sembol"den bağımsız yapılamaz. Bir ülkenin, toplumun iç huzurunu, ahengini, politikalarını, insanlar arası ilişkilerini, kurumsal işleyişini derinden etkileme, yönlendirme gücüne sahiptir. Bu nedenle: “Simge, nesnesinden, kullanımından müstakil bir kimliğe ve iktidara (da) sahiptir.” tezi ileri sürülebilir.
Antropolojik anlamda “ilkel” adı verilen kabilelerde simge, “totem"lerinde cisimleşir, onunla özdeşleşir. Şaman, totemin, topluluğun üyelerine aktarımını, tebliğini yapar; klan, kabile vb. sosyolojik birim, kendini bir başka topluluktan ya da birimden ayırt edici bir dile ya da simgeye kavuşur; bununla ifade eder kendini; kimliğinin ayırılmaz parçasına dönüşür; hatta kimliğini onunla kurar, işte bu dil, klanın ya da topluluğun/un simgesidir, toplulukla ve üyeleriyle özdeştir bir bakıma.
Klan sayısı arttıkça totemler/i de artar; klanlar farklılaştıkça totemler/i de farklılaşır. Klanlardan biri, diğerleri üzerinde tahakküm kurarak “eşitler arasında birinci” (primus inter pares)  konumuna yerleşir. Arkaik anlamda devletin izleri, siyaset biliminde, felsefede burada (da) aranır. Diğer simgeler üzerinde otorite kuran, simgeler arasında hiyerarşi yaratan klan ve şefi, zamanla krala, tanrı-krala ve nihayet imparatora evrilir;  Japonya’daki örneğiyle “Güneşin Oğlu”na. Şeften krala evrilme sürecinde topluluklar, sosyo-siyasal evrim geçirerek devletin ilk şekillerini üretir. Siyasal yönetim kurumlaştıkça büyür ve merkezîleşir; merkezîleştikçe de bürokrasi, vergi, hazine, dağıtım, lojistik, yazışma, sınır vb. kavramlar, kurumlar ve ilişkiler doğar; bunların dolaysız anlatımı, kaçınılmaz biçimde simgeleri yaratır. İktidarın temsile olan ihtiyacı, merkezden bütün hâkimiyet alanına egemenliğinin aracı ile ikame edilir. Temsil, ihtiyacı/nı simgeyle çözer: iktidar, temsillerle kendi egemenliğini anlatır; henüz her yerde değildir; resmi alanlardadır ve etkileri sınırladır.
Yeniçağ, bu panoramik görünümün ardından zuhur eder; modern devletler doğar. Alternatif ulaşım yollarının keşif, yeni yaşam alanlarının –insan ve doğa anlamında– sömürgeleştirilmesi, kimi bilimlerdeki üretimler ve teknolojik aygıtların da yardımıyla devletler, toplumlar ve kıtalar arası iletişim artar; bu ‘gelişmeler'e, değişimlere paralel olarak ilişkilerin ürettiği temsilcilikler, elçilikler, müesseseler de doğar ve de facto dolaşıma girer. 17. yüzyılda ilk örneklerine rastlanır; 18. yüzyıldaysa kurumsallaşır. Burjuvazi, kapitalizmin inkişafıyla kendi kamusal alanını da yaratmaya başlar; dinin ve aristokrasinin kodları dışında “civil” kamusal alanlar doğar; mesela kafeler. 18. yüzyıl. öncesinde heyetlerin uzun süreli ziyaretleriyle kurulan ve sürdürülen ilişkiler, kalıcı temsilcilikler –elçilik, konsolosluk– üretir. 19. yüzyılda özellikle imparatorluklar, kendi güçlerini dünyaya anlatma, berkitme, yayma araçlarının başında elçiliklerini kullanırlar; şatafat, özellikle takvim günlerinde verilen resepsiyonlarla şahikasına ulaşır. 19. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte başlayan fuarlarsa, imparatorlukların orduya paralel olarak inkişaf eden, gelişen, anılan sanayi –teknik– ekonomik güçlerini sergiledikleri, bir tür silahsız çoklu cephe şeklinde savaştıkları platformlara dönüşür.
Şefin krala, meşruti monaraka evrildiği süreçte konvansiyonel iktidar, Yeniçağla ya da sekülerleşmeyle, bir başka deyişle “ratio"nun egemenliğiyle ve/veya tanrısal aklın yerine geçmesiyle güç kaybeder. 17. yüzyılda İngiliz Aydınlanmasıyla başlayıp 18. yüzyıl Fransız Aydınlanmasıyla nihai formunu kazanan yönetim anlayışına Alman Aydınlanması felsefi zırhını kazandırır; böylece kralın yetkileri tırpanlanır, bunun zorunlu sonucu olarak 19. yüzyıldaki Anayasal Monarşilerin yolu açılır. Günümüzde de çeşitli örnekleri (Birleşik Krallık, İsveç Krallığı, Hollanda Kraliyeti, İspanya Krallığı, Japonya, Tayland vb.) görülmesine karşın asgari etki ve/veya yetkileri olmakla birlikte varlıklarının sembolik olduğu söylenebilir. Yeniçağ ile birlikte artan ekonomik faaliyetler, gelişen teknolojilerle üretim araçlarının değişmesi, tarım ve hayvancılıktan endüstri toplumuna evrim, toprağa dayalı egemenliğin ve türevi Aristokrasinin koltuğunu sarsar. Kapalı toplumlar, yerini, zamanla ekonomi–politikteki değişimlerin de etkisiyle açık topluma bırakır. Değişim, iktidar/ın devri, sancılı olur. Çatışmanın doğurduğu kaos sürmektedir.
Hayata egemen olan “kutsal üçlü”, aristokrasi, monark ve din kurumundan oluşur. Aristokrasi -ki ruhban sınıfı ve/veya ulema da bu kategori altında düşünülebilir-, kutsal üçlünün oluşturduğu ittifakın zamkıdır; krallık rejimi ve 'vicdan'ı (olan) kilise(si)yle ve/veya cami(si)yle yani statükoyla ittifakını güçlendirerek mevcudu/nu muhafaza etmeye gayret eder; kaçınılmaz değişime ya da sona direnmeye çalışır, oysa direndiği yaşamdır ve Zeitgeist’a teslim olur; çünkü o, yaşamın koşulsuzca tek hâkimidir, sonuç: burjuvazinin ve ‘kuru kalabalık’ın ya da ‘baldırı çıplaklar'ın mutlak egemenliği! Ama şimdilik!
Burjuvazinin 19. yüzyılda kemikleşen, atomize olan gücü, kapitalist ekonomi–politiğinin dünya üzerindeki egemenliğiyle daha da güçlenir. Küresel ticaret ve türevi turizm/in İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından ivme kazanması, sınırları, burjuvazi ve/veya sermaye için gittikçe anlamsızlaştırır. Küreselleşme, özellikle ‘I'. Dünya’nın ‘II.’ ve ‘III'. Dünya’ya erişimlerini kolaylaştıracak hukuksal düzenlemeleri ulus–devletlere bir ‘zorunluluk’, ‘ev ödevi’ olarak sunar ve sermayenin –ki artık ‘sahipsiz'dir-, ‘yabancı’ yatırım(lar)ın önündeki bütün engelleri kaldır(t)ır.
Borsaların küresel işleme açılmasıyla burjuvazi (Yazılamada “Sahipsiz Sermaye" SS diye söz edilecektir.), bir yandan ontolojik anlamda mutasyona uğrarken diğer yandan da sahipsizleşerek devlet bütçelerini aşan büyüklüklere ulaşır. (Apple, Microsoft, GM, WallMart, Toyota, VW vb.)  SS ekonomi-politiğinin ürünü olarak devletler, küresel firmaların ve/veya markaların hizmetçisine, asistanlığına, kârlarını maksimize eden araçlığa soyunur. Ülke yönetimlerinin ‘başarı’sı, küresel firmalara (SS) gösterdiği kolaylıklarla ölçülmeye başla(nı)r. Ortaçağ’daki “Felsefe, dinin hizmetçisidir.” sözü, “Bilimler, devletler ve de facto hukuk, markaların (SS) hizmetçisidir.” tezine evrilir; hizmet edilenin ‘rengi’ değişse de özü aynıdır: egemen/in iktidarı.
Mazinin kralları diye de düşünülebilen günümüz devletlerinin yönetici elitlerinin (şansölyeler, devlet başkanları, başkanlar, başbakanlar, üst düzey bürokratlar vb.), görev süreleri bitince, emekli olunca, yeniden seçilemeyince vb. SS’lere hizmet eden firmalara ücrete mukabil ‘danışmanlık’ yapmaları manidardır. (Zeitgeist’a selam!)
SS’lerin, kendilerine markaları zırh yaparak görünmezlik kazandığı günümüzde her şey ürünleşip metalaşabilirken aynı zamanda markalaş(tırıl)abilir de. Markalaşması, dünya iktidarını paylaşan putlar arasında kendine yer açması demektir. Yeter ki SS’ler istesin, markalaştıramayacakları şey yoktur; bu, kimi zaman bir toplama kampı, savaş meydanı, tahrip olmuş bir gemi, kimi zaman ‘milli park’a dönüştürülen, ‘yaban’ yaşam alanları, kimi zaman dinsel bir figür, aktör ya da ayindir; kimi zamansa kirli bir iç çamaşırı, kullanılmış bir kalem. Her şey satılıktır; çünkü tüketim, ibadettir.
Kendileri de SS’lerin birer ‘marka'sı olan popüler ‘özne’ler, bir tür tanrı-yıldızlar olarak kendi adlarına ‘yarattıkları’ markalar(ıy)la ambalajı/nı, kullanım değerinin önüne geçerek ‘çağcıl’ çoktanrıcılık, yeniden üretilerek dolaşıma, tüketime, kullanıma, imana ve nihayet raflardaki yerini alarak ibadete sunulur. Tapınılan, putun ambalajıdır. Töze dönüşen ilinek, tözsüz yaşam(sızlığ)a adımdır ki, bu da bir tür oksimorondur. Kavranılamazlığı, biraz da bundandır.
Markalar, firmaları, ülkeleri ve toplumlarını geri palana iter ve onları aşar; bir bakıma onları kendine bağlar; oysa SS’lerin zırhıdır. Bugüne, markaların tanrısallaştı(rıldı)ğı bir Zeitgeist egemenliği, farklı bağlamalarda, farklı öznelerce her gün daha fazla dillendirilmekte. Küresel sermayenin (SS) PR algı yöntemiyle –ki kitle iletişim araçları ile küresel sermaye aynı öze sahip öznelerdir– işlettiği sürecin, kitlelerin iradesiyle, satınalma davranışlarıyla hareket ettiği illüzyonu yaratılır. Markalar tanrı(sal)laştırılırken –SS’ler, Anatanrıça Kibele gibi hep oradadır ama– toteme iman eden müşteri, satın alarak “gönüllü kulluk / kölelik” statüsüne, makamına eriş(tiril)ir. Marka satın alarak tanrısal olanla kurulan özdeşliğin, müşterinin sınıfını tayin edici işlevi olduğu (da) söylenebilir. Küresel kapitalizmin (SS), her sınıf için uygun tanrı(ça)ları ve nihayet unisex tanrıları -markaları- mevcuttur. Android markaların ve/veya ürünlerin ‘avangart’ örnekler olduğu söylenebilir. Bu, göreli ‘eşitlik’ illüzyonu yaratarak SS’lerin politik alanda ve kitlelerin dünyasında meşruiyetini sağlayan ideolojik araçlar, bir tür ‘lejyon’ statüsü edinir ana resmin kompozisyonunda.
Kıyafetler üzerinde modern zamanlara değin süregelen sınıflaş(tır)ma, markaların temsil gücüyle yeniden üretilir; bu, bir tür geri dönüş, eşitsizliğin kamusal alana hâkimiyeti olarak değerlendirilebilir. Markalar, modern totemlerdir; diğer deyişle totemizm/in pratiklerdir. Simgenin, taşıdığı nesnenin ve/veya kullanım amacının ya da işlevinin önüne geçmesi, ontolojisini de zorunlu olarak kaydırarak dönüştürür. Günümüz markaları, sırtında, sınıf (Modern zamanlar, bir musluk tamircisiyle Amerikan başkanını kıyafet anlamında eşitlemiştir(?) Gündüz Vassaf’a selam!), dünya görüşü vb. de taşır. Giyilen ve/veya kullanılan, artık nesne değil, kimliktir, sınıftır, stildir, trenddir, imajdır; bunlar da egemen iktidarın ideolojisine içkindir. Poptur. Sığlığını zamaneliğinden (de) alır; kültürün değil Kültür Endüstrisinin ürünüdür. (Adorno ve Harkkeimer’a selam!) Kitleler, SS’lerin manipülasyonunda ya da manipülasyonuyla “rıza imalatı" (Chomsky’ye selam!) projesinden ya da tornosundan (Pink Floyd’a selam!) geçerek birörnek SS üniformalarıyla, mensubu olduğu klan ve totemiyle ve/veya totemleriyle kamusal alanlarda görülebilirler. İnsanlar ve üyesi oldukları topluluklar, markaların cemaatleştirdiği gönüllü kullaşmaya, köleliğe doğru hızla evrilmektedir. 

