ak parti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ak parti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2017 Pazar

Başkan/lık Üzerine, İhvan'dan IŞİD çıkarmak!

Başkan/lık Üzerine
İhvan’dan IŞİD çıkarmak


“Throwing a bomb is bad,
Dropping a bomb is good,
Terror, no need to add,
Depends on who’s wearing the hood.”


“Bomba atmak kötü,
Bombardımansa iyi.
Terör, uzatmaya gerek yok,
Kukuletayı kimin giydiğine bağlı.”


Bu yazılama, herhangi bir biçim, tür vb. iddiası taşımamakta; derdini, konuya dair farklı perspektiflerden bakan özneleri konuşturarak saçıp ardından “ana yemek” özelinde “garnitür”leri görünür kılmak amacındadır. Bununla, gücü yettiği ölçüde dolaşımdaki kavramların “küfe”lerinde taşıdıkları “yük”leri ifşa etmek iddiasındadır.


Matta 6:24’te İsa Peygamber vasıtasıyla şöyle dile gelir ilahi kelam: “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez; çünkü ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya hem de mamona kulluk edemezsiniz.”


Muhammed Peygamber, “Benim yolumdan gidenlerle bir araya gelin ve konuyu onların istişaresine sunun. Tek bir kişinin fikrine göre karar vermeyin.”


Ebu’l Ala Mavdudi’ye (Ölümü 1973) göre İslam, doğası gereği “siyasi bir din”dir.


Türkiye gündemini esir alan Meclis'teki Anayasa değişikliğine dair bu kısa yazılamanın amacı, tarihsel bilgilerin ve tarihe mal olmuş kişilerin bakış açıları ışığında bugün yaşananları kavramak için bir perspektif oluşturmaktır.


Başkan Muhammed Peygamber
“İslam hukukunda “sadd el-zara”i (vesilenin engellenmesi) ve “el-masalih el-mursalah” (kamu yararı) olarak bilinen iki ilke vardır.” Kamu yararı için şuraya danışarak ortak akıl üretilebilir. Ortak akıl, insan aklının bireysel hatalarını düzeltir; insan doğası, tebaa için de hükümdar için de geçerlidir. Burada Aristoteles’in “ortak akıl”a gönderme olarak da yorumlanabilecek şu sözleri anılmaya değer olsa gerek: “Çok kişi, az kişiden daha az yanılır.”


“Meşrutiyet ve demokratik düşüncenin öncülerine göre “demokratik terbiye” aslında, şura (istişare), içtihat (bağımsız akıl yürütme), “masalih mursalah” (kamu yararı), “sadd el-zara’i” (vesilenin engellenmesi) ve devletin ve vatandaşlarının faaliyetlerini; hem hükümdarın hem de halkın “insan hakları”nı kapsayan geniş bir kavram olan “emr-i bil maruf nühyi anil münkir” (iyiliği emretme, kötülükten menetme) gibi İslami kurumların ve kavramların kopyasından başka bir şey değildir.”


“El-Benna, halifelik yerine “devlet”; devlet başkanının sıfatı olarak da “halife” yerine “başkan” kelimesini kullanmıştır. “Başkan” kelimesi hem sünnet hem gelenek; “halife” kelimesiyse sadece gelenektir. Hz. Peygamber “başkan” kelimesini reddetmemiştir; bu nedenle sünnettir; oysa “halife”/lik, siyasi anlamıyla yalnızca Hz. Peygamber’den sonra gelenlerce kullanılmıştır; Müslümanlar, El-Benna’ya göre sünnete uymak istiyorlarsa “başkan” kelimesini kullanabilirler.”


İhvan ya da Müslüman Kardeşlerin teorisyenleri Muhammed Peygamber'in kendisine "Başkan" dendiğinde itiraz etmediğinden yola çıkarak “halife” ile “başkan”ı ayırır. Muhammed Peygamber, "Halife" değil "Başkan"dır. Halife, “Buhari ve diğer hadis mecmualarında yer alan “İmam, Kureyş’tendir.” yani İslam cemaatinin dini başkanlığı Kureyş kabilesine aittir.” hadisi karşısında Osmanlı hükümdarlarının bütün Müslümanların halifesi olma iddiası, o zaman başka iki temel tarihi olguya dayandırılmak istenmiştir: Osmanlı hükümdarları, Fatih’ten beri, tüm İslamın gaza kılıcını elinde tutma hakkının kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdir. Fatih’e ve II. Bayazid’e Cezayir Müslümanları, İspanyol istilasına karşı heyetler gönderip himaye etmişlerdi. Dünya çapında gaza görevini üstlenen Sultan Süleyman, dünyada Hristiyan devletlerin saldırısına uğrayan bütün Müslüman devletlerine arka çıkmakla, bu iddiayı kanıtlama yolunda idi.”


