dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2016 Perşembe

OZANLARDAN YAZILM(CI)LARA HAFIZA

OZANLARDAN YAZILM(CI)LARA HAFIZA

Bir Bilinç Ontolojisi Kurma Denemesi

“Hafıza Üzerine” konu başlıklı bu yazılamada “hafıza” kavramı, bilginin saklandığı kaynak, insan bilincindeki yeri ve etkisi, iktidar ve kültür bağlamında tartışma konusu edilecektir.

Nörobiyoloji, nörofizyoloji alanındaki güncel bilgilerimiz, bilginin, nöron adı verilen beyin hücrelerinden saçaklanan sinapslarda saklandığı ve/veya sinapslar arasında kurulan bağlar olduğu yönünde. Düşünme, hatırlama, bağlantı kurma gibi zihinsel faaliyetler, birbirine temas etmeden bir tür elektrik akımı şeklinde sinaptik bağlantılarla gerçekleşmekte. Epistemolojik anlamda bilgi, işi olgu, kavram, sorun ya da obje arasında kurulan bağ, daha önce görülmemiş bir ilişkinin dillendirilmesi olduğuna göre sinaptik bağlantının bir türüyle özdeştir.

İnsan bilinci, zihinsel yapısı, belleği, bilgi kaynağının sentaksına göre biçimlenir. Bunun en somut ve de güzel örneği, yazıdan evvel belleğin ya da tarihin ozanların diliyle kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır. Hatta Muhammed Peygamber’e 40 yaşındayken inmeye başlayan Tanrı kelamı Kuran-ı Kerim, 3. Halife Osman devrinde yazılı dile aktarılır; o zamana değin birden fazla kişinin ezberinde tutulur. İzmirli Homeros’a vakfedilen İlyada ve Odisea destanları da dolaşımından çok uzun yıllar sonra yazıya aktarılır. Destanların şiirselliği, kuşaktan kuşağa aktaran ozanların dokunuşlarına da bağlıdır.

Destanların manzum yapısı, anonimliğe, yazının kültürel hayata dâhil olmasıyla, yerini, zamanla nesre bırakır. Manzum eserler, bellek tarafından, nesir eserlere nazaran daha kolay tutulur ve aktarılır. Nesir, okuyanı ve/veya dinleyeni pasifleştirir; iktidara, bu anlamda, daha fazla içkindir. Bilgi, daha çok yazıda ete kemiğe bürünüp nesneleşir; simgelerle simgelerde nesneleşen bilgi; taşta, kilde, parşömende, kâğıtta, diskette, mikrofilmde, hard diskte ve artık serverlarda nesnelleşir. Bilginin, yapay zekâyla yazılıma dönüşmesi, eşzamanlı, dijitalleşmeyi doğurur. Bu yazılamada, bağlamsal anlamda, fona bilgi – bellek – iktidar kavramları alınarak h a f ı z a bağlamında bir tür “bilinç ontolojisi” yapılmaya çalışılacaktır.

Dil – kültür bağlamında “İnsan bilincinin grameri, kendisini işleyen bilginin gramerine göre şekillenir.” tezi, sıklıkla dillendirilir. Söz konusu tez; insanlık, kültür ve uygarlık tarihi, bilgi – bellek – iktidar ve bilinç bağlamında kronolojik olarak tartışma konusu edilerek temellendirilmeye çalışılacaktır.

Bilincin katmanal evriminin, doğrusal işlediği iddia edilemez daha çok sarmal hareket ettiği düşünülebilir. Yazılamanın amacı, söz konusu sarmal hareketi, sarmalın beş temel “durak”ının soyutlaması irdelenerek aktüel bilinci nesnelleşrerek ifşa etmektir. Sarmal yolculuğun kırılma noktaları: doğal, dillenme, dilsel, altdil/ler ve dijitalleşme. Her dönemde bilen, bellek oluşturan özne olarak anılan insanın varlıkla ilişkisi, insan bilincinin ontolojisini sürekli değiştirmiştir, buna bağlı olarak hayat/ı da!

Kronolojik olması doğrusal kılmaz bilincin evrimini; hareketi, sarmal bir yapıya sahip olduğu gibi, her aşama, öncekini kapsar, içine alır ama özüne de sirayet eder; çünkü diyalektik işler. Her yeni katmak, mazidekini içerir lakin ondan başkadır. Özünü mavi oluşturur ama özü mazi/deki hali değildir. Değişimi özselldir aynı zamanda.

I. Doğal Dil
Varlık – İnsan – Özdeşlik – Doğrudandık
Doğal Dil, insan türünün antroposentik anlamda henüz bilinçten yoksun olduğu dönem işaret eder. Bilinçten yoksunluk, pür doğasallık, insanın evrim sürecinin henüz başlamadığı döneme eşlik eder.
İnsan türü dâhil her varlık, bütünlüğü olan birlik, yaşam, doğa içindedir. Ben ve öteki ayrımı, henüz, söz konusu değildir. Var olanlar, canlı – cansız, tehlikeli – tehlikesiz, yararlı – zararlı vb. dikotomik olarak kategorize edilir. Yaşamsal içgüdüyle ve koşullanmayla nesne ve imgesi arasında özdeşlik söz konusudur. İnsan, henüz dilsizdir, bilinçten yoksun; varlıkla dolaysız bir ilişki içindedir, özdeştir.

II. Dillenme
Varlık – İmgelem –Mekân
a. İlk mırıldamaların başladığı, bir ya da iki heceli sözlerin çıkarıldığı, “el-kol hareketleri” ile kimi kaygı, korku, mücadele yollarının aktarıldığı dönemdir.

b. Dilsel bir varlık olarak insan ve bilincini önceleyen bir tür hazırlık dönemi olarak da düşünülebilir. İnsanla varlık arasına kavramlar girmeye başlar. İnsan bilincinde nesne/varlık, zihinsel imgelem yoluyla canlanmaya başlar. Bu dönemde birkaç hecelik dil ve el-kol hareketleri bilinçte oluşan ve nesneyle eş anlamlılık dışında oluşanı anlatma pratiğidir.

c. İnsanın ayağa kalkamaya başladığı, doğal akışının değişmeye başladığı, ön ayaklarıyla – henüz elleri değildir – taşları alıp birbirine vurmaya başladığı, alete, daha doğrusu zihninde oluşturduğu biçime yöneldiği dönemdir. Nesneyle ya da varlıkla insanın arasına simge, dil, kavram girmiştir.
Derkenar – I
İlk dönemde genetik yol dışında “bilgi” aktarılmaz. Oysa ikinci dönemde nesne, yani av için sivriltilen taş ve mızrak, aktarılır. Bunlar, artık, birer kültür ürünüdürler. Kaldı ki taşları sivriltmek için ayağa kalkan insan türü, doğasallığından yavaş yavaş uzaklaşmakta ve doğasıyla ürettiği kültürü arasında diyalektiğin sonucu çatışmalı bir varlığa dönüşmektedir.

III. Dilsel
Varlık – Kavram – Yazı – Tarih
a. Bu dönemde oluşmaya başlayan dil ile ikinci dönemde realize olan simge – varlık – birleşir. Bu dönemde hem nesne hem de o nesnenin yapay dilde ve bunun hem nedeni hem de sonu, bir anlamda özdeş olduğu bilinç, kendini göstermeye başlar. Bilinç, insanın, insanlaşma süreci denen evriminde kritik bir dönem, bir tür kırılmaya karşılık gelir.[1]
b. Komünler şeklinde yaşayan avcı ve toplayıcı toplumlarda nesne – dil eş zamanlılığı, insanı bir kültür varlığına evriltir. Nesneler çoğaldıkça, onlara ad verilir; bunların yapılışının, kullanılışının aktarımı, eşzamanlı, dili yapılandırır. Karmaşıklaşan nesneler ve kültür, dili ve nesnesi ile öznesi olan bilinci şekillendirir. Dil – varlık diyalektiği bilinci yapılandırdıkça kültür dünyası genleşir ve doğa da kültür dünyasına dâhil edilir. Varlıkla insan arasına “dil” girer: dil ile birlikte insanla bilgi arasında artık “zaman” zardır. Bu, yeni bir durumdur ve günümüz insanının bilincinin kökleri burada da aranabilir.
c. Henüz yerleşik hayata geçilmemiştir. Çeşitli kovuklar ve mağaralar kullanılır. Mağara duvarlarına ağırlıklı olarak habitatlarındaki mücadeleler dinsel birtakım saiklerle de soyutlanarak resmedilir. Sanatın öyküsünün de başlatıldığı bu örnekler, insanla varlık arasına nesneleşmiş simgenin girmesidir. İz bırakmaktır. İmgenin simgeye dönüşmesidir. Dillenme, zihinsel tasarımın sesli, şekilsel, resimsel vb. formlarda dillendirilmesidir. Kültür, imgelerin çeşitli dilsel formlarda dıştalanmasıdır.

Derkenar – II
Bilginin somutlaşmasıdır bir bakıma kültür ürünü nesne – mızrak – gibi bellek de. Yontulmuş taş, el-kol hareketi, iptidai mırıldanma ve birkaç hecelik sesler, mağara duvarlarına çizilen resimler, klanların, şamanların vücutlarına yaptıkları süsler vb. her biri genel anlamda kültür, özel anlamdaysa dildir ve belleğin ete kemiğe bürünüp somutlaşmasıdır; bir bakıma somut bellektir.

IV. Altdil/ler
Varlık/lar – Diller – Metalanguage – Altdil/ler
a.  Yerleşik hayata geçilmesiyle mimari mekanlar üretilir. Toprak işlenir. Yaşanan çevre süslenerek habitat manalandırılır. Tapınakta ve/veya tapınakla çeşitli sembollerde dinsel, büyüsel iletiler yaratılır.
b. Yazının keşfiyle birlikte insan ile varlık arasına yazı girer. İnsanın yarattığı ikinci dünyanın temelleri atılmış ve insanın en büyük hapishanesi olan mana dünyası böylelikle inşa edilmiş olur. İnsan, dil ile artık bilim üretmek zorundadır. Çünkü doğadan soyutlanmış, dünya içinde dünya kurmuş, doğal dünyanın içine, onunla özdeş olmayan bir tür replika yahut simülasyonu olan mana dolu bir dünya kurmuş ev içine girip kendini içinde açılacak sonsuz kapılı labiranta hiç çıkmamacasına girmiştir. Bilim, işte bu labiranttaki kapılar toplamıdır. Bilim, bilincin hem nedeni hem de sonucu olan bu sentaksın ürünü olan semantik bellektir.
c. Modern zamanlar olarak da nitelendirilen bu dönemde yeni olan görelidir: eskinin konumlandırılmasına bağlı olarak tasarımlanır; yer yer deyim yerindeyse ideolojik olarak üretilir. Literatürdeki uzlaşıyla göre Yeniçağ ile özdeşleştirilir.[2]
d. Modern devletler, eğitimi mabedler ve sarayın dışına çıkarır. 19. yüzyılda endüstri devriminin sonucu olarak kentler, günümüz ekonomi-politikası sonucu hacmen büyür ve kültürel bağlamda hererojenleşir.  Din, politika, ekonomi, eğitim, sanat vb. kitleselleşir; kitleselleşmesi politize edilmesine yol açar ve bunun zorunlu sonucu olarak da ideolojikleşir. İdeolojik boyut kazanan bilgi ve türevi ürünlerle modern devletlerin alakası bu bağlamda anılmaya değerdir. Modern devletlerin ve/veya ulus-devletlerin hafıza kavramıyla uğraşıları da buna örnek gösterilebilir. En karikatürize örneği, arkeolojinin 19. yüzyılda ulus inşasında ideolojik bir araç olarak kullanılmasıdır. Mazinin, bugünden tasarımlanmasıyla bugünün maziye göre konumlandırılması. Bugünün, mazi tarafından belirlendiği illüzyonuyla mazinin bugünün sığ ve ideolojik konseptiyle inşasında hafıza oluşturmak(k)! Olgu, hiç şüphesiz tek taraflı ve doğrusal değildir. Diyalektik her yerde ve herşeydedir. Hüçbir şey diyalektik süreçlerin dışında kalamaz. Mesela burjuvaziyle birlikte doğan kafeler, belleğin ve kamusal alanların sivilleşmesini de beraberinde getirmiştir. Etkileşim, karşılıklı olarak besle(n)menin hızı ve türü artmıştır, artmaya da devam etmektedir.

