faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2014 Pazartesi

mahallesizleşmeye / cemaatsizleşmeye çağrı

mahallesizleşmeye / cemaatsizleşmeye çağrı

zihinsel gettolaşması gittikçe derinleşen bir ülke türkiye. gettolar(ı) arasındaki duvarların kalınlaşarak yükseldiği zihinse-kültürel kavrama paradigmamız, mahallelerimize göre psikolojizme saplanmış bulunmakta. bu ortamda "ses vermek" linci göze almaktır bir bakıma. retoriğin biçimsel yüzü, hiç bu denli iktidar olmamıştır belki de dünya tarihinde. biçimin içeriği kırdığı bir iklimde düşünceler nasıl dile getirilebilir ki? kaygılarım, savaşanların, genellikle aynı safta olmalarından kaynaklanmakta. savaştığı sorunu, savaşarak besleyip büyütenlerin ülkesinde nefes almak her geçen gün daha da ızdırap vermekte. o nedenle dikkat! dikkat! bu yazılamanın amacı tarafgirlik değil; bizzat, tarafgirliğin körleştirmesiyle çoraklaşan maneviyatımız: iyi-siz, doğru-suz ve güzel-siz hayatımız.

24 nisan 2014'te taksim'de bir otelde düzenlenen toplantıda farklı düşünenlere yönelik yapılanlar üzerine düşünmüş ve konuyu 'linç kültürü' açısından ele alan bir yazılama klavyeye almıştım. (http://vmetinbayrak.blogspot.com.tr/2014/04/ermeni-meselesine-farkl-bir-anma-linc.html) son birkaç gündür alev alatlı ve özellikle yavuz bingöl örneği, 'linç kültürü' üzerine yeniden düşünmeme neden oldu. 

bu kısa yazılamayı da bu nedenle klavyeye almak ihtiyacı duydum. hepimizin tanık olduğu bu iki olayı hatırlatmaya hacet olmadığı kanaatindeyim. 

yavuz bingöl, belli ki mevcut durumu 'iyi' analiz etmiş ve retoriğini ona göre kurmuş. erdoğan'ın yükünü azaltan 'gönüllü' sayısı, gün geçtikçe artacağa benziyor. mesela son ödül töreninde entelektüel muhacir, mazinin seküler alatlı'sının "meşru" kavramı dururken sayamadığım denli "helal" kavramını kullanması, 'gönüllüler' enflasyonu çağına "merhaba" dediğimizin habercisi olsa gerek. yavuz bingöl, toplumu kamplaştıran bir olayın ya da yangının üzerine benzin dökmüş; gazetecinin sözlerini cımbızla aldığını iddia etmiş. söylediklerinin ("Mesela Tayyip Bey'in ölmüş anasına küfredildiği zaman, ertesi gün o zaman Berkin Elvan'ın annesi yuhalattığı zaman... İşte o zaman sonuç ne? Yani bu çok insani, işte duygusunu işe karıştırmak!") metinsel analizi yapıldığında, doğrudan erdoğan'ı haklı bulmuyor, bir tür 'tespit' yapıyor... şimdi burada sözlerin söylem analizini yapalım, bakalım aslında bize ne söylüyor:
a. erdoğan'ın yuhalatması, bir tür 'insani" durum.
b. erdoğan, duygularını işine karıştıran biri; işe duygu karışırsa, işin ne olduğunun önemi yok!?
c. erdoğan, eski başbakan, yeni reis-i cumhur, 'çapulcu' dediği küffar kitleyle aynı "fıtrat"a sahip.
d. insanlar, bir 'çözüm yolu' olarak ölmüş/ölmemiş olsun, anneleri kitlelere, 'duygusal tepki' olarak yuhalatılabilir. 

şimdi taraflara birkaç soru soralım ve susalım....
sormazlar mı insana, "devet adamı sorumluluğu nedir?" diye; sormazlar mı, insana, reşit olmayan bir okul çocuğunun polis tarafından katledilmesinin kamu vicdanında açtığı yara "böyle" mi kaşınır diye? 

sormazlar mı insana, insanlar, farklı düşünebilirler, inanabilir de, birtakım fayda ilişkileri içinde olabilir; her ne olursa olsun, sırf söylemleri nedeniyle bir tür "linç girişimi"ni haklı çıkarır mı? adı verilen sokağın isminin belediye meclisince apar topar değiştirilmesi (izmir'de yavuz bingöl sokağı, berkin elvan olarak değiştirildi.), neyi nerede nasıl çözeceğini bilmekten uzaklaştırmaz mı bizleri?

ne insan ne de hayat bir noktadan ibarettir, süreçte varlık kazanır. ne yavuz bingöl'ün türküleri ne de alev alatlı'nın çorak türkiye entelijensiyasına katkıları söyledikleri iki çift sözle değersizleşir. olsa olsa kişilikleri, kimilerince gölgelenir; kimilerine göreyse aydınlanır, parlar. gölgeli ve/veya aydınlanmış görmeniz bir tür illüzyondur aslında. varlığa dair algımızın tonunu, baktığımız yer belirliyorsa gözlerimizdeki gözlükler emanettir. 

her olayın, sözün mahallelere göre değerlendirildiği bir ortamda gözlükleri atarak başlayabiliriz, sözlerim mahallesizleşye çağrıdır... greklerin o başucu yapılası "duruşmalar karanlıkta yapılırdı ki konuşana değil de konuşulana bakılsın diye!" sözünde dile gelen hakikati duymayadır.

nereden tutalım, hani arşimet, "bana bir referans noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım." der, nereden tutacağımı bilemedim, zihnim anlamak istiyor, baktığım yer balmumu olup eriyor ve formunu yitiriyor. eriyoruz, formunu kaybeden, bütün formların eriyip tabana döküldüğü ve linç, nefret, faşizm, etiketçi... havuzunu dolduruyoruz... hepimizin birbirimizi boğduğu bir havuz yaratıyoruz el birliği(miz) ile. 

çağrım, birbirimizi boğduğumuz bu kavrama faşizm bataklığını besleyen retotiklere teslim olmamayadır...

kavrama faşizmi üreten retoriğinize selam...

V. Metin Bayrak
07 Aralık 2014, Denizli


17 Şubat 2013 Pazar

Olgunluk versus Olmamışlık


olgunluk versus olmamışlık

olgun olmak, olgunlaşmak, ermek, bilmek, bilgelik, arzularını kontrol etmek, kamil insan olmak, hamlık, toyluk, acemilik, torlaklık, çocukluk...

ol-mak fiilinin kökünden türemiş bir kavram olarak olgun ve olgunluk kavramlarına türkçe'nin yüklediği anlamlara bakıldığında gençlik ve ilgili kavramların göreli kavramı olduğu anlaşılmakta; olgu statikleştirilip yetişkin ve yetişkin olmama, kör kategoriler olarak düşünülmekte. 
olgun olmak, heyecandan uzaklaşmak anlamına heyecan-lı olmamak anlamında düşünülmekte.

dil, düşüncenin aynası ve dünyayı - kendimizi kavrama aracıysa; insan, kendini bu dilde yer alan kavram ile tanımlarsa; tanımlanırken "olgun insan" denen insan, artık varsa bile heyecanından kendini yalıtır, onu atar, çünkü artık o olgundur. bu olgu, dil faşizmi ya da dilin kuşatması olarak kavramsallaştırılabilir.

gençliği dışlayan bir olgunluk, heyecanı, coşkuyu ve gençliğe dair ne varsa her birini de dışlamış olur; gençliği dışlayan bir olgunluğun gençlere kendi kültürel birikimini nasıl aktarabileceğini düşünebiliriz ki? kültür, hiç kuşkusuz, kuşakların ürettiği ve yine kuşakların birbirlerine aktardığı bir olgudur; kuşakları, birbirinden ayıransa olmuşluk ve olmamışlık; 'olmuşlar', 'olmamışlara' aktarırlar; oysa dijital çağda öğreten - öğrenen ilişkisi bilişim teknolojileri ve onun üzerine inşa edilen yeni bilinçler bağlamında tersine dönüşmekte. peki ‘iletişim’ nasıl kurulmaktaydı ve şimdi tersine dönen ilişkide aldığı biçim nedir?
olmuş olan kendini olgun görür ve o, olmuş olarak gençliği(ni) dışlar. olgunluğun içine kendini hapsedense biraz daha kültürün içine sıkıştırıp antropolojik köklerinden yalıtıp salt kültür ürününe dönüş(tür)ür ve hayatla olan bağın(ın) kopmasına neden olur.

dil, düşünceyi; düşünce, algıyı; algı, davranışlarımızı; davranışlarımız, kim olduğumuzu tesis eder. o halde geriye, toplumsallığın, ahlaksallığın temeline yani dile indiğimizde onun ne denli baskıcı bir olgu olduğunu görürüz; baskıcıdır ama sınırları mutlak değildir; sürekli gelişerek hayatta kalması, insanı daha fazla kuşatabilmesinin nedeni, bu esneklikte saklı olsa gerek.

dil, olmuşların, olgunların taşıdığı, sınırları onlarca çizilen bir olgu. dil, insanın özneleş(tiril)me sürecinde ideolojik bir aygıt olarak kullanılmakta; insanı doğasından arındıran ana olgu olarak da okunabilir. çocukluğun naiflikle, masumlukla, akıldan yoksunlukla... ilişkilendirilmesi de bundan. yetişkinler, yetişkin olma durumunu fetişleştirir; özneliklerini -statü, ırk, din, dil, toplumsal cinsiyet vb. gibi-, çeşitli ‘değer’lere tahvil ederek bir anlamda yaşamı totaliterleştirerek insanı doğadan uzaklaştırırlar; oysa duruluk, eşitlik, dolaysızlık, sınırlandırılmamışlık, kutsalsızlıktır bir bakıma olmamışlık olarak görülen özne(cik)lik hali.
iktidarı temsil eden olmuşluk, ‘olgun’larda cisimleşmekteyse şu tez kaçınılmazcasına ileri sürülmeyi bekler: olmuşların faşizme duyduğu ihtiyaç, gençlerle olan iletişim(in)e içkindir

günümüz gençleri -ya da olmamışları-, otoritenin hiç bir türünü tanımayarak otoritenin cisimleşmiş hali olan yetişkinlere ve yetişkinlerin temsil ettiği kurumların etkisizleşmesine neden olmakta. yetişkinlerle gençler arasındaki diyalektik, çağımızın yeni çelişkisi olarak da okunabilir. aralarındaki ilişki "çatışma" olarak da okunabilir ve çatışma yeni başladı... çağımız, bu çatışmanın çağıdır da!