Doğa(l)dan, kabile üyeliğine, yurttaşa, yurttaştan kula, kuldan yeniden yurttaşa ve nihayet günümüzde yurttaştan müşteriye, tüketiciye; tüketiciden dijital varlığa, cyborga, avatara… evrim sürüyor. Bilincin evrimsel izi, bizi, ambalajın değişmesine karşın özünü, varlığını muhafaza ettirdiğini gösterir. SS’ler ve türevi egemen bilinç/ler, tarihin ürettiği birtakım toplumsal öznelere kendi paradigmalarını zerk ederek, özne devşirerek (de) iktidarını berkitmekte.
Bir tür paganizm olarak da okunabilecek bu dönem ve aktörleri, elbirliğiyle “Zeitgeist”i inşa etmekteler. Semavi dinlerle dolaşımdaki iktidarını berkiten antroposentrik bakış ve türevi erkek-iktidar-tanrı/sal sınırlarıyla hayat kavranıp yaşanırken; tensellik kösnüleştirilip kötücülleştirilerek değersizleştirilirken; esrikliğin, yerini südrüklüğe bıraktığı günümüzde bir tür kuruluş ya da yeniden doğuş yaşayan paganizmle yani çoktanrıcılıkla içkiye, kafa yapıcı maddelere (genel anlamda uyuşturuculara), turizme, metalaş(tırıl)an tene, doğaya, yemeğe, eğlenceye, sekse, seyahate vb. daha fazla ilgi gösterilmekte. Bunun sonucu olarak bir tür hedonist çağın özneleri olarak hedonizmin mutlak olmasa dahi göreli iktidarında nefes aldığımız iddia edilebilir.
Hedonizm, İbrahimî dinlerin iktidarını parçalamakta ya da çoktan parçalamış olan en büyük anti-tezdir; o nedenle kapitalizmin üzerine inşa edildiği her şey İbrahimî dinlerce (diğer dinler ihmal edilerek) “günah” ilan edilmiştir. Bunlar, bir tür anti-kapitalist reaksiyonlar olarak da okunabilir. Kapitalizmin, en azından kuruluş evresinde, püritenliği, protestan ahlakını kendine kalkan olarak kullanması, kaidesindeki rasyonalizmle de açıklanabilir. Post-kapitalizmin küreselleşmeyle görünür hale gelen bilincinin SS üzerinden tanrılaşması, tanrılaştıkça da iktidarının a priorileşmesinin ve üretimin yerine konan tüketim dinamiğinin ihtiyaç duyduğu bilinç, artık püriten bir ahlaktan ziyade hedonizmdir.
İktidarlarının (sembolik düzeyde) son demlerini yaşayan konvansiyonel dinler, İslam üzerinden -ki konvansiyonel dinlerin bir tür ‘akıncı’ kuvveti ve/veya 'intihar bombacısı' ‘partizanı’dır- kapitalizme ve/veya post-kapitalizmle savaşımı, hayat üzerindeki denetim gücünün zayıflamasına bağlanabilir. Konvansiyonel din/ler, uzun zamandır değişen, sekülerleşen gündelik ve ekonomi-politik hayattaki görünürlüğünü yitirmekte; egemenle kurduğu iktidar, görece daha köklü bir yapı, kurum olması hasebiyle halesi içine alarak kendine tabi kılarken post-kapitalizmin (SS), ürünü, tali hale getiren ambalajıyla yani markalarıyla yarattığı iktidar altında ezilmekte. Günümüz insanı, satın aldıklarının, tükettiklerinin %20’siyle ihtiyaçlarını, kalanıyla da üretilmiş, yapay ‘ihtiyaçları'nı karşılamakta; bütün ömrünü, ihtiyaç illüzyonu olan ürünleri satın alabilmek adına heba etmekte; bu, insanın tüketim tarafından esir alındığı şeklinde de yorumlanabilir. Analojik bir ifadeyle günde 16 saat oruç tutmakla (suni ihtiyaçları satın almak için aynı oranda çalışmak arasında) bir tür özsel aynılık, benzerlik arz etmekte tüketim: tüketmek, ibadettir. “Alın, verin, ekonomi can verin!” (SS’e selam!)
Tanrının ölüm ilanıyla (Nietzsche’ye selam!) atomun parçalanması arasında kurulabilecek analojiyle iktidarın parçalanıp heryerdeliği (Foucault’a selam!) üretilir. Oysa her yerde olan hiçbir yerde değildir; tıpkı panteizm gibi: yokluğunun ya da O’na yok demenin, O’nu görünmez kılmanın felsefecesidir. (Spinoza’ya selam!)
Futbol maçlarının oynadığı günümüz stadyumlarının “mabed”, “arena” gibi kadim zamanların dinsel, sivil ikonlarıyla adlandırılması, yeni dönemin, henüz tanımlanmamış olgunun seyriyle ilgili ipuçları vermekte, sunmakta. Artık kutsal mekânlar, içerikten boşal(tıl)mış devletin resmigeçit törenleri ve takvim günleri değil, turizmin ‘sat(ıl)mak’ üzere ürünleştirdiği dinsel ayinler (örn. Konya, Mevlana, Derviş vb.) hiç değil, stadyumlar ve mağazalar şehri AVM’lerdir ya da markaların Olympos’ları AVM’ler; ülkelerin markaları ve popüler kültüre dâhil ettikleri kişiler(i)dir. Kapitalizm, anneler günü, yeni yıl, sevgililer günü vb. ile kendi takvim günlerini yani kutsallarını yaratarak iktidarını, ekonomi-politiği yanında diniyle de kurumsallaştırmakta, öğelerini kurumsallaştırarak, kendini dine dönüştürerek de safını berkitmekte.
LV Üzerine 'Güzelleme'
Genelinde Avrupa özelinde Fransa 19. yüzyıl ile gücünün şahikasına erişir. İmparatorluk merkezi olan Paris, genişleyen, güçlenen, zenginleşen, karmaşıklaşan yönetime, endüstrileşmeyle on kat artan nüfusuna ‘hizmet’ için planlanır. Tek aklın, bilimin neşteri kararlılıkla vurulur kadim “Sallanır ama batmaz.”* şiarlı Roma kentine. Paris, 19. yüzyılda atılan neşterle yaşamaktadır hala. Her şehir plancısı gibi Georges-Eugène Haussmann da iktidarın celladı olur. (Mimarlığa selam!)
Akıl, sekülerleşme ve türevi devrimle yeniden organize olur. İktidar, tanrısal akıldan dünyevi –parasal– akla geçer; endüstrileşmeyle merkezini, gücünü, nesnelleştirdiği bibloya dönüştürerek görünür kılar. Kendini Paris’te ve mimarisinde cisimleştirir. Kentin kendisi endüstrinin bir ürünü ve/veya endüstrinin kendisidir. Concorde Meydanı’nından cetvelle çizilen ve I. Dünya Savaşı’nda yaşamları çalınan askerlerin/gençlerin anısına dikilen Zafer Takı’na çıkan kentin, tıpkı AVM'ler gibi üretilmiş, tanımlı mekansallıklardan biri olan Şanzelize Caddesi, söz konusu cisimleşmenin nesnelerinden, bir başka deyişle SS’in ana aktörlerinden biridir.
İmparatorluğun bakiyesi olan Fransa Cumhuriyeti’nin daha öncekiler gibi 6.sının (da), organize aklın, tek aklın, nesnel aklın, gücünü, iktidarını, hegomoyanın SS’in kendini ifşa ettiği keskin düşünce ve köşeli ürünleriyle çevrelenmişlik içinde insanı hiçleştirip tutsaklaştıran, yutan, ürküten, sığınmaya sevk eden, öldüren plancılık içinde kişiye düşen, itaat edip iman ederek ibadet etmektir; ona kurban olmak ve/veya vermektir; bu da ancak sağlığını, ömrünü ve özsaygısını SS’e, düzene, çağa, sisteme satarak kazandığı statü ve parayla yapabildiği tüketimdir.
Cadde, bir tür podyumdur. İnsan, o fonun içinde müminleşir, kendi olmaktan çıkar, ilahileşir. Bir tür tüketim sirki olan podyumda herkes oyuncudur, şaklabandır. Maskeli balodaymışçasına imajlar(ıy)la giyiniktirler. Sınıfsallık, zahiri unsurlarla sağlanır. Her oyuncu, onlarca prosesten geçerek ürünleş(tiril)miştir; bu nedenle dokunulmazdırlar, seyirliktirler; izle(n)me nesneleridir. Bakan ile bakılanın özdeşliğidir bir bakıma sahnedekiler. Bakıldığında yaşayan, sınıfı berkinen özneler.
Seyirlik öze sahip bu ontolojik düzlemde caddeye çıkan sokağın başında, sokak ve cadde cepheli, 101 numaradaki LV mağazası: müstakil, monolitik yapı. Konseptini “Süs cinayettir."den alarak ağırlığını, şatafatını yapıyla değil, yapıyı görünmez kılarak bibloya, dinsel mekâna dönüş(türül)en teşhir ortamına ve dikkatlerin yoğunlaştığı, her birini iktidar çapına göre ‘yaşam’ ya da ‘teşhir’ alanına sahip olduğu tapıncaklarına (put) dayanan pazarlama stratejisi ve fondaki “algı yönetimi”, ibadetin hûşû içinde gerçekleşmesi için t a s a r l a n m ı ş t ı r . Raflardaki ürünler biblodur. Sanki orayı mesken tutmuş, alınınca eksilecekmiş efektiyle yabancılaştırılan, tüketiciye/mümine, o putlar içinde ‘hac’ vazifesini yerine getiren bir müminin vecd hali/ni yaşa(tılı)r. Ürünün kutsallığı, bizatihi iktidarıdır, onu alıp hayat vermek, ona hizmet etmek, onu kullanmak değil; mümin, ancak ona vesile olabilir onu taşıyarak; zaten, müminin ibadetini, tapınışını anlatmasının koşulu puta ya da putlara hayat vererek onu sosyo-ekonomik hayata çıkarmaktır; bakışları mümkün kılan üründür, taşıyan değil. Sanki büyükçe bir el dokunuvermiş de o masallar gerçek oluvermiş gibi; sanki, o buluşmayla hayat, masala dönüşüvermiş gibidir; bir tür anlık orgazm, tutulma hali, kendinden ve/veya gerçekliğinden uzaklaşma, s a n k i !
Bugün, inşası süren ve henüz kurumsallaşmamış, bu nedenle konvansiyonel anlamda dine dönüşmemiş yeni paganizmle tanrısal buyruk, yazılıma; kulsa arayüze dönüşür. Arayüz, tüketimle yani ibadet(iy)le özneleşebilir yani müşterileşebilir.
Yeni maneviyat, günahkâr insanın kefaretini ödeyerek kurtuluş sağlama iddiasındaki İsa Peygamber’den mülhem, küreyi ve evreni kurtarmak odaklıdır. Kurtuluşsa tanrısızlaşmakla olanaklıdır; önkoşulu da gerekli koşulu da tanrısızlaşmaktır. Arayüz olmaya itiraz etmek, marka kullanmayı reddetmek yani bağlamsal anlamda tanrısızlaşmaktır.
İnsan türü, kendi felaketini adım adım gerçekleştirdiği bu tüketim kültürü döneminde sorumluluk, sıklıkla, bir tür tanrısallık atfedilerek görünmez kılınan sisteme, tarihe, hayata delege edilmekte. Sorumluluğun devri, hiçleşmeye, aracılığa, arayüz olmaklığa rıza göstermeyi –rıza imalatıyla– getirmekte. 