V. Dijitalleşme
Varlık – Varlık – Dolayısızlık
Bilgi toplumu, kitle iletişim araçları, bilgisayar, yazılım, internet, online erişim, sanal gerçeklik, insanın arayüze dönüşmesi, avatar/laşma vb. günümüz insanının bilincinin gramerinin sentaksının ve de facto semantiğini oluşturan terimleridir. İnsanla doğa arasında, dijital çağla, dolaysız ilişki yeniden kurulur. Simulakr/lar, tam da bu noktada anlam kazanır. Kimi eğitimlerin – pilot, sürücü vb. simülasyonlar da yazılımın yarattığı illüzyonlarla yapılması, insanın maziye yani doğal duruma avdeti olarak da yorumlanabilir, lakin bu avdet, yukarıda da anıldığı gibi, dairesel değil sarmalıdır.

İnsan türünün dil-bilinç evriminin panoramik bakışının ardından belleğin evrimine, başkalaşımına kısaca değinerek yazılmamanın kendini inşasına devam edelim, zamanda akmaya: panta rhei! (Herakleitos’a selam!)

Bellek
Bellek; şamanlardan, ozanlardan taşlara, mimari mekânlara aktarılır. Onu tarif etmek, değiştirmek göreli olarak güçtür. Şüphesiz onu üretmek de. Hangi güç, dinsel ve/veya yönetim erki olmaksızın belleği üretebilir? “Üretmek” fiilini özellikle kullanıyorum çünkü bellek, olgunun yaşanmasıyla oluşur ya da olgunun yaşanmasıdır. Belleği oluşturmaksa iktidara, güce, olanaklara, inanca, yaşama dair derde vb. içkindir. İktidar, bellek yaratabilmek, oluşturabilmektir de. El-Kaide’nin Afganistan’da ve türevi IŞİD’in Suriye pratikleri, SSCB’nin Çarlık Rusya’sına, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’ya, İslamiyet’in pagan Arap inanışına ve kutsallarına, Hristiyanlığın Roma’da tanınmasının ardından yapılanlar – mesela İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılması-vb. yaklaşımlar, uygulamalar, bellek versus karşı-bellek diyalektiğine örnek gösterilebilir.

Bellek oluşturmanın iktidar, sermaye, inanç vb. kavram ilişkisinin kimi somut örnekler üzerinden gösterilmesinin ardından “bellek” konusuna odaklanarak sürdürelim yazılamamızı; düşünmemize, raslamsal düşünme pratiklerinin desteklediği hipotetik tezlerle devam edelim açmaya çalıştığımı patikada.

Belleğin taşıyıcısı olan nesnelerin güçlülüğü, sağlamlığı, dayanıklılığı, tahribatın görece zor olması vb. açılardan bakıldığında kronolojik olarak mantıksal-olgusal bir evrimden söz edilebilir. Yazılamanın raslamsal tezi de bu “tespit”te varlık kazanır.

Nesnelleşmiş bellekler ve/veya Bellek mecraları
Bellek nesneleri
·         Hafıza
·         Taş
·         Kil tablet
·         Papirüs
·         Parşömen
·         Kâğıt
·         Mikrofilm
·         Disket
·         Harddisk
·         Server

Dijitalleşme, 1950’lerde bilgisayarın hayata dâhil olmasıyla başlatılabilir; yapay zekâ da eşzamanlı hayatı, dünyayı şekillendirmeye.

İnsan, ozanlardan öğrenirken, mabetlerden, devletin resmi kurumlarından, şimdi yazılımcıların ürettiği programlarla bir tür ara yüze dönüşerek öğrenmektedir.
İnsan beyni -günümüz deneysel çalışmalar ışığında nörobiyoloji, nörofizyoloji kavramlarıyla incelendiğinde-, öğrenme yoluna ya da metodolojisine ve uyarıcı türü, şiddeti ve çeşitliliğine göre şekillenir.

Soru/n şudur: Dijitalleşmeyle bellek nasıl oluşturulup muhafaza edilecek; bir tür arayüze dönüşen insanın bilinci nasıl şekillenecek? Metodolojik olarak insan bilincinin bir tür ontolojisi yapılarak yukarıda anılan sürecin ve sorunun izi sürülebilir. 

İnsan, bilme konusu haline getirdiği varlık alanına ne tür araçlarla ya da yollarla yaklaşır? Öznesi olduğu süreçte bilgiyi nasıl işler ve imgelem/e dünyası nasıl şekillenir? Epistemoloji, şüphesiz Batı Metafiziği baz alındığında Greklerle başla(tılı)r; oysa Klasik Antikite, insan türünün, evrimleşme, insanlaşma ya da etik varlığa dönüşmesinde çok yeni bir döneme karşılık gelir. O nedenle bu yazılama, insanın bellek oluşturma süreçlerini kavramsallaştırmada “hazır” dönemleri kullanmaktan ve yerleşik iktidarı –paradigmayı- yeniden üretmekten imtina ederek dönemleri/ni kavramsallaştırma ve temellendirme iddiasındadır.

Dijitalleşmeyle doğan ya da dijitalleşmenin kendisi, onunla özdeş yapay zekâyla insan, bilme konusu yaptığı evreni, tıpkı dilsiz ‘türdeşi’ gibi dolaysız müşahede eder. İlkelleşme, doğal duruma dönme şeklinde de telakki edilebilir. Aynılık ya da benzerlik, Hegelce söylendikte sarmaldır. Aynı ya da benzerdir ama diyalektik nedeniyle ontolojisi farklıdır. Dolaysızı fizikselken şimdi artık dijitaldir, dolaysızı yazılım aracılığıyla deneyimlenir.

Dijital dokunma, her ne kadar duyuları aşıp doğrudan sinaptik bağlantı oluşturmaya, vitaminin doğal besinler yerine drajelerden alınmasına, benzetilebilir. Nasıl ki drajelerle beslenme, fizyolojik yapıyı, metabolizmayı büyük ölçüde atıllaştırırsa, dijital bilme de aynı şekilde bilme sürecinde insanın duyusal, duygusal, bilgi nesnesinin sonsuz uyarıcı kimliğinden soyulmasına, tekyüzleşmesine neden olur. Zamanla beyindeki dallanmaların, saçaklanmaların azalacağı öngörülebilir; çünkü dallanma, saçaklanma, uyarıcı çeşitliliğine bağlı oluşur; uyarıcılar ne denli sonsuzsa dallanıp saçaklanma da o denli çeşitlenir, işler ve bunların sonucu güçlenir. Duyuları, duyguları katılaşan insan neye evrilir? İnsanlığın bilinci, duyularsız nasıl bir ontoloji yaratır?

Bilincin grameri olarak kavramsallaştırdığımız “resim” korkutucudur. Bir tür Cesur Yeni Dünya distopyasında karikatürize edilen ‘avatarlar’ bizleri beklemekte. (A. Huxley’e Selam!) bu noktada cyberglar ve avatarlar anılmaya değerdir. İnsanın, üretimdeki yerini her geçen gün önce mekanik, ardından elektronik şimdi de robotlara yani yazılımlara bırakmasıyla çalışma, üretme kavramları ve süreçlerinin dışına itilmesiyle kölelik mutasyona uğrayarak çalışmaktan, üretmekten tüketmeye dönüşür; eğlenme, tüketimin bir başka yüzüdür. (Adorno ile Horkheimer’e Selam!)

Ekonomi-politik, salt ihtiyaç giderme olarak tasarruf edilemez; insana dair her etkinlik manaya, bilince içkindir. Sürecin üretim-verim-kar kavramlarına indirgenmesi, mana halesinin dağıtılması ya da kırılması anlamına geldiği iddia edilebilir.

Yapay zekâyla yeni bir kölelik müessesi doğmakta. Arayüzler, bir tür köledir, çünkü her ne kadar programın kullanıcıları yani ‘operatörler’ olsalar da, iradeleri yoktur çünkü ‘sistem’ yani kendisi otonom iradi bir özneye dönüşen yazılım, buna izin vermez. İnsan, artık bir tür aksam, bir yapının bileşenlerinden biri ya da bir tür eklentidir, merkezde değildir. Bir bileşen olarak söz konusu resim içinde özne olduğu söylenemez; özne, nesneleşmiştir; insan, bilinciyle birlikte artık nesnedir. Yazılımcılarsa üst sınıf köleler; kaldı ki her yazılım, artık, devasa yapılardır ve tekil bir öznenin – operatör ve/veya yazılımcı – bilincinin, bakışının tasarruf edebileceği bir yapıyı bırakın kurmayı kavraması dahi olanaksızdır. (Cern’dekilere Selam!)

İnsan, dijitalleşen bellekten önce kültürün hem nesnesi hem de öznesidir; oysa şimdi onu yeniden üreten değil tekrar edendir. mazi sarmalken şimdi fasit dairedir. Kültür, hikaye dinleyicileri ve anlatıcılarca genleşi(tirili)rken, dijitalleşmeyle kişi arayüze dönüşür. Kişi, bellek oluşturucu kimliğini kaybetmiştir. Ozan kişiyken ve üreticiyken server, yalnızca depodur. Günümüzde "bilgi"nin veri ya da enformasyon ile özdeşleşletirilmesi de bunun sonucu olsa gerek.

Yazılamayı, bilincin ontolojisinden yeniden ana aksa akıtırsak yani “hafıza” konusuna; fonu dijital, yapay zekâ olan bu dönemde G. Orwell’in 1984’ünde Smith’in The Times’teti işini hatırlayarak kritiğimizi yapıp ardından hipotetik tez(ler)imizi inşa etmeye çalışalım. Smith, rejimin, yaşayan dilden çıkardığı kelimeleri, değiştirdiği kelimeleri eski sayılardan bulup ilgili yerleri yeniden yazar. Yani şimdiye dek olanı karikatürize ederek gazete yani güncel bellek üzerinden ele alır.

SS ya da Küresel Sermaye, tıpkı Cern’de, tıpkı yazılım örneklerinde olduğu gibi tekil değil çok bileşenlidir; yapısı ya da özelliği, onun, kendi dinamikleriyle ve networküyle otonom hareket etmesine neden olur.[3]

Otonomluğu, onun ‘bağımsız’ bir özneymişçesine hareket etmesine olanak sağlar. Her aktör, networkündeki diğer aktörlerle – ki her birinin ontolojisi, kendisiyle benzerlik geçirir. SS’in ittifakı yerleşik devlet ve türevlerinden mürekkep küresel ve/veya ulusalararası örgütler (OECD, IMF, Dünya Bankası vb.) – bilgi, hafıza, tarih vb. aynı zamanda ideolojik yanlara da sahip aktörler -, ortak çıkarlar/ı nedeniyle serverlar’dan maziye ya da bugüne dair olan herhangi bir “bilgi”yi silemez mi? Silinenin yerine konması olanaksızsa, silinme ihtimali nasıl ortadan kaldırılabilir?

Evet, başlarda sorduğumuz iki sorudan ana askımızla ilgili olanına dönük! Nasıl? SS’in elinden, kamuya devri olanaklı mıdır? Nasıl? Bu, teorik bir soru/n olmaktan çok Aristotelesçe ve Fovcaultca soruldukta önce etik ardından politiktir!

Sorunun politik yanı, bir başka yazılmanın konusudur. Bu, bir dizi yazılmada sondajlanarak işlenecek, inşa edilecek, serimlenecek, yani kavramsallaştırmalara ihtiyaç duyan bir Heideggerce bir düşünmeyi gerektirmekte . Bellek kronolojisi, bilincin evrimi, bilinç ontolojisi, bellek ve iktidar, yerleşme, kamusallaşma vb. altbaşlıklarından her biri bir başka yazılmada ele alınıp olgular inşa edilip ifşa edilerek kavramsallaştırmalara gitmek bir tür entelektüel sorumluluk olarak orada beklemektedir.