“....I.Selim’in cihanşümul hilafet yetki ve sembollerini, Mısır’da oturan Abbasi halifesi III. Al-Mutavekkil’den bir merasimle devralındığına dair rivayet, 18. yüzyılda ortaya atılmış ve Osmanlı sultanlarınca benimsenmiş asılsız bir rivayettir. Selim ile çağdaş Osmanlı ve Arap kaynaklarında buna dair bir kayıt yoktur. Mısır’da oturan Abbasi halifesi Al-Mutavekkil Selim tarafından İstanbul’a gönderilmiş, yolsuzlukları yüzünden Yedikule’de hapsolunmuş, Kanuni tahta çıktığında Kahire’ye dönmesine izin verilmiştir. Osmanlı Devleti’nin Mısır valisi Hain Ahmed Paşa, kendisini sultani Al-Mutavekkil’i halife ilan etmişse de paşa yakalanıp idam edilmiştir. Al-Mutavekkil Kahire’de belirsiz biçimde ömrünü tamamlamıştır.”


“Bağdat’ın 1258’de Moğollarca ele geçirilmesiyle Abbasi halifesi ölmüş ve hilafet sona ermiştir. “Halife” ve “hilafet” sıfatları Abbasi ailesinden birinin Kahire’de halifeliğini ilan ettiği Mısır’a kaymıştır. Bu Abbasi kolu, Osmanlılar 1517’de Kahire’yi ele geçirip halife El-Mütevekkil’i İstanbul’a götürünceye dek devam etmiş. Ancak El-Mütevekkil, Kahire’ye geri gönderilmiş ve 1543’te orada ölmüştür. Sonrasında Osmanlılar, El-Mütevekkil’in hilafetini devrettiği iddiasında bulunmuşlardır ki bu, Müslüman hükümdarların miras anlayışını göstermektedir. Osmanlılar, Müslüman halkın, sırf halife El-Mütevekkil’in hilafeti kendilerine devrettiği için Osmanlı idaresini kabul edeceğini sanmışlar. Ne kadar naif bir zihniyettir bu! Bu doğru olsa bile, halife kendisinin olmayan bir şeyi (hilafeti) hak etmeyen birine nasıl verebilir? Birçok tarihçiye göre, Osmanlılar’ın bu devretme kavramını ortaya atma nedeni, kutsal bir yönetim hakkı iddiasında bulunmaktır.”


IŞİD’e giden yol
“...El-Zevahir’e göre İslam, egemenliği Allah’a verirken; demokrasi, egemenliği halka veriyordu. Demokraside kanun koyucu insanken, İslam’da Yüce Allah’tı. Yani demokrasi, kanun koyma hakkını Allah’tan alarak insanlara veren, din düşmanı bir fikirdi.”


3 Mart 1924’te TBMM, hilafeti kaldırır; hilafet makamı, böylece Meclis’in manevi şahsiyetine geçer. Türkçesi hilafet kaldırılmaz, kişiden kuruma aktarılır ve derin dondurucudadır; siyari ‘otorite’, “bu”nun farkındadır; ‘fiili durum’u “de juro” hale getirerek, makamı uhrevi hele getirmek arzusundadır. Kimileri, referandum sürecinde bunu olabildiğince açık dilkendirdi de!


Bir çocuktan katil yaratmak ya da kelimelerle katliamları meşrulaştırmak
“Kur’an, sıklıkla “savaş”a (harb), bazan da “çarğışma”ya (kital ve k-t-l kökünden elde edilen diğer kelimeler) ancak en fazla da “mücadele” ya da “çaba gösterme”ye (cihad ve c-h-d kökünden elde edilen diğer kelimeler) atıfta bulunur.”


Etimolojik olarak “cihat” kelimesi, çaba sarf etmekle ilgilidir. Ortada bir gayret olduğuna göre bunun karşısında güçlü bir direnç olsa gerektir. İslam öncesi dönemde bir şair cihat kelimesini, kendisini terk eden sevgilisine duyduğu tutkuyu kontrol altına almak için gösterdiği çaba anlamında kullanır.


Müslümanlar ya da İslami kültürün kodlarıyla hareket edenlerin “cihat”ı ne olacaktır. Hayat, irade ne denli güçlü olursa olsun, göreli süre onu taşır ama er ya da geç üzerinden atıp çağın rengini giyinir. Çağa rağmen hareket edebilir kişiler ve/veya yönetimler hatta kendi kuramlarını “olgu”ya dayatırlar, bunun için ciddi mücadele de ederler; buna inanırlar ve inancın getirdiği güçle kararlı görünürler ve etkileri geometrik biçimde artar. Göreli sürenin ardından Zeitgeist, takkeyi düşürür ve kel görünür; kel, işte zamandır; zamana da kimse direnemez; zaman, kendi türküsünü, o ezelden gelip ebede taşıyandır; Herakleitos’ta dile geldiği şekliyle: Panta rhei!