V. Metin Bayrak
Levent, İstanbul, 2013


20 Mayıs 2012 Pazar

Faşizm & İktidar Üzerine

Faşizm & İktidar Üzerine


"Faşizm, iktidara içkindir."

“Asıl faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar.” Ingeborg Bachmann


İktidar, şiddetle beslenir. Şiddet, iktidara içkin olan faşizmin kendini ifade aracıdır. İnsanın, ahlaksal varlığına dönüşme süreci toplumsal bilinç tarafından üretilen dil ile olanaklıdır. İnsanın dili öğrenme süreciyle ahlaksal varlığa evrilmesi eşzamanlı gerçekleşen olgulardır. İnsan, özneleşerek kişileşir. Kişileşen insan, artık dile hapsolmuş bir öznedir. İktidar, toplumca üretilmiş her türden varlığa sinmiştir. İktidar, onu elinde bulunduranı kaçınılmaz biçimde yozlaştıran ve insanı nesneleştiren üretilmiş harici güçtür.

İktidara Dair Raslamsal Sözler
  • İktidarı ittifakların böldüğünü düşünürüm.
  • İktidarı, kırbaç ve polis telsizi ile simgeleştiririm.
  • İktidarın korkuyu yüceltip fetişleştirdiğini düşünürüm.
  • İktidarı, şeffaflığın zayıflatacağını düşünürüm.
  • İlişkilerimde iktidar(ı) kullandığımın, onu içselleştirdiğimin genellikle farkında değilim.
  • İktidarın varlığı kaçınılmaz; ama kullanımı değildir.
  • İktidarın olmadığı bir dünya düşünebiliyorum.
  • İktidarın beden üzerindeki tasarrufu kabul edilemez.
  • En büyük faşizm, iktidarın beden üzerindeki tahakkümüdür.
  • İktidar, gündelik hayatın metaforlarına sinmiştir.
  • İktidar, ona sahip olanı köleleştirir.
  • İktidar, muktedirini köleleştiren yanılsamadır.
  • İktidar, tanrının da esiri olduğu yüceler yücesidir.
  • Tanrının bile zincirlendiği ve özgürlüğünün elinden alındığı tek yer devlettir.
  • Yalnızca gücü olduğundan gücünü kullanan acz içindedir. İktidar, en çok onların efendisidir.
  • Refah, iktidarın toplumu köleleştirmek için verdiği havuçtur. 

Kavramlar
İktidar, biyoiktidar, egemen, güç, güç kullanımı, hukuk, devletin ideolojik aygıtları, ayrımcılık, pozitif ayrımcılık, negatif ayrımcılık, öteki, ötekileştirme, ben ve öteki, biz ve onlar, önyargı, meşrulaştırma, faşizm, eşitlik, özgürlük, adalet, azınlık, hak etme, mağdur, normal, teorisyenler, kalemli tetikçiler, silahlı tetikçiler, oral tetikçiler, aktif uygulayıcılar, güvenlik, risk, kültürel, toplumsal, devletsel risk, grup, üye, kişi, içselleştirme, benimseme, hak görme, hak görüldüğünü kabul etme, normal, tektipleştirme, çerçeveye sığdırma, asimilasyon, tarihsel kimlik, ataerkillik, heteroseksüellik, ahlak – hukuk solidarizmi, tehdit, çoğunluk, azınlık, tektipleştirme, korku, mahrumiyet, üretilmiş dogmalar, fetişleştirilen kurumlar, fetişleştirilen kavramlar, fetişleştirilen isimler, bireysel ve toplumsal inkişaf, ailenin ve devletin inkişafı, tehdit, söylemsel tehdit algıları, korku, suç, sosyal, öteki(ler) ile kültürel, fiziksel mesafe, itirafa zorlama, işbirliğine zorlama, işbirliği için tehdit, realiteyi, egemen söylem için tahrif edici söylemler, görünürlük, resmi ideoloji, tehcir, göçe zorlama, köy boşaltma, gerekçesiz alma, faili ‘meçhul’ infazlar, kontrol, olağandan ya da normalden sapmaya karşı önlemler, uygun görmek, doğru bulmak, normal – içi, normal – dışı, deşifre etme, hedef gösterme, kamu yararı, özel alan, kamusal alan, linç, ideolojik bir araç olarak dil ve söylem, yaygın yargılar, sterotipler, değersizleştirme, toplumsal bilinaçtı, dilsel eğretilemeler, travmatik tarihsel olaylar, ideolojik özdeşleştirmeler (Hıristiyanların misyonerlikle, Çingenelerin hızsızlıkla vb.), gözlenmek, toplumsal gözaltı, tanımlı toplumsal roller, kimlik kontrolü, yasal takip, yasalarda belirsizlik yaratmak, keyfi uygulamalar, dışlanma, dışlanmış kapalı cemaatler, fiziksel şiddet, duygusal şiddet, sosyal şiddet, entelektüel şiddet, dilsel şiddet, hareketsel şiddet, ekonomik şiddet, cinsel şiddet, dinsel şiddet, aile şiddeti, şiddet kültürü, sosyolojik, doz, had, haddini bilmek, sınır, hak, haklı, hakkı olmak, meşru, vurma, dövme, yaralama, tekmeleme, dayak, ‘dayak cennetten çıkma’, terbiye, eğitim, güç, itaat, sözün dinlenmesi, toplumsal cinsiyet, erkeklik, alkolizm, uyuşturucu maddeler, ataerkil toplum, gerekçe, mazeret, hiyerarşi, toplumsal statü, toplumsal rol, eşitsizlik, ayrıcalık, üstünlük, değer, değersizleştirme, istismar, baskı, aşağılama, kovma, tehdit, kaçırma, zarar verme, küçük düş(ür)me, hakaret, kontrol, el koyma, mahrum etme, sindirme, kurban, kıskançlık, şüphecilik, sorgulama, kendini koruma, hayvanilik, iktidar, güç, uygulama, öfke, pişmanlık, hırs, tavır, terör, namus, töre…

Faşizm
Kavramın kökeni Antik Roma yöneticilerinin geniş hükümet yetkisini sembolize eden ucunda balta bulunan bir çubuk demetinin adı olan Latince fasces sözcüğünden ileri gelir. Aynı simge daha sonraları Fransız Devrimi sırasında Aydınlanma anlamında, halkın elindeki devlet gücünü temsil etmek üzere kullanılmıştır. Söz konusu sembol birtakım değişikliklerle 1926 yılından itibaren İtalya’nın resmi devlet sembolü olmuştur. Sembolün üçlü anlamı, yani devlet gücü, halk mülkiyeti ve birliktelik Mussolini’nin propagandasında kullanılmıştır.[1]

İktidar İle İlgili Sözler
  1. “Dünyadaki en büyük yalan devlettir ve bunu da “ben halkın ta kendisiyim” diyerek yapar.” F. Nietzsche
  2. “İktidar daima kendisini meşrulaştıran ve kendi hakikatini kuran bir söylemle birlikte vardır.”  M. Foucault
  3. “Güç, insanlar ve toplumlar üzeri bir kavramdır; onu elinde bulunduran da onun kölesidir.” Perikles
  4. "...iktidar; ne bunu yapacak hakka, ne bilgeliğe, ne de erdeme sahip yaratıklar tarafından gözaltında tutulmak, casus gibi izlenmek, idare edilmek, yasalara bağımlı kılınmak, sayılmak, kaydedilmek, fikir aşılanmak, vaaz verilmek, denetlenmek, hesaplanmak, değer biçilmek, sansür edilmek ve emredilmektir. İktidar her turlu işlemle, her turlu hareketle not edilmek, kayda geçirilmek, sıraya alınmak, değeri belirlenmek, lisans verilmek, yetki verilmek, nasihat edilmek, yasak koyulmak, reformdan geçirilmek, düzeltilmek ve cezalandırılmaktır. İktidar kamu yararı gerekçesiyle ve genel çıkarlar adına yükümlülüğe bağlanmak, yetiştirilmek, soyulmak, sömürülmek, tekellere bağımlı kalmak, zorbalığa maruz kalmak, köşeye sıkıştırılmak, gizemlerle büyülenmek ve yağmalanmaktır; en ufak bir direnişte, ya da yakınma sözcüğü karşısında baskıya uğramak, ceza görmek, azarlanmak, taciz edilmek, takip edilmek, istismara uğramak, sopayla dövülmek, silahsız bırakılmak, hapse atılmak, yargılanmak, mahkûm edilmek, kursuna dizilmek, sürgüne gönderilmek, feda edilmek, satılmak, ihanete uğramaktır; alay edilmek, gülünç duruma düşürülmek, öfkelendirilmek, onursuz bırakılmaktır. İktidar budur, onun adaleti budur, onun ahlaki budur... " Proudhon
  5. “İktidar (power), uyum içinde eylem kabiliyetine tekabül eder. İktidar tek bir kişiye değil gruba aittir ve grup birarada olduğu sürece var olabilir. bir kişi için "iktidarda" derken aslında onun ait olduğu grup-topluluk adına eyleme kudretine sahip olduğundan bahsederiz. Grup ortadan kalktığında kişinin iktidarı da sona erer. Hannah Arendt, Şiddet Üzerine
  6. "Kimsenin bir diğerini baskı altına almasının imkânsız hale gelmesini mi hedefliyorsun? Öyleyse, kimsenin iktidara sahip olmamasını sağlaman gerekir." Bakunin
  7. "İktidar, yozlaşmaya meyillidir, mutlak iktidar mutlaka yozlaşır." Lord Acton

  1. “Adalet, güçlünün işine gelendir.” Thasymakhos
  2. “Yasanın olduğu yerde adaletsizlik vardır.”
  3. “Nomos (yasa), her şeyin kralıdır.” Heredot
  4. “Yasa, bir insanın bir eylemde bulunması veya eylemin sınırlandırılmasının ölçüsü ve kuralıdır; “lex “(yasa), “ligara” (bağlı kılmak) kelimelerinden türetilmiştir ve bir kimsenin eylemlerinden bağlı tutulmasını ifade eder.” Thomas Aquinas
  5. “Hukukun bittiği yerde tiranlık başlar.” John Locke
  6. “Demokrasi, temsili ve çoğulcu karakteri ile seçmene hesap verilmesini, kamu makamlarının hukuka uymak yükümlülüğünü ve adaletin yansız bir şekilde dağıtılmasını da zorunlu kılar. Kimse hukukun üstünde olamaz.” Paris Şartı
  7. “Her toplumda yönetim kimde ise, güçlü odur. Her yönetim, yasaları işine geldiği gibi koyar. Yasaları koyanlar, işlerine gelen şeylerin yönetilenler için de doğru olduğunu söylerler, bundan ayrılanları da yasalara ve doğruluğa aykırı davrandıkları için cezalandırırlar. Doğruluk, güçlünün işine gelendir.” Platon
  8. “İnsanlar, adaletin işlemesi ve şiddetin onun kölesi olması için yasaları (nomoi) oluşturdu.” Euripides
  9. “Daha fazla yasa, daha az adalet demektir.” Cicero
  10. “İktidar, sizi nerenizden yaralıyorsa orası kimliğiniz olur.” Milan Kundera
  11. “İktidar ilişkisi, onay ve rıza ile olanaklıdır.” Lipson
  12. “İktidar, bilgi ve söylem üretir.” Foucault
  13. “Her toplumda ya da toplulukta iktidar vardır. İktidar, bu anlamıyla siyasidir de ama iktidarın varlığı devleti zorunlu kılmaz.”