Metodolojik olarak yukarıda, öznenin, yazılımın bileşenlerin öğelerinden birine dönüştüğünden söz edildi. (Örn. Cern) Bu çalışma da benzer koşullarda Zeitgeistta nefes alan(lar)ca klavyeye alınmayı bekliyor. O nedenle ozanlar dönemine atıfta bulunmak amacıyla anonimleşmek ister ve pek çok kişinin – henüz özneliğini muhafaza edenlerce – imecesiyle, dayanışmasıyla, el ele vermesiyle ete kemiğe bürünmeyi beklemekte ve bitmiş değildir, tıpkı ozanlar/ın çağındaki gibi farklı isimsizlerin katkısına açıktır.[4]

1995, Ankara – 2015, Muğla

[1] Bu, şüphesiz, ana derdi hafıza olan bir yazılmamanın tüketmek iddiasını taşıyamayacağı denli derin ve çetrefilli bir konudur. Kronolojik olarak dönemlerden biri olması nedeniyle değinmek ve önemine dair çeşitli hatırlatmalara yer verip çeşitli sorular sorarak yazılmaya devam edelim!

[2] Batı Metafiziğinin merkeze alındığı bir bakışla, modern devletlerin menşei de bu dönemde aranır ve/veya başlatılır

[3] Burada kapitalist ekonomi-politik fon içinde kaldığımız varsayılmakta. Hoş, fonun değişmesi, paradigmanın değişmesi demektir ki bunun için Khunca söylesek anomali gerekir ki şu an o anomali, kentlerin sürdürülebilirlikten uzaklığı, küresel ekonomik krizler, mülteci krizleri, occupy kültürü, İslamiyet’in ‘akıncı’ kuvvet olarak karşı çıkar göründüğü Batı Metafiziği egemenliğinin değişmesi demektir. Bu, yazılamayı klavyeye alan fakirin aktivist yönü, entelektüel yanıyla birleşerek bu yönde mücadele etmektedir. Goethe’nin sözü burada da anlamlıdır. Evet, bir insan ve henüz özne olarak rahatsızsam “noesis” kategorisindeki tezlerimi ki o nedenle “raslamsal”, “hipoletik” nitelemelerle birlikte kullanıyorum, Don Kişotça gelebilir. Mevcuda meydan okumanın grameri biraz da böyle değil midir?
[4] Yazılmamanın bilinç ontolojisi kavramı, 1995’te teorize edilmiş, inşaatı 2015’in Aralık ayında, kişisel blogda yayımlanması 2016 Kasım’ında mümkün olmuştur.

30 Nisan 2014 Çarşamba

1 mayıs ya da alternatif eylem üzerine

bu 1 mayıs, alanlara inmeyi reddediyorum… inmek isteyenlere çağrım, evlerinde oturmaları ve en yakın meyhaneye gidip çakır oluncaya kadar içmeleri ve meyhanedeki garsonlara, komilere yardım etmeleri ve/veya rolleri değişmeleri…


ben, şahsım adına bunu yapacağım… içmeyenler mi? meşreplerince şurup, şerbet, çay, kahve… artık her ne ise bunun önemi yok…


bu öneriyi, erdoğan hükumeti’nin yasakçı zihniyetinden korktuğum, gaz yemekten çekindiğim… için değil… bilakis, onunla mücadelenin netice alıcı yolunun alanlara inmekten değil onu ciddiye almamak, onu umursamamak olduğunu düşündüğümden…


haaaaaaaaaaaaaaa! senelerdir katıldığım sokak bar partisine katılacağım, akşama doğru normale dönmesini beklediğim hayatın ardından mis sokak’taki…


evet… o kadim soru ısrarla sorulmayı bekliyor: neden?
kısaca, pek beceremem ama, anlatmaya çalışayım: erdoğan’ın şahsiyetinde cisimleşen hükumetin -iktidar ve artık devletin-, türkiye’nin, entelijensiyanın... zihin dünyasını bir değirmene benzetirsek, suyunu erdoğan taşıyor; bir başka deyişle erdoğan’ın belirlediği bir dil içinde(n) nefes alıyoruz… dolaşıma soktuğu kavram ve sorunları çıkarın son 12 yıldır en azından gündem anlamında neredeyse hiç bir şey yok…


son örneğine 2014 yerel seçimler sürecinde tanık olduk. bursa mitinginde “facebook, twitter… hepsinin kökünü kazıyacağız…” dedi ve “durumdan vazife çıkaranlar” hemen ön aldılar ve hem içerde hem de dünya kamuoyunda yolsuzluk tartışmaları bir anda sosyal medyayı yasaklayan erdoğan’a odaklandı yeniden… bu kez faklı bağlamda… nitekim algı yönetimini o denli mükemmel icra etti ki ‘muhalefet’ dahil herkes erdoğan’a çalıştı...


2013’ün  mayıs’ını hatırladım: yandaş ve/veya anaakım medya televizyonlarından canlı yayın ile bağlanan ‘muhabirler’ olay yerinden ‘bir grup marjinal’ diye bildirdiklerinde acıya çalan bir gülümsemenin belirdiği yüzlerimizde gördüğümüzdü sürgün… orada olanların yani ‘marjinal’lerin “tehcir” kararıydı bir bakıma bu… belki de bilmemkaçıncısıydı ama ‘biz marjinaller’ anlamamıştık…

“neden?” diye sormuştuk değil mi? erdoğan tarafından erdoğanca yazılan, sahnelenen, aktarılan bir “oyun”un parçası olmak istemiyorum… şiddet kültürüne “değirmene su taşımak” gibi destek olmak, araçsallaşmak istemiyorum… erdoğan’ın dilinin kurumlaşmasını, yerleşmesini, dolaşımda kalmasını istemiyorum… sözüm ona “gezi ruhu”nu temsil eden taksim dayanışmasının 19. y.y. kokan şiddete içkin romantik savaş ve kan seviciliğine methiye düzen çağrısının parçası olmak istemiyorum… bayram, “neşe, huzur, mutluluk, sessizlik” anlamına geldiği için ve yarın, tarafların hiç birinin bunları yani “bayram”ı vaat etmediği için istemiyorum… gittikçe kandarlaşarak kancıllaşan kültürün parçası olmak istemiyorum… 19. y.y. kraliçe victoria çağının protestanlığını besleyip büyüten sünni müslüman kültürün kiçliğini görmeye gücüm yetmediği için istemiyorum… her türden büyük ya da küçük kimlik gruplarının insan iradesini hiçleştirip yok eden anlayışların karesinde olmak istemiyorum….


peki ne mi istiyorum? daha çok gülen, ötekileştirmeyen, barışçıl, yakınlaştırıcı, birleştirici dil üreten, doğuran, sevişen, arınan…  kısacası hayata dokunan insanlardan olmak istediğim için...


v. metin bayrak

30 nisan 2014’galata, istanbul

21 Mart 2014 Cuma

politize olmak üzerine

bugün, farsça "yeni gün" anlamına gelen "nevruz" ya da bugünlerdeki haliyle "newroz. aslında yeni bir yılın başlancı... baharın gelmesiyle uyanan doğa, farklı ama yeni yüzünü göstermekte... yeni, umuttur. yeni, gelecektir. oysa, gelecek, çoktan ipotek altına alınmıştır burada. yerleşik iktidar, insanları umut iğdişi etmiştir. toplumsal histeri krizi yaşanmakta... kriz anında ne yeni yıl ne gelecek ne umut ne de bunların toplamı olan hayat kendini gösterebilmekte... hayatsız hayatlar yaşanmakta... bir başka deyişle de çalınmış hayatlar... peki kader midir bu? hiç şüphesiz hayır. yerleşik hastalıklı yapıyı kırmanın, aşmanın, yeniden geleceğe umutla bakmanın -eşyanın tabiatı gereği- sonsuz yolundan biri politize olmak. işte bu yazıda "politize olmak" deyimi, çeşitli kavramsal ayrımlara gidilerek içeriklendirilmeye çalışılarak hipotetik tezler ileri sürülmeye çalışılacaktır. 

siyasetten o kadar uzaklaştırıldı ki ülkede yaşayanlar ve yaşayanlar... kamu yönetiminin belli bir uygulamasını protesto etmek için minibüsünü yakan minibüsçü esnafı "bu bir siyasi eylem değil, hak arama eylemidir."* diyebiliyor. bütün politik enerji, başta futbol olmak üzere çeşitli simgeler üzerinden akıtılıyor... şimdi konuyla ilgili bir başka bağlamda yazılmış "sınıfta günceli konuşmak" başlıklı yazıdan uzun bir alıntı okuyalım: 
"Sınırlarımız 1980 ile öyle bir çizildi ki bütün enerji, neredeyse futbola akıtılmaya başlandı. Futbol, izin verilen bir konu(ydu); bunun dışında hele politik herhangi bir konu ya da sorunsa hemen marjinalize edilird/siniz. Salazar’ın 3F formulü (Fado, Fiesta, Futbol), Türkiye’de arabesk-fantezi-pop müzik, futbol ve din şeklinde tezahür eder. Devlet, topluma bizzat kimlik biçer; bu kimlik: Türk - Sünni İslam sentezidir. Siyasetin alanı iktidarca tanımlanıp sınırlandırılır. Gündem, iktidarca çizilen sınırların içindeki konulardır. Siyaset, hayatın dışına itilir. Devlet, "Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek." dediği iddia edilen tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’da dile gelen ‘hakikat’ ile hareket eder. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, kulüpler ya da kısa bir anlatımla toplumsal, siyasal alan oluşturabilecek her türlü “alan” kapatılır. Toplumsal - siyasal alanın “gaz sıkışması” üretilen müzik, futbol ve cemaatleşme, klikleşme ile alınmaya çalışılır. Kamplaşma alanları bellidir. Kamp(ınız), duruşunuzu, terminolojinizi,  bilincinizi,  davranışlarınızı köklü biçimde belirler. Fakat bunun geriden gelen ama mutlaka gelen kaçınılamaz bir maliyeti vardır: özgürlük.  Özgür olunmayan bir alanda kendini ifade edemez özne. Özgür olunmayan bir yerde sorumluluk da yoktur,  yapılanlarda vicdan da gözetilmez. Hayatın tanımlılıklar içine sıkıştırıldığı,  politikadan yalıtlandığı,  kişilerin kendini ifade araçlarından yoksunlaştırıldığı bir ‘habitat’ içinde nefes alan öznelerin yaşadığı durum engellenmedir. İnsan, kişilik kazanıp bireyleşemez tanımlanan alanlarda. Bunun kaçınılmaz sonucu, saldırganlıktır. Toplumun patlamaya hazır bir bomba olduğunun farklı kesimlerce senelerdir dillendirilmesinin bir nedeni de bu olsa gerek."**
evet politize olmak, olup bitenleri kavramak, dünyaya dair belli bir bakış açısı oluşturmanın yolu, ona dair politik bir tavır oluşturmaktan (da) geçmekte... bu da dünya görüşüyle mümkündür. şüphesiz, bir dünya görüşü, çeşitli felsefelerden, ideolojilerden, dinlerden, hayat görüşlerinden hareket edilerek oluşturulur. bu nedenle konu soruna yaklaşırken çeşitli kavramsal ayrımlar yaparak seçik hale getirilebilir; ardından politize olmak kavramı içeriklendirilerek hayata dair tavır almanın yollarından biri olarak politize olmak temellendirilebilir. temellendirme, önce ideoloji, felsefe, dünya görüşü, hayat görüşü kavramlarını birbirinden ayırıp siyasi olmak nedir sorusuna cevap verilerek; ardından "reductio ad absurdum" yöntemi kullanılarak yapılacaktır. 

felsefe: "belli türden bir sorun ya da soruya dair mantıksal bütünlüğü olan bilgi" olarak tanımlanan insan başarılarından biridir; konu soruna dair tarihsel süreçte filozoflarca farklı yanıtlar verilmiştir; bu nedenle felsefeden değil felsefelerden söz edilebilir. 

ideoloji: dünyaya dair, belli türden bir kuramla mantıksal bütünlüğü olan geniş çerçeveye dayanan siyasi, toplumsal, ekonomik, kültürel ve sanatsal yaklaşım ya da bütüncü kavrayış.

dünya  görüşü: dünyaya dair geliştirilen bakış açısı. dünyanın belli türden kavranışı, dünyaya dair alınan tavır.

hayat görüşü: hayata dair, hayatta kişinin kendini konumlandırdığı, ilişkilerini dayandırdığı normlar ve/veya bulunulan nokta ya da noktalar bütünü. 

siyaset: kamusal alanı mevcut normlara göre işletme; değişen hayata cevap verecek nitelikte düzenlemeler geliştirme sanatı. 