V. Metin Bayrak
16 Nisan 2017, Teşvikiye, İstanbul

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Haliç Metro Köprüsü Üzerine

Haliç Metro Köprüsü Üzerine

14 Şubat sevgililer günü ertesi 30 Mart 2014'teki yerel seçimler öncesi alelacele açılan, açıldıktan sonra inşaatı devam eden, yapılış süreci, açılışı, Hacıosman yönüne entegrasyonu, sinyalizasyonu, İstanbul'un, Haliç'in iki yakasındaki, silüetini bozan, Süleymaniye'yi boynuzlu ayaklarıyla 6 minareli hale getiren, Unecso'da kültür mirası tartışmaları açan, belediye başkanının yarışmasız kendi projesini onaylattığı, oryantalist soslu 'muhafazakar' iktidarın iş 'götürüş' şeklinin ete kemiğe büründüğü, içinde -maşallah, yok yok olan... Haliç Metro Köprüsü

İstanbul, iz ve imzaya dair
Haliç, İstanbul’u İstanbul yapan, İstanbul’u bir deniz, su ve liman şehri yapan doğanın bir armağanı. Boğaz içinde boğaz. Dışarıdan gelenlerin hemen anlayamadığı, içinde yaşayanlarınsa uzun süre zihinlerinde canlandırmakta güçlük çektikleri; topoğrafyayı gözlerinin önüne kolayca getiremedikleri imza, doğanın kalıcı imzası.


Da Vinci’nin gelip görmeden proje çizdiği, bilenlerin imza atarak tarihe geçmek istediği bir kent ve onun kalbindeki parçası, boynuzu, hançeri.


Ölümsüzleşmek, bir arzunun ötesinde insan için. Yer yer tanrılaşmak, tanrı olmak sanrısı. Oysa “Hayvanlardan öğreneceğimiz çok şey var; önce ölmeyi öğrenmek.” sözünde dile gelen hakikate kulak vermek, insanlığın, yaşama içkin olan dengeyi keşfini sağlayabilir.


Felsefenin kadim üç sorusu, birbirine özden bağlıdır; birinin çözümü ya da çözümsüzlüğü diğerlerine bağlıdır. İnsanın kim olduğu, nerede olduğuna, niçin yaşadığına bağlı olarak şekillenir; bir başka deyişle, nerede yaşadığı kim olduğuna, niçin yaşadığına içkindir. İstanbul’daysanız, tarih tarafından kuşatılmış, deyim yerindeyse esir alınmışsınız demektir. Roma İmparatoru Septimus Severus, 196 yılında kendisine direndiği için İstanbul’u cezalandırmak amacıyla hem surlarını yıkar hem de şimdiki Karadeniz Ereğlisi’ne (Heracleia Pontica) bağlar; bu zoraki bağlama, uzun sürmez, yerine tahta geçen oğlu Caracalla, İstanbul’u cezalandırmanın kendilerini cezalandırmak olduğunu görür ve “gereği”ni yapar: İstanbul’u ihya eder.

İstanbul’un şizoid ruh hali, yalnızca tahtında oturanlara değil gökkubbesi altında nefes alanlara da sirayet eder. Yer yer Batılı yer yer Doğulu, Akdenizli, Küçük Asyalı, Orta Doğlu, Romalı… her durumda başına geçireceği bir şapkası vardır. Roma’nın doğuşu olduğu kadar Hristiyanlığın, tarihin, Europa’nın… Fatih’le birlikte İslamiyet’in… hatta resmi tarihyazıcılığına göre Rönesans’ın...

Her gelen, Septimus Severus’tan Konstantin’e, Justinyen’e, Fatih’e, Abdulhamit’e, Adnan Menderes’e, Dalan’a ve Erdoğan’a… Ortak olan, neşter vurmak, iz bırakmak, maziyi kürtaj etmek, çentik atmak, “Ben de geçtim!” diyebilmek. Herkes iz bırakmak ister ama “Ameller, niyete göredir.” Niyetle iş bitmez. Menderes’in bıraktığı izler, ortada. Dalan’ın da. Konstantin’in de. Fatih’in de. İz, yüksek kültür temeliniz varsa tarihsel değeri oluyor, değilse, safra olarak atılacak günü(nü) bekliyor, kenti zehirleyerek.

Haliç Metro Köprüsü’nü kritik etmeyi amaçlayan bu yazı, söz konusu köprü Haliç’te, İstanbul’da olunca, bir köprüden öte anlamlar yükleniyor.


Metronun yol hikayesi
11 Eylül 1992’de temeli atılan metronun ilk etabı 24 Ekim 2000’de açılır; Haliç Metro Köprüsü ise 15 Şubat 2014’te.(1)


Köprü
Haliç Metro Köprüsü, İstanbul Haliç üzerinde yer alan ve M2 metro hattının geçişini sağlar. Köprü inşaatı 2 Ocak 2009 tarihinde başlamış ve 15 Şubat 2014 tarihinde hizmete açılmıştır. İlk proje etüt çalışmaları 1960'lara kadar dayanan köprü, Şişhane ile Haliç arasında, M2 metro hattının geçişini sağlamaktadır. Köprü gemi geçişleri sırasında açılıp kapanabilme özelliğine sahiptir.(2)


Köprü İhalesinin Künyesi.(3)


Köprüye dair kritiklerden kısa alıntılar
Tam bir engelli düşmanı: yürüyen merdivenler sorunlu, istasyona erişim uzak ve sıkıntılı.


Haliç’in iki kıyısına da uzak denizin üzerindeki Disneyland tadında istasyon, mimarlıktan ziyade fantezi ürünü görünüyor. Manzara mı? Çelik halatlarla perdelenmiş.


