özneleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özneleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2014 Cuma

politize olmak üzerine

bugün, farsça "yeni gün" anlamına gelen "nevruz" ya da bugünlerdeki haliyle "newroz. aslında yeni bir yılın başlancı... baharın gelmesiyle uyanan doğa, farklı ama yeni yüzünü göstermekte... yeni, umuttur. yeni, gelecektir. oysa, gelecek, çoktan ipotek altına alınmıştır burada. yerleşik iktidar, insanları umut iğdişi etmiştir. toplumsal histeri krizi yaşanmakta... kriz anında ne yeni yıl ne gelecek ne umut ne de bunların toplamı olan hayat kendini gösterebilmekte... hayatsız hayatlar yaşanmakta... bir başka deyişle de çalınmış hayatlar... peki kader midir bu? hiç şüphesiz hayır. yerleşik hastalıklı yapıyı kırmanın, aşmanın, yeniden geleceğe umutla bakmanın -eşyanın tabiatı gereği- sonsuz yolundan biri politize olmak. işte bu yazıda "politize olmak" deyimi, çeşitli kavramsal ayrımlara gidilerek içeriklendirilmeye çalışılarak hipotetik tezler ileri sürülmeye çalışılacaktır. 

siyasetten o kadar uzaklaştırıldı ki ülkede yaşayanlar ve yaşayanlar... kamu yönetiminin belli bir uygulamasını protesto etmek için minibüsünü yakan minibüsçü esnafı "bu bir siyasi eylem değil, hak arama eylemidir."* diyebiliyor. bütün politik enerji, başta futbol olmak üzere çeşitli simgeler üzerinden akıtılıyor... şimdi konuyla ilgili bir başka bağlamda yazılmış "sınıfta günceli konuşmak" başlıklı yazıdan uzun bir alıntı okuyalım: 
"Sınırlarımız 1980 ile öyle bir çizildi ki bütün enerji, neredeyse futbola akıtılmaya başlandı. Futbol, izin verilen bir konu(ydu); bunun dışında hele politik herhangi bir konu ya da sorunsa hemen marjinalize edilird/siniz. Salazar’ın 3F formulü (Fado, Fiesta, Futbol), Türkiye’de arabesk-fantezi-pop müzik, futbol ve din şeklinde tezahür eder. Devlet, topluma bizzat kimlik biçer; bu kimlik: Türk - Sünni İslam sentezidir. Siyasetin alanı iktidarca tanımlanıp sınırlandırılır. Gündem, iktidarca çizilen sınırların içindeki konulardır. Siyaset, hayatın dışına itilir. Devlet, "Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek." dediği iddia edilen tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’da dile gelen ‘hakikat’ ile hareket eder. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, kulüpler ya da kısa bir anlatımla toplumsal, siyasal alan oluşturabilecek her türlü “alan” kapatılır. Toplumsal - siyasal alanın “gaz sıkışması” üretilen müzik, futbol ve cemaatleşme, klikleşme ile alınmaya çalışılır. Kamplaşma alanları bellidir. Kamp(ınız), duruşunuzu, terminolojinizi,  bilincinizi,  davranışlarınızı köklü biçimde belirler. Fakat bunun geriden gelen ama mutlaka gelen kaçınılamaz bir maliyeti vardır: özgürlük.  Özgür olunmayan bir alanda kendini ifade edemez özne. Özgür olunmayan bir yerde sorumluluk da yoktur,  yapılanlarda vicdan da gözetilmez. Hayatın tanımlılıklar içine sıkıştırıldığı,  politikadan yalıtlandığı,  kişilerin kendini ifade araçlarından yoksunlaştırıldığı bir ‘habitat’ içinde nefes alan öznelerin yaşadığı durum engellenmedir. İnsan, kişilik kazanıp bireyleşemez tanımlanan alanlarda. Bunun kaçınılmaz sonucu, saldırganlıktır. Toplumun patlamaya hazır bir bomba olduğunun farklı kesimlerce senelerdir dillendirilmesinin bir nedeni de bu olsa gerek."**
evet politize olmak, olup bitenleri kavramak, dünyaya dair belli bir bakış açısı oluşturmanın yolu, ona dair politik bir tavır oluşturmaktan (da) geçmekte... bu da dünya görüşüyle mümkündür. şüphesiz, bir dünya görüşü, çeşitli felsefelerden, ideolojilerden, dinlerden, hayat görüşlerinden hareket edilerek oluşturulur. bu nedenle konu soruna yaklaşırken çeşitli kavramsal ayrımlar yaparak seçik hale getirilebilir; ardından politize olmak kavramı içeriklendirilerek hayata dair tavır almanın yollarından biri olarak politize olmak temellendirilebilir. temellendirme, önce ideoloji, felsefe, dünya görüşü, hayat görüşü kavramlarını birbirinden ayırıp siyasi olmak nedir sorusuna cevap verilerek; ardından "reductio ad absurdum" yöntemi kullanılarak yapılacaktır. 