şimdi, konu kavramların hepsi doğrudan ya da dolaylı olarak politik alana dair bir şey söylemektedir. bunlarsız bir hayatın olanağı yoksa, ki yoktur, "insanın, kaçınılmaz biçimde siyasi bir varlıktır ya da özne olduğu" ileri sürülebilir.... hayata dair entelektüel tavır, olmazsa olmaz bir koşul olarak karşımıza çıkmakta. eylemlilikse iki şekilde tezahür etmekte. pasif eylemlilik ve aktif eylemlilik. aktif biçimde politik alanda söz söylemese bile her özne siyaset(in) etkin ve/veya edilgen öznesidir; bu, oyuncular ve seyirciler alegorisiyle de anlatabilir. seyirciler, mücadeleye tanıklık ederler; psikolojik anlamda belli oyunculardan yana tavır alırlar... bu, eşyanın tabiatı gereği böyledir. başka türlüsü söz konusu olmaz. bu nedenle hayat, heidegger'den devşirdiğimiz ifadeyle "her özneyi politik alana fırlatmıştır."

tez:
"özne, politize olan özne, özneleşerek yaşadığı yeri habitatına dönüştürüp yurt sahibi olarak özgürleşir."


temellendirme:

politika, hayattır bir bakıma ve hayat, toplumsal özneler arasında ilişkilerdeki diyalektik ile nefes alır. diyalektiği besleyen özneler, haklar ve özgürlükler alanını genişleterek kamusal alanı çağcıllaştırabilir. kamusal alanın çağcıllaşıp özgürleşmesi ile öznenin özgürleşmesi ve yurda kavuşması eşzamanlı gerçekleşen olgulardır. özgür kişi, zihinsel anlamda nefes darlığı yaşamadan kendini uygun mecralarda ifade etme imkanı bulur. insan, özü gereği, dile ve bilince sahip bir varlıktır. bu nedenle toplumsal alan içinde ilişki ağları içinde bulunan her özne politiktir. tersi, bilinç yoksunluğudur; ki, bu, olanaklı değildir.

yangın var... türkiye'nin şiddet tarihinde, siyasetin dışına itilerek hayata katılımı engellenen insanlar, nefes darlığı çekmekte; bunun yolu, ciğerlere derin derin nefes almak; bu da ancak politize olmakla, hayata aktif bir politik özne olarak katılmakla mümkün. politik özne olmak, 19. y.y. ve sıklıkla 20. y.y.da olduğu gibi şiddet eylemlerinde bulunmak değil artık. direnişin pasif olanına dair ciddi bir kültüre sahip insan türü. şiddete içkin olmayan direnişleri, mücadele dillerini kullanmak, rafineleştirmek için eylemlilikler geliştirmek, yeni binyılla birlikte inşa süreci hızlanan yeni dünyanın çimentosunu insanileştirmekten öte canlılaştırabilir. 

evet, politize olalım, başka türlüsü olmayan, bir anlamda kaçınılmaz olan kimliğimizin farkına varalım... sıkışan hayatın kapısını kelimenin birinci anlamıyla politize olarak aralayabileceğimizin bilinciyle nefes alalım artık birbirinden koparılamayan ve aralarındaki dikotominin sona erdiği toplumsal ve doğal alanda... 

yeni yılı, baharın umuduyla karşılayalım... siyasal-toplumsal-doğal alanın mücadele alanı olduğunu bilerek... biz de birer özne olarak dokunalım o hayata... irademizin etkisinin farkında olarak dokunalım... bizim bilincimizle de şekillensin... tarihin ne bizimle başladığını ne de bizimle biteceğini düşünerek dokunalım... ve şüphesiz hayata güvenelim... şiddeti, savaşı dışlayarak, doğayı araçsallaştırmadan özenle dokunalım... şiddeti, ötekileştirmeyi, hiyerarşik ilişkileri yeniden üreten dili tekrarlamadan... 

newroz piroz be!

v. metin bayrak
21 mart 2014' istanbul, fındıkzade



dipnotlar:
*http://www.radikal.com.tr/turkiye/erdoganin_mitingi_oncesi_alev_alev_protesto-1049256
**Öğretmenler Odası Dergisi'nin 10. sayısı için hazırlanmış "Sınıfta Günceli Konuşmak" başlıklı yazı: http://ogretmenlerodasi.org.tr/sayfa.php?id=149

20 Ekim 2013 Pazar

"Anne, ben barbar mıyım?"

13. İstanbul Bianeli "Anne, ben barbar mıyım?" başlığıyla işlendi. Dilin kendisi, bu sorunun yanıtını içermekte: Evet! Çünkü, doğada bulunan dillerden biri değil insanın iletişim için kullandığı dil. Dil, bilince içkin bir varlık olması nedeniyle doğadan kopuşun ya da bir anlamda insanın, etik bir varlığa dönüşürken ontolojik anlamda inşasının çimentosu olarak okunabilir.

Bienaldeki işlere bakıldığında doğa, kent, tüketim, kapitalizm gibi kavramların genel anlamda dert edinildiği görülmekte. Kültür, uygarlık, kent... doğadan kopuşun simgeleri olarak kullanılmış. Doğadan kopuşun çevresel anlamda maliyetleri, insanı her geçen gün içine alması ana eksen olarak düşünülmüş.

V. Metin Bayrak
20 Ekim 2013'İstanbul, Levent


17 Şubat 2013 Pazar

Olgunluk versus Olmamışlık


olgunluk versus olmamışlık

olgun olmak, olgunlaşmak, ermek, bilmek, bilgelik, arzularını kontrol etmek, kamil insan olmak, hamlık, toyluk, acemilik, torlaklık, çocukluk...

ol-mak fiilinin kökünden türemiş bir kavram olarak olgun ve olgunluk kavramlarına türkçe'nin yüklediği anlamlara bakıldığında gençlik ve ilgili kavramların göreli kavramı olduğu anlaşılmakta; olgu statikleştirilip yetişkin ve yetişkin olmama, kör kategoriler olarak düşünülmekte. 
olgun olmak, heyecandan uzaklaşmak anlamına heyecan-lı olmamak anlamında düşünülmekte.

dil, düşüncenin aynası ve dünyayı - kendimizi kavrama aracıysa; insan, kendini bu dilde yer alan kavram ile tanımlarsa; tanımlanırken "olgun insan" denen insan, artık varsa bile heyecanından kendini yalıtır, onu atar, çünkü artık o olgundur. bu olgu, dil faşizmi ya da dilin kuşatması olarak kavramsallaştırılabilir.

gençliği dışlayan bir olgunluk, heyecanı, coşkuyu ve gençliğe dair ne varsa her birini de dışlamış olur; gençliği dışlayan bir olgunluğun gençlere kendi kültürel birikimini nasıl aktarabileceğini düşünebiliriz ki? kültür, hiç kuşkusuz, kuşakların ürettiği ve yine kuşakların birbirlerine aktardığı bir olgudur; kuşakları, birbirinden ayıransa olmuşluk ve olmamışlık; 'olmuşlar', 'olmamışlara' aktarırlar; oysa dijital çağda öğreten - öğrenen ilişkisi bilişim teknolojileri ve onun üzerine inşa edilen yeni bilinçler bağlamında tersine dönüşmekte. peki ‘iletişim’ nasıl kurulmaktaydı ve şimdi tersine dönen ilişkide aldığı biçim nedir?
olmuş olan kendini olgun görür ve o, olmuş olarak gençliği(ni) dışlar. olgunluğun içine kendini hapsedense biraz daha kültürün içine sıkıştırıp antropolojik köklerinden yalıtıp salt kültür ürününe dönüş(tür)ür ve hayatla olan bağın(ın) kopmasına neden olur.

dil, düşünceyi; düşünce, algıyı; algı, davranışlarımızı; davranışlarımız, kim olduğumuzu tesis eder. o halde geriye, toplumsallığın, ahlaksallığın temeline yani dile indiğimizde onun ne denli baskıcı bir olgu olduğunu görürüz; baskıcıdır ama sınırları mutlak değildir; sürekli gelişerek hayatta kalması, insanı daha fazla kuşatabilmesinin nedeni, bu esneklikte saklı olsa gerek.

dil, olmuşların, olgunların taşıdığı, sınırları onlarca çizilen bir olgu. dil, insanın özneleş(tiril)me sürecinde ideolojik bir aygıt olarak kullanılmakta; insanı doğasından arındıran ana olgu olarak da okunabilir. çocukluğun naiflikle, masumlukla, akıldan yoksunlukla... ilişkilendirilmesi de bundan. yetişkinler, yetişkin olma durumunu fetişleştirir; özneliklerini -statü, ırk, din, dil, toplumsal cinsiyet vb. gibi-, çeşitli ‘değer’lere tahvil ederek bir anlamda yaşamı totaliterleştirerek insanı doğadan uzaklaştırırlar; oysa duruluk, eşitlik, dolaysızlık, sınırlandırılmamışlık, kutsalsızlıktır bir bakıma olmamışlık olarak görülen özne(cik)lik hali.
iktidarı temsil eden olmuşluk, ‘olgun’larda cisimleşmekteyse şu tez kaçınılmazcasına ileri sürülmeyi bekler: olmuşların faşizme duyduğu ihtiyaç, gençlerle olan iletişim(in)e içkindir. 

günümüz gençleri -ya da olmamışları-, otoritenin hiç bir türünü tanımayarak otoritenin cisimleşmiş hali olan yetişkinlere ve yetişkinlerin temsil ettiği kurumların etkisizleşmesine neden olmakta. yetişkinlerle gençler arasındaki diyalektik, çağımızın yeni çelişkisi olarak da okunabilir. aralarındaki ilişki "çatışma" olarak da okunabilir ve çatışma yeni başladı... çağımız, bu çatışmanın çağıdır da!

V. Metin Bayrak
Levent, İstanbul, 2013


20 Mayıs 2012 Pazar

Faşizm & İktidar Üzerine

Faşizm & İktidar Üzerine


"Faşizm, iktidara içkindir."

“Asıl faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar.” Ingeborg Bachmann


İktidar, şiddetle beslenir. Şiddet, iktidara içkin olan faşizmin kendini ifade aracıdır. İnsanın, ahlaksal varlığına dönüşme süreci toplumsal bilinç tarafından üretilen dil ile olanaklıdır. İnsanın dili öğrenme süreciyle ahlaksal varlığa evrilmesi eşzamanlı gerçekleşen olgulardır. İnsan, özneleşerek kişileşir. Kişileşen insan, artık dile hapsolmuş bir öznedir. İktidar, toplumca üretilmiş her türden varlığa sinmiştir. İktidar, onu elinde bulunduranı kaçınılmaz biçimde yozlaştıran ve insanı nesneleştiren üretilmiş harici güçtür.

İktidara Dair Raslamsal Sözler
  • İktidarı ittifakların böldüğünü düşünürüm.
  • İktidarı, kırbaç ve polis telsizi ile simgeleştiririm.
  • İktidarın korkuyu yüceltip fetişleştirdiğini düşünürüm.
  • İktidarı, şeffaflığın zayıflatacağını düşünürüm.
  • İlişkilerimde iktidar(ı) kullandığımın, onu içselleştirdiğimin genellikle farkında değilim.
  • İktidarın varlığı kaçınılmaz; ama kullanımı değildir.
  • İktidarın olmadığı bir dünya düşünebiliyorum.
  • İktidarın beden üzerindeki tasarrufu kabul edilemez.
  • En büyük faşizm, iktidarın beden üzerindeki tahakkümüdür.
  • İktidar, gündelik hayatın metaforlarına sinmiştir.
  • İktidar, ona sahip olanı köleleştirir.
  • İktidar, muktedirini köleleştiren yanılsamadır.
  • İktidar, tanrının da esiri olduğu yüceler yücesidir.
  • Tanrının bile zincirlendiği ve özgürlüğünün elinden alındığı tek yer devlettir.
  • Yalnızca gücü olduğundan gücünü kullanan acz içindedir. İktidar, en çok onların efendisidir.
  • Refah, iktidarın toplumu köleleştirmek için verdiği havuçtur. 