İktidar nedir?
İktidar, hiyerarşidir. Hiyerarşi, “kutsal erk”tir. En kutsal olan hem kral hem de tanrıdır. Tanrılarsa fanilerden nitelik anlamında da farklıdır. Ruhları yücedir. Ötekileştirme, değer atfetme – değersizleştirme kavramları üzerinden yapılır. İktidar, kurumlaşmak adına toplumsallığın ürettiği iktidar odaklarıyla bir dizi ittifaklar kurar. Kurulan ittifaklarla iktidar, daha da güçlenerek kalıcı hale gelir. İktidar, üretilip nesnelleşme sürecinde kurumsal bir yapı da inşa eder. Bu yapı, kendi içinde bir bürokrasi doğurur. Bürokrasi, bizzat, iktidarın kendisine dönüşür. İktidar, artık emin elerdedir. İktidarın kaynağı ve sahibi değişse bile kendisi asla değişmez. Bürokrasi, iktidarı kullananların kurumsal yapı içinde ihtiyaç duyduğu hizmetleri üreten dokunulmazlığı olan ve her gelenin şiddetle ihtiyaç duyduğu profesyonel memurlar ya da Osmanlı’daki adıyla “kapıkulu”dur. İktidar ya da güç, bizzat hiyerarşinin kendisindedir. İlkel toplumlardaki kırılma, hiyerarşinin oluşmasıyla başlamıştır denebilir.

“İktidardan, belli bir devlet içinde yurttaşların uyrukluğunu güvence altına alan aygıtlar ve kurumlar bütünü olarak “iktidar”ı kastetmiyorum. İktidardan, şiddete karşılık olmak üzere kural biçimi alan bir boyun eğdirme tarzını da kastetmiyorum. Son olarak da, bir unsur ya da bir küme tarafından bir başkası üzerinde uygulanan ve etkileri art arda yayılarak tüm sosyal bütüne dağılan genel bir hâkimiyet sistemini kastetmiyorum. İktidar çerçevesinde bir inceleme, başlangıç verileri olarak Devlet egemenliğini, yasa biçimini ya da bir hakimiyetin, global birliğini öne sürmemelidir; bunlar iktidarın daha çok nihai biçimleridir. İktidar deyince anlaşılması gereken, her şeyden önce, üstünde devindikleri alana içkin ve böylece ortaya çıkan düzenlemenin kurucuları olan güç ilişkilerinin çeşitliliği; bitmek tükenmek bilmeyen kavga ve çatışmalarla bu güç ilişkilerini dönüştüren, güçlendiren, tersine çeviren oyun; söz konusu güç ilişkilerinin bir sistem ya da zincir oluşturacak biçimde birbirlerinden aldıkları destekler ya da tam tersine, onları birbirinden tecrit eden sapmalar, çelişkileri nihai olarak da bu güç ilişkilerinin içlerinde uygulandıkları stratejiler, ki kurumsal billurlaşma ya da genel tasarımları, devlet aygıtlarında, yasanın dile getirilmesinde, sosyal hegemonyalarda biçimlenir. Kuskusuz nominalist (adcı) olmak gerekir: iktidar bir kurum değildir, iktidar bir yapı değildir, iktidar bazılarının sahip olduğu bir güç değildir: iktidar belli bir toplum içinde, karmaşık bir stratejik konuma verilen addır…” (Foucault)

Bilgi ve İktidar
Bilgi ile iktidar(ve güç) arasında uzamsal bir yakınlaşma söz konusudur. Bunun nedenleri, bilginin gücü elde etmeye ve onu sürdürmeye yardım etmesi, bilginin gücü desteklemesi, ifşa edilen bilginin gücü meşrulaştırması, siyasal iktidara dayanak sağlamasıdır. Tersinden okunduğunda güç kavramı da bilgiye ihtiyaç duyar. Güç, bilginin birikimini ve dağıtımını kontrol etmeye çalışır. (Meusburber)


Bilginin doğruluğu gerçeklikten çok verili bilimsel disiplin içinde sağladığı tutarlılıkla ölçülmektedir. Galileo, dünyanın kendi ekseni çevresinde döndüğünü söylediğinde, bugün basit bir gerçek olarak kabul edilen bu önerme, o dönemde hem kilise yanlısı bilim adamları tarafından çürütülmeye çalışılmış hem de Galileo yargılanmıştı. Çünkü Galileo ile sarsılan eski bir teori değil, dünyanın düz bir tepsi gibi olduğu öncülüne dayanarak feodal dönemin eşitsiz yapısını haklılaştıran varlık zinciri öğretisinin ve bu öğreti üzerine kurulu kilisenin sarsılması idi. Buradan çıkan sonuç, bilginin fizik alanından çıkıp toplumsal bir yaygınlık kazanmasının, iktidar kurucu ve çözücü olması toplumda karşılığı olmasına bağlıdır (Popper, 2000).


Bilginin yayılımı, iktidarın paylaşılması sonucunu doğurur. Ortaçağda kilise güçlüdür çünkü bilgi manastırlardadır; halk, göreli olarak bilgiden uzaktır ama matbaa ile birlikte bilgiye geniş kitleler de ulaşabilir; bu, kilisenin ya da papazların toplum üzerindeki iktidarının da azalmasına neden olur.


Bilmek, konuya müdahil olmaktır. Bir şeyin bilinmesi, kontrolün birden çok kişinin tasarrufuna geçmesi demektir.


“Her malumat (veri), aynı zamanda bir talimattır.” (Cangızbay)


Sanayileşmeyle birlikte bilginin gerçekleştirilebilirliğinin –teknik- artması, onun iktidar aracı olma özelliğini güçlendirir.


Bilgi, dünyayı yeniden kurmanın bir aracıdır. Bilgi iktidara içkindir. Foucault’un dediği gibi “iktidar bilgi ve söylem üretir.” Bilgi, iktidarın hizmetindedir. Kapitalizm ile birlikte bunun araçları, kurumları vb. kurumlaşır.


Akıl ve İktidar
Akıl, toplumsal çevreyle sürekli etkileşim içerisinde gelişir ve insanın yaşadığı doğal ve sosyal çevreye uyumunu sağlar. Akıl bu kurumlar üzerinde işleyen ve onu değiştiren bir şey olduğu kadar, varlığı onların içinde gelişen ve kendisinin yaratmadığı bir sosyal çevrenin ürünüdür de (Hayek). Kısaca, aklın, toplumun dışında duran kurucu bir öğe olarak kabul edilmesi, toplumun insan tarafından değiştirilebileceğini varsaydığından bireyleri, ideal bir toplum için araçsallaştırmaya yol açarak özgürlüklerini sınırlar.


Descartes ile birlikte akıl, toplumsal yaşamı düzenlemede, yönetmede referans alınan aşkın bir kaynağa dönüşmüştür.


Modernizm, özgürlük ile disiplini (tek akılı) birlikte üretir. Özgürlüğü kaşıkla verirken kepçeyle geri alır. En tipik örneği örgün eğitim, hastane, hapishane vb. kurumlardır. Bu kurumlardaki “panopticon”nun varlığıdır.


Modernizm, tek akıl ile özdeşleştirilir. Modernleşme batı aklının kurumlaşmasıdır. Oysa 20. y.y.daki deneyimler, tek akılın özellikle fizikte atom altı evrende yapılan çalışmalar nedeniyle sarsılmış ve günümüzde post-modern söylemler varlık kazanmıştır. Öznenin özne olarak kuruluşu, homojen bir ontolojinin inşası, bilincin bütünsellik gösterdiği varsayımı üzerine kuruludur. Oysa Freud ve Lacan, yaptıkları çalışmalar ile bilincin tek boyutlu olmadığını vurgulayarak bilincin katmanlarını göstermişlerdir. Post-modernizm, bilincin yarılmasında da kendini gösteren bir kavrayış ya da yeni türden bir gerçeklik algısıdır.

İktidar ve Kolektif Bilinç
Kolektif öznenin yadsınması, Freud’dan Lacan’a önce öznenin, bilinç –dışı etkenlerin etkisinde olduğunun, bilincin kendi içinde homojen olmadığının sonra öznenin kendi bilinci üzerinde tam hakimiyet kuramayacağının vurgulanması, modernizmin kendi iradesine sahip birey ile bireyin aklını her şeyin ölçüsü yapan anlayışı sarsılmıştır. Sausser’ün “dilsel gösterge, gösterilen açısından gerekçelendirilmiş değildir, yani işaret ettiği kavramın ne olduğu esas alınarak düzenlenmemiştir; gösterge, gösterilen karşısında keyfi (arbitraire)dir”

İktidar ve Dil
İktidar, özneyi dile ve toplumsallığa hapseder. Örnek: fahişe. Bir fahişeyi nasıl anlatabilirsin? Fahişe sözcüğünde değer hiyerarşisi söz konusudur. Özne, bu çerçeveye sıkıştırılır. Öznenin dili, onun bilinciyse, bilinci dilden koparılamazsa özne dile hapsolmuş hapsolmuş, dil ya da toplumsallık tarafından özneliği alınmış bir tutsaktır. Dil, toplumsallığın ürettiği iktidarın bir tür cellâttır. İktidar, insanı bir toplumsallık içinde kabul eder. Dili öğrenme süreci, bilinç varlığı olarak özneleşme sürecidir de. İnsanın toplumsal bilinç tarafından bir özne olarak inşasında ideolojik bir araçtır dil.


Dile hapsolmadan belli bir olgu ya da probleme yaklaşmak olanaklı mıdır? Fahişeyi, bu kavramsal çerçeve ile anlatabilir misiniz? Nasıl?
İktidarın dil, din, ilişki, zaman (üretilmiş bir olgu olarak zaman) ile ilişkisi nedir?
İktidar, toplumsallık tarafından üretilen dillerde nesnelleşir. Dil, ilişkilerin de ahlaksallığın da düşünme biçiminin de düşüncenin özünün de belirleyicisidir. Dil, ancak zaman ve mekan içinde varlık kazanabilir.

