erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2017 Pazar

Başkan/lık Üzerine, İhvan'dan IŞİD çıkarmak!

Başkan/lık Üzerine
İhvan’dan IŞİD çıkarmak


“Throwing a bomb is bad,
Dropping a bomb is good,
Terror, no need to add,
Depends on who’s wearing the hood.”


“Bomba atmak kötü,
Bombardımansa iyi.
Terör, uzatmaya gerek yok,
Kukuletayı kimin giydiğine bağlı.”


Bu yazılama, herhangi bir biçim, tür vb. iddiası taşımamakta; derdini, konuya dair farklı perspektiflerden bakan özneleri konuşturarak saçıp ardından “ana yemek” özelinde “garnitür”leri görünür kılmak amacındadır. Bununla, gücü yettiği ölçüde dolaşımdaki kavramların “küfe”lerinde taşıdıkları “yük”leri ifşa etmek iddiasındadır.


Matta 6:24’te İsa Peygamber vasıtasıyla şöyle dile gelir ilahi kelam: “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez; çünkü ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya hem de mamona kulluk edemezsiniz.”


Muhammed Peygamber, “Benim yolumdan gidenlerle bir araya gelin ve konuyu onların istişaresine sunun. Tek bir kişinin fikrine göre karar vermeyin.”


Ebu’l Ala Mavdudi’ye (Ölümü 1973) göre İslam, doğası gereği “siyasi bir din”dir.


Türkiye gündemini esir alan Meclis'teki Anayasa değişikliğine dair bu kısa yazılamanın amacı, tarihsel bilgilerin ve tarihe mal olmuş kişilerin bakış açıları ışığında bugün yaşananları kavramak için bir perspektif oluşturmaktır.


Başkan Muhammed Peygamber
“İslam hukukunda “sadd el-zara”i (vesilenin engellenmesi) ve “el-masalih el-mursalah” (kamu yararı) olarak bilinen iki ilke vardır.” Kamu yararı için şuraya danışarak ortak akıl üretilebilir. Ortak akıl, insan aklının bireysel hatalarını düzeltir; insan doğası, tebaa için de hükümdar için de geçerlidir. Burada Aristoteles’in “ortak akıl”a gönderme olarak da yorumlanabilecek şu sözleri anılmaya değer olsa gerek: “Çok kişi, az kişiden daha az yanılır.”


“Meşrutiyet ve demokratik düşüncenin öncülerine göre “demokratik terbiye” aslında, şura (istişare), içtihat (bağımsız akıl yürütme), “masalih mursalah” (kamu yararı), “sadd el-zara’i” (vesilenin engellenmesi) ve devletin ve vatandaşlarının faaliyetlerini; hem hükümdarın hem de halkın “insan hakları”nı kapsayan geniş bir kavram olan “emr-i bil maruf nühyi anil münkir” (iyiliği emretme, kötülükten menetme) gibi İslami kurumların ve kavramların kopyasından başka bir şey değildir.”


“El-Benna, halifelik yerine “devlet”; devlet başkanının sıfatı olarak da “halife” yerine “başkan” kelimesini kullanmıştır. “Başkan” kelimesi hem sünnet hem gelenek; “halife” kelimesiyse sadece gelenektir. Hz. Peygamber “başkan” kelimesini reddetmemiştir; bu nedenle sünnettir; oysa “halife”/lik, siyasi anlamıyla yalnızca Hz. Peygamber’den sonra gelenlerce kullanılmıştır; Müslümanlar, El-Benna’ya göre sünnete uymak istiyorlarsa “başkan” kelimesini kullanabilirler.”


İhvan ya da Müslüman Kardeşlerin teorisyenleri Muhammed Peygamber'in kendisine "Başkan" dendiğinde itiraz etmediğinden yola çıkarak “halife” ile “başkan”ı ayırır. Muhammed Peygamber, "Halife" değil "Başkan"dır. Halife, “Buhari ve diğer hadis mecmualarında yer alan “İmam, Kureyş’tendir.” yani İslam cemaatinin dini başkanlığı Kureyş kabilesine aittir.” hadisi karşısında Osmanlı hükümdarlarının bütün Müslümanların halifesi olma iddiası, o zaman başka iki temel tarihi olguya dayandırılmak istenmiştir: Osmanlı hükümdarları, Fatih’ten beri, tüm İslamın gaza kılıcını elinde tutma hakkının kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdir. Fatih’e ve II. Bayazid’e Cezayir Müslümanları, İspanyol istilasına karşı heyetler gönderip himaye etmişlerdi. Dünya çapında gaza görevini üstlenen Sultan Süleyman, dünyada Hristiyan devletlerin saldırısına uğrayan bütün Müslüman devletlerine arka çıkmakla, bu iddiayı kanıtlama yolunda idi.”


“....I.Selim’in cihanşümul hilafet yetki ve sembollerini, Mısır’da oturan Abbasi halifesi III. Al-Mutavekkil’den bir merasimle devralındığına dair rivayet, 18. yüzyılda ortaya atılmış ve Osmanlı sultanlarınca benimsenmiş asılsız bir rivayettir. Selim ile çağdaş Osmanlı ve Arap kaynaklarında buna dair bir kayıt yoktur. Mısır’da oturan Abbasi halifesi Al-Mutavekkil Selim tarafından İstanbul’a gönderilmiş, yolsuzlukları yüzünden Yedikule’de hapsolunmuş, Kanuni tahta çıktığında Kahire’ye dönmesine izin verilmiştir. Osmanlı Devleti’nin Mısır valisi Hain Ahmed Paşa, kendisini sultani Al-Mutavekkil’i halife ilan etmişse de paşa yakalanıp idam edilmiştir. Al-Mutavekkil Kahire’de belirsiz biçimde ömrünü tamamlamıştır.”