Kavramlar
İktidar, biyoiktidar, egemen, güç, güç kullanımı, hukuk, devletin ideolojik aygıtları, ayrımcılık, pozitif ayrımcılık, negatif ayrımcılık, öteki, ötekileştirme, ben ve öteki, biz ve onlar, önyargı, meşrulaştırma, faşizm, eşitlik, özgürlük, adalet, azınlık, hak etme, mağdur, normal, teorisyenler, kalemli tetikçiler, silahlı tetikçiler, oral tetikçiler, aktif uygulayıcılar, güvenlik, risk, kültürel, toplumsal, devletsel risk, grup, üye, kişi, içselleştirme, benimseme, hak görme, hak görüldüğünü kabul etme, normal, tektipleştirme, çerçeveye sığdırma, asimilasyon, tarihsel kimlik, ataerkillik, heteroseksüellik, ahlak – hukuk solidarizmi, tehdit, çoğunluk, azınlık, tektipleştirme, korku, mahrumiyet, üretilmiş dogmalar, fetişleştirilen kurumlar, fetişleştirilen kavramlar, fetişleştirilen isimler, bireysel ve toplumsal inkişaf, ailenin ve devletin inkişafı, tehdit, söylemsel tehdit algıları, korku, suç, sosyal, öteki(ler) ile kültürel, fiziksel mesafe, itirafa zorlama, işbirliğine zorlama, işbirliği için tehdit, realiteyi, egemen söylem için tahrif edici söylemler, görünürlük, resmi ideoloji, tehcir, göçe zorlama, köy boşaltma, gerekçesiz alma, faili ‘meçhul’ infazlar, kontrol, olağandan ya da normalden sapmaya karşı önlemler, uygun görmek, doğru bulmak, normal – içi, normal – dışı, deşifre etme, hedef gösterme, kamu yararı, özel alan, kamusal alan, linç, ideolojik bir araç olarak dil ve söylem, yaygın yargılar, sterotipler, değersizleştirme, toplumsal bilinaçtı, dilsel eğretilemeler, travmatik tarihsel olaylar, ideolojik özdeşleştirmeler (Hıristiyanların misyonerlikle, Çingenelerin hızsızlıkla vb.), gözlenmek, toplumsal gözaltı, tanımlı toplumsal roller, kimlik kontrolü, yasal takip, yasalarda belirsizlik yaratmak, keyfi uygulamalar, dışlanma, dışlanmış kapalı cemaatler, fiziksel şiddet, duygusal şiddet, sosyal şiddet, entelektüel şiddet, dilsel şiddet, hareketsel şiddet, ekonomik şiddet, cinsel şiddet, dinsel şiddet, aile şiddeti, şiddet kültürü, sosyolojik, doz, had, haddini bilmek, sınır, hak, haklı, hakkı olmak, meşru, vurma, dövme, yaralama, tekmeleme, dayak, ‘dayak cennetten çıkma’, terbiye, eğitim, güç, itaat, sözün dinlenmesi, toplumsal cinsiyet, erkeklik, alkolizm, uyuşturucu maddeler, ataerkil toplum, gerekçe, mazeret, hiyerarşi, toplumsal statü, toplumsal rol, eşitsizlik, ayrıcalık, üstünlük, değer, değersizleştirme, istismar, baskı, aşağılama, kovma, tehdit, kaçırma, zarar verme, küçük düş(ür)me, hakaret, kontrol, el koyma, mahrum etme, sindirme, kurban, kıskançlık, şüphecilik, sorgulama, kendini koruma, hayvanilik, iktidar, güç, uygulama, öfke, pişmanlık, hırs, tavır, terör, namus, töre…

Faşizm
Kavramın kökeni Antik Roma yöneticilerinin geniş hükümet yetkisini sembolize eden ucunda balta bulunan bir çubuk demetinin adı olan Latince fasces sözcüğünden ileri gelir. Aynı simge daha sonraları Fransız Devrimi sırasında Aydınlanma anlamında, halkın elindeki devlet gücünü temsil etmek üzere kullanılmıştır. Söz konusu sembol birtakım değişikliklerle 1926 yılından itibaren İtalya’nın resmi devlet sembolü olmuştur. Sembolün üçlü anlamı, yani devlet gücü, halk mülkiyeti ve birliktelik Mussolini’nin propagandasında kullanılmıştır.[1]

İktidar İle İlgili Sözler
  1. “Dünyadaki en büyük yalan devlettir ve bunu da “ben halkın ta kendisiyim” diyerek yapar.” F. Nietzsche
  2. “İktidar daima kendisini meşrulaştıran ve kendi hakikatini kuran bir söylemle birlikte vardır.”  M. Foucault
  3. “Güç, insanlar ve toplumlar üzeri bir kavramdır; onu elinde bulunduran da onun kölesidir.” Perikles
  4. "...iktidar; ne bunu yapacak hakka, ne bilgeliğe, ne de erdeme sahip yaratıklar tarafından gözaltında tutulmak, casus gibi izlenmek, idare edilmek, yasalara bağımlı kılınmak, sayılmak, kaydedilmek, fikir aşılanmak, vaaz verilmek, denetlenmek, hesaplanmak, değer biçilmek, sansür edilmek ve emredilmektir. İktidar her turlu işlemle, her turlu hareketle not edilmek, kayda geçirilmek, sıraya alınmak, değeri belirlenmek, lisans verilmek, yetki verilmek, nasihat edilmek, yasak koyulmak, reformdan geçirilmek, düzeltilmek ve cezalandırılmaktır. İktidar kamu yararı gerekçesiyle ve genel çıkarlar adına yükümlülüğe bağlanmak, yetiştirilmek, soyulmak, sömürülmek, tekellere bağımlı kalmak, zorbalığa maruz kalmak, köşeye sıkıştırılmak, gizemlerle büyülenmek ve yağmalanmaktır; en ufak bir direnişte, ya da yakınma sözcüğü karşısında baskıya uğramak, ceza görmek, azarlanmak, taciz edilmek, takip edilmek, istismara uğramak, sopayla dövülmek, silahsız bırakılmak, hapse atılmak, yargılanmak, mahkûm edilmek, kursuna dizilmek, sürgüne gönderilmek, feda edilmek, satılmak, ihanete uğramaktır; alay edilmek, gülünç duruma düşürülmek, öfkelendirilmek, onursuz bırakılmaktır. İktidar budur, onun adaleti budur, onun ahlaki budur... " Proudhon
  5. “İktidar (power), uyum içinde eylem kabiliyetine tekabül eder. İktidar tek bir kişiye değil gruba aittir ve grup birarada olduğu sürece var olabilir. bir kişi için "iktidarda" derken aslında onun ait olduğu grup-topluluk adına eyleme kudretine sahip olduğundan bahsederiz. Grup ortadan kalktığında kişinin iktidarı da sona erer. Hannah Arendt, Şiddet Üzerine
  6. "Kimsenin bir diğerini baskı altına almasının imkânsız hale gelmesini mi hedefliyorsun? Öyleyse, kimsenin iktidara sahip olmamasını sağlaman gerekir." Bakunin
  7. "İktidar, yozlaşmaya meyillidir, mutlak iktidar mutlaka yozlaşır." Lord Acton

  1. “Adalet, güçlünün işine gelendir.” Thasymakhos
  2. “Yasanın olduğu yerde adaletsizlik vardır.”
  3. “Nomos (yasa), her şeyin kralıdır.” Heredot
  4. “Yasa, bir insanın bir eylemde bulunması veya eylemin sınırlandırılmasının ölçüsü ve kuralıdır; “lex “(yasa), “ligara” (bağlı kılmak) kelimelerinden türetilmiştir ve bir kimsenin eylemlerinden bağlı tutulmasını ifade eder.” Thomas Aquinas
  5. “Hukukun bittiği yerde tiranlık başlar.” John Locke
  6. “Demokrasi, temsili ve çoğulcu karakteri ile seçmene hesap verilmesini, kamu makamlarının hukuka uymak yükümlülüğünü ve adaletin yansız bir şekilde dağıtılmasını da zorunlu kılar. Kimse hukukun üstünde olamaz.” Paris Şartı
  7. “Her toplumda yönetim kimde ise, güçlü odur. Her yönetim, yasaları işine geldiği gibi koyar. Yasaları koyanlar, işlerine gelen şeylerin yönetilenler için de doğru olduğunu söylerler, bundan ayrılanları da yasalara ve doğruluğa aykırı davrandıkları için cezalandırırlar. Doğruluk, güçlünün işine gelendir.” Platon
  8. “İnsanlar, adaletin işlemesi ve şiddetin onun kölesi olması için yasaları (nomoi) oluşturdu.” Euripides
  9. “Daha fazla yasa, daha az adalet demektir.” Cicero
  10. “İktidar, sizi nerenizden yaralıyorsa orası kimliğiniz olur.” Milan Kundera
  11. “İktidar ilişkisi, onay ve rıza ile olanaklıdır.” Lipson
  12. “İktidar, bilgi ve söylem üretir.” Foucault
  13. “Her toplumda ya da toplulukta iktidar vardır. İktidar, bu anlamıyla siyasidir de ama iktidarın varlığı devleti zorunlu kılmaz.”

İktidar nedir?
İktidar, hiyerarşidir. Hiyerarşi, “kutsal erk”tir. En kutsal olan hem kral hem de tanrıdır. Tanrılarsa fanilerden nitelik anlamında da farklıdır. Ruhları yücedir. Ötekileştirme, değer atfetme – değersizleştirme kavramları üzerinden yapılır. İktidar, kurumlaşmak adına toplumsallığın ürettiği iktidar odaklarıyla bir dizi ittifaklar kurar. Kurulan ittifaklarla iktidar, daha da güçlenerek kalıcı hale gelir. İktidar, üretilip nesnelleşme sürecinde kurumsal bir yapı da inşa eder. Bu yapı, kendi içinde bir bürokrasi doğurur. Bürokrasi, bizzat, iktidarın kendisine dönüşür. İktidar, artık emin elerdedir. İktidarın kaynağı ve sahibi değişse bile kendisi asla değişmez. Bürokrasi, iktidarı kullananların kurumsal yapı içinde ihtiyaç duyduğu hizmetleri üreten dokunulmazlığı olan ve her gelenin şiddetle ihtiyaç duyduğu profesyonel memurlar ya da Osmanlı’daki adıyla “kapıkulu”dur. İktidar ya da güç, bizzat hiyerarşinin kendisindedir. İlkel toplumlardaki kırılma, hiyerarşinin oluşmasıyla başlamıştır denebilir.