İktidar ve Dile Hapsolmuş Özne
Fahişeyi, iktidar ilişkilerine hapsolmadan nasıl anlatabiliriz? Mesela “seks işçisi” deyimi ya da kavramı ötekileştirmenin ürettiği aşağılamayı tolere edebilir mi? Dil ile oynandığında düşünceler ve gerçeklik değişebilir mi? Değişirse nasıl ve ne ölçüde gerçekleşir? Bu noktada M. Heidegger’in “Dil, varlığın evidir” sözünün anlamı ne olabilir? Wittgeinstein’ın “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” sözü hangi bağlamda değerlendirilebilir? “Her dil dünyayı ayrı böler” sözü ile “dünyanın egemen söylem tarafından üretilen bir varlık alanı olduğu” bilgisi birlikte düşünüldüğünde iktidara dair ne tür yargılara ulaşılabilir? İktidardan söz ederken aslında Foucaultvari biçimde söylemden mi söz edilmektedir? İktidarın eleştirisi, söylemin ve de facto dilin eleştirisi değil midir? Ve elbette o dili “tercih” edenlerin eleştirisi de değil midir?


Dil ile düşünce, düşünce ile gerçeklik ve sonuç olarak dil ile gerçeklik (Bir dil öldüğü vakit o dilin gösterdiği varlıklar da yok olmaktadır; çünkü diğer dillere mensup olanlar o dilin yarattığı gerçeklik alanını göremezler.) birbirinden ayrılamıyorsa, insan, içine doğduğu toplumsallık tarafından özneleştirilme sürecinde bir iktidarın ve/veya ideolojinin ideolojik bir aygıtına mı dönüşmektedir? Eğitim olgusu ve eğitim fakültelerinde eğitim kavramının tanımı “bireyde istendik davranışlar geliştirme süreci” ile anarşizmin, insanın özgürlük alanını daraltan ve kendine özgü bir gerçekliği egemen söylemin katalizörü ile kurmasının eleştirisinden nerelere gidilebilir? İktidarın kavramsal, söylemsel analizi ve ardından yapılan kritiği, bizi, kaçınılmazcasına neden anarşizme götürür?


Siz - sen ilişkisinde nesnelleşen iktidar, özneleri çizdiği normlara sıkıştırıp öznelerin özneliklerini tahrif eder ya da bir anlamda özneleri tekbiçimleştirir. Bu ilişki kalıbını çoğaltmak olanaklıdır. Aktörleri ya da özneleri ya da tarafları değişse de olgu ya da resim aynı kalmaktadır: ilişki ve taraflar. İlişki, her ne ilişkisi olursa olsun toplumsallık tarafından üretilen iktidarın söylemince belirlenmekte. İnsanın, özneleşme sürecinde bir bilinç varlığı olarak inşası egemen söylemin marifeti ise, insan, bir özne olarak var olduğu ilişkide iktidarın söyleminin icracısı (İcra, burada hem yerine getiren, uygulayan hem de hukuktaki o uygulamayı yapan kişi ya da kurum olarak düşünülmelidir.) değil midir?


Öznenin, tanımlı ilişkide bir bilinç varlığı olarak belli türden bir sıfatı ve o sıfata yüklenen –upload- dilselliği kullanması, önceden kurulmuş bir iktidar ilişkisi içinde olduğunu göstermez mi? Kaldı ki özne, tıpkı bir virüs gibi, içine girdiği ilişki ve yüklenicilerinde hayat bulur. Bir başka deyişle kuvveden fiile geçer. İktidar, oradadır. O, bitlenip kanlanmasını önce toplumsallığa, ardından dile ve dilin ürettiği söyleme ve en sonunda da bunları içinde barındıran doğanın alternatifi olan hayata borçludur. İktidara dokunamayız, onu göremeyiz ama söylemi, bir bilinç olarak taşırız. O, bizimle var olur ve bilinç de ancak onunla.


İktidar, dilde nesnelleşir. Kendini gösterdiği yer, dildir. Dilse, iletişimin olanağıdır.
İleti-ş-mek, iktidar ilişkisi içinde olmaktır da. Dile sinip olguyu belirleyen hiyerarşideki iktidarın, insanların onay ve rızasına (aslında bir anlamda zaafları, zayıflıkları, ihtiyaçları) ihtiyaç duyması, onunla varolabilmesi, varlık koşulunun bir anlamda güçsüzlük olduğunun kanıtıdır.


İktidar, eşitsizlikten doğar ve taraflardan birinin güçsüzlüğü üzerine basarak yol alır. İktidar, geometrik biçimde güçlenir: bir ağacın dalları gibi uzadıkça araçları artar ve güçlenir; aynı zamanda uygulama alanlarının genişliği, onun hayata kök salması ile doğru orantılıdır. Bilgi, iktidara içkindir. Hayat, doğanın yerine bilgiyi üretmiştir. Bilgiyi kim üretiyorsa gerçekliği de o belirler; egemen olan da odur. Bilgi, insan doğasını bilinçdışına atar, boşluğu, ancak üretilmiş bir gerçeklikle doldurabilir, bu da teoridir.


Hayat, özü gereği şizoiddir ve asla tekil bir yapıya sahip değildir; çünkü doğa ile teoriler ve kavramlar çatışırlar, arada ezilen özne, eline tutuşturulan akıl –ki o da engeldir- ile avunur. İnsan, doğanın egemenliği altından çıkıp farklı egemenliklerin altına girer. İnsanın iktidar ile olan ilişkisi, boyun eğmesi, hayatta kalmak ihtiyacındandır da. İktidar, Perikles örneğinde olduğu gibi nesnelleşmiş bir kimliğe sahiptir. İktidardaki rıza ve onay, Hobbesvavi bir egoizme de dayanır. O, öylesine hayata ve bilincin katmanlarına nüfuz eder ki hayat ya a bilinç, artık nesnelleşmiş iktidara dönüşürler.

İktidar ve Yeni Tanrımız Piyasa
Piyasa herkesin eşit olarak katıldığı, beceri ve şans içeren belli kurallara göre oynanan ama sonucu önceden ön görülemeyen bir oyun olarak kabul edilmektedir. Yarışmaya katılan ve birbirlerini tanımayan oyuncular, ancak kendi amaçları doğrultusunda kısmi bilgiye sahiptirler. Milyonlarca oyuncu arasında dağılmış kısmi bilgiler tek bir kişi veya bir gurup tarafından toplanamaz. Ancak bilgi akışını sağlayan fiyat mekanizması sayesinde, oyuncular, başkalarının görünmeyen gereksinmelerini karşılamak üzere sahip oldukları bilgiyi kullanırlar(Hayek) Rekabet, bilgilerin en üst düzeyde kullanılmasını sağlayarak verimliliğin yükselmesini sağlar. Dışarıdan oyuna yapılan her türlü müdahale, ortak iyi adına bir amaçlar hiyerarşisi kuran bir devlet ortaya çıkarır ve bireyi bu hiyerarşi doğrultusunda belirler. Bireylerin ekonomik tercihlerinin(iş ya da ürün) sınırlanması durumunda bu sınırlama yaşamın diğer alanlarını da belirler. Devletin, toplumda tüm kaynaklara sahip olması dağılımı da merkezi idarenin inisiyatifine bırakır. Zamanla toplum “kölelik yolu”nda gitmeye başlar(Hayek). Piyasa, kendiliğinden doğan bir düzen olduğu için bilinçli bir tasarımın sonucu değildir. Bu yüzden, herkesin şansını artırdığından dolayı oynanan bu oyunun sonucunda ortaya çıkan fakirlik, zenginlik gibi özgül dağılımların da ahlaki bir değerlendirilmesi yapılamaz. Çünkü sonuçlar herkes için geçerli kurallar altında oynanan, herkese eşit davranılan bir oyunda elde edilmiştir. Böylece toplumda var olan eşitsizlikler, bireyin oyunu iyi oynayamamasına bağlanarak oyunun kuralları eleştiri dışında bırakılmıştır.


Eşitlikten kasıt, oyuna (piyasaya) herkesin katılabilmesi, özgürlükten kastı da bu oyunun (piyasanın) kurallarının oyuna katılan herkese uygulanması yoluyla bireyin, bu kuralların izin verdiği ölçüde davranabilmesidir (Hayek). Teknolojik araçlar aracılığıyla egemen aktörler, oyuna herkesin eşit biçimde başlamadığı gerçeğinden insanları uzak tutmakta, var olan yoksulluk, şiddet, yoksunluk, çevre felaketlerinden kapitalizmi soyutlar.

İktidar ve Toplumların ‘Evrimi’
1- Farklılaşmamış ya da asgari düzeyde farklılaşmış siyasi iktidarlı toplumlar. Yaygın iktidar, toplumsal denetim aracısız sağlanır.
2- Farklılaşmış ve kutsallaşmış siyasi iktidarlı toplumlar. Toplumun önderi vardır ve önder, yasayı söyleme hakkına sahiptir.
3- Farklılaşmış ve kişiselleşmiş (kral-devlet) ya da kurumsallaşmış (ulus-devlet) siyasi iktidarlı toplumlardır.

İktidar ve Bilgi – Tapınma
“Denetleyemediği doğal ve toplumsal güçler bir yöneticiye benzetildikten sonra karsısında boyun eğmekten, yalvarmaktan, yakarmaktan elinden başka bir şey gelmeyen kişi yasamı, yazgısı ile ilgili doğal ve toplumsal güçleri temsil eden tanrılara, ya da egemen toplumun tanrılaştırılmış totemlerine de yalvarıp, yakarıp tapınacaktır. Tapınma kavramının da tamamlanmasıyla, doğanın ve insanların yazgısını elinde tutan, yaratıcı, yok edici tanrı ya da tanrılar düşüncesi klasik biçimine ulaştırılacaktır.”[2]

İktidar ve Din
Ana Tanrıça gücünü doğadan alır, fakat insan doğaya karsı daha fazla etki sahibi olmaya başladıkça, Ana Tanrıça’da kutsallaşan kadının doğal hayat verme gücü, yerini akıl gücüyle üretme gücüne bırakır ve bu güçte erkekler tarafından sahiplenilir.[3]


Katolik papazlar için evlilik yasak ortodokslar içinde serbestler. Katolik kilisesi, papazlara evlilik izni verirse doğan çocuklar, mülkiyet yani toprak üzerinde hak iddia ederler; bu, kilisenin gücünün azalması sonucunu doğudur bu da iktidarının sonudur. Buna izin verilmez. İktidar, birtakım araçlar kullanarak bekasını sağlamak eğilimindedir.