Sihir, büyü, anlam, maneviyat, bir elin dokunarak her şeyi değiştireceği düşüncesi, totemizmin bakiyesi bir gerçekliği kabulleniş ve/veya reddediş pratiğidir. Yeni bir metafiziğe, Batı Metafiziğini tanrılarından soyan bir metafiziğe; buna giden yolu, Heideggerce söylersek, filozof değil düşünür açacaktır. Mânâya teslim olanlar değil. Mânâ, SS’in imece usulüyle topluca ürettiği bir maneviyat halesidir. İş, bu haleyi dağıtabilmektir. Metafiziği, mânâdan kürtaj etmektir. Tanrıyı değil tapınışı ‘sapkın’ bulmaktır. Mânâyı, hariçte değil, kendi özdeşliğinde aramaktır.
Simgenin gösterdiği, ürettiği mânâ, semantik ile sentaksın diyalektiğiyle kamusal bir üretimdir, anonimdir bir bakıma, Simgeleşme, eşzamanlı iktidara dönüşmedir de. Simge, biçim değil, ona zerk edilen mânâdır, mânâysa iktidara içkinliktir. Biçimin, iktidarla ittifak kurarak sentaksı/nı aşma/sı/dır. Tözsel/reel varlığa sahip biçimi öldürerek onu semantikle metafizikleştirmesidir. İktidar, bu sürecin kendisidir. Tanrılaşma da. Tanrısallaş(tır)ma da.
Özgürlük, simgeye dönüşmemektir, ona teslim olmamaktır. Biçimi haleli kılıp simgeleşmesini sağlayıp onu, taşıyıcısı olan strüktürden ve biçiminden kazıyıp ideal bir varlığa dönüştürmektir. Bu, Kafka'nın G.Samsası’nın böceğe dönüşmesinden kategorik olarak farklı bir olgudur. Tözsel olarak canlıdır. Olgudur. Oysa biçimin simgeleşmesi, ontolojik bir kaymadır. G.Samsa ise ilineksel.
Dinsellik, ibadet, ittifak, güç, iktidar, bilince tahammül, şüphesiz, metafiziğe varan anlama, anlamlandırma sürecini yaratmakta. İnsan türünün her geçen gün -dinamik yapıya sahip algısı nedeniyle-, evrilen bilinci, bilincin/in grameri, hayatın sentaksını değiştirmekle, buna bağlı olarak da semantiğini. Simgenin iktidarı, insanın arayüze dönüşmesiyle insanın kulluğa, düşmüş varlığa dönüşmesi, özsel olarak benzerdir. Din ve türevi simgelerin mutlak egemenliği ile yapay zekânın ve/veya yazılımın yaşam üzerindeki etkileri arasında ne tür ilişkiler kurulabilir? Soruları çoğaltıp ısrarla sormaya devam edelim.
Yazılamaya “Gücün Simgelleşmesi Üzerine” başlığıyla başlandı, kaçınılmazcasına “Simgelerin İktidarı Üzerine”yi doğurdu, üretti; çünkü mânânın gücü, “Önce söz vardı.”da hakikate dönüşmekte. Hakikat, sözün/mânânın büyüsünün devam ettiğini göstermekte. Yazılmada, SS’in ‘önde gelen’ aktörlerinden birinin yapısal özellikleri, tarihsel paranteze alınarak simge okuması, dilin, mananın, gücün kendini ifşa ettiği araçlardan yola çıkılarak çeşitli anolojiler kurularak ileri sürülen tezler, ‘paradigma’yı görme, inşa etme, yapılandırma çabaları olarak anlaşılabilir. Yazılama, bu çabanın, örtük biçimde statükoya teslim olmak anlamına geldiğinin zorunlu farkındalığıyla Zeitgeist’in mânâsına karışıverdi, lâkin söz, kendi hikâyesini inşa ederek anla(t)maya devam ediyor. (Wittgeinstein’a selam!)
Zeitgeist’i taşıyan 'apolitik gençler’in “simgelerin iktidarı"na bir diyeceği var: Gezi ve/veya occupy kültürü, yeni nesil ya da kosmopolitasın apoletleri söküp atarak tanrısızlaşma talebidir bir bakıma, antropolojik olmayan maneviyatın, dolaşımdakinin anti-tezi olarak baş vermiş, toprağı çatlatarak hayata doğduğunun habercisidir. Gücünü, simgelerin töz-ilinek ilişkisini tersine çeviren, simgelere aldırmamaktan alır. Zaman, simgelerin hayattan kürtajla alınacağı, marka görünümündeki tanrıların öldürülme zamanıdır. Nietzsche'den bir asır sonra, tanrıyı ve/veya tanrı(cık)ları yeniden öldürmek zamanıdır. Özgürlük, simgelerin üzerindeki örtüleri, ambalajları kaldırarak yeniden hem de yüksek sesle “Kral çıplak!” demekte!
Söz, simgeye teslim olmaktır; her sözle simgeler/in iktidarı/nı berki(t)mekte, olguyu tapındırmakta kendine. Yurdumuz, paralel evrenimiz: S i m g e l e r i m i z.
Simgeler(iniz)e selam!
Eylül 2015 – Ocak 2016, Manisa -Muğla

V. Metin Bayrak

24 Eylül 2013 Salı

İktidarın Kamusal Alan Tasarrufu Sorunu Üzerine: Burka Demokrasisi

Demokrasinin Kamusal Alan Tasarrufu Sorunu Üzerine: Burka Demokrasisi

Beden, kamusal alan için bir tehdit midir?

İnsanın nasıl giyineceğine karar vermek demokrasi midir? Demokrasinin sınırları var mıdır? En iyi ikinci de denen demokrasinin din ile mücadelesi yeni mi başlıyor? İnanç özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğü ile aynı kategoride ele alınabilir mi? Beden, kamusal alan için bir tehdit midir? Demokrasi, özgürlük alanlarını genişletmekle mükellefken burka referandumu ile kendi varlık koşulunu mu ortadan kaldırmaktadır? Kamusal alan, bu referandum izniyle yeniden mi tanımlanmalı? Kamusal alanın siyasal alana dönüştürülüp daraltıldığı bir sürecin başlangıcı yaşanıyor? Kamusal alanda görünmek ile kamu hizmeti vermek aynılaştırılabilir mi? Hukuk devleti ilkesi ihlal ve/veya ihmal edilerek demokrasi işletilebilir mi?


Soruları çoğaltmak olanaklı. Her birine pek çok açıdan farklı yanıtlar verilebilir kuşkusuz. Bu felsefeleştiride İsviçre'de yapılan ve burka referandumu diye bilinen olaydan hareketle özgürlük, inanç konularının demokrasi bağlamında nasıl bir geleceğe kapı araladığına; kısaca 'İslamcı' denilen siyasi hareketlerin ellerine nasıl bir 'koz' verildiğine; “Burka yasağı” diye servis edilen habere verilen tepkilerin öznelerinin konu sorun karşısındaki varoluşsal konumlarındaki karmaşalara; kamusal alanın iktidarca tasarruf edilmesindeki hukuksal sorunlara; insan bedeni, özellikle de kadın, üzerinden siyaset üretmenin yarattığı kördöğüşüne; kamu hizmeti vermek ile almanın farklı kategoriler olduğuna; hukuk devleti ilkesinin sınırlarına, konu bağlamında kısaca değinilip çeşitli problem alanlarına işaret edilmek istenerek bir sonuç tezi ileri sürülmeye çalışılacaktır.

Anadolu Ajansı 13 Ağustos 2013’te geçtiği bir haberin başında “İsviçre'de burka yasağı ilk kez referandumda oylanacak. Ticino kantonunda halk 22 Eylül'de oy kullanacak.” spotu yer alıyordu. Cenevre’den servis edilen haberin ayrıntılarına bakıldığında: “İsviçre'nin İtalyanca konuşulan kantonlarından Ticino'da 22 Eylül'de, yüzü tamamen kapatan burkanın kamu alanlarında kullanılıp kullanılamayacağına ilişkin oylama yapılacak. Ülkede bu konuda yapılacak ilk referandumun sonucunun burkanın kullanılmasının yasaklanması yönünde çıkması bekleniyor. Daha çok Afgan kadınların kullandığı burkayı İsviçre'de giyenlerin sayısının resmi rakamlara göre 100'ü geçmediği tahmin ediliyor. Burkanın Ticino'da yasaklanmasına ilişkin girişim mart 2011'de 11 bin 767 imzanın toplanması ile başladı. Şu ana kadar burkayı yasaklayan herhangi bir İsviçre kantonu olmadı. Almanca konuşulan Aargau kantonunun girişimiyle 2010'da tüm ülkede burkanın yasaklanması istenmiş fakat talep federal parlamento tarafından reddedilmişti. Bununla birlikte kantonal düzeyde de Basel, Bern, Schwyz, Solothurn ve Fribourg kantonlarının parlamentoları başörtüsü ve burka yasağı girişimlerini kabul etmemişti. İsviçre'de yaşayan 400 bin Müslüman ülke nüfusunun yaklaşık yüzde beşini oluşturuyor.”1

Evet, nihayet ilgili tarih geldi ve referandum yapıldı! Demokrasi, işletildi. Şimdi, referandumun ardından portallara yansıyan haberle ilgili spotlara ve ayrıntılara kısaca bakalım. Haber, birçok sitede “Burka yasağı” başlığıyla servis edilmiş.
Haberi Deutsche Welle Türkçe’den alan T24 ise şu şekilde servis etmiş: İsviçre'de burka yasağı
“İsviçre'nin Tessin kantonunda yapılan referandumda, çoğunluk burkanın yasaklanmasını istedi. İsviçre'nin Tessin kantonunda, aşırı sağcı ve İslam karşıtı görüşleriyle tanınan siyasetçi Giorgio Ghiringhelli'nin burka yasağına yönelik önerisi için yapılan referandumda, çoğunluk "evet" oyu kullandı. Referandumda yüzde 65,4 evet oyuna karşılık, yüzde 33,35 hayır oyu kullanıldı. Referandum sonuçlarına göre, ülkenin güneyindeki Tessin kantonu sınırları içinde "Hiç kimsenin kamuya açık alanlarda yüzünü örtme izni olmayacak, hiç kimse başka bir kişiyi cinsiyeti nedeniyle yüzünü örtmeye zorlayamayacak." Anayasada yapılacak değişiklikte, burka ya da nikap sözcükleri geçmiyor. Yüzün kapatılmamasına ilişkin esaslar içeriyor. Referandum sonucuna göre, protesto gösterisi düzenleyenler ya da holiganların yüzlerini kapatması yasaklanacak. Burka giyen kadınların da yüzleri kapalı olduğu için burka giymeleri yasaklanmış olacak" dedi.
'Müslümanlara ayrımcılık yasası'
İsviçre İslamî Dernekler Birliği, referandumu, Müslümanlara yönelik özel bir ayrımcılık yasası olarak değerlendirdi. Birlik, kantonda en fazla bir düzine Müslüman yaşadığına dikkat çekti. Uluslararası Af Örgütü'nden Manon Schick ise Corriere del Ticino'ya yaptığı açıklamada, "Bunun, Tessin'deki insan hakları için kara bir gün olduğunu ifade etti. Schick, referandumla, uzlaşma ve akılcılığın yerine, korkuların körüklendiğini vurguladı. Kantonda yapılacak anayasa değişikliğinin, İsviçre federal parlamentosu tarafından onaylanması gerekiyor.”2
Konu, hiç şüphe yok ki bu kısacık akademik olmak iddiası bile taşımayan, sadece çeşitli konuların felsefi bir disiplinle ele alınmaya gayret edilen bir felsefeleştiride tüketilip çözüme kavuşturulabilecek bir sorun değil. Burada dile getirilen düşüncelerin sahibi, bunun bilinciyle hareket ederek yargıda bulunmaktan ziyade bu ve benzeri konularda iktidarca yapılan müdahalelere ne neden olabileceği sorunlu durumlara dikkat çekmek istemektedir.

İnsan, beden ve zihin anlamında İktidar denen olgunun sürekli hedefi olagelmiştir. İktidarın, özneye müdahelesi, “varolmak için kitleye ihtiyaç duyması” ve “yaşamak için kitleyi biçimlendirmek istemesi” ile gerekçelendirilebilir.