“Bağdat’ın 1258’de Moğollarca ele geçirilmesiyle Abbasi halifesi ölmüş ve hilafet sona ermiştir. “Halife” ve “hilafet” sıfatları Abbasi ailesinden birinin Kahire’de halifeliğini ilan ettiği Mısır’a kaymıştır. Bu Abbasi kolu, Osmanlılar 1517’de Kahire’yi ele geçirip halife El-Mütevekkil’i İstanbul’a götürünceye dek devam etmiş. Ancak El-Mütevekkil, Kahire’ye geri gönderilmiş ve 1543’te orada ölmüştür. Sonrasında Osmanlılar, El-Mütevekkil’in hilafetini devrettiği iddiasında bulunmuşlardır ki bu, Müslüman hükümdarların miras anlayışını göstermektedir. Osmanlılar, Müslüman halkın, sırf halife El-Mütevekkil’in hilafeti kendilerine devrettiği için Osmanlı idaresini kabul edeceğini sanmışlar. Ne kadar naif bir zihniyettir bu! Bu doğru olsa bile, halife kendisinin olmayan bir şeyi (hilafeti) hak etmeyen birine nasıl verebilir? Birçok tarihçiye göre, Osmanlılar’ın bu devretme kavramını ortaya atma nedeni, kutsal bir yönetim hakkı iddiasında bulunmaktır.”


IŞİD’e giden yol
“...El-Zevahir’e göre İslam, egemenliği Allah’a verirken; demokrasi, egemenliği halka veriyordu. Demokraside kanun koyucu insanken, İslam’da Yüce Allah’tı. Yani demokrasi, kanun koyma hakkını Allah’tan alarak insanlara veren, din düşmanı bir fikirdi.”


3 Mart 1924’te TBMM, hilafeti kaldırır; hilafet makamı, böylece Meclis’in manevi şahsiyetine geçer. Türkçesi hilafet kaldırılmaz, kişiden kuruma aktarılır ve derin dondurucudadır; siyari ‘otorite’, “bu”nun farkındadır; ‘fiili durum’u “de juro” hale getirerek, makamı uhrevi hele getirmek arzusundadır. Kimileri, referandum sürecinde bunu olabildiğince açık dilkendirdi de!


Bir çocuktan katil yaratmak ya da kelimelerle katliamları meşrulaştırmak
“Kur’an, sıklıkla “savaş”a (harb), bazan da “çarğışma”ya (kital ve k-t-l kökünden elde edilen diğer kelimeler) ancak en fazla da “mücadele” ya da “çaba gösterme”ye (cihad ve c-h-d kökünden elde edilen diğer kelimeler) atıfta bulunur.”


Etimolojik olarak “cihat” kelimesi, çaba sarf etmekle ilgilidir. Ortada bir gayret olduğuna göre bunun karşısında güçlü bir direnç olsa gerektir. İslam öncesi dönemde bir şair cihat kelimesini, kendisini terk eden sevgilisine duyduğu tutkuyu kontrol altına almak için gösterdiği çaba anlamında kullanır.


Müslümanlar ya da İslami kültürün kodlarıyla hareket edenlerin “cihat”ı ne olacaktır. Hayat, irade ne denli güçlü olursa olsun, göreli süre onu taşır ama er ya da geç üzerinden atıp çağın rengini giyinir. Çağa rağmen hareket edebilir kişiler ve/veya yönetimler hatta kendi kuramlarını “olgu”ya dayatırlar, bunun için ciddi mücadele de ederler; buna inanırlar ve inancın getirdiği güçle kararlı görünürler ve etkileri geometrik biçimde artar. Göreli sürenin ardından Zeitgeist, takkeyi düşürür ve kel görünür; kel, işte zamandır; zamana da kimse direnemez; zaman, kendi türküsünü, o ezelden gelip ebede taşıyandır; Herakleitos’ta dile geldiği şekliyle: Panta rhei!


V. Metin Bayrak
16 Nisan 2017, Teşvikiye, İstanbul

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Entelektüel Erdem/i Üzerine


Entelektüel Erdem/i Üzerine
"Ben, yüzbinlerce boynu eğik, yaltaklanan, kuyruk sallayan köpek gördüm, Tempelhof'ta, Berlin'de yıl 1935'ti, büyük eğitimci Hitler, buyruklarını veriyordu."1 A. Neill
                                                                                                                                      
Bu yazılamada, önümüzdeki güncel sorunlar ve/veya olaylar, yüz yıl öncesinin retoriklerine, politikalarına bakılarak anlaşılır kılınmaya çalışılacak. Bu amaçla özellikle II.Meşrutiyet ile birlikte dolaşıma fütursuzca sokulan "milliyetçilik" anlayışı, politikaları ve sonuçları tartışma konusu edilerek -bir tür sondajlamayla ifşa edilerek- tarihin "tekerrür" yüzünün tehlikelerine dikkat çekilerek genelinde bireysel ve toplumsal, özelinde entelektüel sorumluluk, çeşitli tezlerle tartışma konusu edilecektir.

Akıl yürütme yollarından biri olan analojide sonuçlar, yargılar kategorik (zorunlu) değil, özü ya da doğası gereği hipotetiktir (koşullu). Burada yüz yıl öncesiyle "şimdi" arasında bağlamsal olarak çeşitli analojiler yapılarak kimi tezler ileri sürülecektir; tezler, kurulan ilişkiler, benzerlikler, yineleyerek belirtmek gerekirse, hipotetiktir; olması ve/veya gerçekleşmesi, en azından bu satırları klavyeye alan fakir tarafından arzu edilmemektedir.

1 Kasım 2015 seçimlerine giderken "1990 görünümlü 1930 model ucube parti devleti"nin 2015'teki icraatlarını, yakın zamandaki politikalarını sosladığı retorikleriyle 20 Eylül 2015'te Yenikapı Miting Meydanı'nda verdiği 'aile' fotoğrafı, üzerinde düşünülmeye değer bir fenomendir. Bize düşen sorumluluklardan biri, de javu dedirten bu fenomeni anlamaya çalışmak olsa gerek. "Teröre Karşı Tek Ses" adı verilen mitingde dörtyüz bin Türk Bayrağı dağıtıldı. Protokol sırasına göre Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve (Sabık) Başbakan katıldılar.

Parti Devleti(ni)n seçim mitingi içeriğindeki -formu/biçimi farklı olsa da- gövde gösterisinde Erdoğan "550 yerli ve milli vekil" talep etti ve yine günlerce, aylarca, yıllarca sürecek bir tartışma da yaratarak bu alandaki başarısını bir kez daha rakipsizce göstermiş oldu.

Erdoğan'ın sürekli rövanş almaya çalıştığı İttihat ve Terakki Partisi ve onun kimi tarihçilerce 'B Takımı' olduğu iddia edilen Cumhuriyet'in kurucu kadrosunun politikalarına can simidi niyetine sarılması, Bizans-Osmanlı-Cumhuriyet ekseninde çok 'istikrarlı' bir aksın varlığına işaret ettiği hatta buna teslim olduğu iddia edilebilir.