İktidar ve Popüler Kültür
Özellikle 1980’lerle birlikte politika(ya), gündelik yaşam alanı bıraktırılır ya da politika yeni dinamiklerin de etkisiyle gündelik hayatın dışına itilir. Doğan boşluk, 1950’li yıllardan beri etkisi artarak güçlenen pop kültür tarafından doldurulur. Apolitik ve özellikle entelektüel çevrelerce değersiz bulunan pop kültür, ‘apolitik’ olup iktidarı yok sayarak ve aslında kendi iktidarını yaratıp alt kültür olarak kitle kültürünü belirlemektedir; hatta kitle kültürünün yerine geçtiği dahi söylenebilir. Nazan Öncel’in “Sokarım politikana” adlı şarkısını bu bağlamda da düşünülebilir.

İktidar ve Otorite
“En genel biçimiyle ifade etmek gerekirse otoritenin, iktidar koşullarını yorumlama, bir güç imgesi tanımlamak suretiyle denetim ve nüfuz koşullarına bir anlam verme çabası olduğu söylenebilir.” (Sennett)


Toplum, düşüncesinde var olan kemikleşmiş otorite imgelerinin iktidarını çok daha kolay kabul eder. Ve bu otorite imgeleri de içinde bulundukları toplumun yapısından etkilenirler. (Millet)

İktidar ve Toplumsal Cinsiyet
“İktidar erkektir.” savının temelinde yatan düşünce, erkeklerin doğaları gereği dinsel ve siyasal alanda hâkim olmaya yani iktidar sahibi olmaya kadınlara oranla daha yatkın oldukları değil, bu alanlarda hâkim olan erkeğin iktidarı erkeksi bir alan olarak kurgulandırmış olmasıdır. İste bu yüzden siyasi iktidarı belirleyen bir cinsellik değil, cinselliği belirleyen bir siyasi iktidar ilişkisi vardır.[4]

İktidar ve Özne
Görünürdeki iktidar öznesi, asıl iktidar mıdır? Mesela okulda öğretmen, hastanede doktor, mağazada müşteri temsilcisi vb. Öğretmen, sınıfta uygulayıcı güçtür. Kimi, nasıl ne için temsil etmektedir? İktidar, uygulayıcı öznenin dışında bir kimlik taşır mı? Taşırsa, nesnel bir varlığa mı sahiptir?


Doktor – hasta / ebeveyn – çocuk / arkadaş – arkadaş vb.
İlişkinin tarafları toplumsal – dilsel anlamda tanımlanmıştır. “hasta”, “hastalık”, “doktor”, “hastane ya da muayene” vb. kavramları, ideolojik güç, kategorilere bölerek sınırları belirler.

İktidar ve Hukuk
İktidarın görünürlük kazandığı ilişki ortadan kalkarsa iktidar da ortadan kalkar ya da sona erer. Yeni bir olgunun zuhur etmesi durumunda hukukun –iktidarın- bunu yapılandırmak istemesi, kendini ilişkiler üzerinden realize edebilmesidir.

İktidar ve İlişki
İlişki, antropolojik değil ama sosyolojik anlamda hiyerarşi doğurur; bu öğrenilmişlikle –iktidarın hukuksal anlamda çizdiği sınırlarla belirlediği ilişki ortamı- itaat eden ve edilen ilişkisi kurumlaşır. İnsan, içinde bulunduğu ilişki ortamlarına göre cıva gibi akışkan olan ve soygaz olmayan bir gazdır. İktidarsız ilişki soygazdır; diğerleri, saf olmadıkları için karışırlar ve dejenere olurlar.

İktidar ve Makro – Mikro İktidar(lar) Diyalektiği
İktidar, aile, okul, din vb. ilişki ortamlarını makro anlamda birbiriyle ilişkilendirir. Bu, onun varlık nedenidir. Makro yapıyı, mikro iktidarlar; mikro iktidarları da makro iktidar belirler, dönüştürür. İktidarın mikro tarafları arasında diyalektik bir ilişki vardır.

İktidar ve Biyoiktidar
İnsanın biyolojik saatinden çıkıp antropolojik ve ardından sosyolojik saatin altına girmesi, onu de facto iktidar ilişkilerinin içine itmiştir. Biyolojik saatin yitirilmesi, bireyin, bir tür biyoiktidar altına ya da biyoiktidarın güdümüne girmesidir. İktidar ilişkileri içinde olmak, insan için zorunlu bir ihtiyaca mı dönüşmüştür?

İktidar ve Kişiler Arası İlişkilerde İktidar
İki kişi arasındaki iktidar, bir kişinin iradesinin diğer kişininkine üstün olmasına dayanır. (Sennett)
Bir tarafın öteki taraftan daha fazla avantaj sağlayacağı, ama avantajsız durumda olanın da değiş-tokuştan yüzde yüz zararlı çıkmayacağı eşitsiz bir güç ilişkisi. (Akal)
Lipson’e göre iktidar ilişkisinde, onayın, rızanın önemi vurgulanır. Güç tek taraflı olarak var olabilir ancak iktidar için karsı tarafın onayı, rızası gereklidir. Güce rızanın eklenmesi, gücün modern anlamda meşruiyet kazanması olarak görülmektedir.
Bir grup başka bir grubu yönetiyorsa aradaki ilişki politiktir. Bu tarz düzenlemeler belli bir süre devam ettirilirse bir ideoloji geliştirirler (feodalizm, ırkçılık vb.). Bütün tarihi uygarlıklar patriarkilerdir ve ideolojileri erkek üstünlüğüdür.(Millet)
Yerleşik hayata geçişle belirginleşen işbölümü, kadın – erkek arasındaki hiyerarşinin nedeni olamaz. Zaman zaman kadının yaptığı işler, göreli olarak daha anlamlı, önemli bulunmuştur. İşlere yüklediğimiz anlamlar tarihsel, sosyolojiktir. Tarihte, sıklıkla rastladığımız kadının toplumsal anlamda düşük statüsü, doğal işbölümünün bir ürünü değildir.

İktidar ve Kavramsal – Kuramsal İktidar
Her kavram ve kuram, bir iktidar ağına bağlıdır. Yaşamı ve evreni anlamak adına çerçeveler sunar. Bu anlamda kendi ontolojisi yaratır. Düşünen her özne –belli birtakım kavramlara ve kuramsal çerçeveye göre düşüneceği için- kuram(lar)a yani iktidar(lar)a hizmet eder. İktidar, öznenin diline, bilincine sinmiş, ona içkindir. İnsanın özneliğinden arındırılması, iktidarın tahakkümünden de arındırılmasıdır. İnsan, bir özne olarak inşa edilmiş yapay bir ontolojiye sahiptir. Özne, bilgi ve söylem üreten iktidarın ürünü müdür? Eğitim ve diğer toplumsal kurumlar, insanı bir özne olarak üretmede ideolojik araçlar mıdır?

İktidar ve Kavramsal – Kuramsal Özne
Her ilişkinin dayanağı olan kavramsal – kuramsal bir çerçeve vardır. İster zihni ister fiili olsun o kuramla düşünen özneler, onun evrende ya da hayatta hareket etmesi için dişlilerine ya da çarkına bir diş ekler. İlişki ağına giren insan artık bir öznedir ve artık her özne bir diştir. Her öznenin katılmasıyla çarkın çapı da artar; yayılır, düşünme ortamını doldurur. Her biri, özü gereği bir iddia, doğa karşısında bir alternatif ontoloji ya da gerçeklik üretme iddiasında olduğu için her kavram, birbirinin doğaya karşı savaşında muhaliftir. Aslında üçlü bir ilişki vardır: bir yerde doğa diğer tarafta kavramlar – kuramlar. Kuramlar, hem doğa hem de birbirleriyle mücadele etmek zorundadırlar. Çapı genişleyen çark, öznelerin çarktan atılmalarına, dişlilerin kırılmasına aldırmaz; ezer onu. Çark büyüdükçe, dişli sayısı artar ve diş eti incelir. Bu, o özneye olan bağımlılığının göreli olarak azalmasıdır. Böylece çarkın kırılganlığı da artar. Kırılan dişlinin yeri, sürekli insandan üretilen özneler ve/veya özneden özneye dönüştürülenlerce doldurulur. Bu, çarkın işlemesinin, paradoksal bir yapıda olduğunu gösterir. Çark, bir olgu olarak varlığını muhafaza eder. Onun işlemesi, öznelerce üretilecek yeni bir çark ile olanaklıdır. Buna bir anlamda paradigma da denebilir. Mevcudun öznelerini dönüştürerek kendi gerçekliğine entegre eder, kitlesellik kazanır ve güçlenir. Çapını büyütür dişlilerin sayısına bağlı olarak. Bir çark, dişlileri olduğu sürece hayatın içinde diğer çarklarla ilişkisini sürdürebilir ve sürekli yapılandırılan hayatın seyrinde etkili olabilir. Çark yok çarklar vardır. Çarkların ortadan kalması ise olanaksızdır en azından bir çark tarafından ortadan kaldırılması olanaksızdır. Ancak, insan ya da henüz özneye dönüştürülmemiş insanın üreteceği bir modelle olanaklıdır. Bu bakış, ona bir tür mutlaklık ve fetişlik de atfetmekte. Nedeni, onun nesnelleşmesidir.

İktidar ve Son / Başlangıç
Çerçeve, iktidar yani makro kuram içinde kalındıkça bellidir. İktidar, öznenin her nefesiyle büyür. Onu ortadan kaldırmaya yönelik her girişimle daha da büyür. O, ancak kendi kendini ya da ebedi muhalifi olan doğa tarafından alt edilip ortadan kaldırılabilir.


Şiddet Sorunsalı

İktidara İçkin Olarak Şiddet
Şiddet, iktidara içkindir. İktidar hiyerarşiye. Şiddet, dile hapsolmuş öznelerin kavrayışındadır. Şiddet, dile hapsolmuş öznenin bir olgu durumunu rasyonel biçimde analiz etmesi sonucu iradi olarak –tam bir rasyonalite içinde- uyguladığı ve taraflarca ‘meşru’ görülen bir olgudur. İktidara ve onun uzantısı olan ideolojik araçlara rıza gösteren, boyun eğen özne, kendine uygulanan şiddeti örtük biçimde onaylamaktadır. Bu olguya en çok şiddetli şiddet gören kadınlarda ve ergenlerde rastlanır. Çünkü kadın, şiddet görse de bir erkeğin koruyucusu tarafından “sahipli” biçimde yaşamaktan feragat etmemekte. Bir tür “maliyet fayda” analizi ile gördüğü şiddete izin vermekte, hatta bunu onaylamaktadır.