İktidar, somut biçimde görünürlüğünü insanlar ve özellikle kadınlar üzerinden sağlamakta. Bunun tipik örneğine semavi dinlerde rastlanabilir. Günümüz modern demokrasilerinin din ve vicdan hürriyetini aynı madde içine sıkıştırmalarından bu yana, dinsel özgürlükler, düşünce özgürlüğü ile birlikte anılmaya başlanır. Buradaki yöntemsel hata, bir başka felsefeleştiride klavyeye alınacaktır.3

Din ile demokrasiyi korumak iddiasında olan bir siyaset modeline göre işletilen hukukun amaçları örtüştürülmeye çalışılmakta. Burada demokrasinin alanı gün geçtikçe daraltılırken dinsel alan genişle(til)mektedir. Dinsel alanın tasarrufu, hep belli türden bir dinin belli türden bir kavranışına -genellikle de arkaik- göre dizayn edilmekte. Tanımlanan alanın demokrasiyi (haklar ve özgürlükleri) nasıl dışladığını, demokrasinin “olmazsa olmaz”larıyla nasıl çeliştiğini, yapılan yasalarda bunlara yer verilmediğini İslamiyet'e ve/veya dine göre dizayn edilen kamusal alanların tasarrufuna bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz. Burada hemen “Gerçek İslam'da ve/veya dinde bu olmaz, şu olmaz, aslında doğrusu şudur...” mealindeki ifadeleri ne yazık ki ciddiye alamayacağım; çünkü İslam ve/veya herhangi bir din “şimdi ve burada” olandır; kitaplara ya da tarihte olan(lar) değil! İslam ya da bir başka din, Ali'nin, Helena'nın, İvan'ın, Silvia'nın, Aisha'nın... kavradığı, yaşadığıdır.

O halde mevcut genelinde din özelinde İslam ile demokrasinin gereği olan kamusal alanın tasarrufu birbiriyle çelişmektedir. Demokrasi, bir arada yaşayan insanların birbirlerinin haklarını ihlal etmeden, kamusal huzuru bozmadan dilediği gibi yaşamasına, inanmasına, üretmesine, tüketmesine... olanak sağlamakla mükellef çerçeve ya da model değil mi? O halde, iddiası bu olmasına karşın neden kendiyle çelişen bir girişimin “araç”ına dönüştü ve/veya dönüştürüldü?

Yine cevabı zor sorulara geldik. Yeniden hatırlatmak isterim ki bu kısa felsefeleştiride bütün dünyanın sıcak gündemini oluşturan, ortak aklın üretilemediği ve bu nedenle de henüz çözülemeyen bir sorunun tüketici nitelikte ele alındığı iddia edilmemektedir.

Referandumun yapıldığı ülkede ve dünyanın geri kalanında tesettürle ilgili konu ya da sorunlar, sıklıkla, bilgi ile değil algıyla hareket edilerek ele alınmakta. Sorunun burka ile değil, burkaknın temsil ettiği kültürün İsviçre'de ve benzer kaygıların görüldüğü daha çok 'Batı(cı)' kültürlerde görülmesi hiç de yabana atılacak, kayıtsız kalınacak bir olgu değildir. Haber metninde İsviçre'nin ilgili kantonunda burka kullanan insanın yüzü geçmediği ifade edilmiş. Burada demokrasi ve hukuk devletiyle ilgili bir başka sorun daha kendini göstermekte. Hukuk, ilkelerle hareket eder; belli bir kişi ve/veya gruba yönelik yasal düzenleme, hukukun özüne aykırıdır.

Bu ve benzeri talepler, ne demokrasi ne de hukuk devleti ilkesi açısından referandum konusu bile olamaz; oysa refarandum kararı alınmış, yapılmış ve sonuçlar yayımlanmıştır. Şimdi, gazeteci diliyle söylersek “Gözler, federal parlementoda!” Euronews'ün Türkçe yayın yapan sitesindeki4 haberde “İsviçre’nin Ticino kantonunda yapılan referandumda oylamaya katılanlardan yüzde 65’i burka yasağına ‘evet’ dedi. Buna göre, Ticino’daki kamuya açık alanlarda yüzün bir bölümünü ya da tamamını gizleyen burka kullanılamayacak. Burkanın ülke genelinde yasaklanması için 2010’da yapılan girişim federal parlamento tarafından reddedilmişti.” bilgisi yer almakta; bu bilgiden yola çıkarak, federal parlamentonun referandum kararı hakkındaki tasarrufu öngörülebilir. “Nasıl olsa reddedecek.” denilerek konunun vahameti ihmal edilemez. Demokrasi, bunun için işletilirken, mutasyona uğratılmakta, bir model ya da öneri olarak toplumsal hayatı, özellikle de kamusal alanın, siyaset kurumu ya da İktidar tarafından yeniden biçimlendirilmesine hukuksal zemin hazırlanmakta.

Bu nedenle burka referandumundan en çok “İslam ya da din ve demokrasi yan yana olabilir. İslam ya da din, demokrasiye karşıt değildir. Demokrasinin geçer akçesi sandıktır. Halk, ne derse demokrasi odur.” diyen, demokrasiyi dinselliğin yaşaması yönünde kullanan, dini siyasallaştıran çevrelerin memnun olmaları; 'Batı(cı)' çevrelerinse kaygı duyması gerekirken, görebildiğim kadarıyla tam tersi yönde tepkilere rastlanmakta. “Referanduma ön ayak olan popülist "Il Guastafeste" partisinden Giorgio Ghiringhelli, oylamada başarı sağladıklarını belirterek, "Halk, Tessin'de ve tüm İsviçre'deki fundementalistleri hezimete uğrattı" dedi.”5 Böylece, siyasi ve toplumsal referansı İslam ya da din olanlar arasında başlatılacak demokrasiyi yıpratma çalışmalarına yeni bir malzeme verilmiş oldu. Bunun üzerinden İslamafobi vb. pek çok tartışmanın “din ve vicdan hürriyeti, demokrasi, insan hakları” üzerinden yürütülecek olması hiç şaşırtıcı olmasa gerek.

Beni kaygılandıran İktidarın, kendinde, insan -özellikle de kadın- bedeni üzerinden kamusal alanda tasarruf hakkı görmesi. Modern demokrasilerde iktidar, kamusal düzenden sorumludur. Bunu yaparken de sınırları hukuk devleti ilkesiyle çizilmiştir. Hukuk felsefesinde hukuk devleti ile üretilmiş bilgiler, bir anlamda ortak akıl ürünü olarak da düşünülebilir. İktidar, insanlar nasıl giyinirse giyinsin buna karışma, bunu dönüştürme hakkına, yetkisine sahip değildir.

Fakat, bir kişi, kamusal bir hizmet verecekse işin gereklerini de yerine getirmeyi taahhüt etmiş olur. Örneğin profesyonel anlamda kamuya açık bir kurumda hizmet üreten bir kişinin “Benim inancıma göre kadınları / erkekleri muayene etmem / ders vermem / servis açmam...” deme hakkı yoktur. Hem öğretmen olacağım hem de kız ya da erkek öğrencilere ders vermiyorum, diyemem. Öğretmen olmayı tercih etmişsem, karşımdaki kişileri erkek ya da kadın diye değil öğrenci olarak görmeyi kabul etmiş olurum. Ayrıca hizmet vermekle mükellef olduğum kitle arasındaki herhangi bir kişiye görünüşü, ırkı, dili ya da ırkı nedeniyle ayrımcılık yapamam. Bunlar, modern demokrasilerde ciddi suçlar olarak tanımlanmaktadır artık. Oysa referans dinsel kavrayışlar olduğunda -hasta, kadın ya da erkeğe, mümin6 ya da kafire... dönüşüverir- bunların hiç biri suç teşkil etmez

Bu yazının bir sonucu olarak biri genel diğeri özel iki tez ileri sürülebilir:

"Seküler olmayan bir demokrasi ontolojik anlamda düşünülemez." 

“Bir hukuk devleti, kamusal alanın tasarrufunu kısıtlayan bir karar alamaz; kamusal alanı kısıtlayan İktidar ile demokrasi, bir tür oksimorondur."

V. Metin Bayrak
24 Eylül 2013'İstanbul, Levent

2 Erişim 24 Eylül 2013, Saat: 14:00: http://t24.com.tr/haber/isvicrede-burka-yasagi/240333
3 Fakat aynı cümle içinde yer alamayacak ontolojik yapılara sahiplerdir; ontolojik yapıları hesaba katılmadan yapılan epistemolojilerin sonuçları, bugün, modern demokrasilerin elini kolunu bağlamaktadır.
4 Erişim: 24 Eylül 2014, Saat: 14:30: http://tr.euronews.com/2013/09/23/isvicre-de-burka-yasagi/
5 Erişim 24 Eylül 2013, Saat: 14:00: http://t24.com.tr/haber/isvicrede-burka-yasagi/240333
6 21 Eylül 2013'te Somali'de El-Şebab örgütünün Westgate adlı AVM'ye yaptığı ve onlarca kişinin öldüğü, yüzlercesinin de yaralandığı saldırıdaki tutumu, buradaki algı ve/veya tanımlama farkına örnektir.


16 Eylül 2013 Pazartesi

eğitimin "milli" olanını almayı/vermeyi vicdanen reddediyorum...

eğitimin "milli" olanını almayı/vermeyi vicdanen reddediyorum...

dinsel kurumların ardından en büyük 'yalan', okul ve türevi hiyerarşik örgütlenmelerle varlığını iktidara eklemlenerek sürdüren kurumlar olsa gerek. (dikkat! "din" ve "eğitim" demiyorum, "kurumları" diyorum; çünkü ikisi de insanın varoluşunda yer alan olgular.) çünkü ikisi de iktidarın ideolojik aracı gibi iş görmekte kurumlaştıkça... beden ve bilinç üzerinde tasarrufta bulunmaktalar... insanın özgürlüğü önündeki en büyük ve en somut kurumsal engelleri aşma zamanı geldi... kurumsal yapıları insanı temele alacak şekilde evriltelim... önce kurgusunu, ardından içeriğini... iktidardan arındırabildiğimiz ölçüde
ulaşabiliriz insana. çünkü dinsel kurumlar ve eğitim kurumları insanı perdelemekte... 

mesela t.c. milli eğitim bakanlığı'nı önündeki patolojik "milli" ifadesinden arındırarak işe başlayabiliriz... yeni eğitim - öğretim yılının, iktidarın ideolojik söylemlerine teslim olmadığımız, bilakis bunları daha fazla ifşa ettiğimiz bir sürecin başlangıcı olmasını diliyorum... bunun için kimliklerimizden, aidiyetlerimizden arınıp geride kalana odaklanarak işe başlanabilir... 

"milli" olan müfredata göre eğitim almayı da vermeyi de vicdanen reddediyorum... 

v. metin bayrak
16 eylül 2013'istanbul

20 Mayıs 2012 Pazar

Faşizm & İktidar Üzerine

Faşizm & İktidar Üzerine


"Faşizm, iktidara içkindir."

“Asıl faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar.” Ingeborg Bachmann


İktidar, şiddetle beslenir. Şiddet, iktidara içkin olan faşizmin kendini ifade aracıdır. İnsanın, ahlaksal varlığına dönüşme süreci toplumsal bilinç tarafından üretilen dil ile olanaklıdır. İnsanın dili öğrenme süreciyle ahlaksal varlığa evrilmesi eşzamanlı gerçekleşen olgulardır. İnsan, özneleşerek kişileşir. Kişileşen insan, artık dile hapsolmuş bir öznedir. İktidar, toplumca üretilmiş her türden varlığa sinmiştir. İktidar, onu elinde bulunduranı kaçınılmaz biçimde yozlaştıran ve insanı nesneleştiren üretilmiş harici güçtür.