Jön Türkler tarafından "Meşruti Monarşi" için darbeyle tahta çıkarılan II.Abdülhamit, "Zeitgeist"a gösterdiği direnç nedeniyle yine darbeyle indirilir. Darbeyle gelip darbeyle giden 'iktidar' geleneği  II.Abdülhamit örneğinde (de) yaşamış/yaşatılmıştır. 32 yıllık iktidarının rengi hala tartışma konusudur ve güncelliğini hayatımıza sinen politikaları/yla korumaktadır. Rejimin ilk iki yılı 1.Meşrutiyet olarak adlandırılır. Anayasa'nın kendine/Padişaha verdiği yetkiyi kullanarak meclisi lağv eder. 30 yıl askıya alınan Meşrutiyet, darbenin ardından yeniden ilan edilir: II.Meşrutiyet. 1908'de Meclis-i Mebusan, toplanır. Bu coğrafyanın gördüğü temsili en güçlü meclis olduğu, kimi tarihçi ve siyaset bilimcilerce sıklıkla dillendirilir.

Osmanlı'nın bütün bileşenlerini temsil ede(bile)n meclis, içerideki ve dışarıdaki heyecanın dinamikleriyle ömrünü çoktan tamamlamış Osmanlı'yı yaşatmaya çalışır; oysa "metal yorgunluğu" kendini o kadar çok mecrada göstermiştir ki, "sonrası"nın karanlıklığı, panik halinde, enine boyuna düşünülmeden politikalar üretip bunlara angaje olarak kangrene dönüşmüş sorunları çözmeye çabalayanlarca görülmez; bütün çabalar nafiledir artık. Osmanlı için her şey suni teneffüstür. Ölüm, büyük, yaşlı, dallı budaklı bir "meşe" olan Osmanlı'nın dallarından başlayan kuruma(sı)nın köklerine sirayeti onlarca yıl alır. Ölüm/ü, uzun sürer. Çabaların nafile olduğunu hiç şüphesiz romantikler -mesela Enver Paşa- gör(e)mez; oysa gözündeki anakronik perdeyi atıp olguya bakabilenler için kral çıplaktır, üstelik uzun zamandır.

Osmanlı'nın kurtuluşu,  tedavisi -çünkü hasta olduğu herkesçe malumdur- için meşeye zerk edilmeye çalışılan Osmanlıcılık, İslamcılık, Turancılık ve sonunda Türkçülük de işe yaramaz(?) Çember, dıştan içe hızla daralmaktadır. İmparatorluğun nüfusu 1/4'e iner; bu oran, yaklaşık 10-11 milyon nüfusa karşılık gelir. Kalanın/ın yaklaşık 2/5'i de İslam-dışı toplumlardan, halklardan oluşur. Elde kalan son 'ilaç' Türkçülük ile zamanla onlardan da kurtulunacaktır: 1909 Kilikya(Adana) Katliamı, 1915 Ermeni Techiri, Nüfus Mübadelesi, Trakya Olayları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 Olayları ve sayamayacağımız daha nice örnek.

Daralan çemberin merkezinde bırakılan/kalan "Türk-çü-lük", kurucu kimliğinden ötürü baskılanmış, uzun yıllar geri plana itilmiştir; o nedenle "Türk Milliyetçiliği"nin gecikmiş bir milliyetçilik olduğu savlanır sıklıkla. (1831'de Yunan kimliğinden söz edilebilirken Türklük için daha onlarca yılın geçmesi, çemberin kaçınılmazcasına daral(tıl)ıp merkezin açığa çıkması/nı beklemek gerekir.

1908'de tahttan indirilen II.Abdülhamit ile bir devir artık kapanmış -ama "darbe" ile kapatıldığını unutmamak gerek- "Hürriyet(!)" gelmiştir. Osmanlı da tıpkı çağdaşları gibi "Anayasal Krallık" (Meşruti Monarşi) ile yönetilmeye başlamış, rejimini değiştirmiştir.

Daralan çember, "Türkçülük"e sarılmayı, "siyaseten doğru" ilkesiyle zorunlu hale getirir ve İstanbul'un Fethi kutlanmaya başlanır; tarih 1908'dir. 1909 Kilikya Katliamı, 1911 Trablusgarb Savaşı, 1912 Balkan Savaşı, Büyük Paylaşım'dan "1 koyup 3 almak" sevdalılarının kaçınılmaz sonla yüzleştiklerinde 1915 Ermeni Techiri ve Kurtuluş Savaşı. İttihat ve Terakki'nin İmparatorluğu batıran -ölümünü hızlandıran- 'A Takımı'ndan boşalan siyasi arenanın daha gerçekçi 'B Takımı' -Kemalistler- tarafından doldurularak Cumhuriyet'in ilanı.

Saltanat, komitacı devrimcilerce sorunun ana müsebbibi olarak telakki edilir. Onlara göre biçim ya da taht değişince her şey sihirli bir değneğin dokunuşuyla iyileşecektir. Ancak bu, romantizm tarafından gerçeğe körleş(tiril)enlerin tutumu olabilir/di.

Türkçü, milli, milliyetçi, yerli, vatan vb. kavramları hızla dolaşıma sokulur. 1911'de, Trablusgarb Savaşı'nda, Batılı ülkelerle -Almanya, Fransa, İngiltere- kıyaslanamayacak, etkisi ve gücü sınırlı İtalya'ya yenilmek fikri temelleri yeni atılan milliyetçiliğin/Türkçülüğün "nefret söylemi" ile beslenip güçlendirilmesi için vesile olarak kullanılır, değerlendirilir. 1912 Balkan Savaşı ile birlikte milliyetçi nefret söylemi zirve noktasına çıka(rılı)r.

Toplumda yüksel(til)en, Çanakkale'de somutlaşıp dile gelen ve hala methiyeler düzülen "milliyetçi ruh", resmi ideoloji olarak başta okul çocukları olmak üzere bütün topluma zerk edilerek kuramsal bir boyut kazanır. (Zenofobik retoriklerin -iç/dış mihrak/lar- hala iş görmesine, ideolojik bir enstrüman olarak kullanılmasına şaşırmamak gerek. Çünkü toplumsal bellek, zenofobik retorikler ve pratikleriyle zehirlenerek karartılmış, zihinler, değerlendirme yeteneği olarak muhakemelerse iğdiş edilmiştir. Resmi söylem, sıklıkla Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı'na atıfta bulunarak milliyetçiliği konsolide edip canlı tutar ve bunun zorunlu sonucu olarak da zenofobi, nesneleri güncellenerek canlı tutulur.