felsefe: "belli türden bir sorun ya da soruya dair mantıksal bütünlüğü olan bilgi" olarak tanımlanan insan başarılarından biridir; konu soruna dair tarihsel süreçte filozoflarca farklı yanıtlar verilmiştir; bu nedenle felsefeden değil felsefelerden söz edilebilir. 

ideoloji: dünyaya dair, belli türden bir kuramla mantıksal bütünlüğü olan geniş çerçeveye dayanan siyasi, toplumsal, ekonomik, kültürel ve sanatsal yaklaşım ya da bütüncü kavrayış.

dünya  görüşü: dünyaya dair geliştirilen bakış açısı. dünyanın belli türden kavranışı, dünyaya dair alınan tavır.

hayat görüşü: hayata dair, hayatta kişinin kendini konumlandırdığı, ilişkilerini dayandırdığı normlar ve/veya bulunulan nokta ya da noktalar bütünü. 

siyaset: kamusal alanı mevcut normlara göre işletme; değişen hayata cevap verecek nitelikte düzenlemeler geliştirme sanatı. 

şimdi, konu kavramların hepsi doğrudan ya da dolaylı olarak politik alana dair bir şey söylemektedir. bunlarsız bir hayatın olanağı yoksa, ki yoktur, "insanın, kaçınılmaz biçimde siyasi bir varlıktır ya da özne olduğu" ileri sürülebilir.... hayata dair entelektüel tavır, olmazsa olmaz bir koşul olarak karşımıza çıkmakta. eylemlilikse iki şekilde tezahür etmekte. pasif eylemlilik ve aktif eylemlilik. aktif biçimde politik alanda söz söylemese bile her özne siyaset(in) etkin ve/veya edilgen öznesidir; bu, oyuncular ve seyirciler alegorisiyle de anlatabilir. seyirciler, mücadeleye tanıklık ederler; psikolojik anlamda belli oyunculardan yana tavır alırlar... bu, eşyanın tabiatı gereği böyledir. başka türlüsü söz konusu olmaz. bu nedenle hayat, heidegger'den devşirdiğimiz ifadeyle "her özneyi politik alana fırlatmıştır."

tez:
"özne, politize olan özne, özneleşerek yaşadığı yeri habitatına dönüştürüp yurt sahibi olarak özgürleşir."


temellendirme:

politika, hayattır bir bakıma ve hayat, toplumsal özneler arasında ilişkilerdeki diyalektik ile nefes alır. diyalektiği besleyen özneler, haklar ve özgürlükler alanını genişleterek kamusal alanı çağcıllaştırabilir. kamusal alanın çağcıllaşıp özgürleşmesi ile öznenin özgürleşmesi ve yurda kavuşması eşzamanlı gerçekleşen olgulardır. özgür kişi, zihinsel anlamda nefes darlığı yaşamadan kendini uygun mecralarda ifade etme imkanı bulur. insan, özü gereği, dile ve bilince sahip bir varlıktır. bu nedenle toplumsal alan içinde ilişki ağları içinde bulunan her özne politiktir. tersi, bilinç yoksunluğudur; ki, bu, olanaklı değildir.

yangın var... türkiye'nin şiddet tarihinde, siyasetin dışına itilerek hayata katılımı engellenen insanlar, nefes darlığı çekmekte; bunun yolu, ciğerlere derin derin nefes almak; bu da ancak politize olmakla, hayata aktif bir politik özne olarak katılmakla mümkün. politik özne olmak, 19. y.y. ve sıklıkla 20. y.y.da olduğu gibi şiddet eylemlerinde bulunmak değil artık. direnişin pasif olanına dair ciddi bir kültüre sahip insan türü. şiddete içkin olmayan direnişleri, mücadele dillerini kullanmak, rafineleştirmek için eylemlilikler geliştirmek, yeni binyılla birlikte inşa süreci hızlanan yeni dünyanın çimentosunu insanileştirmekten öte canlılaştırabilir. 