“İktidardan, belli bir devlet içinde yurttaşların uyrukluğunu güvence altına alan aygıtlar ve kurumlar bütünü olarak “iktidar”ı kastetmiyorum. İktidardan, şiddete karşılık olmak üzere kural biçimi alan bir boyun eğdirme tarzını da kastetmiyorum. Son olarak da, bir unsur ya da bir küme tarafından bir başkası üzerinde uygulanan ve etkileri art arda yayılarak tüm sosyal bütüne dağılan genel bir hâkimiyet sistemini kastetmiyorum. İktidar çerçevesinde bir inceleme, başlangıç verileri olarak Devlet egemenliğini, yasa biçimini ya da bir hakimiyetin, global birliğini öne sürmemelidir; bunlar iktidarın daha çok nihai biçimleridir. İktidar deyince anlaşılması gereken, her şeyden önce, üstünde devindikleri alana içkin ve böylece ortaya çıkan düzenlemenin kurucuları olan güç ilişkilerinin çeşitliliği; bitmek tükenmek bilmeyen kavga ve çatışmalarla bu güç ilişkilerini dönüştüren, güçlendiren, tersine çeviren oyun; söz konusu güç ilişkilerinin bir sistem ya da zincir oluşturacak biçimde birbirlerinden aldıkları destekler ya da tam tersine, onları birbirinden tecrit eden sapmalar, çelişkileri nihai olarak da bu güç ilişkilerinin içlerinde uygulandıkları stratejiler, ki kurumsal billurlaşma ya da genel tasarımları, devlet aygıtlarında, yasanın dile getirilmesinde, sosyal hegemonyalarda biçimlenir. Kuskusuz nominalist (adcı) olmak gerekir: iktidar bir kurum değildir, iktidar bir yapı değildir, iktidar bazılarının sahip olduğu bir güç değildir: iktidar belli bir toplum içinde, karmaşık bir stratejik konuma verilen addır…” (Foucault)

Bilgi ve İktidar
Bilgi ile iktidar(ve güç) arasında uzamsal bir yakınlaşma söz konusudur. Bunun nedenleri, bilginin gücü elde etmeye ve onu sürdürmeye yardım etmesi, bilginin gücü desteklemesi, ifşa edilen bilginin gücü meşrulaştırması, siyasal iktidara dayanak sağlamasıdır. Tersinden okunduğunda güç kavramı da bilgiye ihtiyaç duyar. Güç, bilginin birikimini ve dağıtımını kontrol etmeye çalışır. (Meusburber)


Bilginin doğruluğu gerçeklikten çok verili bilimsel disiplin içinde sağladığı tutarlılıkla ölçülmektedir. Galileo, dünyanın kendi ekseni çevresinde döndüğünü söylediğinde, bugün basit bir gerçek olarak kabul edilen bu önerme, o dönemde hem kilise yanlısı bilim adamları tarafından çürütülmeye çalışılmış hem de Galileo yargılanmıştı. Çünkü Galileo ile sarsılan eski bir teori değil, dünyanın düz bir tepsi gibi olduğu öncülüne dayanarak feodal dönemin eşitsiz yapısını haklılaştıran varlık zinciri öğretisinin ve bu öğreti üzerine kurulu kilisenin sarsılması idi. Buradan çıkan sonuç, bilginin fizik alanından çıkıp toplumsal bir yaygınlık kazanmasının, iktidar kurucu ve çözücü olması toplumda karşılığı olmasına bağlıdır (Popper, 2000).


Bilginin yayılımı, iktidarın paylaşılması sonucunu doğurur. Ortaçağda kilise güçlüdür çünkü bilgi manastırlardadır; halk, göreli olarak bilgiden uzaktır ama matbaa ile birlikte bilgiye geniş kitleler de ulaşabilir; bu, kilisenin ya da papazların toplum üzerindeki iktidarının da azalmasına neden olur.


Bilmek, konuya müdahil olmaktır. Bir şeyin bilinmesi, kontrolün birden çok kişinin tasarrufuna geçmesi demektir.


“Her malumat (veri), aynı zamanda bir talimattır.” (Cangızbay)


Sanayileşmeyle birlikte bilginin gerçekleştirilebilirliğinin –teknik- artması, onun iktidar aracı olma özelliğini güçlendirir.


Bilgi, dünyayı yeniden kurmanın bir aracıdır. Bilgi iktidara içkindir. Foucault’un dediği gibi “iktidar bilgi ve söylem üretir.” Bilgi, iktidarın hizmetindedir. Kapitalizm ile birlikte bunun araçları, kurumları vb. kurumlaşır.


Akıl ve İktidar
Akıl, toplumsal çevreyle sürekli etkileşim içerisinde gelişir ve insanın yaşadığı doğal ve sosyal çevreye uyumunu sağlar. Akıl bu kurumlar üzerinde işleyen ve onu değiştiren bir şey olduğu kadar, varlığı onların içinde gelişen ve kendisinin yaratmadığı bir sosyal çevrenin ürünüdür de (Hayek). Kısaca, aklın, toplumun dışında duran kurucu bir öğe olarak kabul edilmesi, toplumun insan tarafından değiştirilebileceğini varsaydığından bireyleri, ideal bir toplum için araçsallaştırmaya yol açarak özgürlüklerini sınırlar.


Descartes ile birlikte akıl, toplumsal yaşamı düzenlemede, yönetmede referans alınan aşkın bir kaynağa dönüşmüştür.


Modernizm, özgürlük ile disiplini (tek akılı) birlikte üretir. Özgürlüğü kaşıkla verirken kepçeyle geri alır. En tipik örneği örgün eğitim, hastane, hapishane vb. kurumlardır. Bu kurumlardaki “panopticon”nun varlığıdır.


Modernizm, tek akıl ile özdeşleştirilir. Modernleşme batı aklının kurumlaşmasıdır. Oysa 20. y.y.daki deneyimler, tek akılın özellikle fizikte atom altı evrende yapılan çalışmalar nedeniyle sarsılmış ve günümüzde post-modern söylemler varlık kazanmıştır. Öznenin özne olarak kuruluşu, homojen bir ontolojinin inşası, bilincin bütünsellik gösterdiği varsayımı üzerine kuruludur. Oysa Freud ve Lacan, yaptıkları çalışmalar ile bilincin tek boyutlu olmadığını vurgulayarak bilincin katmanlarını göstermişlerdir. Post-modernizm, bilincin yarılmasında da kendini gösteren bir kavrayış ya da yeni türden bir gerçeklik algısıdır.

İktidar ve Kolektif Bilinç
Kolektif öznenin yadsınması, Freud’dan Lacan’a önce öznenin, bilinç –dışı etkenlerin etkisinde olduğunun, bilincin kendi içinde homojen olmadığının sonra öznenin kendi bilinci üzerinde tam hakimiyet kuramayacağının vurgulanması, modernizmin kendi iradesine sahip birey ile bireyin aklını her şeyin ölçüsü yapan anlayışı sarsılmıştır. Sausser’ün “dilsel gösterge, gösterilen açısından gerekçelendirilmiş değildir, yani işaret ettiği kavramın ne olduğu esas alınarak düzenlenmemiştir; gösterge, gösterilen karşısında keyfi (arbitraire)dir”

İktidar ve Dil
İktidar, özneyi dile ve toplumsallığa hapseder. Örnek: fahişe. Bir fahişeyi nasıl anlatabilirsin? Fahişe sözcüğünde değer hiyerarşisi söz konusudur. Özne, bu çerçeveye sıkıştırılır. Öznenin dili, onun bilinciyse, bilinci dilden koparılamazsa özne dile hapsolmuş hapsolmuş, dil ya da toplumsallık tarafından özneliği alınmış bir tutsaktır. Dil, toplumsallığın ürettiği iktidarın bir tür cellâttır. İktidar, insanı bir toplumsallık içinde kabul eder. Dili öğrenme süreci, bilinç varlığı olarak özneleşme sürecidir de. İnsanın toplumsal bilinç tarafından bir özne olarak inşasında ideolojik bir araçtır dil.


Dile hapsolmadan belli bir olgu ya da probleme yaklaşmak olanaklı mıdır? Fahişeyi, bu kavramsal çerçeve ile anlatabilir misiniz? Nasıl?
İktidarın dil, din, ilişki, zaman (üretilmiş bir olgu olarak zaman) ile ilişkisi nedir?
İktidar, toplumsallık tarafından üretilen dillerde nesnelleşir. Dil, ilişkilerin de ahlaksallığın da düşünme biçiminin de düşüncenin özünün de belirleyicisidir. Dil, ancak zaman ve mekan içinde varlık kazanabilir.

İktidar ve Dile Hapsolmuş Özne
Fahişeyi, iktidar ilişkilerine hapsolmadan nasıl anlatabiliriz? Mesela “seks işçisi” deyimi ya da kavramı ötekileştirmenin ürettiği aşağılamayı tolere edebilir mi? Dil ile oynandığında düşünceler ve gerçeklik değişebilir mi? Değişirse nasıl ve ne ölçüde gerçekleşir? Bu noktada M. Heidegger’in “Dil, varlığın evidir” sözünün anlamı ne olabilir? Wittgeinstein’ın “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” sözü hangi bağlamda değerlendirilebilir? “Her dil dünyayı ayrı böler” sözü ile “dünyanın egemen söylem tarafından üretilen bir varlık alanı olduğu” bilgisi birlikte düşünüldüğünde iktidara dair ne tür yargılara ulaşılabilir? İktidardan söz ederken aslında Foucaultvari biçimde söylemden mi söz edilmektedir? İktidarın eleştirisi, söylemin ve de facto dilin eleştirisi değil midir? Ve elbette o dili “tercih” edenlerin eleştirisi de değil midir?


Dil ile düşünce, düşünce ile gerçeklik ve sonuç olarak dil ile gerçeklik (Bir dil öldüğü vakit o dilin gösterdiği varlıklar da yok olmaktadır; çünkü diğer dillere mensup olanlar o dilin yarattığı gerçeklik alanını göremezler.) birbirinden ayrılamıyorsa, insan, içine doğduğu toplumsallık tarafından özneleştirilme sürecinde bir iktidarın ve/veya ideolojinin ideolojik bir aygıtına mı dönüşmektedir? Eğitim olgusu ve eğitim fakültelerinde eğitim kavramının tanımı “bireyde istendik davranışlar geliştirme süreci” ile anarşizmin, insanın özgürlük alanını daraltan ve kendine özgü bir gerçekliği egemen söylemin katalizörü ile kurmasının eleştirisinden nerelere gidilebilir? İktidarın kavramsal, söylemsel analizi ve ardından yapılan kritiği, bizi, kaçınılmazcasına neden anarşizme götürür?


Siz - sen ilişkisinde nesnelleşen iktidar, özneleri çizdiği normlara sıkıştırıp öznelerin özneliklerini tahrif eder ya da bir anlamda özneleri tekbiçimleştirir. Bu ilişki kalıbını çoğaltmak olanaklıdır. Aktörleri ya da özneleri ya da tarafları değişse de olgu ya da resim aynı kalmaktadır: ilişki ve taraflar. İlişki, her ne ilişkisi olursa olsun toplumsallık tarafından üretilen iktidarın söylemince belirlenmekte. İnsanın, özneleşme sürecinde bir bilinç varlığı olarak inşası egemen söylemin marifeti ise, insan, bir özne olarak var olduğu ilişkide iktidarın söyleminin icracısı (İcra, burada hem yerine getiren, uygulayan hem de hukuktaki o uygulamayı yapan kişi ya da kurum olarak düşünülmelidir.) değil midir?


Öznenin, tanımlı ilişkide bir bilinç varlığı olarak belli türden bir sıfatı ve o sıfata yüklenen –upload- dilselliği kullanması, önceden kurulmuş bir iktidar ilişkisi içinde olduğunu göstermez mi? Kaldı ki özne, tıpkı bir virüs gibi, içine girdiği ilişki ve yüklenicilerinde hayat bulur. Bir başka deyişle kuvveden fiile geçer. İktidar, oradadır. O, bitlenip kanlanmasını önce toplumsallığa, ardından dile ve dilin ürettiği söyleme ve en sonunda da bunları içinde barındıran doğanın alternatifi olan hayata borçludur. İktidara dokunamayız, onu göremeyiz ama söylemi, bir bilinç olarak taşırız. O, bizimle var olur ve bilinç de ancak onunla.


İktidar, dilde nesnelleşir. Kendini gösterdiği yer, dildir. Dilse, iletişimin olanağıdır.
İleti-ş-mek, iktidar ilişkisi içinde olmaktır da. Dile sinip olguyu belirleyen hiyerarşideki iktidarın, insanların onay ve rızasına (aslında bir anlamda zaafları, zayıflıkları, ihtiyaçları) ihtiyaç duyması, onunla varolabilmesi, varlık koşulunun bir anlamda güçsüzlük olduğunun kanıtıdır.


İktidar, eşitsizlikten doğar ve taraflardan birinin güçsüzlüğü üzerine basarak yol alır. İktidar, geometrik biçimde güçlenir: bir ağacın dalları gibi uzadıkça araçları artar ve güçlenir; aynı zamanda uygulama alanlarının genişliği, onun hayata kök salması ile doğru orantılıdır. Bilgi, iktidara içkindir. Hayat, doğanın yerine bilgiyi üretmiştir. Bilgiyi kim üretiyorsa gerçekliği de o belirler; egemen olan da odur. Bilgi, insan doğasını bilinçdışına atar, boşluğu, ancak üretilmiş bir gerçeklikle doldurabilir, bu da teoridir.