1 Kasım 2015'e giderken 1908 ile başlayan söylemlerin, uygulamaların benzerlerini 20 Eylül'deki mitingde işitmek, tek kelimeyle kan dondurucu, "Kan dondurucu" deyimi, sanırım, şu alıntıda ifadesini 'çok iyi' bulmakta:
"(...) Yüzde yüz çoğunlukta olsalar bile Türkiye'nin herhangi bir bölgesinde devlet kurma hayalleri hayal olarak kalacaktır. (...) onun için Türk milletinin başını belaya sokmadan kendileri de yok olmadan çekip gitsinler. Nereye mi? Gözleri nereyi görür, gönülleri nereyi çekerse oraya gitsinler. (...) Türk ırkının aşırı sabırlı olduğunu fakat ayranı kabardığı zaman 'Kağan Arslan' gibi önünde durulmadığını arkadaşları Ermeniler'e sorarak öğrensinler de akılları başlarına gelsin."2

Yenikapı'daki dörtyüz bin bayrağın yetmediği yüzbinlerce insanın katılımıyla gerçekleşen mitingde millet vurgusu, bu vurgunun "lider kültü"nde cisimleşmesi, yanında olmayanların 'gayri milli' ilan edilmesi, vatan toprağı, bayrak, din, Kuran-ı Kerim, "Allahu Ekber!" nidaları... bir tür "patlayıcı" olarak 1 Kasım'ı ve sonrasını tehdit eden bir bombaya dönüşmekte Erdoğan'ın ve temsil ettiği Ucube Parti Devletin/in (UPD) elinde. Yukarıda anılan "çember" metaforuyla nesnesi sürekli güncellenen öfke, nefret ve kin, Türkiye halkını -de facto halklarını da- ve dünyayı "milli" -"gayri milli" dikotomisine sıkıştırdığı gibi kimliğinin de "kurucu ide"sine dönüşür fiilen. Bunun psiko-sosyo-ideolojik sonucu Kemalistlerle birlikte "Bir Türk dünyaya bedeldir.", "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur."a, oradan "Her Türk asker doğar."a dönüşen uzun yolun taşları döşenir. Bu "taş"lardan ikisini hatırlayarak düşünmemize, kritiğimize, yazılamamıza devam edelim:
Öç Türküsü
Türk yavrusu, artık uyan!
Düşmanların Bulgar, Yunan...
Ellerinde nazlı anan,
Öç almaya çağırıyor
Kurtar diye bağırıyor
Mini mini Türk yavrusu!
Altınordunun yavrusu
Yunan, Bulgar... Düşmanındır
Ocağını yıkan onlar
Kardeşini boğan onlar
Öç almayı unutma sen
Bil ki kinin imanındır.3

Cenge Giderken
Ahdim olsun, alayım milletimin öcünü
Ölmeyeyim, öldürmeden ikisini, üçünü.4
...
Yüzyıl başında -19.yy.- "Türk" ve/veya "Müslüman" kimliği dışındakiler makbul değilken -ki akıbetleri hepimizce malum- şimdi, Cumhuriyet'in günümüzdeki ucube modeliyle (de) -Erdoğan'ın yineleyerek tarif ettiği- "Tek din, tek dil, tek devlet"e sığ(dırıl)mayan Kürtler hedeftir. Kürtler 'ırk'tan; 'Ali'siz Aleviler', 'din'den; 'Ali'li Aleviler', 'mezhep'ten "sınıf"ta bırakılmakta; resmi ideolojinin vizesinden mahrum bırakılmaktalar. Algı yönetimiyle resmi ideolojinin hamaset ideologlarınca yeniden üretilen "bölücülük"le, vize verilmeyen gruplar, projeksiyon yoluyla etiketlenip 'milliyetçi' güruhlara hedef gösterilmekte; Türkiye'nin kültüründen kürtaj edilme pratikleri icra edilmekte; devletin ve taşıyıcılarının "zinde" kalmaları sağlanmakta; resmi ideolojiyi somutlaştıran politikalar, çerçeve kalanlara ve/veya bırakılanlara her gün verilen "ayar"larla sür(dürül)mekte.

"1990 görünümlü 1930 model ucube parti devlet/i" (UPD), en üst temsille birlik, beraberlik çağrısı yapmakta, diğer yandan kendi tarifine uymayanların meclisteki temsilinin engellenmesini talep etmekte. Bunun için 'sivil' kuvvetleri ideolojik olarak tarif ederek kuramsal çerçevesini (de) inşa eder 'Yeni Türkiye'yi -Ucube Parti Devleti/ni (UPD)- : Esnaflar, "kolluk kuvveti"; muhtarlar, "muhbir"; 'milliyetçi', "mukaddesatçı" kitle "akıncı"; A.B.D'nin Vahşi Batı'sından devşirilen "ödül" ile bütün toplum, "ödül avcısı"; resmi söyleme muhalefet edenler, 'işbirlikçi', 'hain' vb.

Resmi söylemi -bu kan kokan nefretengiz retoriği- dolaşıma sokup kavramsallaştırma pratiği icra eden kalemşorların, şu, kendini kaçınılmazcasına, yırtarcasına, göze sokarcasına sordurduğu soruyu kendilerine sormaları ve azıcık zihinsel çağrışımlarını, tahayyüllerini düşünmeleri beklenir. Yönetici elitin kuramsal, ideolojik çerçevesini çizdiği 'Yeni Türkiye'nin "görev dağılımı" ve "tarif"lerle habitatımız olan ülkeye bakılınca nelerin olabileceğini, burada yaşayanları nelerin beklediğini "görmek" için işin uzmanı olmaya gerek olmadığı kanaatindeyim.