İktidara Dair Raslamsal Sözler
  • İktidarı ittifakların böldüğünü düşünürüm.
  • İktidarı, kırbaç ve polis telsizi ile simgeleştiririm.
  • İktidarın korkuyu yüceltip fetişleştirdiğini düşünürüm.
  • İktidarı, şeffaflığın zayıflatacağını düşünürüm.
  • İlişkilerimde iktidar(ı) kullandığımın, onu içselleştirdiğimin genellikle farkında değilim.
  • İktidarın varlığı kaçınılmaz; ama kullanımı değildir.
  • İktidarın olmadığı bir dünya düşünebiliyorum.
  • İktidarın beden üzerindeki tasarrufu kabul edilemez.
  • En büyük faşizm, iktidarın beden üzerindeki tahakkümüdür.
  • İktidar, gündelik hayatın metaforlarına sinmiştir.
  • İktidar, ona sahip olanı köleleştirir.
  • İktidar, muktedirini köleleştiren yanılsamadır.
  • İktidar, tanrının da esiri olduğu yüceler yücesidir.
  • Tanrının bile zincirlendiği ve özgürlüğünün elinden alındığı tek yer devlettir.
  • Yalnızca gücü olduğundan gücünü kullanan acz içindedir. İktidar, en çok onların efendisidir.
  • Refah, iktidarın toplumu köleleştirmek için verdiği havuçtur. 

Kavramlar
İktidar, biyoiktidar, egemen, güç, güç kullanımı, hukuk, devletin ideolojik aygıtları, ayrımcılık, pozitif ayrımcılık, negatif ayrımcılık, öteki, ötekileştirme, ben ve öteki, biz ve onlar, önyargı, meşrulaştırma, faşizm, eşitlik, özgürlük, adalet, azınlık, hak etme, mağdur, normal, teorisyenler, kalemli tetikçiler, silahlı tetikçiler, oral tetikçiler, aktif uygulayıcılar, güvenlik, risk, kültürel, toplumsal, devletsel risk, grup, üye, kişi, içselleştirme, benimseme, hak görme, hak görüldüğünü kabul etme, normal, tektipleştirme, çerçeveye sığdırma, asimilasyon, tarihsel kimlik, ataerkillik, heteroseksüellik, ahlak – hukuk solidarizmi, tehdit, çoğunluk, azınlık, tektipleştirme, korku, mahrumiyet, üretilmiş dogmalar, fetişleştirilen kurumlar, fetişleştirilen kavramlar, fetişleştirilen isimler, bireysel ve toplumsal inkişaf, ailenin ve devletin inkişafı, tehdit, söylemsel tehdit algıları, korku, suç, sosyal, öteki(ler) ile kültürel, fiziksel mesafe, itirafa zorlama, işbirliğine zorlama, işbirliği için tehdit, realiteyi, egemen söylem için tahrif edici söylemler, görünürlük, resmi ideoloji, tehcir, göçe zorlama, köy boşaltma, gerekçesiz alma, faili ‘meçhul’ infazlar, kontrol, olağandan ya da normalden sapmaya karşı önlemler, uygun görmek, doğru bulmak, normal – içi, normal – dışı, deşifre etme, hedef gösterme, kamu yararı, özel alan, kamusal alan, linç, ideolojik bir araç olarak dil ve söylem, yaygın yargılar, sterotipler, değersizleştirme, toplumsal bilinaçtı, dilsel eğretilemeler, travmatik tarihsel olaylar, ideolojik özdeşleştirmeler (Hıristiyanların misyonerlikle, Çingenelerin hızsızlıkla vb.), gözlenmek, toplumsal gözaltı, tanımlı toplumsal roller, kimlik kontrolü, yasal takip, yasalarda belirsizlik yaratmak, keyfi uygulamalar, dışlanma, dışlanmış kapalı cemaatler, fiziksel şiddet, duygusal şiddet, sosyal şiddet, entelektüel şiddet, dilsel şiddet, hareketsel şiddet, ekonomik şiddet, cinsel şiddet, dinsel şiddet, aile şiddeti, şiddet kültürü, sosyolojik, doz, had, haddini bilmek, sınır, hak, haklı, hakkı olmak, meşru, vurma, dövme, yaralama, tekmeleme, dayak, ‘dayak cennetten çıkma’, terbiye, eğitim, güç, itaat, sözün dinlenmesi, toplumsal cinsiyet, erkeklik, alkolizm, uyuşturucu maddeler, ataerkil toplum, gerekçe, mazeret, hiyerarşi, toplumsal statü, toplumsal rol, eşitsizlik, ayrıcalık, üstünlük, değer, değersizleştirme, istismar, baskı, aşağılama, kovma, tehdit, kaçırma, zarar verme, küçük düş(ür)me, hakaret, kontrol, el koyma, mahrum etme, sindirme, kurban, kıskançlık, şüphecilik, sorgulama, kendini koruma, hayvanilik, iktidar, güç, uygulama, öfke, pişmanlık, hırs, tavır, terör, namus, töre…

Faşizm
Kavramın kökeni Antik Roma yöneticilerinin geniş hükümet yetkisini sembolize eden ucunda balta bulunan bir çubuk demetinin adı olan Latince fasces sözcüğünden ileri gelir. Aynı simge daha sonraları Fransız Devrimi sırasında Aydınlanma anlamında, halkın elindeki devlet gücünü temsil etmek üzere kullanılmıştır. Söz konusu sembol birtakım değişikliklerle 1926 yılından itibaren İtalya’nın resmi devlet sembolü olmuştur. Sembolün üçlü anlamı, yani devlet gücü, halk mülkiyeti ve birliktelik Mussolini’nin propagandasında kullanılmıştır.[1]

İktidar İle İlgili Sözler
  1. “Dünyadaki en büyük yalan devlettir ve bunu da “ben halkın ta kendisiyim” diyerek yapar.” F. Nietzsche
  2. “İktidar daima kendisini meşrulaştıran ve kendi hakikatini kuran bir söylemle birlikte vardır.”  M. Foucault
  3. “Güç, insanlar ve toplumlar üzeri bir kavramdır; onu elinde bulunduran da onun kölesidir.” Perikles
  4. "...iktidar; ne bunu yapacak hakka, ne bilgeliğe, ne de erdeme sahip yaratıklar tarafından gözaltında tutulmak, casus gibi izlenmek, idare edilmek, yasalara bağımlı kılınmak, sayılmak, kaydedilmek, fikir aşılanmak, vaaz verilmek, denetlenmek, hesaplanmak, değer biçilmek, sansür edilmek ve emredilmektir. İktidar her turlu işlemle, her turlu hareketle not edilmek, kayda geçirilmek, sıraya alınmak, değeri belirlenmek, lisans verilmek, yetki verilmek, nasihat edilmek, yasak koyulmak, reformdan geçirilmek, düzeltilmek ve cezalandırılmaktır. İktidar kamu yararı gerekçesiyle ve genel çıkarlar adına yükümlülüğe bağlanmak, yetiştirilmek, soyulmak, sömürülmek, tekellere bağımlı kalmak, zorbalığa maruz kalmak, köşeye sıkıştırılmak, gizemlerle büyülenmek ve yağmalanmaktır; en ufak bir direnişte, ya da yakınma sözcüğü karşısında baskıya uğramak, ceza görmek, azarlanmak, taciz edilmek, takip edilmek, istismara uğramak, sopayla dövülmek, silahsız bırakılmak, hapse atılmak, yargılanmak, mahkûm edilmek, kursuna dizilmek, sürgüne gönderilmek, feda edilmek, satılmak, ihanete uğramaktır; alay edilmek, gülünç duruma düşürülmek, öfkelendirilmek, onursuz bırakılmaktır. İktidar budur, onun adaleti budur, onun ahlaki budur... " Proudhon
  5. “İktidar (power), uyum içinde eylem kabiliyetine tekabül eder. İktidar tek bir kişiye değil gruba aittir ve grup birarada olduğu sürece var olabilir. bir kişi için "iktidarda" derken aslında onun ait olduğu grup-topluluk adına eyleme kudretine sahip olduğundan bahsederiz. Grup ortadan kalktığında kişinin iktidarı da sona erer. Hannah Arendt, Şiddet Üzerine
  6. "Kimsenin bir diğerini baskı altına almasının imkânsız hale gelmesini mi hedefliyorsun? Öyleyse, kimsenin iktidara sahip olmamasını sağlaman gerekir." Bakunin
  7. "İktidar, yozlaşmaya meyillidir, mutlak iktidar mutlaka yozlaşır." Lord Acton

  1. “Adalet, güçlünün işine gelendir.” Thasymakhos
  2. “Yasanın olduğu yerde adaletsizlik vardır.”
  3. “Nomos (yasa), her şeyin kralıdır.” Heredot
  4. “Yasa, bir insanın bir eylemde bulunması veya eylemin sınırlandırılmasının ölçüsü ve kuralıdır; “lex “(yasa), “ligara” (bağlı kılmak) kelimelerinden türetilmiştir ve bir kimsenin eylemlerinden bağlı tutulmasını ifade eder.” Thomas Aquinas
  5. “Hukukun bittiği yerde tiranlık başlar.” John Locke
  6. “Demokrasi, temsili ve çoğulcu karakteri ile seçmene hesap verilmesini, kamu makamlarının hukuka uymak yükümlülüğünü ve adaletin yansız bir şekilde dağıtılmasını da zorunlu kılar. Kimse hukukun üstünde olamaz.” Paris Şartı
  7. “Her toplumda yönetim kimde ise, güçlü odur. Her yönetim, yasaları işine geldiği gibi koyar. Yasaları koyanlar, işlerine gelen şeylerin yönetilenler için de doğru olduğunu söylerler, bundan ayrılanları da yasalara ve doğruluğa aykırı davrandıkları için cezalandırırlar. Doğruluk, güçlünün işine gelendir.” Platon
  8. “İnsanlar, adaletin işlemesi ve şiddetin onun kölesi olması için yasaları (nomoi) oluşturdu.” Euripides
  9. “Daha fazla yasa, daha az adalet demektir.” Cicero
  10. “İktidar, sizi nerenizden yaralıyorsa orası kimliğiniz olur.” Milan Kundera
  11. “İktidar ilişkisi, onay ve rıza ile olanaklıdır.” Lipson
  12. “İktidar, bilgi ve söylem üretir.” Foucault
  13. “Her toplumda ya da toplulukta iktidar vardır. İktidar, bu anlamıyla siyasidir de ama iktidarın varlığı devleti zorunlu kılmaz.”

İktidar nedir?
İktidar, hiyerarşidir. Hiyerarşi, “kutsal erk”tir. En kutsal olan hem kral hem de tanrıdır. Tanrılarsa fanilerden nitelik anlamında da farklıdır. Ruhları yücedir. Ötekileştirme, değer atfetme – değersizleştirme kavramları üzerinden yapılır. İktidar, kurumlaşmak adına toplumsallığın ürettiği iktidar odaklarıyla bir dizi ittifaklar kurar. Kurulan ittifaklarla iktidar, daha da güçlenerek kalıcı hale gelir. İktidar, üretilip nesnelleşme sürecinde kurumsal bir yapı da inşa eder. Bu yapı, kendi içinde bir bürokrasi doğurur. Bürokrasi, bizzat, iktidarın kendisine dönüşür. İktidar, artık emin elerdedir. İktidarın kaynağı ve sahibi değişse bile kendisi asla değişmez. Bürokrasi, iktidarı kullananların kurumsal yapı içinde ihtiyaç duyduğu hizmetleri üreten dokunulmazlığı olan ve her gelenin şiddetle ihtiyaç duyduğu profesyonel memurlar ya da Osmanlı’daki adıyla “kapıkulu”dur. İktidar ya da güç, bizzat hiyerarşinin kendisindedir. İlkel toplumlardaki kırılma, hiyerarşinin oluşmasıyla başlamıştır denebilir.