Hayat, özü gereği şizoiddir ve asla tekil bir yapıya sahip değildir; çünkü doğa ile teoriler ve kavramlar çatışırlar, arada ezilen özne, eline tutuşturulan akıl –ki o da engeldir- ile avunur. İnsan, doğanın egemenliği altından çıkıp farklı egemenliklerin altına girer. İnsanın iktidar ile olan ilişkisi, boyun eğmesi, hayatta kalmak ihtiyacındandır da. İktidar, Perikles örneğinde olduğu gibi nesnelleşmiş bir kimliğe sahiptir. İktidardaki rıza ve onay, Hobbesvavi bir egoizme de dayanır. O, öylesine hayata ve bilincin katmanlarına nüfuz eder ki hayat ya a bilinç, artık nesnelleşmiş iktidara dönüşürler.

İktidar ve Yeni Tanrımız Piyasa
Piyasa herkesin eşit olarak katıldığı, beceri ve şans içeren belli kurallara göre oynanan ama sonucu önceden ön görülemeyen bir oyun olarak kabul edilmektedir. Yarışmaya katılan ve birbirlerini tanımayan oyuncular, ancak kendi amaçları doğrultusunda kısmi bilgiye sahiptirler. Milyonlarca oyuncu arasında dağılmış kısmi bilgiler tek bir kişi veya bir gurup tarafından toplanamaz. Ancak bilgi akışını sağlayan fiyat mekanizması sayesinde, oyuncular, başkalarının görünmeyen gereksinmelerini karşılamak üzere sahip oldukları bilgiyi kullanırlar(Hayek) Rekabet, bilgilerin en üst düzeyde kullanılmasını sağlayarak verimliliğin yükselmesini sağlar. Dışarıdan oyuna yapılan her türlü müdahale, ortak iyi adına bir amaçlar hiyerarşisi kuran bir devlet ortaya çıkarır ve bireyi bu hiyerarşi doğrultusunda belirler. Bireylerin ekonomik tercihlerinin(iş ya da ürün) sınırlanması durumunda bu sınırlama yaşamın diğer alanlarını da belirler. Devletin, toplumda tüm kaynaklara sahip olması dağılımı da merkezi idarenin inisiyatifine bırakır. Zamanla toplum “kölelik yolu”nda gitmeye başlar(Hayek). Piyasa, kendiliğinden doğan bir düzen olduğu için bilinçli bir tasarımın sonucu değildir. Bu yüzden, herkesin şansını artırdığından dolayı oynanan bu oyunun sonucunda ortaya çıkan fakirlik, zenginlik gibi özgül dağılımların da ahlaki bir değerlendirilmesi yapılamaz. Çünkü sonuçlar herkes için geçerli kurallar altında oynanan, herkese eşit davranılan bir oyunda elde edilmiştir. Böylece toplumda var olan eşitsizlikler, bireyin oyunu iyi oynayamamasına bağlanarak oyunun kuralları eleştiri dışında bırakılmıştır.


Eşitlikten kasıt, oyuna (piyasaya) herkesin katılabilmesi, özgürlükten kastı da bu oyunun (piyasanın) kurallarının oyuna katılan herkese uygulanması yoluyla bireyin, bu kuralların izin verdiği ölçüde davranabilmesidir (Hayek). Teknolojik araçlar aracılığıyla egemen aktörler, oyuna herkesin eşit biçimde başlamadığı gerçeğinden insanları uzak tutmakta, var olan yoksulluk, şiddet, yoksunluk, çevre felaketlerinden kapitalizmi soyutlar.

İktidar ve Toplumların ‘Evrimi’
1- Farklılaşmamış ya da asgari düzeyde farklılaşmış siyasi iktidarlı toplumlar. Yaygın iktidar, toplumsal denetim aracısız sağlanır.
2- Farklılaşmış ve kutsallaşmış siyasi iktidarlı toplumlar. Toplumun önderi vardır ve önder, yasayı söyleme hakkına sahiptir.
3- Farklılaşmış ve kişiselleşmiş (kral-devlet) ya da kurumsallaşmış (ulus-devlet) siyasi iktidarlı toplumlardır.

İktidar ve Bilgi – Tapınma
“Denetleyemediği doğal ve toplumsal güçler bir yöneticiye benzetildikten sonra karsısında boyun eğmekten, yalvarmaktan, yakarmaktan elinden başka bir şey gelmeyen kişi yasamı, yazgısı ile ilgili doğal ve toplumsal güçleri temsil eden tanrılara, ya da egemen toplumun tanrılaştırılmış totemlerine de yalvarıp, yakarıp tapınacaktır. Tapınma kavramının da tamamlanmasıyla, doğanın ve insanların yazgısını elinde tutan, yaratıcı, yok edici tanrı ya da tanrılar düşüncesi klasik biçimine ulaştırılacaktır.”[2]

İktidar ve Din
Ana Tanrıça gücünü doğadan alır, fakat insan doğaya karsı daha fazla etki sahibi olmaya başladıkça, Ana Tanrıça’da kutsallaşan kadının doğal hayat verme gücü, yerini akıl gücüyle üretme gücüne bırakır ve bu güçte erkekler tarafından sahiplenilir.[3]


Katolik papazlar için evlilik yasak ortodokslar içinde serbestler. Katolik kilisesi, papazlara evlilik izni verirse doğan çocuklar, mülkiyet yani toprak üzerinde hak iddia ederler; bu, kilisenin gücünün azalması sonucunu doğudur bu da iktidarının sonudur. Buna izin verilmez. İktidar, birtakım araçlar kullanarak bekasını sağlamak eğilimindedir.

İktidar ve Popüler Kültür
Özellikle 1980’lerle birlikte politika(ya), gündelik yaşam alanı bıraktırılır ya da politika yeni dinamiklerin de etkisiyle gündelik hayatın dışına itilir. Doğan boşluk, 1950’li yıllardan beri etkisi artarak güçlenen pop kültür tarafından doldurulur. Apolitik ve özellikle entelektüel çevrelerce değersiz bulunan pop kültür, ‘apolitik’ olup iktidarı yok sayarak ve aslında kendi iktidarını yaratıp alt kültür olarak kitle kültürünü belirlemektedir; hatta kitle kültürünün yerine geçtiği dahi söylenebilir. Nazan Öncel’in “Sokarım politikana” adlı şarkısını bu bağlamda da düşünülebilir.

İktidar ve Otorite
“En genel biçimiyle ifade etmek gerekirse otoritenin, iktidar koşullarını yorumlama, bir güç imgesi tanımlamak suretiyle denetim ve nüfuz koşullarına bir anlam verme çabası olduğu söylenebilir.” (Sennett)


Toplum, düşüncesinde var olan kemikleşmiş otorite imgelerinin iktidarını çok daha kolay kabul eder. Ve bu otorite imgeleri de içinde bulundukları toplumun yapısından etkilenirler. (Millet)

İktidar ve Toplumsal Cinsiyet
“İktidar erkektir.” savının temelinde yatan düşünce, erkeklerin doğaları gereği dinsel ve siyasal alanda hâkim olmaya yani iktidar sahibi olmaya kadınlara oranla daha yatkın oldukları değil, bu alanlarda hâkim olan erkeğin iktidarı erkeksi bir alan olarak kurgulandırmış olmasıdır. İste bu yüzden siyasi iktidarı belirleyen bir cinsellik değil, cinselliği belirleyen bir siyasi iktidar ilişkisi vardır.[4]

İktidar ve Özne
Görünürdeki iktidar öznesi, asıl iktidar mıdır? Mesela okulda öğretmen, hastanede doktor, mağazada müşteri temsilcisi vb. Öğretmen, sınıfta uygulayıcı güçtür. Kimi, nasıl ne için temsil etmektedir? İktidar, uygulayıcı öznenin dışında bir kimlik taşır mı? Taşırsa, nesnel bir varlığa mı sahiptir?


Doktor – hasta / ebeveyn – çocuk / arkadaş – arkadaş vb.
İlişkinin tarafları toplumsal – dilsel anlamda tanımlanmıştır. “hasta”, “hastalık”, “doktor”, “hastane ya da muayene” vb. kavramları, ideolojik güç, kategorilere bölerek sınırları belirler.

İktidar ve Hukuk
İktidarın görünürlük kazandığı ilişki ortadan kalkarsa iktidar da ortadan kalkar ya da sona erer. Yeni bir olgunun zuhur etmesi durumunda hukukun –iktidarın- bunu yapılandırmak istemesi, kendini ilişkiler üzerinden realize edebilmesidir.

İktidar ve İlişki
İlişki, antropolojik değil ama sosyolojik anlamda hiyerarşi doğurur; bu öğrenilmişlikle –iktidarın hukuksal anlamda çizdiği sınırlarla belirlediği ilişki ortamı- itaat eden ve edilen ilişkisi kurumlaşır. İnsan, içinde bulunduğu ilişki ortamlarına göre cıva gibi akışkan olan ve soygaz olmayan bir gazdır. İktidarsız ilişki soygazdır; diğerleri, saf olmadıkları için karışırlar ve dejenere olurlar.

İktidar ve Makro – Mikro İktidar(lar) Diyalektiği
İktidar, aile, okul, din vb. ilişki ortamlarını makro anlamda birbiriyle ilişkilendirir. Bu, onun varlık nedenidir. Makro yapıyı, mikro iktidarlar; mikro iktidarları da makro iktidar belirler, dönüştürür. İktidarın mikro tarafları arasında diyalektik bir ilişki vardır.

İktidar ve Biyoiktidar
İnsanın biyolojik saatinden çıkıp antropolojik ve ardından sosyolojik saatin altına girmesi, onu de facto iktidar ilişkilerinin içine itmiştir. Biyolojik saatin yitirilmesi, bireyin, bir tür biyoiktidar altına ya da biyoiktidarın güdümüne girmesidir. İktidar ilişkileri içinde olmak, insan için zorunlu bir ihtiyaca mı dönüşmüştür?

İktidar ve Kişiler Arası İlişkilerde İktidar
İki kişi arasındaki iktidar, bir kişinin iradesinin diğer kişininkine üstün olmasına dayanır. (Sennett)
Bir tarafın öteki taraftan daha fazla avantaj sağlayacağı, ama avantajsız durumda olanın da değiş-tokuştan yüzde yüz zararlı çıkmayacağı eşitsiz bir güç ilişkisi. (Akal)
Lipson’e göre iktidar ilişkisinde, onayın, rızanın önemi vurgulanır. Güç tek taraflı olarak var olabilir ancak iktidar için karsı tarafın onayı, rızası gereklidir. Güce rızanın eklenmesi, gücün modern anlamda meşruiyet kazanması olarak görülmektedir.
Bir grup başka bir grubu yönetiyorsa aradaki ilişki politiktir. Bu tarz düzenlemeler belli bir süre devam ettirilirse bir ideoloji geliştirirler (feodalizm, ırkçılık vb.). Bütün tarihi uygarlıklar patriarkilerdir ve ideolojileri erkek üstünlüğüdür.(Millet)
Yerleşik hayata geçişle belirginleşen işbölümü, kadın – erkek arasındaki hiyerarşinin nedeni olamaz. Zaman zaman kadının yaptığı işler, göreli olarak daha anlamlı, önemli bulunmuştur. İşlere yüklediğimiz anlamlar tarihsel, sosyolojiktir. Tarihte, sıklıkla rastladığımız kadının toplumsal anlamda düşük statüsü, doğal işbölümünün bir ürünü değildir.

İktidar ve Kavramsal – Kuramsal İktidar
Her kavram ve kuram, bir iktidar ağına bağlıdır. Yaşamı ve evreni anlamak adına çerçeveler sunar. Bu anlamda kendi ontolojisi yaratır. Düşünen her özne –belli birtakım kavramlara ve kuramsal çerçeveye göre düşüneceği için- kuram(lar)a yani iktidar(lar)a hizmet eder. İktidar, öznenin diline, bilincine sinmiş, ona içkindir. İnsanın özneliğinden arındırılması, iktidarın tahakkümünden de arındırılmasıdır. İnsan, bir özne olarak inşa edilmiş yapay bir ontolojiye sahiptir. Özne, bilgi ve söylem üreten iktidarın ürünü müdür? Eğitim ve diğer toplumsal kurumlar, insanı bir özne olarak üretmede ideolojik araçlar mıdır?