evet, politize olalım, başka türlüsü olmayan, bir anlamda kaçınılmaz olan kimliğimizin farkına varalım... sıkışan hayatın kapısını kelimenin birinci anlamıyla politize olarak aralayabileceğimizin bilinciyle nefes alalım artık birbirinden koparılamayan ve aralarındaki dikotominin sona erdiği toplumsal ve doğal alanda... 

yeni yılı, baharın umuduyla karşılayalım... siyasal-toplumsal-doğal alanın mücadele alanı olduğunu bilerek... biz de birer özne olarak dokunalım o hayata... irademizin etkisinin farkında olarak dokunalım... bizim bilincimizle de şekillensin... tarihin ne bizimle başladığını ne de bizimle biteceğini düşünerek dokunalım... ve şüphesiz hayata güvenelim... şiddeti, savaşı dışlayarak, doğayı araçsallaştırmadan özenle dokunalım... şiddeti, ötekileştirmeyi, hiyerarşik ilişkileri yeniden üreten dili tekrarlamadan... 

newroz piroz be!

v. metin bayrak
21 mart 2014' istanbul, fındıkzade



dipnotlar:
*http://www.radikal.com.tr/turkiye/erdoganin_mitingi_oncesi_alev_alev_protesto-1049256
**Öğretmenler Odası Dergisi'nin 10. sayısı için hazırlanmış "Sınıfta Günceli Konuşmak" başlıklı yazı: http://ogretmenlerodasi.org.tr/sayfa.php?id=149

17 Şubat 2013 Pazar

Olgunluk versus Olmamışlık


olgunluk versus olmamışlık

olgun olmak, olgunlaşmak, ermek, bilmek, bilgelik, arzularını kontrol etmek, kamil insan olmak, hamlık, toyluk, acemilik, torlaklık, çocukluk...

ol-mak fiilinin kökünden türemiş bir kavram olarak olgun ve olgunluk kavramlarına türkçe'nin yüklediği anlamlara bakıldığında gençlik ve ilgili kavramların göreli kavramı olduğu anlaşılmakta; olgu statikleştirilip yetişkin ve yetişkin olmama, kör kategoriler olarak düşünülmekte. 
olgun olmak, heyecandan uzaklaşmak anlamına heyecan-lı olmamak anlamında düşünülmekte.

dil, düşüncenin aynası ve dünyayı - kendimizi kavrama aracıysa; insan, kendini bu dilde yer alan kavram ile tanımlarsa; tanımlanırken "olgun insan" denen insan, artık varsa bile heyecanından kendini yalıtır, onu atar, çünkü artık o olgundur. bu olgu, dil faşizmi ya da dilin kuşatması olarak kavramsallaştırılabilir.

gençliği dışlayan bir olgunluk, heyecanı, coşkuyu ve gençliğe dair ne varsa her birini de dışlamış olur; gençliği dışlayan bir olgunluğun gençlere kendi kültürel birikimini nasıl aktarabileceğini düşünebiliriz ki? kültür, hiç kuşkusuz, kuşakların ürettiği ve yine kuşakların birbirlerine aktardığı bir olgudur; kuşakları, birbirinden ayıransa olmuşluk ve olmamışlık; 'olmuşlar', 'olmamışlara' aktarırlar; oysa dijital çağda öğreten - öğrenen ilişkisi bilişim teknolojileri ve onun üzerine inşa edilen yeni bilinçler bağlamında tersine dönüşmekte. peki ‘iletişim’ nasıl kurulmaktaydı ve şimdi tersine dönen ilişkide aldığı biçim nedir?
olmuş olan kendini olgun görür ve o, olmuş olarak gençliği(ni) dışlar. olgunluğun içine kendini hapsedense biraz daha kültürün içine sıkıştırıp antropolojik köklerinden yalıtıp salt kültür ürününe dönüş(tür)ür ve hayatla olan bağın(ın) kopmasına neden olur.

dil, düşünceyi; düşünce, algıyı; algı, davranışlarımızı; davranışlarımız, kim olduğumuzu tesis eder. o halde geriye, toplumsallığın, ahlaksallığın temeline yani dile indiğimizde onun ne denli baskıcı bir olgu olduğunu görürüz; baskıcıdır ama sınırları mutlak değildir; sürekli gelişerek hayatta kalması, insanı daha fazla kuşatabilmesinin nedeni, bu esneklikte saklı olsa gerek.