Belediye başkanının, başkanlık yaptığı belediyeye proje çizip onaylatması, “kendi çalıyor kendi oynuyor.” deyimiyle açıklanabilir.  


Köprünün zahiri mimarı Hakan Kıran’ın bazı projelerde aynı zamanda gayrimenkul geliştirici rolünün bulunması, nasıl bir ilişkiler ağı içinde iş bitirildiğini gösteriyor.(4)


Peripeti adlı ekşi sözlük kullanıcısı “bu proje fikri ilk olarak ortaya çıktığında leonardo da vinci'nin 1502'de ii. bayezid için çizdiği köprünün yapılacağı beklentisi ile umutlanmıştık.

da vinci olmadı.. daha sonra, özellikle köprü tasarımlarıyla ünlü mimar santiago calatrava'nın adı geçince yine bir heyecanla bekledik. o da olmadı ne oldu, pek sevgili belediye başkanımız calatrava'dan çakma bir köprü projesiyle çıkageldi bu köprüyü ben yapmalıyım, bu imzayı ben atmalıyım dedi ve şu an unesco'nun son yayınladığı rapordaki uyarılarına rağmen de köprü inşaatı başlamış durumda.
istanbul'un dünya mirası listesinden çıkması da çok olası bir durumdur şu aşamada. çünkü 2007'de dresden, elbe nehri üzerinde yapılan çelik waldschloss köprüsü sebebiyle bu listeden çıkarılmıştır.”(5)


Köprü nedeniyle Unesco da politik malzemeye dönüştürülür; İBB ısmarlamasıyla kimi insanlara demeç verdirilir Unesco’yu temsilen ama Unesco’dan resmi açıklama gelir: "mevzuubahis kişilerin kurum adına konuşma yetkileri yoktur." diye.(6)

 Hipogorik(7) Tezler
Ülkenin iş yapış şeklini köprü yapım süreci baştan başa özetleyebilir. Micro gözlükle, köprü örneğinden yola çıkarak pek çok tez ileri sürülebilir:
a. Kervan yolda düzülür: Plan neyimize?
b. Vefa? istanbul’da bir semttir: Tarih, Sumerle değil bizimle başlar.
c. Biz, rakıyı sek içeriz, su karıştırmayız: Birden çok şeyi birlikte düşün(e)meyiz.
d. Kamu kaynağı, talan edilmedikçe hizmet üretilmez: Kasadaki para çalınmaz.
e. Danışma, meşveret... aklı ermeyen aklı kıtlar başvurur: ‘Delikanlı’yı bozar. Zinhar kullanılmaya!
f. Biz, bize benzeriz: Biz, hiç bir şeye.
g. “Sen neymişsin be abi!” dedirtmeyen iş, iş değildir: Ayinesi iştir insanın!


Sonuç: Kayıp aranıyor!
AK Parti’nin imzası, oryantalizm soslu -boynuz formunda köprü ayakları- maneviyatının, vizyonunun, fallosentrik dünya algısının, gelenekçi görünüp kimlik bunalımı yaşamasının, fütürizm ile 400 yıl öncesi arasında salınmaktan herhangi biriyle yeterince kuramadığı kimliksel özdeşlikler, ne burada ne bugünde yaşadığına işarettir. Karar vericiler SUBREEL bir dünya algısına sahiptir. Burada ve bugünde olmayan nerededir ki? Kayıp aranıyor!(8)


Armağan
İş yapan abilere, sürpriz bir şarkı:

V. Metin Bayrak
20 Temmuz 2014, İstanbul, Kağıthane

Dipnotlar:
1 Erişim 18 Temmuz 2014: http://www.arkitera.com/kose-yazisi/3/bu-musibet-bin-nasihattan-iyi-degil
2 Erişim 18 Temmuz 2014: http://tr.wikipedia.org/wiki/Hali%C3%A7_Metro_K%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC
3 Erişim 18 Temmuz 2014: http://www.ibb.gov.tr/tr-TR/SubSites/raylisistemler/Pages/halic_metro_ge%C3%A7i%C5%9F_insaati.aspx
4 Erişim 18 Temmuz 2014: http://www.arkitera.com/gorus/471/bu-musibet-bin-nasihattan-iyi-degil
5 Erişim 18 Temmuz 2014: https://eksisozluk.com/halic-metro-gecis-koprusu--2085937?nr=true&rf=hali%C3%A7%20metro%20k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC
6 Erişim 18 Temmuz 2014: http://www.arkitera.com/gorus/471/bu-musibet-bin-nasihattan-iyi-degil
7 Hipotetik ve kategorik terimlerinin öpüştürülmesinden elde edilmiş ne hipotetik ne de kategorik anlamına gelen, bu minvalde herhangi bir anlamı da olmayan uyduruk bir kelime… uzaktan bakılınca kelime ve bir anlamı var sanılan, belki sözlüklerde aranacak… tıpkı Haliç Metro Köprüsü gibi...
8 Kimliği kayboldu, hükümsüzdür. Kimin?