İktidar ve Kavramsal – Kuramsal Özne
Her ilişkinin dayanağı olan kavramsal – kuramsal bir çerçeve vardır. İster zihni ister fiili olsun o kuramla düşünen özneler, onun evrende ya da hayatta hareket etmesi için dişlilerine ya da çarkına bir diş ekler. İlişki ağına giren insan artık bir öznedir ve artık her özne bir diştir. Her öznenin katılmasıyla çarkın çapı da artar; yayılır, düşünme ortamını doldurur. Her biri, özü gereği bir iddia, doğa karşısında bir alternatif ontoloji ya da gerçeklik üretme iddiasında olduğu için her kavram, birbirinin doğaya karşı savaşında muhaliftir. Aslında üçlü bir ilişki vardır: bir yerde doğa diğer tarafta kavramlar – kuramlar. Kuramlar, hem doğa hem de birbirleriyle mücadele etmek zorundadırlar. Çapı genişleyen çark, öznelerin çarktan atılmalarına, dişlilerin kırılmasına aldırmaz; ezer onu. Çark büyüdükçe, dişli sayısı artar ve diş eti incelir. Bu, o özneye olan bağımlılığının göreli olarak azalmasıdır. Böylece çarkın kırılganlığı da artar. Kırılan dişlinin yeri, sürekli insandan üretilen özneler ve/veya özneden özneye dönüştürülenlerce doldurulur. Bu, çarkın işlemesinin, paradoksal bir yapıda olduğunu gösterir. Çark, bir olgu olarak varlığını muhafaza eder. Onun işlemesi, öznelerce üretilecek yeni bir çark ile olanaklıdır. Buna bir anlamda paradigma da denebilir. Mevcudun öznelerini dönüştürerek kendi gerçekliğine entegre eder, kitlesellik kazanır ve güçlenir. Çapını büyütür dişlilerin sayısına bağlı olarak. Bir çark, dişlileri olduğu sürece hayatın içinde diğer çarklarla ilişkisini sürdürebilir ve sürekli yapılandırılan hayatın seyrinde etkili olabilir. Çark yok çarklar vardır. Çarkların ortadan kalması ise olanaksızdır en azından bir çark tarafından ortadan kaldırılması olanaksızdır. Ancak, insan ya da henüz özneye dönüştürülmemiş insanın üreteceği bir modelle olanaklıdır. Bu bakış, ona bir tür mutlaklık ve fetişlik de atfetmekte. Nedeni, onun nesnelleşmesidir.

İktidar ve Son / Başlangıç
Çerçeve, iktidar yani makro kuram içinde kalındıkça bellidir. İktidar, öznenin her nefesiyle büyür. Onu ortadan kaldırmaya yönelik her girişimle daha da büyür. O, ancak kendi kendini ya da ebedi muhalifi olan doğa tarafından alt edilip ortadan kaldırılabilir.


Şiddet Sorunsalı

İktidara İçkin Olarak Şiddet
Şiddet, iktidara içkindir. İktidar hiyerarşiye. Şiddet, dile hapsolmuş öznelerin kavrayışındadır. Şiddet, dile hapsolmuş öznenin bir olgu durumunu rasyonel biçimde analiz etmesi sonucu iradi olarak –tam bir rasyonalite içinde- uyguladığı ve taraflarca ‘meşru’ görülen bir olgudur. İktidara ve onun uzantısı olan ideolojik araçlara rıza gösteren, boyun eğen özne, kendine uygulanan şiddeti örtük biçimde onaylamaktadır. Bu olguya en çok şiddetli şiddet gören kadınlarda ve ergenlerde rastlanır. Çünkü kadın, şiddet görse de bir erkeğin koruyucusu tarafından “sahipli” biçimde yaşamaktan feragat etmemekte. Bir tür “maliyet fayda” analizi ile gördüğü şiddete izin vermekte, hatta bunu onaylamaktadır.

Şiddet ve Zavallılık
Şiddet, şiddeti uygulayanın zavallı olduğunun alalanmasıdır. Bu, en çok erkeğin kıskançlık ya da bir başka nedenden ötürü kadına uyguladığı şiddette görülebilir. Şiddet, güç ile uygulanan ama güçsüzlüğü ifade eden bir olgudur.

Şiddette Onur Sorunsalı
Acı vermeyen şiddet olanaklı mıdır? Şiddet ve acı (ruhsal – bedensel) ayrılabilir mi? Şiddeti, neden insanın onuruna yönelik bir eylem olarak anlamak eğilimindeyizdir? Burada onurdan anlaşılan nedir? Onuru zedelenen aslında şiddeti uygulayan değil midir? (İ. Kuçuradi) Şiddet gören, şiddet görmeyi tercih etmemiştir ama şiddeti uygulayan “cellat” statüsünde de olsa şiddet(i) uygulamayı tercih eder. Aslında asıl şiddet, şiddet uygulamayı seçenin iradesi üzerinde varlık kazanan devletin ideolojik bir aygıtın uygulayıcıyı nesneleştirip şiddet olgusunun şiddeti uyguladığı kişinin bedeni ve/veya ruhunda nesnelleşmesidir.

Şiddetin Kaynağı Olarak Toplumsal Bilinç
Şiddet uygulayan otorite (anne – baba, öğretmen, komutan vb.) yasaların ve toplumun kendine verdiği “imkan”ı hayata geçirir. Aslında bir anlamda uygulayıcısıdır. Şiddeti üreten toplumsal bilinçtir. Şiddetle mücadele, kişilere değil toplumsal bilince yönelik olunca anlamlıdır. Şiddet, bireyin özneleşme ya da kişileşme sürecinde bilinç varlığına dönüşen ve iktidarca giydirilen kişinin bilincine sinmiştir. Şiddet, bu anlamda sosyolojik, kültürel bir olgudur da.

Şiddetin ‘Meşruiyet’ Kaynağı
Şiddet, düzenin bekaası için meşru görülür. Şiddet gören, olguyu içselleştirmiştir; bir anlamda rıza gösterir.

Bir Şiddet Aracı Olarak Eğitim
Eğitimin ve toplumun diğer kurumlarının şiddeti bir araç olarak kullandığı dönemler olmuştur ve halen çeşitli yerlerde kullanılmaktadır. Günümüzde fiziksel şiddet, göreli olarak sona ermiş yani okullarda, evlerde ve kışlada) ama akademik şiddet, dozu aratarak devam etmektedir. Eğitim, iktidarın önemli bir ideolojik aracı olarak çerçevesi içine soktuğu özneleri her zaman eğip bükmüştür. Bugün, zeitgeist’ın da etkisi ile görünen şiddet değil ama görünmez şiddet tüm alanı kaplamaktadır.

Şiddet İhtiyaca Dönüşbilir Mi?
Şiddeti, iktidardan, iktidarı devletin ideolojik aygıtlarından ayıramayız. Eğitim şiddeti, hayatı her alanda tanımlayarak bireyi kuşatır. Şiddet, öğrenilir. Maruz kalınan şiddet, bir süre sonra ihtiyaca dönüşür. Örnek: Stres bağımlılığı ve Serol Teber’in Politik Psikoloji Notları adlı kitabında işlediği Nazilerin askeri kışlalarında uyguladıkları eğitimler ile ilgili analizeri.

Uyarılma Sorunu Olarak Şiddet
Günümüz modern insanı, her anlamda aşırı uyarılmalar (görsel, işitsel, beslenme, etkinlik vb.) yaşamaktadır; bu, bireyi bedensel ve ruhsal anlamda yeniden inşa edip yapılandırmaktadır.

Uyarılma – Aşırı uyarılma = Şiddet!

İktidar Geliştirme Aracı Olarak Şiddet
Şiddet, bireye, belli nesne ya da canlı üzerinde iktidar geliştirmesi ve uygulamasının temel araçlarından biridir.

Şiddet, Ruhu Arındırabilir Mi?
Şiddet içeren filmler ve oyunların bir fantezinin ötesinde toplumda karşılık bulur. Bu olgu, şiddetin, insanın varoluşunda ya da naturasındaki şiddete olan eğilimini okşamasına bağlanabilir. İnsan, toplumca kabul edilebilir mecralara şiddete olan eğilimini akıtır. Bir tür bireysel ve toplumsal arınmadır (katharsis).

Söylemde ve Eylemde Şiddet
Şiddeti rasyonel biçimde kritik ederiz. Üretiğimiz söylem, sıklıkla şiddetin “kötü” bir şey olduğudur. Oysa eylemde ya da davranışta belli türden somut bir durum ile karşılaşıldığında bir model ya da çözüm olarak şiddete sarılıldığına tanık oluruz.

Bir İletişim Yolu Olarak Şiddet
Şiddet, bir iletişim yoludur. Taraflar, iletişir. Şiddet, şiddete taraf olanların şiddet(in) diline vakıf olduğu varsayımından hareket eder. Bir iletişim dili olarak şiddeti bilmeyen ya da kültürel olarak bunu yaşamamış birine uygulanan şiddet, amacına ulaşabilir mi?

Şiddet Diline Karşı Özel Bir Tavır
Hz. İsa, stoacılıktan Hıristiyanlık ahlakına evrilen ahlak anlayışını “size tokat atana öbür yanağınızı çevirin” diye dillendirir. Bu sözde görünürlük kazanan ahlak anlayışı, şiddetin dilini kabul etmez. Şiddete, kendi dilinde yanıt vermeyerek şiddete son verir. Şiddetin ne denli güçlü olursa olsun hiçbir şekilde şiddet ile sona erdirildiğine tanık olunmamıştır. Şiddette ısrar edilmesi, soruna gösterilen tepkilerin onur ile ilişkilendirilmesidir. Şiddet, taraflar, şiddet dilini kullandığı sürece devam edebilir.

Benlik Bütünlüğü Bağlamında Oto-şiddet
Oto-şiddet olarak adlandırılabilecek ve kişinin kendi kendine uyguladığı şiddetten de söz edilebilir. Kişinin kendi kendiyle olan ilişkisinde kendine dair algıları etkilidir. Kişi, kendine merhamet göstermeyerek şiddeti(ni) körükler. Bu, şizofrenik bir hal de olsa kişinin benlik bütünlüğünü zedelemez, bilakis güçlendirir. Bu, kişinin kendi benliğindeki güçler arasındaki hiyerarşik yapılanmanın bir tiran tarafından düzene sokulması olarak da anlaşılabilir.

Şiddet, Doğasallığın Tezahürü Müdür?
Hayvanların kendilerini koruması ile şiddet farklı kategorilerde değerlendirilebilir. Şiddet, insanın içindeki doğasallığın tezahürüdür. Ataklar şeklinde kendini gösterir. Sonuç olarak genellikle şiddet, kişinin rızasıyla olanaklıdır. Kişinin, sürece iradi olarak müdahale edemediği örnekler de vardır. Bu tür örneklerde kişi, vicdanen kendini suçlamaz, hatta maruz kaldığı şiddet, iradi bir varlık olarak güçlenmesini de sağlayabilir. Siyasi şiddetlerde ve aile içi şiddetlere yaşanan sıklıkla bu tür bir olgudur.

Şiddet, Öfkeyle Zehirlenmiş Ruhun Afyonu Mudur?
Şiddet, kaçınılmaz mıdır? Tarafları karşı karşıya getiren sorun her ne olursa olsun insan şiddetten kaçınabilir. Şiddet, sorunları çözümlemediği gibi daha da derinleştirir; çünkü direkt onur ile ilişkilendirilir; bu, öfkeye, kine dönüşür ve ruhun kirlenmesine neden olur. Ruh, arınmak için şiddete ihtiyaç duyar. Öfkeyle zehirlenmiş ruhun afyonu şiddettir. 

veli metin, mart, 2011, bahçeşehir, istanbul


[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Faşizm, Erişim: 20 Şubat 2011
[2] A. Senel, Siyasal Düsünceler Tarihi, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1982, s. 73.

[3] İktidar ve Kadın, Yüksek Lisans Tezi, Büke Koyuncu Güçbilmez, s. 32

[4] İktidar ve Kadın, Yüksek Lisans Tezi, Büke Koyuncu Güçbilmez, s. 37