Her toplumun fay hatları vardır; bunların kaşınıp beslenmesi, belleğin ideolojik tarihyazımıyla tahrip edilip "şimdi"nin fantastik şekilde kurulması, "olgu"dan uzaklaştırır ve fay kırıklarını derinleştirir. Üst yapının ve/veya kuramın olguyla örtüşmesi, toplumsal ahengin olanağını yaratır; aralarındaki makasın açılması oranında artar kan, kin, nefret, vahşet... Bunların toplamıysa Ortadoğu ülke(cik)lerinde her gün tanık olunan görüntülerde somutlaşan 'hayat'tır.

Devletin şimdiki güncel  hedefi, özelinde Kürt Hareketi genelinde Kürt halkı ve "tarif"e uymayan ve/veya sığmayan Türkiye halklarıdır. Devletin karşısına alıp meclisin dışında tutulmasını talep ettiği yapının PKK ve/veya KCK ile özdeşleştirilmesi, ideolojik bir maniplasyon olarak okunabilir; çünkü mazisi binlerce yıla dayanan Mezopotamya'nın kadim halklarından biri olan Kürtler, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde onlarca kez ayaklanmıştır. Türkiye'de yaşayan halklardan biri olan Kürtler'in -eşzamanlı diğer halkların da- meşru talepleri, devletçe ezilerek bastırılmıştır. Devletin bastırma pratikleri, "Hareket"i güçlendirmiş, güçlendirdikçe de meclisten yerel yönetimlere, STK'lardan silahlı gruplara, medyadan Türkiye dışında onlarca temsilciliği olan devasa bir networke/ağa/yapıya dönüşmesine ivme kazandırmıştır. (Ki, bu yapının da homojen, tek sesli olduğu söylenemez.) Kürt Hareketi içinde, daha spesifik bir anlatımla KCK (Koma Civakên Kurdistan/Kürdistan Toplulukları Birliği) içinde olmayan irili ufaklı pek çok Kürdistanî, İslamî, devletçi girişimler ve/veya oluşumlar (da) mevcuttur. Bunlarla "Hareket" arasındaki çatışmalarsa yıllardır devam etmekte.

Erdoğan, ki devlet, artık kendisinde -lider kültünde cisimleşmiş bir "simge"dir-, 6 milyon seçmen iradesinin, temsili demokrasi sisteminde meclisin dışına itilmesini talep ediyor; talep etmekle kalmıyor, 'milli irade' kavramının içini boşaltıp kendisiyle doldurarak "Meclis'te terörist istemiyoruz!" sloganı/nı attırabiliyor. Slogan atılırken konuşmasına ara verip seslerin ve/veya resmi retoriğin dolaşıma girmesine imkân sağlıyor. Cumhurun başı olan kişinin böylesi bir bölücülüğe tepki göstermesi beklenirken bilakis yol açması manidar ol/ma/sa gerek.

Sınırlarının içinde ve dışında çok cepheli yeni bir savaşın eşiğine emin adımlarla taşınan, getirilen Türkiye'de halkın sağduyusu, "kitlelerin bilgeliği" ile buna "Dur!" diyecek olgunluğa yeterince sahip midir? 1990'larda Meclis'ten yaka paça atılan vekiller mi bölücü, kitleleri ve taleplerini, iradelerini yok sayan yönetim ve maniple ettiği linçsever kancıl kitle ile azmettiriciler/i mi?

Durup soru sormak zamanı, bıkmadan, usanmadan. Cevaplar değişmiyor, kimin nerede ne söyleyeceğini, söylediğini daha duymadan, okumadan a priori biliyoruz; o nedenle zihinler cevaplara kapalı. Yalnızca sorular soralım; çünkü ancak soru karşısında düşünmeye başlar zihin ve bununla özgürleşirken cevaplar zihni esaret altına alır.

Sorumluluk bilinciyle hareket ederek hak ve adalet kavramlarını fikri kategoriden olgusal düzleme taşıyacak iradeyi gösterme zamanı. Şehitlik kültü, vatan toprağı hamaseti, namus vb. retorikleriyle gasp edilmiş, edilen, edilmekte olan ve böyle giderse kaçınılmazcasına edilecek olan bir hayat, ülke, gelecek... İsteyip istemediğimizi soralım -rengimiz ne olursa olsun- her birimiz ısrarla.

Devletin ideolojik olarak kanırtıp derinleştirdiği sorunlar, toplumsal barış için tehdittir. Seçim kampanyasının "namus" üzerine inşa edilmesi anakronik bir kavrama sarılmak olarak değerlendirilebilir. Burada "birlikte yaşam", "bin yıllık kardeşlik" vb. retoriklere rağmen ayrımcılık yapılmakta, yapılmakla kalınmayıp beslenip büyütülmekte devlet ekabirlerince. "Türkiye'deki milliyetçi ideolojinin -birçok başka ülkede olduğu gibi- vatanı, kadın bedeniyle ve özellikle annelik ile özdeşleştirmesi ve düşman imgesini "namahreme el uzatan" üzerinden kurması, "ulusun çocuklarına biçilen vazifeyi" de tanımlamıştır. (...) Türk ve Müslüman olmayan "üvey çocukların ("mutlak kötüler") ihaneti"nden haberdar olmalı; gerekeni yapmalıdırlar."5   "Gereken"in ne olduğu, yakın tarihe bakılarak görülebilir. "Üvey çocuk"lara yöneltilen nefret, ayrımcılığı derinleştirmekte. İslamcı ideolojiyle dünyaya bakanların 'Batı'yı sıklıkla "İslamofobi" ile itham etmesi, zenofobinin nesnesi haline getirdikleri Kürtler üzerinden bunu beslemelerinin ne anlama geldiğini soralım sadece ama ısrarla! "(...) Müslüman düşmanlığını yine "kültürel ayrım" noktasında kuran İslamofobi de kültürel ırkçılığın başka bir biçimi addedilebilir. (...) Kürt düşmanlığı ile İslamofobinin kültürel ırkçılığın farklı toplumsal bağlamlarda ortaya çıkan iki ayrı biçimi olduğu söylenebilir."6

Heidegger'in "Felsefe Nedir?" kitabındaki "Değişim, aynı olanda birleşmenin garantisidir." sözü, ırkçılık, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, faşizm, ötekileştirme, nefret söylemi vb. kavramlarının ve sonucu olan politikaların artık mazide kaldığını iddia etmemize izin vermez. Kılık değiştirerek özünü muhafaza eder: "Günümüzde ırkçılık kavramı biçim değiştirerek sadece genetik/biyolojik farklılıklar üzerinden kurulan sistematik ve açık iktidar ilişkisini değil, aynı zamanda kültürel farklılık ve özcülük temelinde oluşturulan dışlama ve ezme pratiklerini de içeren bir kapsama sahip olmuştur."7

20.yüzyıldaki ırkçılık, 'öteki' üzerinde kurulan tahakküm ve pratikler, belleğimizde henüz canlılığını muhafaza etmekte. Bu politikaları besleyen retoriklerin nasıl bomba etkisine sahip olduğunu defalarca yaşayarak deneyimlemiş bir halkın fertleri olarak daha özenli olmak, birlikte yaşam(an)ın bizlere yüklediği sorumluluk olsa gerek.