1 Ocak 2014 Çarşamba

yerli reichstag yangını uzgörüsü üzerine

kaç kişi alman parlemento binası reichstag’ı yaktığı iddia edilen komünist marinus van der lubbe’yi* tanır? peki reichstag yanıngı’nın bugünkü the cemaat ile erdoğan arasındaki mevzilerde süngü süngüye sürdürülen savaşla ilgisi nedir? hadi gelin biraz eskilere gidip hafızalarımızı tazeleyelim, sonra da artık uzgörü mü yakıngörü mü türkiye gibi hiç bir şeyin kolaylıkla öngörülemeyeceği bir ülkede çeşitli tezler -ama koşullu (hipotetik)- ileri sürelim.

bu satırların yazarı, olacakları arzulamamakta, bilakis endişelenmekte; ne iyimser ne de kötümser, işi yargılamak hiç değil; çünkü yargılamanın anlamaya mani olduğunu düşünür. o, üstadı aristoteles’in çok yerinde dile getirdiği gibi “varoluşu gereği -sadece- anlamak istiyor.”

reichtag yangını, hem yahudilerin hem almanya’nın hem avrupa’nın hem de bütün dünyanın dizaynını geri dönüşü olmayacak şekilde değiştirmiş belki de son yüzyılların içinde eleğin üzerinde kalacak ender olaydan biridir.
neden? uzun uzun çok yazılan - çizilen nazilerin iktidara yükselişi ve darbeyle yarattığı akıl tutulması ve sonrasını anlatmaya hacet olmadığı kanaatindeyim.
berlin polisine göre lubbe’nin, nazilere tepki amacıyla reichstag’ı yaktığı iddia edilir ve kovuşturmada pek çok komünist ile birlikte yargılanır. 10 ocak 1934’te leibzig’deki hapishanenin bahçesinde 25. doğum gününden 3 gün önce idam edilir.

peki nedir ya da etkileri kime nasıl yaramıştır, ne olmuştur reichstag yangını ile? 27 şubat 1933’te kötü giden ekonomi, savaşın bir türlü sarılamayan yaraları, almanya’nın kırılan onuru, yükselen milliyetçi, ırkçı politikalar, italya’da mussolini modeli, japonya, bilim insanlarınca teorik çerçeveye oturtulmaya çalışılan “güneş dil teorisi” gibi ırkçı ‘bilimsel bilgi’ler…
1933 ocak ayında, savaş çıkacağı, komünistlerin hayatı felç edecek birtakım eylemler hazırlığı içinde oldukları alman kamuoyunda yayılır. cumhurbaşkanı, hitler’i koalisyon hükumeti kurması için şansölye olarak atar. ocak ayının etkisi şubat’ta daha da derinleşerek devam eder. yangına müteakip sevk ve idare tamamen hitler’e geçer. böylece hitler, zihnindekileri artık ivedilikle hayata geçirecek olanaklara kavuşmuştur. yangının ertesi günü kişi hak ve özgürlüklerinin ortadan kaldırılır; nasyonal sosyalist parti ve alman ulusal halk partisi dışındaki bütün partilerin yayınları ve seçim çalışmaları durdurulur. alman komünist parti’nin parlamentodaki 181 vekili, parti yöneticileriyle birlikte tutuklanır.

8 aralık 2013’te “ak parti’nin ya da erdoğan’ın ‘kalbi’ üzerine”** adlı klavyeye aldığım ve ara sonuç ile bitirdiğim yazımın sonuç tezi burada dillendirilip temellendirilmeye çalışılacaktır. konu yazının erişime açıldığı tarihte 17 aralık operasyonu olmamıştı. şimdi, anılan yazının devamı olarak da okunabilecek bu yazı, erdoğan’ın nihai hedefinin yeni bir devlet kurmak olduğunu, bunu sağlamanın aracı olarak da kullandığı yolu ifşa etmek amacıyla (da) yazılmıştır.


2002, her anlamda çürümüş bir yönetimin halk tarafından tasfiye edilmesi olarak da okunabilir. ak parti, ciddi bir koalisyon kurarak iktidara geldi. 2007 seçimleri, koalisyonunu genişletip güçlendirmesinin aracı oldu ama 2011, erdoğan ve partisi için koalisyon ortaklarıyla yollarının ayrılmaya başlamasıdır. partinin en yetkili ağızlarınca “bundan sonra size ihtiyacımız kalmamıştır.” mealinde yoruma hacet bırakmayan açıklıkta ifadeler sıkça dillendirilmiştir.

mit başkanı hakan fidan’ın oslo görüşmeleri bahane edilerek tevkif edilecek iddiası ve savcılık makamınca sürecin başlatılması, ergenekon davasında operasyon ortağı olan cemaat ile de yolların ayrıldığına dair işaret olarak okunur geniş kitlelerce. hakan fidan’a yönelik girişimi, başbakan, doğrudan kendine yönelik algılamış ve her zamanki gibi artık fıtratına dönüşen sert tepkisini vermiş; tepki vermekle kalmamış gerekli yasal düzenlemeleri yaparak son seçimlerdeki sloganında ifade ettiği gibi yoluna devam etmiştir.