“İktidardan, belli bir devlet içinde yurttaşların uyrukluğunu güvence altına alan aygıtlar ve kurumlar bütünü olarak “iktidar”ı kastetmiyorum. İktidardan, şiddete karşılık olmak üzere kural biçimi alan bir boyun eğdirme tarzını da kastetmiyorum. Son olarak da, bir unsur ya da bir küme tarafından bir başkası üzerinde uygulanan ve etkileri art arda yayılarak tüm sosyal bütüne dağılan genel bir hâkimiyet sistemini kastetmiyorum. İktidar çerçevesinde bir inceleme, başlangıç verileri olarak Devlet egemenliğini, yasa biçimini ya da bir hakimiyetin, global birliğini öne sürmemelidir; bunlar iktidarın daha çok nihai biçimleridir. İktidar deyince anlaşılması gereken, her şeyden önce, üstünde devindikleri alana içkin ve böylece ortaya çıkan düzenlemenin kurucuları olan güç ilişkilerinin çeşitliliği; bitmek tükenmek bilmeyen kavga ve çatışmalarla bu güç ilişkilerini dönüştüren, güçlendiren, tersine çeviren oyun; söz konusu güç ilişkilerinin bir sistem ya da zincir oluşturacak biçimde birbirlerinden aldıkları destekler ya da tam tersine, onları birbirinden tecrit eden sapmalar, çelişkileri nihai olarak da bu güç ilişkilerinin içlerinde uygulandıkları stratejiler, ki kurumsal billurlaşma ya da genel tasarımları, devlet aygıtlarında, yasanın dile getirilmesinde, sosyal hegemonyalarda biçimlenir. Kuskusuz nominalist (adcı) olmak gerekir: iktidar bir kurum değildir, iktidar bir yapı değildir, iktidar bazılarının sahip olduğu bir güç değildir: iktidar belli bir toplum içinde, karmaşık bir stratejik konuma verilen addır…” (Foucault)

Bilgi ve İktidar
Bilgi ile iktidar(ve güç) arasında uzamsal bir yakınlaşma söz konusudur. Bunun nedenleri, bilginin gücü elde etmeye ve onu sürdürmeye yardım etmesi, bilginin gücü desteklemesi, ifşa edilen bilginin gücü meşrulaştırması, siyasal iktidara dayanak sağlamasıdır. Tersinden okunduğunda güç kavramı da bilgiye ihtiyaç duyar. Güç, bilginin birikimini ve dağıtımını kontrol etmeye çalışır. (Meusburber)


Bilginin doğruluğu gerçeklikten çok verili bilimsel disiplin içinde sağladığı tutarlılıkla ölçülmektedir. Galileo, dünyanın kendi ekseni çevresinde döndüğünü söylediğinde, bugün basit bir gerçek olarak kabul edilen bu önerme, o dönemde hem kilise yanlısı bilim adamları tarafından çürütülmeye çalışılmış hem de Galileo yargılanmıştı. Çünkü Galileo ile sarsılan eski bir teori değil, dünyanın düz bir tepsi gibi olduğu öncülüne dayanarak feodal dönemin eşitsiz yapısını haklılaştıran varlık zinciri öğretisinin ve bu öğreti üzerine kurulu kilisenin sarsılması idi. Buradan çıkan sonuç, bilginin fizik alanından çıkıp toplumsal bir yaygınlık kazanmasının, iktidar kurucu ve çözücü olması toplumda karşılığı olmasına bağlıdır (Popper, 2000).


Bilginin yayılımı, iktidarın paylaşılması sonucunu doğurur. Ortaçağda kilise güçlüdür çünkü bilgi manastırlardadır; halk, göreli olarak bilgiden uzaktır ama matbaa ile birlikte bilgiye geniş kitleler de ulaşabilir; bu, kilisenin ya da papazların toplum üzerindeki iktidarının da azalmasına neden olur.


Bilmek, konuya müdahil olmaktır. Bir şeyin bilinmesi, kontrolün birden çok kişinin tasarrufuna geçmesi demektir.


“Her malumat (veri), aynı zamanda bir talimattır.” (Cangızbay)


Sanayileşmeyle birlikte bilginin gerçekleştirilebilirliğinin –teknik- artması, onun iktidar aracı olma özelliğini güçlendirir.


Bilgi, dünyayı yeniden kurmanın bir aracıdır. Bilgi iktidara içkindir. Foucault’un dediği gibi “iktidar bilgi ve söylem üretir.” Bilgi, iktidarın hizmetindedir. Kapitalizm ile birlikte bunun araçları, kurumları vb. kurumlaşır.


Akıl ve İktidar
Akıl, toplumsal çevreyle sürekli etkileşim içerisinde gelişir ve insanın yaşadığı doğal ve sosyal çevreye uyumunu sağlar. Akıl bu kurumlar üzerinde işleyen ve onu değiştiren bir şey olduğu kadar, varlığı onların içinde gelişen ve kendisinin yaratmadığı bir sosyal çevrenin ürünüdür de (Hayek). Kısaca, aklın, toplumun dışında duran kurucu bir öğe olarak kabul edilmesi, toplumun insan tarafından değiştirilebileceğini varsaydığından bireyleri, ideal bir toplum için araçsallaştırmaya yol açarak özgürlüklerini sınırlar.


Descartes ile birlikte akıl, toplumsal yaşamı düzenlemede, yönetmede referans alınan aşkın bir kaynağa dönüşmüştür.


Modernizm, özgürlük ile disiplini (tek akılı) birlikte üretir. Özgürlüğü kaşıkla verirken kepçeyle geri alır. En tipik örneği örgün eğitim, hastane, hapishane vb. kurumlardır. Bu kurumlardaki “panopticon”nun varlığıdır.


Modernizm, tek akıl ile özdeşleştirilir. Modernleşme batı aklının kurumlaşmasıdır. Oysa 20. y.y.daki deneyimler, tek akılın özellikle fizikte atom altı evrende yapılan çalışmalar nedeniyle sarsılmış ve günümüzde post-modern söylemler varlık kazanmıştır. Öznenin özne olarak kuruluşu, homojen bir ontolojinin inşası, bilincin bütünsellik gösterdiği varsayımı üzerine kuruludur. Oysa Freud ve Lacan, yaptıkları çalışmalar ile bilincin tek boyutlu olmadığını vurgulayarak bilincin katmanlarını göstermişlerdir. Post-modernizm, bilincin yarılmasında da kendini gösteren bir kavrayış ya da yeni türden bir gerçeklik algısıdır.

İktidar ve Kolektif Bilinç
Kolektif öznenin yadsınması, Freud’dan Lacan’a önce öznenin, bilinç –dışı etkenlerin etkisinde olduğunun, bilincin kendi içinde homojen olmadığının sonra öznenin kendi bilinci üzerinde tam hakimiyet kuramayacağının vurgulanması, modernizmin kendi iradesine sahip birey ile bireyin aklını her şeyin ölçüsü yapan anlayışı sarsılmıştır. Sausser’ün “dilsel gösterge, gösterilen açısından gerekçelendirilmiş değildir, yani işaret ettiği kavramın ne olduğu esas alınarak düzenlenmemiştir; gösterge, gösterilen karşısında keyfi (arbitraire)dir”

İktidar ve Dil
İktidar, özneyi dile ve toplumsallığa hapseder. Örnek: fahişe. Bir fahişeyi nasıl anlatabilirsin? Fahişe sözcüğünde değer hiyerarşisi söz konusudur. Özne, bu çerçeveye sıkıştırılır. Öznenin dili, onun bilinciyse, bilinci dilden koparılamazsa özne dile hapsolmuş hapsolmuş, dil ya da toplumsallık tarafından özneliği alınmış bir tutsaktır. Dil, toplumsallığın ürettiği iktidarın bir tür cellâttır. İktidar, insanı bir toplumsallık içinde kabul eder. Dili öğrenme süreci, bilinç varlığı olarak özneleşme sürecidir de. İnsanın toplumsal bilinç tarafından bir özne olarak inşasında ideolojik bir araçtır dil.


Dile hapsolmadan belli bir olgu ya da probleme yaklaşmak olanaklı mıdır? Fahişeyi, bu kavramsal çerçeve ile anlatabilir misiniz? Nasıl?
İktidarın dil, din, ilişki, zaman (üretilmiş bir olgu olarak zaman) ile ilişkisi nedir?
İktidar, toplumsallık tarafından üretilen dillerde nesnelleşir. Dil, ilişkilerin de ahlaksallığın da düşünme biçiminin de düşüncenin özünün de belirleyicisidir. Dil, ancak zaman ve mekan içinde varlık kazanabilir.

İktidar ve Dile Hapsolmuş Özne
Fahişeyi, iktidar ilişkilerine hapsolmadan nasıl anlatabiliriz? Mesela “seks işçisi” deyimi ya da kavramı ötekileştirmenin ürettiği aşağılamayı tolere edebilir mi? Dil ile oynandığında düşünceler ve gerçeklik değişebilir mi? Değişirse nasıl ve ne ölçüde gerçekleşir? Bu noktada M. Heidegger’in “Dil, varlığın evidir” sözünün anlamı ne olabilir? Wittgeinstein’ın “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” sözü hangi bağlamda değerlendirilebilir? “Her dil dünyayı ayrı böler” sözü ile “dünyanın egemen söylem tarafından üretilen bir varlık alanı olduğu” bilgisi birlikte düşünüldüğünde iktidara dair ne tür yargılara ulaşılabilir? İktidardan söz ederken aslında Foucaultvari biçimde söylemden mi söz edilmektedir? İktidarın eleştirisi, söylemin ve de facto dilin eleştirisi değil midir? Ve elbette o dili “tercih” edenlerin eleştirisi de değil midir?


Dil ile düşünce, düşünce ile gerçeklik ve sonuç olarak dil ile gerçeklik (Bir dil öldüğü vakit o dilin gösterdiği varlıklar da yok olmaktadır; çünkü diğer dillere mensup olanlar o dilin yarattığı gerçeklik alanını göremezler.) birbirinden ayrılamıyorsa, insan, içine doğduğu toplumsallık tarafından özneleştirilme sürecinde bir iktidarın ve/veya ideolojinin ideolojik bir aygıtına mı dönüşmektedir? Eğitim olgusu ve eğitim fakültelerinde eğitim kavramının tanımı “bireyde istendik davranışlar geliştirme süreci” ile anarşizmin, insanın özgürlük alanını daraltan ve kendine özgü bir gerçekliği egemen söylemin katalizörü ile kurmasının eleştirisinden nerelere gidilebilir? İktidarın kavramsal, söylemsel analizi ve ardından yapılan kritiği, bizi, kaçınılmazcasına neden anarşizme götürür?


Siz - sen ilişkisinde nesnelleşen iktidar, özneleri çizdiği normlara sıkıştırıp öznelerin özneliklerini tahrif eder ya da bir anlamda özneleri tekbiçimleştirir. Bu ilişki kalıbını çoğaltmak olanaklıdır. Aktörleri ya da özneleri ya da tarafları değişse de olgu ya da resim aynı kalmaktadır: ilişki ve taraflar. İlişki, her ne ilişkisi olursa olsun toplumsallık tarafından üretilen iktidarın söylemince belirlenmekte. İnsanın, özneleşme sürecinde bir bilinç varlığı olarak inşası egemen söylemin marifeti ise, insan, bir özne olarak var olduğu ilişkide iktidarın söyleminin icracısı (İcra, burada hem yerine getiren, uygulayan hem de hukuktaki o uygulamayı yapan kişi ya da kurum olarak düşünülmelidir.) değil midir?


Öznenin, tanımlı ilişkide bir bilinç varlığı olarak belli türden bir sıfatı ve o sıfata yüklenen –upload- dilselliği kullanması, önceden kurulmuş bir iktidar ilişkisi içinde olduğunu göstermez mi? Kaldı ki özne, tıpkı bir virüs gibi, içine girdiği ilişki ve yüklenicilerinde hayat bulur. Bir başka deyişle kuvveden fiile geçer. İktidar, oradadır. O, bitlenip kanlanmasını önce toplumsallığa, ardından dile ve dilin ürettiği söyleme ve en sonunda da bunları içinde barındıran doğanın alternatifi olan hayata borçludur. İktidara dokunamayız, onu göremeyiz ama söylemi, bir bilinç olarak taşırız. O, bizimle var olur ve bilinç de ancak onunla.


İktidar, dilde nesnelleşir. Kendini gösterdiği yer, dildir. Dilse, iletişimin olanağıdır.
İleti-ş-mek, iktidar ilişkisi içinde olmaktır da. Dile sinip olguyu belirleyen hiyerarşideki iktidarın, insanların onay ve rızasına (aslında bir anlamda zaafları, zayıflıkları, ihtiyaçları) ihtiyaç duyması, onunla varolabilmesi, varlık koşulunun bir anlamda güçsüzlük olduğunun kanıtıdır.


İktidar, eşitsizlikten doğar ve taraflardan birinin güçsüzlüğü üzerine basarak yol alır. İktidar, geometrik biçimde güçlenir: bir ağacın dalları gibi uzadıkça araçları artar ve güçlenir; aynı zamanda uygulama alanlarının genişliği, onun hayata kök salması ile doğru orantılıdır. Bilgi, iktidara içkindir. Hayat, doğanın yerine bilgiyi üretmiştir. Bilgiyi kim üretiyorsa gerçekliği de o belirler; egemen olan da odur. Bilgi, insan doğasını bilinçdışına atar, boşluğu, ancak üretilmiş bir gerçeklikle doldurabilir, bu da teoridir.