Kitleler, iktidarca, bütün ideolojik araçlar kullanılarak esir alınmaya çalışılmaktadır. Gündelik meşguliyetleri nedeniyle bunları analiz etmeleri değil, görmeleri beklenir; dolaşımdaki retoriklerle beslenirler ve "kitlelerin bilgeliği" böylece doğar. Türkiye'de "kitlelerin bilgeliği", ne yazık ki yeterince tecelli etmez; çünkü dolaşımdaki seslerin heterojen olduğu söylenemez. Hülasa, bugünün yargılanması, aynı zamanda bugün/de yaşayan bizlerin de yargılanmasıdır. Bugünü yargılayanın yargısına içkindir kendi/ni yargılaması. Yarın, "Aldatıldım!", "Güvendim!", "İnandım!" vb. gerekçelerle "Yaşasın yeni Kral!" korosunda solist olmak, yapılan zulüm(ler)e ortaklıktır. Statükonun paradigmasına iman ederek iktidarın ideolojik aygıt orkestrasındaki saz sanatçıları gibi 'şef'in yönetiminde bütün sesleri boğup bastıran tek sesli besteyi öttürmek/seslendirmek, iktidarın "cellat" rolünü icra etmektir.

Osmanlı, iki ayrıı ağacın dallarını armasında kullanarak kendini ifade eder: Meşe, köklülüğünü; zeytin, barışçılığını simgeler. Osmanlı geleneğinden beslendiğini, taşıyıcısı, yaşatıcısı olduğunu iddia eden bir siyasi oluşumun kandar, nefretengiz, "Zeitgeist"a aykırı mürteci retoriklerle sorunu tedavi etmesi beklenemez. Politikalarının, olsa olsa yarayı kanırtıp kanattığı, bunun da iyileşme imkânını ortadan kaldırdığı söylenebilir. Çabamız, yaranın kabuk bağlaması ve ardından canlı hücrelerin bölünerek yaranın kapanmasına katkıda bulunmaya yöneldiği koşulda yaşama hizmet edebilir. Zaman, Greklerin "Zaman, en iyi ilaçtır." sözüne, kendimizi, yaşamı, eylemlerimizle savunarak bırakmak zamanıdır. Savunmanın entelektüelcesi, (onun) erdemine sahip olup "parrhesia" ile yani "hakikati söylemek" ilkesiyle konuşabilmektir.

Erdoğan'ın ve partisinin, karşısında olduğu 'Kemalizm'e teslim olması (Kulakların çınlasın 
Heidegger!), Cenk Saraçoğlu'nun öğretici, uyarıcı, düşündürücü, değerli çalışmasındaki sözleri, olup bitenleri (Kürtler'e yönelik linç girişimleri, HDP'yi Meclis dışında bırakma, 'yerlilik', 'millilik' retorikleri), oldukça anlaşılır hale getirmekte: "Konuşan baskın olarak klasik "Kemalizm" olduğunda, duyulan açık Kürt düşmanı bir ırkçılık değil asimilasyonculuk; düşmanlaştırılan da bir etnik grup olarak Kürtler değil "dış güçler" veya Kürt siyasi hareketi olacaktır."8

Yazılamayı, ikisi negatif altısı pozitif tanım/lama ile bitirelim. "Entelektüel erdem/i" kavramına ilişkin ileri sürülen tezler ve/veya tanımlar, entelektüel sorumluluk olarak görülmekte ve konu alana dair, tartışılması ümit edilerek, mütevazı bir katkı olarak değerlendirilmesi amaç/lanmaktadır.

I.
Entelektüel erdem, mazinin, tarihsel vicdan tarafından yargılanmış konularına, olaylarına dair tavır alıp arınmış, elenmiş, rafine edilmiş retorikleri, yargıları, hakikatleri yeniden elemek değildir.

II.
Entelektüel erdem, "Onlar ki gözleri vardır görmez..." ayetindeki metaforun nesnesi olmamaktır.

III.
Entelektüel erdem, Ermeni Techiri olurken; Yahudiler toplama kampına gönderilirken ve/veya topluca infaz edilirken; Türkiye Kürdistanı'nda binlerce köy yakılırken; ülkenin en güçlü siyasi aktörünce yavrusunu kaybeden ana, miting meydanında yuhalatılırken... çıkıp ses verebilmektir.

IV.
Entelektüel erdem, "550 milli ve yerli vekil" talep edilirken susmadan soru sorabilmektir.

V.
Entelektüel erdem, "şimdi"yi yargılayabilmektir.

VI.
Entelektüel erdem, mevcudun/olgunun ifşasını "parrhesia" ilkesiyle dillendirebilmektir.

VII.
Entelektüel erdem, kitlelere ulaşmanın alternatif yollarını, üsluplarını, dillerini, her şeye rağmen üretebilmek ve maliyetlerini göze alabilmektir.

VIII.
Entelektüel erdem, statüko, ideolojik tarihyazımı ve manipülasyonla olgunun hakikate dönüş(türül)me sürecinde "siyaseten doğruluk"tan arınarak kanaatleri dillendirebilmektir.