erdoğan'ın yolu
peki nedir erdoğan’ın yolu? erdoğan’ın, bir tür türk(iye) viktorya çağı yaşatarak 64 yıl hüküm sürmüş kraliçe viktorya dönemi birleşik krallık’ta olduğu gibi “kalkınma için kimlik oluşturmak, cinselliğinden arındırılmış, zevk ve türevi konulardan uzak protestan ahlakı ile sadece çalışan ve böylece mazideki gibi ‘yedi düvele meydan okuyan, üç kıtaya hükmeden...’ bir millet yaratmak” saikiyle hareket ettiği ileri sürülebilir.
kurucu baba olarak tarihte yere almak amacıyla hiç de saklamadığı “sünni müslüman milliyetçiliği” kimliği üzerine oturtulmuş bir devlet kurmak. erdoğan’ın yol haritası budur. burada uzun uzun erdoğan’ın şeriatçı olduğunu, dindar nesil yetiştirmek istediğini… söylemeye gerek yok. çünkü bütün kanallar, hiç susmayan 7/24 hiç bıkmadan, yorulmadan konuşan erdoğan’ı gösteriyor. gazeteler, onun sözlerini, yaptıklarını, kararlarını kritik ediyor. erdoğan, büyük bir oyun kurucu. sadece gündemi belirlemiyor, her hareketiyle, ülkedeki bütün aktörleri, daha evvel zihninde konumlandırdığı yerlere itiyor. erdoğan’ın siyasi dehasını küçümsemek, 11 yıllık iktidarına karşı kör olmak demektir.
gezi süreci, ciddi bir kırılma olarak değerlendirilir pek çoklarınca. öyledir de. daha bir umutla bakmaya başlamıştır ak parti’ye oy vermeyenler. oysa gezi, diliyle, eylemleriyle erdoğan’ın oyun kurucu olarak maniple ettiği bir süreçtir (de). neden mi? eylemleri, söylemleri ve aldığı kararlarla hem başlatmış hem de bitirmiştir. gezi sürecinde hem söylemi ve kararları hem de siyasi sorumluluğu olan bir devlet adamından asla beklenmeyecek provakatif, hatta iç savaş kışkırtıcılığı yapan sözlerle toplumu ciddi anlamda germiştir. bunu özellikle yapan erdoğan’ın ajandasında bu yazıda dillendirilip temellendirilecek “şey” vardır. peki o “şey” nedir?

yazının başlığından da anlaşılacağı üzere, provakatif bir eylemle olağanüstü hal ilan ederek bir tür darbe yapmak. bir kavramı dilden düşürmemenin psikanalizdeki anlamına hiç değinmeden provakatif olayın ne olabileceğine dair spekülasyonlara da girmeden -çünkü bunun hiç bir önemi yok- darbe ve sonrasına dair “uzgörü”de bulunalım. peki uzgörümüz için tezlerimiz neler?

birinci tez
babasız millet, erdoğan ile babaya kavuşur ve oyuna dahil olur.

erdoğan, otorite yokluğunda doğmuş, haneyi derlemiş toparlamış, aile fertlerinin yeniden dünyadaki oyuna dahil olması için sahaya inebildiği bir dönemin mimarıdır. bu süreçte pek çok engellemeyle karşılaşmış, işlevsel koalisyonlara engelleri aşmasını bilmiştir. her sıkıntıda biz ve onlar diye iki kör kategori yatarmış. ‘biz’, millet; ‘onlar’, milleti senelerce sömürmüş, işkence etmiş, darbeler yapmış, özgürlükleri engellemiş, insanların oyuna katılmasını engellemiş kökü dışarıda -özellikle amerika ve israil, yeni yeni almanya- ‘iç mihraklar’. ötekiler, yani düşmanlar, her zaman hedef gösterilmiş, sıklıkla da iktidarın güdümünde olan yargı ‘maşa’sıyla tutuklanıp itibarsızlaştırılarak etkisiz hale getirilmiştir. korunmaya muhtaç çocuk, babası tarafından gözetilerek, arka çıkılarak oyuna almayan ‘abi’lerin de kulağını çekerek -israil devlet başkanı şimon peres’e “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” ile başlayıp “one minute” ile devam eden süreç- istanbul’a fatih sultan erdoğan olarak dönmesini bilmiştir. başbakan olarak gittiği davos’tan “sultan” olarak karşılanmıştır. millet, artık babasına kavuşmuştur. 2009, türkiye için milattır. baba figürünü, ergenin kendine olan güvensizliğin aşılmasında işlevsel öneme sahiptir.