Şiddet ve Zavallılık
Şiddet, şiddeti uygulayanın zavallı olduğunun alalanmasıdır. Bu, en çok erkeğin kıskançlık ya da bir başka nedenden ötürü kadına uyguladığı şiddette görülebilir. Şiddet, güç ile uygulanan ama güçsüzlüğü ifade eden bir olgudur.

Şiddette Onur Sorunsalı
Acı vermeyen şiddet olanaklı mıdır? Şiddet ve acı (ruhsal – bedensel) ayrılabilir mi? Şiddeti, neden insanın onuruna yönelik bir eylem olarak anlamak eğilimindeyizdir? Burada onurdan anlaşılan nedir? Onuru zedelenen aslında şiddeti uygulayan değil midir? (İ. Kuçuradi) Şiddet gören, şiddet görmeyi tercih etmemiştir ama şiddeti uygulayan “cellat” statüsünde de olsa şiddet(i) uygulamayı tercih eder. Aslında asıl şiddet, şiddet uygulamayı seçenin iradesi üzerinde varlık kazanan devletin ideolojik bir aygıtın uygulayıcıyı nesneleştirip şiddet olgusunun şiddeti uyguladığı kişinin bedeni ve/veya ruhunda nesnelleşmesidir.

Şiddetin Kaynağı Olarak Toplumsal Bilinç
Şiddet uygulayan otorite (anne – baba, öğretmen, komutan vb.) yasaların ve toplumun kendine verdiği “imkan”ı hayata geçirir. Aslında bir anlamda uygulayıcısıdır. Şiddeti üreten toplumsal bilinçtir. Şiddetle mücadele, kişilere değil toplumsal bilince yönelik olunca anlamlıdır. Şiddet, bireyin özneleşme ya da kişileşme sürecinde bilinç varlığına dönüşen ve iktidarca giydirilen kişinin bilincine sinmiştir. Şiddet, bu anlamda sosyolojik, kültürel bir olgudur da.

Şiddetin ‘Meşruiyet’ Kaynağı
Şiddet, düzenin bekaası için meşru görülür. Şiddet gören, olguyu içselleştirmiştir; bir anlamda rıza gösterir.

Bir Şiddet Aracı Olarak Eğitim
Eğitimin ve toplumun diğer kurumlarının şiddeti bir araç olarak kullandığı dönemler olmuştur ve halen çeşitli yerlerde kullanılmaktadır. Günümüzde fiziksel şiddet, göreli olarak sona ermiş yani okullarda, evlerde ve kışlada) ama akademik şiddet, dozu aratarak devam etmektedir. Eğitim, iktidarın önemli bir ideolojik aracı olarak çerçevesi içine soktuğu özneleri her zaman eğip bükmüştür. Bugün, zeitgeist’ın da etkisi ile görünen şiddet değil ama görünmez şiddet tüm alanı kaplamaktadır.

Şiddet İhtiyaca Dönüşbilir Mi?
Şiddeti, iktidardan, iktidarı devletin ideolojik aygıtlarından ayıramayız. Eğitim şiddeti, hayatı her alanda tanımlayarak bireyi kuşatır. Şiddet, öğrenilir. Maruz kalınan şiddet, bir süre sonra ihtiyaca dönüşür. Örnek: Stres bağımlılığı ve Serol Teber’in Politik Psikoloji Notları adlı kitabında işlediği Nazilerin askeri kışlalarında uyguladıkları eğitimler ile ilgili analizeri.

Uyarılma Sorunu Olarak Şiddet
Günümüz modern insanı, her anlamda aşırı uyarılmalar (görsel, işitsel, beslenme, etkinlik vb.) yaşamaktadır; bu, bireyi bedensel ve ruhsal anlamda yeniden inşa edip yapılandırmaktadır.

Uyarılma – Aşırı uyarılma = Şiddet!

İktidar Geliştirme Aracı Olarak Şiddet
Şiddet, bireye, belli nesne ya da canlı üzerinde iktidar geliştirmesi ve uygulamasının temel araçlarından biridir.

Şiddet, Ruhu Arındırabilir Mi?
Şiddet içeren filmler ve oyunların bir fantezinin ötesinde toplumda karşılık bulur. Bu olgu, şiddetin, insanın varoluşunda ya da naturasındaki şiddete olan eğilimini okşamasına bağlanabilir. İnsan, toplumca kabul edilebilir mecralara şiddete olan eğilimini akıtır. Bir tür bireysel ve toplumsal arınmadır (katharsis).

Söylemde ve Eylemde Şiddet
Şiddeti rasyonel biçimde kritik ederiz. Üretiğimiz söylem, sıklıkla şiddetin “kötü” bir şey olduğudur. Oysa eylemde ya da davranışta belli türden somut bir durum ile karşılaşıldığında bir model ya da çözüm olarak şiddete sarılıldığına tanık oluruz.

Bir İletişim Yolu Olarak Şiddet
Şiddet, bir iletişim yoludur. Taraflar, iletişir. Şiddet, şiddete taraf olanların şiddet(in) diline vakıf olduğu varsayımından hareket eder. Bir iletişim dili olarak şiddeti bilmeyen ya da kültürel olarak bunu yaşamamış birine uygulanan şiddet, amacına ulaşabilir mi?

Şiddet Diline Karşı Özel Bir Tavır
Hz. İsa, stoacılıktan Hıristiyanlık ahlakına evrilen ahlak anlayışını “size tokat atana öbür yanağınızı çevirin” diye dillendirir. Bu sözde görünürlük kazanan ahlak anlayışı, şiddetin dilini kabul etmez. Şiddete, kendi dilinde yanıt vermeyerek şiddete son verir. Şiddetin ne denli güçlü olursa olsun hiçbir şekilde şiddet ile sona erdirildiğine tanık olunmamıştır. Şiddette ısrar edilmesi, soruna gösterilen tepkilerin onur ile ilişkilendirilmesidir. Şiddet, taraflar, şiddet dilini kullandığı sürece devam edebilir.

Benlik Bütünlüğü Bağlamında Oto-şiddet
Oto-şiddet olarak adlandırılabilecek ve kişinin kendi kendine uyguladığı şiddetten de söz edilebilir. Kişinin kendi kendiyle olan ilişkisinde kendine dair algıları etkilidir. Kişi, kendine merhamet göstermeyerek şiddeti(ni) körükler. Bu, şizofrenik bir hal de olsa kişinin benlik bütünlüğünü zedelemez, bilakis güçlendirir. Bu, kişinin kendi benliğindeki güçler arasındaki hiyerarşik yapılanmanın bir tiran tarafından düzene sokulması olarak da anlaşılabilir.

Şiddet, Doğasallığın Tezahürü Müdür?
Hayvanların kendilerini koruması ile şiddet farklı kategorilerde değerlendirilebilir. Şiddet, insanın içindeki doğasallığın tezahürüdür. Ataklar şeklinde kendini gösterir. Sonuç olarak genellikle şiddet, kişinin rızasıyla olanaklıdır. Kişinin, sürece iradi olarak müdahale edemediği örnekler de vardır. Bu tür örneklerde kişi, vicdanen kendini suçlamaz, hatta maruz kaldığı şiddet, iradi bir varlık olarak güçlenmesini de sağlayabilir. Siyasi şiddetlerde ve aile içi şiddetlere yaşanan sıklıkla bu tür bir olgudur.

Şiddet, Öfkeyle Zehirlenmiş Ruhun Afyonu Mudur?
Şiddet, kaçınılmaz mıdır? Tarafları karşı karşıya getiren sorun her ne olursa olsun insan şiddetten kaçınabilir. Şiddet, sorunları çözümlemediği gibi daha da derinleştirir; çünkü direkt onur ile ilişkilendirilir; bu, öfkeye, kine dönüşür ve ruhun kirlenmesine neden olur. Ruh, arınmak için şiddete ihtiyaç duyar. Öfkeyle zehirlenmiş ruhun afyonu şiddettir. 

veli metin, mart, 2011, bahçeşehir, istanbul


[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Faşizm, Erişim: 20 Şubat 2011
[2] A. Senel, Siyasal Düsünceler Tarihi, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1982, s. 73.

[3] İktidar ve Kadın, Yüksek Lisans Tezi, Büke Koyuncu Güçbilmez, s. 32

[4] İktidar ve Kadın, Yüksek Lisans Tezi, Büke Koyuncu Güçbilmez, s. 37

24 Nisan 2012 Salı

dikkat! faşizm canavarı büyüyor!..


dikkat! faşizm canavarı büyüyor!..

ulus, egemenlik, iktidar, toplum, devlet, meclis, yasama, yargı, yürütme, meşruiyet... her biri ne büyük kavramlar. bizlerse çeşitli dönemlerde konu kavramları içeriklendirip zamana karşı dirençli hale getirdiğimiz sanısıyla hareket ediyoruz, iddiamızın bir yanılsama olduğunun farkında olmaksızın. 

bu yazı neden kaleme alındı? indirgeyerek söylenirse: 23 nisan münasebetiyle başlayan ulusal egemenlik haftası'nın merkeze aldığı egemenlik kavramını ve bunun çağcıl demokrasilerdeki karşılığı ile türkiye'nin güncel entelijensiyasında anlaşıldığı şeklini didiklemek. 

demokrasi, nasıl modernizmin ürünü ise modernizm de rasyonalizmin. modernizmi kuran rasyonalizm de descartesçi kartezyen felsefenin. insan aklı, doğanın zıddıdır. dünya, birbirine indirgenemeyen iki ayrı töz (madde ve ruh) ontolojisine dayandırılır. madde ve ruh gibi akıl ve doğa da ikilik oluşturur. 

türkiye, artık eski türkiye değil, daha demokratik
vesayet rejimi bitti
özgürlükçü demokrasi devri
devlet, milletle kavuştu
milli egemenlik şimdi sağlandı...

yandaş, ana akım vb. adına her ne denirse densin koro halinde dile getirilenler özetle bunlar. 

şimdi, sözü uzatıp akademik ağırlığa saplanmadan bu yazının tezini dillendirelim: türkiye'nin 'ekabirleri', arkaik bir modernizm kavrayışını temele alarak toplumu iki kör kategoriye (ben ve öteki; dinci ve dinci olmayan; karısı kapalı olan ve olmayan; namaz kılan ve kılmayan; oruç tutan ve tutmayan; imam hatipli ve imam hatipli olmayan...) hapsedip -de facto bilinçleri de- faşizm çığırtkanlığı yapmaktalar. dikkat! canavar büyüyor!... 

tezimizi temellendirelim: atıfta bulunduğumuz ekabirler, başta başbakan erdoğan olmak üzere çoğulculuk kavramını çoğunlukçuluk yerine kullanmaktalar. her konuda "millet(in) iradesi" sakızını çiğnemekteler. 