dil, olmuşların, olgunların taşıdığı, sınırları onlarca çizilen bir olgu. dil, insanın özneleş(tiril)me sürecinde ideolojik bir aygıt olarak kullanılmakta; insanı doğasından arındıran ana olgu olarak da okunabilir. çocukluğun naiflikle, masumlukla, akıldan yoksunlukla... ilişkilendirilmesi de bundan. yetişkinler, yetişkin olma durumunu fetişleştirir; özneliklerini -statü, ırk, din, dil, toplumsal cinsiyet vb. gibi-, çeşitli ‘değer’lere tahvil ederek bir anlamda yaşamı totaliterleştirerek insanı doğadan uzaklaştırırlar; oysa duruluk, eşitlik, dolaysızlık, sınırlandırılmamışlık, kutsalsızlıktır bir bakıma olmamışlık olarak görülen özne(cik)lik hali.
iktidarı temsil eden olmuşluk, ‘olgun’larda cisimleşmekteyse şu tez kaçınılmazcasına ileri sürülmeyi bekler: olmuşların faşizme duyduğu ihtiyaç, gençlerle olan iletişim(in)e içkindir. 

günümüz gençleri -ya da olmamışları-, otoritenin hiç bir türünü tanımayarak otoritenin cisimleşmiş hali olan yetişkinlere ve yetişkinlerin temsil ettiği kurumların etkisizleşmesine neden olmakta. yetişkinlerle gençler arasındaki diyalektik, çağımızın yeni çelişkisi olarak da okunabilir. aralarındaki ilişki "çatışma" olarak da okunabilir ve çatışma yeni başladı... çağımız, bu çatışmanın çağıdır da!

V. Metin Bayrak
Levent, İstanbul, 2013


26 Mart 2012 Pazartesi

"Öznenin Kuruluşunda Özne Nerede?" Sergisi



"Öznenin Kuruluşunda Özne Nerede?" Sergisi

Giriş
İnsan, kendi hayatının öznesi midir? Özne kimdir? Nasıl oluşur? Nerede hangi araçlarla doğal bir varlık özneleştirilir? Bu özneleştirme sürecinde temel araç nedir? Bu araçlar, süreçte birbirlerini besleyip tamamlarlar mı yoksa aralarında çatışmalar yaşanır mı? Bu süreçte okul nerededir? Okul, "adam olma"nın olmazsa olmaz yeri midir? Sahi, okul nedir ve hangi araçlarla çalışır?

Okul, artık hayatın tamamını kapsayan bir olguya ideolojik bir işlev yüklenerek dönüştü. Hayatımız boyunca eğitiliyoruz. Belki resmi belge almıyoruz her eğitimimizden ama neyi ne kadar okuduğumuza ya da ne konuda ne kadar eğitildiğimize göre değişmekte toplumsal statümüz, prestijimiz ve gelirimiz. Formasyonlarımız, ana özümüze / tözümüze dönüşmüş ve insan olma kimliğimiz ilineğe. Bunun sonucu olarak insanın ontolojisi kaymış. İnsan, her an forma sokulan bir varlık olarak yeni bir epistemolojiye ihtiyaç duymakta. İnsanı algılamanın koşulu yeni değil farklı bir "göz" ile ona bakmaktır. İnsan, burada eğitilen insan, kimdir? Biz, egemen ideoloji, iktidar, onu bir özne olarak belirleyip çeşitli kutulara yerleştirerek tanımlamaktayız. İyi ama bu özne kimdir? Biz, onu bu kadar çok kutulara sığmaya / sığdırmaya zorlarken o ne düşünmekte? O, bir özne mi yoksa kurulmuş bir özne mi? Eğer bir özne ise onun kendini ifade biçimi de hiç kuşkusuz vardır. O, bir özne olarak "okul" diye tanımlanan kutularda kendini ve içine tıkıldığı, içine kapatıldığı, bilincinde ve bedeninde bir tür ıslahlaştırma pratiği yapılan yeri nasıl algılamakta? Biz, yetişkinler, üretimi görece tamamlanmış özneler, ahlakın ve toplumun polisleri belli bir omurgaya; ana kompozisyona sahibiz. Oysa henüz biçimlenme sürecindeki özneler, ham. Bizim gözümüzden -eğer bir kategorileştirme yapmak gerekirse- onlar ve içinde yer aldıkları evrenler tanımlı ve bellidir. Oysa onların gözünden onlar kimdir ve nerededirler? kendilerini ve içinde yer aldıkları evreni nasıl algılamaktadırlar? Onların gözünden kendilerine ve içinde yer aldıkları mekânlara bakmaları istendiğinde neler gördüklerini ifade etmeleri istendiğinde bizimle neler paylaşırlar? Foucault'un "Söz Mahkûmların!" sözünde ve eyleminde olduğu gibi sözü, metin yazarlığını ve PR'ını yetişkinlere vermeden öğrenci/özne/bireylere verelim ve dinleyelim.
Sergi, üç bölümden oluşur. İlköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim dönemindeki öğrenciler. Bununla amaçlanan özneleşme / özneleştirme / özneleştirilme sürecinin izini sürebilmek.