ikinci tez
'pedofili' baba, çocuğunu taciz ederek travmasını derinleştirir.
tebaasını ergen olarak gören devlet, çocuğu hakkında tasarruf hakkını kullanır. çocuğunun büyüdüğünü kabul etmeyen, onun adına karar veren baba, çocuğun inisiyatif almasına imkan tanımaz. kişilik yaşı gelişmeyen çocuk, baba otoritesine karşı geldiğinde şiddet görür. her şiddet, çocuğun travmasını derinleştirir. yetişkin olamaz bir türlü. devrimler, çocuğun yetişkine dönüşmesini sekteye uğratır. her devrim, yeni bir kimlik üretir ve henüz kişiliği oluşmamış ergeni, ideolojik araçlarıyla biçimlendirir. erdoğan, zihnindeki kimliği, kitlelere dayatır. makbul vatandaş, türk, sünni müslüman, filört etmeyen, içki içmeyen, kadınsa kapalı, öğrenciyse ihl’li, aileyse üç çocuklu, doğu’lu, batı’nın değerlerini benimsemeyen, çalışkan, söz dinleyen, politik olmayan, ibadet eden, çalışan, baba tarafından tanımlanmış görev ve sorumluluklarının dışına çıkmayan… travması derinleşen ergenin, takvim yaşı büyüse de kişilik yaşı gelişmez. insan, sorumluluk aldığı, üstlendiği sorumluluklarını gerçekleştirdiği ölçüde olgunlaşır; olgunlaştığı ölçüde özgüveni, özsaygısı artar ve bunlara bağlı olarak özgürleşir. oysa tebaanın kendini bulmasına bir türlü izin verilmez. 3 mayıs 1944’te tutuklanıp huzuru çıkarılan bir gence ankara valisi nevzat tandoğan’ın ağzından “ulan öküz anadolulu! sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. komünizm gerekirse onu da biz getiririz. sizin iki vazifeniz var: birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. ikincisi, askere çağrıldığınızda askere gelmek.”*** diyen devlet, bütün heyulasıyla ergenin üzerine çöreklenmiştir. türkiye’de değişmeyen, çocuğunu taciz eden işte bu devlet anlayışıdır. ergen, üç nedenden ötürü babaya ses çıkar(a)maz:
a. ana karakter olmasa da sahadaki oyunculardan birine haline gelmesi
b. karşı çıkmanın kifayetsizliğinin defalarca yaşadığı deneyimler nedeniyle bilinçaltına yerleşen öğrenilmiş çaresizlik
c. inisiyatif alıp sorumluluk üstlenme gücünden yoksunluk

üçüncü tez
iktidar, rakibine göre suçu tanımlar, rakibini suçlu ilan eder.

sofist thraysmakhos, “adalet, güçlünün işine gelendir.” sözüyle nietzschece iktidar eleştirisini tarihsel süreçte, yoruma mahal vermeyecek açıklıkta antik yunan devrinde yapar. 12 eylük işkenceleri, fişlemeleri, 28 şubat tutuklamaları, ergenekon, kck davaları, ‘paralel devlet’, ‘iç mihrak’, ‘dış mihrak’, ‘işbirlikçi’... söylemleri, yerleşik anlayışın en tipik örnekleri arasında gösterilebilir. “bölücü ve irticai faaliyetler”, komünizm geliyor”, “hükumeti yıkmaya teşebbüs”, “birlik ve beraberliğimizi tehdit eden iç ve dış mihraklar” vb. söylemler, medya ve iktidara eklemlenmiş entelektüeller ve kamuoyunu etkileme gücü olan aktörlerce dillendirilerek iktidarın, muhalefeti sindirmesine, güçsüzleştirmesine, itibarsızlaştırmasına ve en önemlisi yargılanmasına hizmet ederek iktidarın yolunun temizlenmesini sağlar. böylece nihai amacın önünü açacak son tez hayata geçirilebilir.

dördüncü tez
türkiye cumhuriyeti devleti, kurumsal anlamda işlemez hale getirilmiştir.

iktidar, inisiyatifinde olan ideolojik araçları kullanarak rakiplerini sindirip suçlu ilan ederek, medyadaki söylemi maniple ederek dolaşıma soktuğu kanaatlerin kurumlaşmasını sağlar. önce ‘derin’, şimdi ‘paralel’ olan ‘devlet’ler tasfiye edilerek devlet sekleştirilir, bir başka anlatımla kemiksizleştirilir. bu esnada olabildiğince kurumsal anlamda yıpratılır. efkar-ı umumiyede (kamuoyu) devletin kurumsal anlamda yönetilemez olduğu algısı yaratılır. (son hsyk krizi, asker ve polisin ardından yargının da itibarsızlaştırılması olarak değerlendirilebilir.) yapılacak şey, yenisini kurmaktır. erdoğan, bunun için çalışmaktadır. dördüncü tez, son(uç) tezin(in) önkoşuludur. bu nedenle dördüncü tezle ilgili 11 yıllık iktidar süresince bütün kurumlar yeniden tanımlanmış, iktidar alanı, iktidarın temsil ettiği dünya görüşünü paylaşan ve/veya destekleyenlerce tanımlanıp önce boşaltılmış ardından doldurulmuştur. iktidar, sağladığı rantlarla kuracağı yeni devletin PR’ını finanse etmektedir.

son(uç) tez(i)
adı ve kimliği sünni islam cumhuriyeti olan ‘yeni’ devlet, çıkan ve/veya yaratılan bir olay sonucu olağanüstü hal ilan edilerek hayata geçirilecektir.