"dikkat! canavar büyüyor!" dedik; çünkü, hayat, ne siyaha ne de beyaza hapsedilebilir bir olgudur; oysa kindar nesil yetiştirmeyi kendine amaç edinen 'ekabirler', popülist söylemle maniple edebildiklerini sandıkları kitleyi neye dönüştürdüklerinin farkında değiller. en son örneğine öldürülen doktorda rastladık. 'ekabirler', gündemlerine aldıkları hemen hemen her konuda çok uluslu şirketlerin network ajanslara yaptırdıkları çok PR ayağı da olan bir 'reklam' pardon psikolojik harekata başlıyorlar; kitleler, söylenenleri haşa ayeti kerim niyetine aldıklarından dile getirilen sözlerin hikmetinden sual olunmuyor tabii ki. toplumun kamplara bölünüp kör kategorilere sıkıştırılması, insanı, belli kalıplara girmeye zorlamakta; oysa olgusal anlamda bu olanaksızdır; bu nedenle bu çabalar da beyhudedir.

"egemenlik, bizim egemenliğimiz olduğu sürece iyidir." kabulünden hareket eden zihniyetin "hesaplaşıyorum" dediği 12 eylül, 28 şubat vb. konular bir başka felsefeleştiride ele alınacaktır.

Veli Metin, 23 nisan 2012, levent, istanbul


26 Mart 2012 Pazartesi

Orhan Pamuk ve Faşizme Teslimiyet


Orhan Pamuk ve Faşizme Teslimiyet

'Geç' kaleme alınmış bir yazı: Türk halkının vicdanı var mıdır? Varsa kimdir? Bu vicdan ne söyler?

Diğer taraftan öncülüğünü Jean Paul Sartre'ın yaptığı bir grup aydın her türlü baskıyı ve işkenceyi göze alarak Paris sokaklarında yasaklanan gazeteleri satmışlardı. Fransız aydınları hem sansüre karşı çıkmışlar hem de kirli savaşı tüm çıplaklığıyla kamuoyuna göstererek aydın olmanın sorumluluğunu yerine getirerek Fransız halkının bu suça ortak olmasını engellemişlerdi. Sartre'ın Hepimiz Katiliz diyerek kamuoyunu harekete geçmeye çağırması üzerine dönemin İçişleri Bakanı, De Gaulle'dan Sartre'ın tutuklanmasını istemişti. Nazi işgaline karşı Özgür Fransa direniş örgütünü kurarak Nazilere karşı mücadele eden büyük devlet adamı De Gaulle, sağcı olmasına rağmen bir komünist olan Sartre'ın tutuklanmasına karşı çıkarak 'Sartre demek Fransa demektir' diyerek İçişleri Bakanı'nın isteğini geri çevirmişti. Bir faşist çıkıp Orhan Pamuk’a “Akıllı ol!” diyebildi ve biz, ne yazık ki açıkça “Hepimiz Orhan Pamuk'uz!” demediğimiz, diyemediğimiz; dememiz, soyutlama yapabildiğimizi gösterir. Yazarlar, kanaat önderleri bile gündelik yaşamın lumpen bakış açısına, yani faşizme teslim olduğu bir dönemde demokrasi bilincinin yerleşmesi çok güç.

V. Metin Bayrak
Bahçeşehir, İstanbul, 2010

“Ucube” Üzerinden Bugüne Dair Tezler


“Ucube” Üzerinden Bugüne Dair Tezler

Türkiye, sıklıkla dile getirildiği gibi “gündemi çok hızlı değişen” bir ülke. Algıyı olanaklı kılan nesne-fon ya da şekil-zemin ilişkisidir. Şekil ya da nesne değişse de fon aynı kalıyor: gündelik yaşam faşizmi. Ne Naipul’da ne Kustirica’da ne Defne Joy Foster’da… gündeme taşınan konuların tartışılmasında Antik Yunan sözünü hatırlamaya şiddetle ihtiyaç olduğu kanaatindeyim: “Duruşmalar karanlıkta yapılırdı ki konuşana değil de konuşulana bakılsın diye.”
Eğer Başbakan Erdoğan yerine İnsanlık Abidesi adlı henüz bitmemiş ve keyfi biçimde yerine konmamış bir heykel ile ilgili “ucube” deyimini Osmanlı’nın Batı’da ilk heykel öğrenimi gören Oskan Efendi (Yervant), İhsan Özsoy, Hadi Bara, Zühtü Müridoğlu, Hüseyin Anka Özkan, Sadi Çalık, Hüseyin Gezer, İlhan Koman, Rahmi Aksungur, Giacometti, Roden… Hasan Bülent Kahraman ya da Hilmi Yavuz’un söylediğini / söylemiş olduğunu düşünelim bir an, bu denli infial yaratır mıydı? Ötekileştirme, bu toprakların kaderi midir? Adama göre muamele de? Söylenene değil de kimin söylediğine verdiğimiz önem tartışmaya konu olan “şey”in ontolojisi kaydırmıyor mu? Ne hakkında konuşmaktayız? Tartıştığımız nedir bilen var mıdır? Serinkanlılık, saygı, hoşgörü, dinleme, anlama, emeğe saygı… sıklıkla “kimliğimiz”i temellendirdiğimiz bu kavramlar nerede durmakta tartışmada?
Bu felsefeleştiride “ucube” deyimi üzerinden güncel bir zihniyet eleştirisi çeşitli tezlerle yapılmaya çalışılacaktır.
Önce, Türk Dil Kurumu’nun “Çok acayip, şaşılacak kadar çirkin olan” diye açıklayıp H. E. Adıvar’dan alınan alıntıyla örneklendiğini hatırlayalım “ucube”nin: “Bakımsızlıktan, pislikten yaralı, karınları şiş, yüzleri sarı, sıska iki ucube halinde süründükten sonra ölçüşler.”
Şimdi Erdoğan’ın konu heykel ile ilgili söylediklerini. Erdoğan, kullandığı tabirle ilgili kendisine sorulan
“Ucube ifadesini heykel için mi çevresindeki gecekondular için mi kullandınız?” sorusunu:
Heykel için kullandım. Oradaki olayı değerlendirenler, TV'lere çıkanlar, o heykeli ve yeri gidip görmemişler. Belediye Başkanı sıfatıyla söylüyorum. Heykelin olduğu yerde tarihi eserler var. Heykelin içeriği ile ilgilenmiyorum. Heykelin ne olduğunu az çok bilirim. Heykel ile ilgili takdir yetkisi kullanmak için illa güzel sanatlar mezunu olmak şart değil. Şarkı türkü için yoldan geçen vatandaşa 'Beğendin mi?' diye soruyorlar. Konservatuar mezunu musun diye sormuyorlar. O arkadaş (Kars Ak Parti eski Belediye Başkanı) neden yeniden aday yapılmadı? Çünkü aradığımız vasıflar o arkadaşta yoktu. Muhafazakâr demokrat anlayışımıza uymadığı için bir daha aday gösterilmedi.” diye yanıtlar.

Şimdi de konu heykelin sanatçısını dinleyelim: Aksoy, yaptığı açıklamada “Sarıkamış’ta, Kars‘ta, Çanakkale‘de ölen tüm şehitlerimizin barış arzularını, ruhlarını göğe yükseltiyor bu anıt . Savaşları mahkûm ediyor. İnsan olma yolunda ilerleme kaydetmek istiyorsak; barış içinde yan yana yaşamak, hayatı daha derinden anlamlı hoşgörü içinde birbirimizi kucaklamak gerekir duygusunu veriyor...
Böyle bir içerikteki heykele Başbakanın karşı olacağını düşünemiyorum. Heykel ortadan ikiye bölünmüş bir insanın bölünen parçaların karşı karşıya konularak kendi kendine düşman edilmesini simgeliyor. Aralarındaki boşluk bir duvar gibi onları ayırıyor. Boşlukta uzanan el insanlığa uzanıyormuş gibi tutulmayı bekliyor. Bu el şu anda heykel yapımı durdurulduğu için yerde yerine takılmayı bekliyor.
Yapılması bitmeyen engellenen bir parça da insani vicdanı sembolize eden göz ve ondan savaşların acısıyla akan gözyaşı...” diyor.
Son olarak yakın tarihten içinde heykel, Aksoy, belediye olan bir tartışmayı hatırlayalım:
Mehmet Aksoy, daha önce de “Periler Ülkesi” adlı eserine hakaret ettiği için Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek’i mahkemeye vermişti. Gökçek 1994 yılında “Periler Ülkesi” için “tükürürüm böyle sanatın içine” demiş ve heykeli parçalatmak için yerinden kaldırtmıştı. 

“Ucube” üzerinden bu felsefeleştiride ilki genel, diğerleri özel olmak üzere çeşitli tezler ileri sürülecektir.


Genel tez
Liberalizmden popüler vandalizmi ve linci anlayanların gazıyla megalomaninin fütursuzluğunda körleşen zihniyet marjinalleştikçe sertleşecektir.

Erivan ve Iğdır’da farklı zamanlarda aynı konuyu işleyen iki heykel, kentlerin önemli noktalarına devlet töreniyle dikilmiştir. Heykeller, ideolojik olarak birer iddiayı dillendirirler: soykırım. Erivan’daki Türkler’in, Iğdır’dakiyse Ermeniler’in. 1915, neresinden bakılırsa bakılsın trajik bir olaydır. Siyasi nedenlerle başlayan ve tarihte Ermeni Meselesi olarak adlandırılan sorunu tartışmak değil bu yazının amacı. Farklı öznelerce sürekli dillendirilen iddiaların havada uçuştuğu ve konunun özünün serinkanlılıkla ele alınamadığı tıpkı hakkında olduğu olay gibi bir anlamda trajiktir konunun ele alınma biçimi.

Kars’taki “Ucube”, Erivan ve Iğdır’daki iddiaların dışında Roma’nın, Bizans’ın, Osmanlı’nın şimdi de AB’nin refleksleriyle hareket ederek kuşatan, bütünleştiren, birleştiren, geleceğe bakan… bir kaygıyla yükselmekteydi. Geçmiş zaman kipi kullandım çünkü süreç, bizzat yerleşik statükocu zihniyet tarafından sekteye uğratılmıştır. Üstelik özü gereği sanat gibi popüler siyasal söylemin uzağında olan bir alt kültür olarak varoş söylemiyle ele alınması manidardır.