V. Metin
Eylül 2015, Ege



Anahtar Kelimeler:
Entelektüel, entelektüel erdem, milli, yerli, milliyetçilik, ırkçılık, ötekileştirme, dışlama, dışlayarak tanıma, İttihat ve Terakki Partisi, AKP, PKK, KCK, HDP, Kemalizm, Erdoğan, II.Abdülhamit, Meşrutiyet, Osmanlı, Cumhuriyet, devlet, parti devleti, lider kültü, şehitlik kültü, ideoloji, parrhesia

Dipnotlar:
1.Neill, A.S. Bir Eğitim Mucizesi, Çev.Güler Dikmen, Hürriyet Yayınları, 1978, İstanbul, s.98
2.Atsız, N. Makaleler III.-IV., Baysan, İstanbul, 1992, S.386 akt.Cenk Saraçoğlu, Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler, İletişim, İstanbul, 2014, s.61
3.Korkud, S. "Öç Türküsü", Çocuk Dünyası, No.36, 1329(1913) akt.C.Okay, Meşrutiyet Dönemi Çocuk... S.45 akt.G.G Öztan, Türkiye'de Çocukluğun Politik İnşası, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011, s.52
4.Elöve, A.U. Çocuklarımıza Şiirler, İstanbul, 1959, S.41-44 akt.G.G Öztan, Türkiye'de Çocukluğun Politik İnşası, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011, s.50
5.Öztan, G.G. Türkiye'de Çocukluğun Politik İnşası, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011, s.54
6.Saraçoğlu, C. Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler, İletişim, İstanbul, 2014, s.177
7.Gilroy, P. There Ain't No Black in the Union Sack: the Cultural Politics of Race and Nation, Hutchinson, London, 1987 p.60 akt. Cenk Saraçoğlu, Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler, İletişim, İstanbul, 2014, s.176
8.Saraçoğlu, C. Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler, İletişim, İstanbul, 2014, s.28







2 Mayıs 2015 Cumartesi

' b a y r a m' üzerine

kamu yönetimini tahakkumle sağlamaya çalışanlar, göreli bir sürenin ardından kamunun safrasına dönüşürler ve toplum, er ya da geç o safrayı atar. safrayı atış şekli, onun ne kadar içeride kaldığıyla ya da krononikleşmesiyle ilişkilidir. demokrasisini olgunlaştırmış toplumlar (bknz. ingiltere'de üç kez üst üste seçim kazanmış demir lady'nin kendi partisi tarafından koltuktan indirilmesi), kronikleşmeden safrasını atabilenlerdir. günümüz terminolojisiyle ifade edilirse demokrasiler, bünyede safra oluşturmayan, bilakis oluşmasına mani olan, antikorlar işlevi gören kurumlara sahip olan yönetim kültürüdür. 

sakallı celal, "türk aydını, doğuya giden bir geminin güvertesinde batıya koşan kişidir." der. anlaşılabilir(di) onun döneminde bunu söylemek. günümüz anlamıyla batı-doğu, 19. yüzyılın suni biçimde ürettiği ve ideolojik olarak arkeolojinin bile araçsallaştırılarak kullanıldığı bir dönemin ürünüdür. günümüz doğucuları ya da yeni türkiyecileri, sakallı celal'den mülhem "batıya demirlemiş bir geminin güvertesinde yürüyüş bandı üzerinde doğuya yürüyen ya da koşan kişidir." denebilir. (bknz. kutlu doğum haftası etkinliklerinde yerel belediyelerden birinin yaptırdığı ve hac simülatörü işlevi gören kabe maketi ve kuran'ı kerim pastası)

hakların izne tabi olduğu süreç, ne kadar sürer bilinmez... zulüm ve baskı, kapağı kapalı bir kabın altından sürekli ısıtılmasına benzer; hiç bir güç, sürekli artan basıncı zaprurapt altında tutmaya yetmez... kim bilir, bizimki de tarih ve sosyoloji bilinciyle zehirlenmiş kişilerde görülen romantizmle soslanmış iyimserliğin körleştirip tutsaklaştırmasıdır... 

neyse, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da ceberut devlet meşru haklarını kullanmak isteyenleri provoke ederek marjinalleştirerek kendi tutumunu meşrulaştırmak derdinde. o nedenle geçen yıl olduğu gibi bu yıl da katılıp bu kötü tiyatronun bir parçası olmak istemiyorum... (bu konuyla ilgili 1 mayıs 2014'te blogda yayımladığım yazının bağlantısı: http://vmetinbayrak.blogspot.com.tr/2014_04_01_archive.html) geçen yıl olduğu gibi bu yıl da alanlara çıkmadım, kör dövüşüne dönen bu kavganın bir parçası olmamak adına çıkmadım, ne iktidarın kamusal alanlarını onaylıyor ne de alanlara çıkan arkaik grupların oldukça militer görüntülerini. oysa bizim hayatı besleyip büyütecek anlayışlara ihtiyacımız var, bunun için de hayata, hayatın aktığı sokağa, sokaktaki ilişkilere. eğer sokakta demokratik hakkını kullananlara saldırıyorsa cinnet halinin, akıl tutulmasının ötesinde bir durumla karşı karşıyayız demektir.

benim gösterdiğim yerde yapacaksın demek, kamusallığın idam edilmesidir. siyasal alanın kalbi sokaktır, sokağa egemen olan hayata egemendir ve sokağa hayat egemen olmalıdır, hayatın egemenliği için gayret göstermelidir herkes çünkü hayat, sokaktadır, işe gidenler de sevgiliyle, dostlarla buluşmalar sokaklardadır. kamusal alan, sokaktır ve onun sahibi kamudur yani halktır; ne devlet ne de onu işleten kurumları yürüten iktidar.

almanya'da hristiyan demokrat bir vekil, sokak eylemlerinin engellenmesi için bir yasa teklifi verir, teklif, kapitalist aklın evrildiği noktalarından birini resmetmesi açısından manidardır, teklif şu: toplumsal eylemlerin yapıldığı sokak ve caddeler orada işyeri olan esnaf ve/veya şirketlere satılsın, herhangi bir eylem söz konusu olduğunda özel mülkiyeti ihlalden kovuşturma başlatılarak olaylar engellensin. bakunin, "hukuk, iktidarın fahişesidir." derken dile gelen hakikat, tarihte hiç bu denli çıplak halde kendini göstermemişti, teşekkür mi etmek lazım bilemedim? pek yakında politikacılar, 'halka hizmet' için kaynak sorununu kamusal alanların satışını gündeme getirerek yaratıcılıklarını yarıştırabilirler.