Hayat, özü gereği şizoiddir ve asla tekil bir yapıya sahip değildir; çünkü doğa ile teoriler ve kavramlar çatışırlar, arada ezilen özne, eline tutuşturulan akıl –ki o da engeldir- ile avunur. İnsan, doğanın egemenliği altından çıkıp farklı egemenliklerin altına girer. İnsanın iktidar ile olan ilişkisi, boyun eğmesi, hayatta kalmak ihtiyacındandır da. İktidar, Perikles örneğinde olduğu gibi nesnelleşmiş bir kimliğe sahiptir. İktidardaki rıza ve onay, Hobbesvavi bir egoizme de dayanır. O, öylesine hayata ve bilincin katmanlarına nüfuz eder ki hayat ya a bilinç, artık nesnelleşmiş iktidara dönüşürler.

İktidar ve Yeni Tanrımız Piyasa
Piyasa herkesin eşit olarak katıldığı, beceri ve şans içeren belli kurallara göre oynanan ama sonucu önceden ön görülemeyen bir oyun olarak kabul edilmektedir. Yarışmaya katılan ve birbirlerini tanımayan oyuncular, ancak kendi amaçları doğrultusunda kısmi bilgiye sahiptirler. Milyonlarca oyuncu arasında dağılmış kısmi bilgiler tek bir kişi veya bir gurup tarafından toplanamaz. Ancak bilgi akışını sağlayan fiyat mekanizması sayesinde, oyuncular, başkalarının görünmeyen gereksinmelerini karşılamak üzere sahip oldukları bilgiyi kullanırlar(Hayek) Rekabet, bilgilerin en üst düzeyde kullanılmasını sağlayarak verimliliğin yükselmesini sağlar. Dışarıdan oyuna yapılan her türlü müdahale, ortak iyi adına bir amaçlar hiyerarşisi kuran bir devlet ortaya çıkarır ve bireyi bu hiyerarşi doğrultusunda belirler. Bireylerin ekonomik tercihlerinin(iş ya da ürün) sınırlanması durumunda bu sınırlama yaşamın diğer alanlarını da belirler. Devletin, toplumda tüm kaynaklara sahip olması dağılımı da merkezi idarenin inisiyatifine bırakır. Zamanla toplum “kölelik yolu”nda gitmeye başlar(Hayek). Piyasa, kendiliğinden doğan bir düzen olduğu için bilinçli bir tasarımın sonucu değildir. Bu yüzden, herkesin şansını artırdığından dolayı oynanan bu oyunun sonucunda ortaya çıkan fakirlik, zenginlik gibi özgül dağılımların da ahlaki bir değerlendirilmesi yapılamaz. Çünkü sonuçlar herkes için geçerli kurallar altında oynanan, herkese eşit davranılan bir oyunda elde edilmiştir. Böylece toplumda var olan eşitsizlikler, bireyin oyunu iyi oynayamamasına bağlanarak oyunun kuralları eleştiri dışında bırakılmıştır.


Eşitlikten kasıt, oyuna (piyasaya) herkesin katılabilmesi, özgürlükten kastı da bu oyunun (piyasanın) kurallarının oyuna katılan herkese uygulanması yoluyla bireyin, bu kuralların izin verdiği ölçüde davranabilmesidir (Hayek). Teknolojik araçlar aracılığıyla egemen aktörler, oyuna herkesin eşit biçimde başlamadığı gerçeğinden insanları uzak tutmakta, var olan yoksulluk, şiddet, yoksunluk, çevre felaketlerinden kapitalizmi soyutlar.

İktidar ve Toplumların ‘Evrimi’
1- Farklılaşmamış ya da asgari düzeyde farklılaşmış siyasi iktidarlı toplumlar. Yaygın iktidar, toplumsal denetim aracısız sağlanır.
2- Farklılaşmış ve kutsallaşmış siyasi iktidarlı toplumlar. Toplumun önderi vardır ve önder, yasayı söyleme hakkına sahiptir.
3- Farklılaşmış ve kişiselleşmiş (kral-devlet) ya da kurumsallaşmış (ulus-devlet) siyasi iktidarlı toplumlardır.

İktidar ve Bilgi – Tapınma
“Denetleyemediği doğal ve toplumsal güçler bir yöneticiye benzetildikten sonra karsısında boyun eğmekten, yalvarmaktan, yakarmaktan elinden başka bir şey gelmeyen kişi yasamı, yazgısı ile ilgili doğal ve toplumsal güçleri temsil eden tanrılara, ya da egemen toplumun tanrılaştırılmış totemlerine de yalvarıp, yakarıp tapınacaktır. Tapınma kavramının da tamamlanmasıyla, doğanın ve insanların yazgısını elinde tutan, yaratıcı, yok edici tanrı ya da tanrılar düşüncesi klasik biçimine ulaştırılacaktır.”[2]

İktidar ve Din
Ana Tanrıça gücünü doğadan alır, fakat insan doğaya karsı daha fazla etki sahibi olmaya başladıkça, Ana Tanrıça’da kutsallaşan kadının doğal hayat verme gücü, yerini akıl gücüyle üretme gücüne bırakır ve bu güçte erkekler tarafından sahiplenilir.[3]


Katolik papazlar için evlilik yasak ortodokslar içinde serbestler. Katolik kilisesi, papazlara evlilik izni verirse doğan çocuklar, mülkiyet yani toprak üzerinde hak iddia ederler; bu, kilisenin gücünün azalması sonucunu doğudur bu da iktidarının sonudur. Buna izin verilmez. İktidar, birtakım araçlar kullanarak bekasını sağlamak eğilimindedir.

İktidar ve Popüler Kültür
Özellikle 1980’lerle birlikte politika(ya), gündelik yaşam alanı bıraktırılır ya da politika yeni dinamiklerin de etkisiyle gündelik hayatın dışına itilir. Doğan boşluk, 1950’li yıllardan beri etkisi artarak güçlenen pop kültür tarafından doldurulur. Apolitik ve özellikle entelektüel çevrelerce değersiz bulunan pop kültür, ‘apolitik’ olup iktidarı yok sayarak ve aslında kendi iktidarını yaratıp alt kültür olarak kitle kültürünü belirlemektedir; hatta kitle kültürünün yerine geçtiği dahi söylenebilir. Nazan Öncel’in “Sokarım politikana” adlı şarkısını bu bağlamda da düşünülebilir.

İktidar ve Otorite
“En genel biçimiyle ifade etmek gerekirse otoritenin, iktidar koşullarını yorumlama, bir güç imgesi tanımlamak suretiyle denetim ve nüfuz koşullarına bir anlam verme çabası olduğu söylenebilir.” (Sennett)


Toplum, düşüncesinde var olan kemikleşmiş otorite imgelerinin iktidarını çok daha kolay kabul eder. Ve bu otorite imgeleri de içinde bulundukları toplumun yapısından etkilenirler. (Millet)

İktidar ve Toplumsal Cinsiyet
“İktidar erkektir.” savının temelinde yatan düşünce, erkeklerin doğaları gereği dinsel ve siyasal alanda hâkim olmaya yani iktidar sahibi olmaya kadınlara oranla daha yatkın oldukları değil, bu alanlarda hâkim olan erkeğin iktidarı erkeksi bir alan olarak kurgulandırmış olmasıdır. İste bu yüzden siyasi iktidarı belirleyen bir cinsellik değil, cinselliği belirleyen bir siyasi iktidar ilişkisi vardır.[4]

İktidar ve Özne
Görünürdeki iktidar öznesi, asıl iktidar mıdır? Mesela okulda öğretmen, hastanede doktor, mağazada müşteri temsilcisi vb. Öğretmen, sınıfta uygulayıcı güçtür. Kimi, nasıl ne için temsil etmektedir? İktidar, uygulayıcı öznenin dışında bir kimlik taşır mı? Taşırsa, nesnel bir varlığa mı sahiptir?


Doktor – hasta / ebeveyn – çocuk / arkadaş – arkadaş vb.
İlişkinin tarafları toplumsal – dilsel anlamda tanımlanmıştır. “hasta”, “hastalık”, “doktor”, “hastane ya da muayene” vb. kavramları, ideolojik güç, kategorilere bölerek sınırları belirler.

İktidar ve Hukuk
İktidarın görünürlük kazandığı ilişki ortadan kalkarsa iktidar da ortadan kalkar ya da sona erer. Yeni bir olgunun zuhur etmesi durumunda hukukun –iktidarın- bunu yapılandırmak istemesi, kendini ilişkiler üzerinden realize edebilmesidir.

İktidar ve İlişki
İlişki, antropolojik değil ama sosyolojik anlamda hiyerarşi doğurur; bu öğrenilmişlikle –iktidarın hukuksal anlamda çizdiği sınırlarla belirlediği ilişki ortamı- itaat eden ve edilen ilişkisi kurumlaşır. İnsan, içinde bulunduğu ilişki ortamlarına göre cıva gibi akışkan olan ve soygaz olmayan bir gazdır. İktidarsız ilişki soygazdır; diğerleri, saf olmadıkları için karışırlar ve dejenere olurlar.

İktidar ve Makro – Mikro İktidar(lar) Diyalektiği
İktidar, aile, okul, din vb. ilişki ortamlarını makro anlamda birbiriyle ilişkilendirir. Bu, onun varlık nedenidir. Makro yapıyı, mikro iktidarlar; mikro iktidarları da makro iktidar belirler, dönüştürür. İktidarın mikro tarafları arasında diyalektik bir ilişki vardır.

İktidar ve Biyoiktidar
İnsanın biyolojik saatinden çıkıp antropolojik ve ardından sosyolojik saatin altına girmesi, onu de facto iktidar ilişkilerinin içine itmiştir. Biyolojik saatin yitirilmesi, bireyin, bir tür biyoiktidar altına ya da biyoiktidarın güdümüne girmesidir. İktidar ilişkileri içinde olmak, insan için zorunlu bir ihtiyaca mı dönüşmüştür?

İktidar ve Kişiler Arası İlişkilerde İktidar
İki kişi arasındaki iktidar, bir kişinin iradesinin diğer kişininkine üstün olmasına dayanır. (Sennett)
Bir tarafın öteki taraftan daha fazla avantaj sağlayacağı, ama avantajsız durumda olanın da değiş-tokuştan yüzde yüz zararlı çıkmayacağı eşitsiz bir güç ilişkisi. (Akal)
Lipson’e göre iktidar ilişkisinde, onayın, rızanın önemi vurgulanır. Güç tek taraflı olarak var olabilir ancak iktidar için karsı tarafın onayı, rızası gereklidir. Güce rızanın eklenmesi, gücün modern anlamda meşruiyet kazanması olarak görülmektedir.
Bir grup başka bir grubu yönetiyorsa aradaki ilişki politiktir. Bu tarz düzenlemeler belli bir süre devam ettirilirse bir ideoloji geliştirirler (feodalizm, ırkçılık vb.). Bütün tarihi uygarlıklar patriarkilerdir ve ideolojileri erkek üstünlüğüdür.(Millet)
Yerleşik hayata geçişle belirginleşen işbölümü, kadın – erkek arasındaki hiyerarşinin nedeni olamaz. Zaman zaman kadının yaptığı işler, göreli olarak daha anlamlı, önemli bulunmuştur. İşlere yüklediğimiz anlamlar tarihsel, sosyolojiktir. Tarihte, sıklıkla rastladığımız kadının toplumsal anlamda düşük statüsü, doğal işbölümünün bir ürünü değildir.

İktidar ve Kavramsal – Kuramsal İktidar
Her kavram ve kuram, bir iktidar ağına bağlıdır. Yaşamı ve evreni anlamak adına çerçeveler sunar. Bu anlamda kendi ontolojisi yaratır. Düşünen her özne –belli birtakım kavramlara ve kuramsal çerçeveye göre düşüneceği için- kuram(lar)a yani iktidar(lar)a hizmet eder. İktidar, öznenin diline, bilincine sinmiş, ona içkindir. İnsanın özneliğinden arındırılması, iktidarın tahakkümünden de arındırılmasıdır. İnsan, bir özne olarak inşa edilmiş yapay bir ontolojiye sahiptir. Özne, bilgi ve söylem üreten iktidarın ürünü müdür? Eğitim ve diğer toplumsal kurumlar, insanı bir özne olarak üretmede ideolojik araçlar mıdır?