Şimdi “ucube”den yola çıkarak felsefeleştiriye konu olan olayı mikro anlamda temele alıp çeşitli özel tezler üretmeye çalışalım.

Birinci özel tez
Erdoğan’ın, ister bir Başbakan isterse de sade –ne demekse- bir yurttaş olarak belli türden bir konu ya da obje ile ilgili düşüncelerini ifade etmeye hakkı vardır; bu hakkı kullanmakta da özgürdür; kuşkusuz sonuçlarını üstlenmek de sorumluluğudur.
Erdoğan, “belli kesimlerce” adeta linç edilmektedir. Üretilen karşı tezlerin okunabilen altmetinlerinde a. Sanat, yüce bir kurumdur ve tartışma dışıdır; bu anlamıyla da bir tür fetiştir. b. Sanatı, ancak ve ancak bu konuda “ehil” kişiler yapabilirler. c. “Benim gibi düşünmeyenler” ötekidir; benim “kutsallarım” hakkında konuşmazlar. d. Sanata dair üretilen söylemler, üslup ve içerik anlamında sanatın yüceliğini kabul etmelidir. Yapılan tartışmalarda dillendirilen düşünceler ve kullanılan üsluplar, birinci tezin altmetinlerinde dile gelen dört alt tezi doğrulamaktadır.

İkinci özel tez
Erdoğan’ın dillendirdiği kimlik, referans olarak İslamiyet’i değil faşist vandal bir pragmatizmle kenti sosyal-iktisadi-siyasal anlamda talan eden varoş altkültürüdür.
İslamiyet referanslı olduğu iddia edilen “kimlik”, kentliliğinin varoş kültürünü aş(a)mayan faşist bir temel(i) üzerinde yükselir; bu alt kültür, devlet adamı kimliği üretemez, Erdoğan’ın kimlikler üstü, farklı geleneklerden gelen ve farklı dünya görüşleri olan kitleleri –kendisine oy vermelerine rağmen- kucaklamaması, dar bir çevrenin sözcüsü bir söylemi dillendirmesi bu felsefeleştiride ileri sürülen ikinci özel tezi doğrulamaktadır.

Üçüncü özel tez
Osmanlı kimliği, İslam ile özdeşleştirilerek anakronik yapay bir Osmanlı yaratılmaktadır.
Bugün, İslami kesimlerce anakronik ve ideolojik biçimde yaratılan Osmanlı kimliği fetişleştirilerek dokunulmaz, sorgulanmaz kılınmıştır. İslam ve küresel aktörlük, dokunulmazlığın iki ana öğesini oluşturmaktadır. Osmanlı, hiç kuşku yok ki çarpıtılarak üretilen Osmanlı kimliği –ama Osmanlı kimliğini oluşturan pek çok öğeden İslam- üzerinden kendilerini tanımlayan AKP’nin 2000’lerde ürettiği “kimlik” sipariş üzerine başka Gülen Cemaati olmak üzere cemaatlerin anonim üretimleridir. Bu felsefeleştiride ileri sürülen üçüncü özel tezi, bir ulusal kanalda yayımlanan –Muhteşem Yüzyıl- ve son günlerde kamuoyunu meşgul eden Osmanlı tartışmalarında cemaatlerin ve “belli kesimler”in takındıkları tutum(lar) doğrulamaktadır.

Dördüncü özel tez
Türkiye’de büyüyen sosyal-iktisadi-siyasal dalga, cemaatleri, AKP’yi ve Erdoğan’ı aşan bir olgudur.
Erdoğan, İslam’ın bir tür çağcıl yorumunu üreten bu halkın kavrayışının ne yazık ki gerisinde kaldığını hem Türkiye’yi hem de dünyayı kavrayışında görmekteyiz. AB süreci, küreselleşme, artan dış ticaret hacmi, ülkeye gelen 30 milyonu turist ve yurtdışına çıkan 5 milyonu aşkın yurttaşımız, birlikte düşünüldüğünde ülkenin yalnızca rakamsal anlamda değil sosyal anlamda da dünya ile entegre olduğunu göstermektedir. Süreç, Türkiye’nin yıllardır olduğu gibi yalnızca İstanbul ile değil sayıları Bursa, Gaziantep, Kahramanmaraş, Diyarbakır, Van, Erzurum, Trabzon, Samsun, Sivas, Kayseri, Konya, Mersin, Anada, Antalya, Bursa, Denizli, Manisa ve daha pek çok şehrin dünya ile bağını ne Ankara ne de İstanbul üzerinden değil doğrudan kendilerinin kurması, rüştünü ispatladığını ve bypass ile yaşamadığının göstergesidir. Süreç, taşrada yaşayan insanlarımızın vizyonunu da genişletmiştir. Artık İslam ve kimlikle ilgili başka kavramlar, ergenlik dönemine sıkışıp kalmış ve onu aşamamış toplumlar için önemini korumaktadır. Oysa Türkiye’nin, göreli olarak bir anlamda ergenlik dönemini atlatmış yetişkin olmasa bile “post adolesen”  dönemi yaşadığı ileri sürülebilir. Göstergeler, Erdoğan gibi yaşamayan ama Erdoğan’a oy veren milyonlarca insanın var olduğunun kanıtıdır. Dar bir kesimin “gururunu” okşasa da huzura hizmet etmeyen gerginliği kimse onaylamamaktadır. Son “Ucube” tartışmasında mütedeyyin kesimlerin de Erdoğan’ın hoşgörüsüzlüğünü dillendirmeleri, bu felsefeleştiride ileri sürülen dördüncü özel tezi doğrular nitelikteki göstergelerden yalnızca biridir.

Beşinci özel tez
Yeni-Osmanlıcılık, geç ergenlik dönemindeki bir toplumun megalomani psikozu altında abuklamasıdır.
Üretilen ve gururumuzu pek çok açıdan okşayan ama okşandıkça da sertleşen gururumuz sonucu saldırganlaşmamıza neden olacak Yeni-Osmanlıcılık, Erdoğan ve ekibinin çürük hipotezlerden hareket ettiklerini; Cumhuriyet’in “mefhum-u muhalif”i olarak bir kimlik üretme telaşı içinde olduklarını göstermekte. Osmanlı şemsiyesini İslamiyet’ten mürekkep görmek ya da İslamiyet’ten oluştuğunu sanmak, tarihsel hakikatlerin eğilip bükülüp 1984vari bir biçimde tarihin yeniden yazılması ile üretilmiş bir gerçekliğe zihinlerin hapsedilmesidir. Cemaat kanallarının ve yayınlarının gerçekliği ideolojik bir kaygıyla belli sabit bir açıdan tekboyutlu ele almaları, yeni bir hakikatin üretilmesini sağlamakta. Erdoğan, çeşitli vesilelerle dillendirdiği, “Türkiye’nin çimentosu İslamiyet’tir” sözüyle ülkeyi ve heterojen toplumu anakronik bir kimliğe hapsetmektir. Yeni-Osmanlıcılık, AKP ve Erdoğan’ın Ortadoğu ve Arap dünyasındaki popülaritesiyle birlikte düşünülürse ciddi çelişkiler taşımaktadır. Yeni-Osmanlıcılık, mazideki Osmanlı tebaası üzerinde emperyal bir çatı kurmak ve bölgede üretilen artı değerlerin İstanbul’a taşınması demektir. Bu talebe ne bölge ne de dünya izin verir. Talebin dillendirilmesi bile bölgede ve dünyada infial yaratır ve Saddam Hüseyin’in “deha” kokan hareketlerine benzer politikaların yaşanmasına neden olur. AKP, BOP ile gündeme gelen genelinde Batı’nın özelinde ABD’nin bölge ve dünya üzerindeki egemenliğinin sigortası olan politikaların göreli olarak başarıya ulaşabilmesi için Türkiye’ye uzatılan bir havuçtur. Sonuç olarak Yeni-Osmanlıcılık, romantik bir taleptir ve bölge ve dünya için yeni Kudüsler, Beyrutlar, Bağdatlar, Tahranlar demektir. Bu felsefeleştiride ileri sürülen Yeni-Osmanlıcılık’ın fantezi ürünü ve ABD tarafından verilen bir havuç olduğunu dillendiren beşinci özel tezi, bölgenin tarihi ve konjonktür bizzat doğrulamaktadır.

Altıncı özel tez
Erdoğan ve ekibinin sürekli dillendirdikleri “vesayet rejimi”, “Ucube”nin ortadan kaldırılma “operasyonunda” bizzat Erdoğan ve ona biat edenlerce icra edilmektedir.
Kars Belediye Başkanı, Belediye Meclisi üyeleri, Erdoğan’ın “talebini” jet hızıyla hayata geçirmişler ve belediye meclisinden yıkım kararını çıkarmışlardır. Kars Belediye Başkanı, Erdoğan’ın kenti ziyaretinden önce kentte bulunan çeşitli heykelleri kaldırtarak faşizmin en önemli ideolojik aracı olan “otosansür” ile hareket etmesi bu felsefeleştirinin altıncı özel tezinde ileri sürülen “vesayet” iddiasının iliklere değin sindiğinin göstergesidir.

Sonuç
Türkiye’de sanat ve sanatın kucaklayıcılığı, içtenliğin oportünizmle savaşının ölü doğmuş hoşgörüsüzlüğüdür.
“Ucube!”, Türkiye’nin, başta Osmanlı’dan ardından Roma’dan, Pers’ten, Bizans’tan hatta Atina’dan gelen emperyal şemsiyesinin bir tür yeniden doğuşunun nesnelleşmesidir. Kars, “Ucube!” ile, Erivan – Iğdır kamplaşmasında (Ermenistan – Türkiye) Iğdır ve Erivan’ı (Fransa’yı, ABD’yi, diasporayı ve dünyayı) aşıp Kafkasya’yı kucaklar. Erdoğan ve ekibinin çapsızlığı, Osmanlı şemsiyesini İslam’dan mürekkep görmeleridir. Sanatın içine tüküren, iktidarın şımarttığı ve kendini en çok megalomanide gösteren (bu) tutum, iddia edilenin tersine liberalizmden değil popüler kültürün sığ kavrayışından beslenmektedir. Geçmişin patolojik megalomanisinde anakronik kavrama faşizmi yaşayan bir halkın sığ ve bulanık irinlere saplatılan kimliksel tarih arayışları, yeniden kimlik yaratma girişimleri, 1994 ile 2011’in söylemsel analizlerinde görülebilir.

V. Metin Bayrak
Bahçeşehir, İstanbul, 2011