Sergileme süresince çeşitli yan etkinliklerle özneleştirilme sürecini konu edinen söyleşiler ve performanslara yer verilir.

Amaç
Giriş kısmında kısaca değinildiği gibi özneleştirilme sürecindeki bireylerin gözünden kendilerini ve artık fetişleştirilen eğitim ve kurumlarını nasıl gördüklerini çeşitli araçlarla ifade etmelerini sağlamak. Bu sergiyle amaçlanan, eğitimin içeriği ve eğitim yapılan mekânların üretiminde farklı bir göz olarak "onlar"a söz vermek ve eğitim kavramının içeriğini zenginleştirmek. Bununla amaçlanan, eğitimin toplumsal bir ıslah aracı olmak özelliğini desteklemek değil; dayatmacı ve ideolojik bir araç olma özelliklerinin arındırılmasına katkıda bulunmaktır. Amaç, kaba anarşist dünya görüşlerinin sıklıkla dillendirdiği gibi eğitim karşıtlığı da değildir. Sergiyle amaçlanan bir diğer noktaysa insana, kendi hayatının öznesi olma hakkının tanınmak istenmesidir.

Kapsam
Birinci sergi, anaokulu, ilköğretim ve lisede okuyan çeşitli sınıflardaki öğrencilerin ve öğrenci gruplarının "iş"lerinden oluşacaktır. Hayata geçirilebildiği koşulda üniversite öğrencilerinin de aynı konu özelinde işleri konu projede yer alabilir.

Yöntem
Sergi, anaokulu, ilköğretim ve lisenin çeşitli sınıflarında okuyan öğrencilerin malzeme ve konuda tamamen serbest bırakılmalarıyla gerçekleştirilecektir. Sergilenecek işler, bir şiir olabileceği gibi kullanılmış bir eşya ya da elbise ya da ısırılmış bir tost ya da hamburger de olabilir; heykel, resim, müzik ya da video da olabilir; burada hiç kuşkusuz sergileme mekânının izin verdiği ölçüde işler sergilenebilir. Proje, Türkiye'deki bütün okullara açık olarak uygulanacaktır. Arzu eden okul, öğretmen, öğrenci... projeye başvuruda bulunarak sergide yer alabilirler. Sergiye bireysel katılım yanında arzu edenler grup olarak da temsil edilebilirler. Bu anlamda herhangi bir kısıtlama yoktur.

Metodoloji anlamında takibinin ve sonuçlarının görüce yönetilebilmesi için İstanbul’dan projeyi sahiplenecek bir okul ve bu okulun proje özelinde ortaklık kuracağı taşradan ve/veya yurt dışından bir okul ile projenin hayata geçirilmesinin, amaçlara daha fazla katkıda bulunacaktır.

Sergileme
Sergileme, kamusal alanlara yakın ve ulaşım kanalları görece kolay, geniş kitlelerce erişilebilecek ve Milli Eğitim Bakanlığınca da -ironik de olsa- desteklenecek bir sergi mekânında da gerçekleştirilebilir. Sergileme, tanımlı bir sergi mekânda yapılabileceği gibi açık ya da kapalı kamusal bir alanda da yapılabilir; ama serginin örgün eğitim hizmeti verilen bir mekânda yapılması, projenin daha çok tartışılmasına katkıda bulunabilir.
  
Proje & Düzenleyen
V. Metin Bayrak
Tarlabaşı, İstanbul, 2010