devlet, sahip olduğu akılla ve oyunkuruculuğunu işe koşarak toplumu sindirmeye yönelik uygulamalar(ıy)la ülkedeki hayatı maniple edecek güce sahiptir. sahip olduğu araçlarla pr çalışmalarını etkinleştirerek kendi egemen ideolojisini güçlendirerek kemikleştirir, rıza imalatı ile sokaktaki 'sıradan' yurttaşın zihninde haklı hale gelir; kitlenin rızasını alarak müdahalede eder, pardon saldırır. bunu, yalnızca kolluk kuvvetleriyle değil, kendine vazife çıkaran esnaf(la) da yapar. esnafın neden bu denli okşandığı anlaşılabilir, çünkü o esnaf, hayatını gasp ve besleme üzerine inşa etmiş, hep daha fazla pay alarak kobiye dönüşmek, ardından palazlanıp daha fazla pay alarak holdingleşmek arzusu içindedir. devletle ve/veya yerleşik yapı ile ne kadar özdeşleşirse mevcudunu o denli güçlendirecek ve geleceğe umutla bakabilecektir. erdoğan'ın kendisi de benzer kategorinin öznesi olması hasebiyle kitlenin haleti ruhiyesini iyi okumakta ve onları, ihtiyaç duydukları besin kaynaklarından mahrum bırakmamaktadır. en son ifadelerinden birinde kamu güvenliğine de dahil etmesi, 'tehlike'nin ne denli büyük olduğunu onların da görmesini istediği içindir. hep birlikte inşa etmeye çalıştıkları yeni türkiye bir tür illüzyon ve samimi biçimde inanmış durumdalar, çünkü zihnin düşünmek için ihtiyaç duyduğu mukayeseden mahrumlar, ellerine aldıkları her şeyi ağır, önlerine çıkan her şeyi güzel bulmaları bundandır, mukayese araçları, yeni türkiye tarihyazıcılığı temelli PR yönetimiyle zihinlere zerk edildiğinden operasyon/ları başarıyla tama(m)lanmış durumda. 

kendini sol, anarşist vb. adlandıran gruplar, ellerinde taşıdıkları pankartlar, tarihin tozlu sayfalarında kalan ve artık günümüzde romantik denebilecek konvansiyonel araçlarla ve retoriklerle politika yapmaya çalışmaktalar. bir tür hac ritüeline dönüştükleri yılda bir günlük görünürlükleri üzerinden politik netice almak peşindeler. erdoğan ve şürekası, söz konusu kitle üzerinden bütün muhalefeti itibarsızlaştırmakta; kitleyi oyunkurucu olarak oluşturduğu algıya hapsederek kendi iktidarını berkitmekte. tam da burada ölüm - sıtma diyalektiği kendiliğinden bilinçlerde zuhur eder, "çalıyor/lar ama çalışıyor/lar." vb. retorikler, rıza imalatıyla "sıtmaya razı olma"yı yaygın bilince dönüştürerek kitleselleştirir. hastalıklı bilinç, özsaygıyı aşındırır. orataya çıkan ucube ruhlar, kavrama faşizmi üretir. 19. yüzyıl victoria çağı protestan muhafazakarlığı, burada hayata egemen hale getirilir; aşınan özsaygının panzehiri olarak islam'ın poplaştırılan ritüelleri menüye dahil edilir. özsaygının aldığı tahribat, kanser hücresi gibi bedene yayılır ve vicdanı da kirletir. zehirlenen vicdanı yıkamak için de kapitalizm soslu islami ritüeller devreye sokulur. bu entegre hat ile hem neoliberal ekonomi-politika hem de islam eşzamanlı yeniden üretilerek iktidar kendini sağlama alır. maliyet mi? o, ancak reel düzlemde görülebilir; oysa türkiye'de hayat, artık o kategoride değildir.  


olup bitenlerin, iktidarca tek akıldan maniple edilen, dolaşıma sokulan retoriklerle bilinci iğdiş edilen toplum için hayatın kendisi patolojiye dönüşmüştür. 1 mayıs'ın öncesinde, esnasında ve sonrasında yaşananlar, patolojinin hayatın kılcal damarlarına değin sirayet ettiğine delalettir. toplumu oluşturan kişiler, ruhlarını sanatla arındırırlar, bunun için de üretirler ve tüketirler sanat eserlerini. sanat, reel olanın ötesindedir. bir tür paralel hayattır, evreni, kategorisi farklıdır. koşulu, hayatı kavramaktır. oysa bugün, reel olan dahi kavranamaz hale gelmiştir; o nedenle hayat da reel değildir. bunun için "subreel" yani "gerçekaltı" kavramını kullanılabilir, çünkü olağan toplumsallıklarda bu yaşadıklarımız gerçek olamaz. gerçek olsa bile tepkiler, "böyle" mi olur? kuramsal yaklaşımlarla türkiye'deki toplumsal olgulara zihinsel anlamda lal olmam, biraz da bundandır pek çok insan gibi benim de. yaşadıklarımızın olağan olmadığı konusunda anlaşıyoruz genellikle, bu hafta izmir ziyaretimde uzun yıllar sokakta politika yapmış, militarizm ve vicdani ret mücadelesi vermiş dostum vedat zencir, bana, sanki türkiye'yi bir deyimle anlama kılavuzu verivermişti farkında olmadan, artık gündemimizi her anlamda esir eden türkiye sosyolojisi ve uzantısı olan politikasıyla ilgili tartışırken, son zamanlarda çok farklı kesimlerin sıklıkla dillendirdikleri "hasta bir toplum" olduğumuzla ilgili ifadeleri dillendirince bana şunu söyleyiverdi: "türkiye, bilinçalt(lar)ının davranışa dönüşüp hayaya sızarak olağanlaştığı bir ülkeye dönüştü." deyiverdi, özetle bilinçaltının olağanlaşmasını yaşamaktaydık, akıl tutulması sıklıkla dillendirilir, ortada bir akıl falan kalmadı -çünkü akıl, bir tür bilinç/lilik halidir- kaldıysa bile feraseti yok. 

bayram, mis sokak'ta bu yıl yedincisi düzenlenen "sokak partisi"ndeydi. ne eli bayraklı militer örgütler ne de polisler vardı. ne mi vardı? şarkı, dans, neşe, sohbet, "şarapta bilgelik, birada özgürlük, suda bakteri vardır." sözünden özgürlüğün alındığı, alınmakla kalmayıp yaşandığı bir akşamdı, geceydi, sabahtı... ve sokakla sahibi hemhal olmuştu iki aşık gibi; siyaset tam da bu hemhallik değil mi? 

panta rhei (her şey akar)... istanbul bakar...

V. Metin Bayrak
1 - 3 Mayıs 2015, Heybeliada, İstanbul