İktidar ve Kavramsal – Kuramsal Özne
Her ilişkinin dayanağı olan kavramsal – kuramsal bir çerçeve vardır. İster zihni ister fiili olsun o kuramla düşünen özneler, onun evrende ya da hayatta hareket etmesi için dişlilerine ya da çarkına bir diş ekler. İlişki ağına giren insan artık bir öznedir ve artık her özne bir diştir. Her öznenin katılmasıyla çarkın çapı da artar; yayılır, düşünme ortamını doldurur. Her biri, özü gereği bir iddia, doğa karşısında bir alternatif ontoloji ya da gerçeklik üretme iddiasında olduğu için her kavram, birbirinin doğaya karşı savaşında muhaliftir. Aslında üçlü bir ilişki vardır: bir yerde doğa diğer tarafta kavramlar – kuramlar. Kuramlar, hem doğa hem de birbirleriyle mücadele etmek zorundadırlar. Çapı genişleyen çark, öznelerin çarktan atılmalarına, dişlilerin kırılmasına aldırmaz; ezer onu. Çark büyüdükçe, dişli sayısı artar ve diş eti incelir. Bu, o özneye olan bağımlılığının göreli olarak azalmasıdır. Böylece çarkın kırılganlığı da artar. Kırılan dişlinin yeri, sürekli insandan üretilen özneler ve/veya özneden özneye dönüştürülenlerce doldurulur. Bu, çarkın işlemesinin, paradoksal bir yapıda olduğunu gösterir. Çark, bir olgu olarak varlığını muhafaza eder. Onun işlemesi, öznelerce üretilecek yeni bir çark ile olanaklıdır. Buna bir anlamda paradigma da denebilir. Mevcudun öznelerini dönüştürerek kendi gerçekliğine entegre eder, kitlesellik kazanır ve güçlenir. Çapını büyütür dişlilerin sayısına bağlı olarak. Bir çark, dişlileri olduğu sürece hayatın içinde diğer çarklarla ilişkisini sürdürebilir ve sürekli yapılandırılan hayatın seyrinde etkili olabilir. Çark yok çarklar vardır. Çarkların ortadan kalması ise olanaksızdır en azından bir çark tarafından ortadan kaldırılması olanaksızdır. Ancak, insan ya da henüz özneye dönüştürülmemiş insanın üreteceği bir modelle olanaklıdır. Bu bakış, ona bir tür mutlaklık ve fetişlik de atfetmekte. Nedeni, onun nesnelleşmesidir.

İktidar ve Son / Başlangıç
Çerçeve, iktidar yani makro kuram içinde kalındıkça bellidir. İktidar, öznenin her nefesiyle büyür. Onu ortadan kaldırmaya yönelik her girişimle daha da büyür. O, ancak kendi kendini ya da ebedi muhalifi olan doğa tarafından alt edilip ortadan kaldırılabilir.


Şiddet Sorunsalı

İktidara İçkin Olarak Şiddet
Şiddet, iktidara içkindir. İktidar hiyerarşiye. Şiddet, dile hapsolmuş öznelerin kavrayışındadır. Şiddet, dile hapsolmuş öznenin bir olgu durumunu rasyonel biçimde analiz etmesi sonucu iradi olarak –tam bir rasyonalite içinde- uyguladığı ve taraflarca ‘meşru’ görülen bir olgudur. İktidara ve onun uzantısı olan ideolojik araçlara rıza gösteren, boyun eğen özne, kendine uygulanan şiddeti örtük biçimde onaylamaktadır. Bu olguya en çok şiddetli şiddet gören kadınlarda ve ergenlerde rastlanır. Çünkü kadın, şiddet görse de bir erkeğin koruyucusu tarafından “sahipli” biçimde yaşamaktan feragat etmemekte. Bir tür “maliyet fayda” analizi ile gördüğü şiddete izin vermekte, hatta bunu onaylamaktadır.

Şiddet ve Zavallılık
Şiddet, şiddeti uygulayanın zavallı olduğunun alalanmasıdır. Bu, en çok erkeğin kıskançlık ya da bir başka nedenden ötürü kadına uyguladığı şiddette görülebilir. Şiddet, güç ile uygulanan ama güçsüzlüğü ifade eden bir olgudur.

Şiddette Onur Sorunsalı
Acı vermeyen şiddet olanaklı mıdır? Şiddet ve acı (ruhsal – bedensel) ayrılabilir mi? Şiddeti, neden insanın onuruna yönelik bir eylem olarak anlamak eğilimindeyizdir? Burada onurdan anlaşılan nedir? Onuru zedelenen aslında şiddeti uygulayan değil midir? (İ. Kuçuradi) Şiddet gören, şiddet görmeyi tercih etmemiştir ama şiddeti uygulayan “cellat” statüsünde de olsa şiddet(i) uygulamayı tercih eder. Aslında asıl şiddet, şiddet uygulamayı seçenin iradesi üzerinde varlık kazanan devletin ideolojik bir aygıtın uygulayıcıyı nesneleştirip şiddet olgusunun şiddeti uyguladığı kişinin bedeni ve/veya ruhunda nesnelleşmesidir.

Şiddetin Kaynağı Olarak Toplumsal Bilinç
Şiddet uygulayan otorite (anne – baba, öğretmen, komutan vb.) yasaların ve toplumun kendine verdiği “imkan”ı hayata geçirir. Aslında bir anlamda uygulayıcısıdır. Şiddeti üreten toplumsal bilinçtir. Şiddetle mücadele, kişilere değil toplumsal bilince yönelik olunca anlamlıdır. Şiddet, bireyin özneleşme ya da kişileşme sürecinde bilinç varlığına dönüşen ve iktidarca giydirilen kişinin bilincine sinmiştir. Şiddet, bu anlamda sosyolojik, kültürel bir olgudur da.

Şiddetin ‘Meşruiyet’ Kaynağı
Şiddet, düzenin bekaası için meşru görülür. Şiddet gören, olguyu içselleştirmiştir; bir anlamda rıza gösterir.

Bir Şiddet Aracı Olarak Eğitim
Eğitimin ve toplumun diğer kurumlarının şiddeti bir araç olarak kullandığı dönemler olmuştur ve halen çeşitli yerlerde kullanılmaktadır. Günümüzde fiziksel şiddet, göreli olarak sona ermiş yani okullarda, evlerde ve kışlada) ama akademik şiddet, dozu aratarak devam etmektedir. Eğitim, iktidarın önemli bir ideolojik aracı olarak çerçevesi içine soktuğu özneleri her zaman eğip bükmüştür. Bugün, zeitgeist’ın da etkisi ile görünen şiddet değil ama görünmez şiddet tüm alanı kaplamaktadır.

Şiddet İhtiyaca Dönüşbilir Mi?
Şiddeti, iktidardan, iktidarı devletin ideolojik aygıtlarından ayıramayız. Eğitim şiddeti, hayatı her alanda tanımlayarak bireyi kuşatır. Şiddet, öğrenilir. Maruz kalınan şiddet, bir süre sonra ihtiyaca dönüşür. Örnek: Stres bağımlılığı ve Serol Teber’in Politik Psikoloji Notları adlı kitabında işlediği Nazilerin askeri kışlalarında uyguladıkları eğitimler ile ilgili analizeri.

Uyarılma Sorunu Olarak Şiddet
Günümüz modern insanı, her anlamda aşırı uyarılmalar (görsel, işitsel, beslenme, etkinlik vb.) yaşamaktadır; bu, bireyi bedensel ve ruhsal anlamda yeniden inşa edip yapılandırmaktadır.

Uyarılma – Aşırı uyarılma = Şiddet!

İktidar Geliştirme Aracı Olarak Şiddet
Şiddet, bireye, belli nesne ya da canlı üzerinde iktidar geliştirmesi ve uygulamasının temel araçlarından biridir.

Şiddet, Ruhu Arındırabilir Mi?
Şiddet içeren filmler ve oyunların bir fantezinin ötesinde toplumda karşılık bulur. Bu olgu, şiddetin, insanın varoluşunda ya da naturasındaki şiddete olan eğilimini okşamasına bağlanabilir. İnsan, toplumca kabul edilebilir mecralara şiddete olan eğilimini akıtır. Bir tür bireysel ve toplumsal arınmadır (katharsis).

Söylemde ve Eylemde Şiddet
Şiddeti rasyonel biçimde kritik ederiz. Üretiğimiz söylem, sıklıkla şiddetin “kötü” bir şey olduğudur. Oysa eylemde ya da davranışta belli türden somut bir durum ile karşılaşıldığında bir model ya da çözüm olarak şiddete sarılıldığına tanık oluruz.

Bir İletişim Yolu Olarak Şiddet
Şiddet, bir iletişim yoludur. Taraflar, iletişir. Şiddet, şiddete taraf olanların şiddet(in) diline vakıf olduğu varsayımından hareket eder. Bir iletişim dili olarak şiddeti bilmeyen ya da kültürel olarak bunu yaşamamış birine uygulanan şiddet, amacına ulaşabilir mi?

Şiddet Diline Karşı Özel Bir Tavır
Hz. İsa, stoacılıktan Hıristiyanlık ahlakına evrilen ahlak anlayışını “size tokat atana öbür yanağınızı çevirin” diye dillendirir. Bu sözde görünürlük kazanan ahlak anlayışı, şiddetin dilini kabul etmez. Şiddete, kendi dilinde yanıt vermeyerek şiddete son verir. Şiddetin ne denli güçlü olursa olsun hiçbir şekilde şiddet ile sona erdirildiğine tanık olunmamıştır. Şiddette ısrar edilmesi, soruna gösterilen tepkilerin onur ile ilişkilendirilmesidir. Şiddet, taraflar, şiddet dilini kullandığı sürece devam edebilir.

Benlik Bütünlüğü Bağlamında Oto-şiddet
Oto-şiddet olarak adlandırılabilecek ve kişinin kendi kendine uyguladığı şiddetten de söz edilebilir. Kişinin kendi kendiyle olan ilişkisinde kendine dair algıları etkilidir. Kişi, kendine merhamet göstermeyerek şiddeti(ni) körükler. Bu, şizofrenik bir hal de olsa kişinin benlik bütünlüğünü zedelemez, bilakis güçlendirir. Bu, kişinin kendi benliğindeki güçler arasındaki hiyerarşik yapılanmanın bir tiran tarafından düzene sokulması olarak da anlaşılabilir.

Şiddet, Doğasallığın Tezahürü Müdür?
Hayvanların kendilerini koruması ile şiddet farklı kategorilerde değerlendirilebilir. Şiddet, insanın içindeki doğasallığın tezahürüdür. Ataklar şeklinde kendini gösterir. Sonuç olarak genellikle şiddet, kişinin rızasıyla olanaklıdır. Kişinin, sürece iradi olarak müdahale edemediği örnekler de vardır. Bu tür örneklerde kişi, vicdanen kendini suçlamaz, hatta maruz kaldığı şiddet, iradi bir varlık olarak güçlenmesini de sağlayabilir. Siyasi şiddetlerde ve aile içi şiddetlere yaşanan sıklıkla bu tür bir olgudur.

Şiddet, Öfkeyle Zehirlenmiş Ruhun Afyonu Mudur?
Şiddet, kaçınılmaz mıdır? Tarafları karşı karşıya getiren sorun her ne olursa olsun insan şiddetten kaçınabilir. Şiddet, sorunları çözümlemediği gibi daha da derinleştirir; çünkü direkt onur ile ilişkilendirilir; bu, öfkeye, kine dönüşür ve ruhun kirlenmesine neden olur. Ruh, arınmak için şiddete ihtiyaç duyar. Öfkeyle zehirlenmiş ruhun afyonu şiddettir. 

veli metin, mart, 2011, bahçeşehir, istanbul


[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Faşizm, Erişim: 20 Şubat 2011
[2] A. Senel, Siyasal Düsünceler Tarihi, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1982, s. 73.

[3] İktidar ve Kadın, Yüksek Lisans Tezi, Büke Koyuncu Güçbilmez, s. 32

[4] İktidar ve Kadın, Yüksek Lisans Tezi, Büke Koyuncu Güçbilmez, s. 37