yazının giriş kısmında gezi sürecinin erdoğan tarafından maniple edildiği, asıl oyun kurucunun erdoğan olduğu iddia edilmişti. gezi sürecinde iç savaş kışkırtıcılığı da dahil toplumu birbirine düşmanlaştırıcı ve taraflaştırıcı söylem, olağanüstü hal için bir tür prova olarak görülmüş ve geziciler olayın gönüllü figüranları olarak ‘devrim’in simülasyonunda görev almışlardır. kendiliğinden gelişen ya da iktidarca üretilen bir olay, gezi’deki, 17 aralık’taki ve benzerlerini 6-7 eylül’de gördüğümüz ve devletin ustalaştığı bu “iş”te, herhangi bir olay, toplumu taraflaştırmak için kullanılacak, kaos ortamı, iktidara ama güçlü olanına olan ihtiyacı daha fazla artıracak, devletin olağan gidişine müdahalenin meşrulaşması sağlanacak. böylece, bütün hukuksal işleyiş askıya alınabilecek. ve nihayet ‘yeni’ bir devlet.
bu senaryo, rasyonalitesini yitirmiş, megalomani psikozundan muzdarip, kibrinde boğulmuş bir liderin fantezisi olabilir. bunda şaşılacak bir şey yok ama yanındaki kadro, inisiyatifini liderine devrettiği için düşünme melekesi zayıflamış, düşünmeden geçen günler, snaptik bağlantılarını koparmış, bunun sonucu gerçeklik algısını kaybetmiştir. eğer “böyle” olmasaydı, bırakın her özneyi, her varlığın da bir ağ, bir ilişkisellik içinde olduğu hesaba katılırdı. türkiye gibi bir ülke de ab, abd, ortadoğu, balkanlar, kafkasya, içinde yaşayan heterojen halklar, tarihi, mirası vb. ile ele alınırdı ve temsil ettiği kimliklerden herhangi birine sıkıştırılamayacağı görülürdü. oysa, beyhude bir çabayla arkaik bir kalıp içine sığdırılmaya çalışılmaktadır.
her ne kadar tarihte son yoksa da arkaik kavrayışla hareket edenlerin zihninde “böylesi” tasarımların olmasına şaşmamalı. patolojiler, vehimlerle de beslenir, büyütülür. her şeyin insanla başlatılıp insanla sona erdirilmesi ibrahimi dinlerin bir tür illüzyonu; yıkmak ve kurmak, kibrin tezahürü olarak (da) okunabilir. erdoğan, ergenlikten kurtul(a)mama paradoksu yaşayan, kendini, sünni, türk, heteroseksüel, erkek, dindar, eğlencesi olmayan… diye tanımlayan iktidarın ‘altın tepsi’ içinde sunduğu paradigmal gömleği giyer ve yıllardır aradığı bütüncü kimliği(ne) kavuşur. babasına minnet duyar. bu, bir tür stockholm sendromu ya da işkencecisine değil ama işkenceye ihtiyaç duymak psikozu (bir tür mazoşizm, ya da günde 'çok seven' baba, koca, sevgili tarafından katledilen üç kadın ile sönen ocaklarda yaşanan şekliyle sadomazoşizm) olarak da okunabilir.

babaca yaratılan ‘kimliğiniz’ hayırlara vesile olur inşallah…

dipnotlar:
* http://tr.wikipedia.org/wiki/Marinus_van_der_Lubbe ya da daha ayrıntılı bilgi için: http://joepwritesthehistoryofberlin.wordpress.com/tag/history/
** http://vmetinbayrak.blogspot.com/2013/12/ak-partinin-ya-da-erdogann-kalbi-uzerine.html
***http://tr.wikipedia.org/wiki/Nevzat_Tando%C4%9Fan

v. metin bayrak
1 ocak 2014’istanbul, f.zade

8 Aralık 2013 Pazar

ak parti'nin ya da erdoğan'ın 'kalbi' üzerine

bu felsefeleştiride, ak parti'nin geniş koalisyona dayanan tabanının bir bir çözülmesi, yaklaşan seçimler nedeniyle tarafların kılıçlarını çekmesi, belden aşağıya vurmalar... ak parti'nin 'iktidar'(lığ)ı değil, 'muhalefet'(liğ)i ele alınacaktır. girişin ardından bir hipotez, ileri sürülecek, ardından bir ara sonuç teziyle yazı bitirilecek.


giriş
ak parti, erdoğan öncülüğünde 2002'den bu yana yalnızca türkiye tarihinde değil demokratik dünya ülkelerinde benzerine pek rastlanmayan üst üste üç seçim kazandı, üstelik oylarını da artırarak. 2001'deki küçülme, küçülmeyi doğuran çürüme, siyasi partilerin siyaseti ve hükumet etmeyi askere tahvil edip aynılaşması, kirli savaşın kokusunun her yana yayılması... halk nezdinde ciddi bir temizliği kaçınılmaz kıldı. sonuç: akp kazandı. uzun süre alınan oy ile temsil edilen sandalye arasındaki uçurumun neden olduğu meşruiyet krizi tartışılır diye düşündüm başlarda ama işler yolundaydı ya da yoluna gireceği ümit ediliyordu. "umut"un havuç işlevi, seslerin kesilmesine neden oldu.  


2002, çok yazıldı, konuşuldu. kısaca 2002 seçimlerini, öncesi ve sonrasıyla aktörleri ve rakamlarıyla birlikte hatırlayalım ak parti ve temsil ettiği kitleyi anlamak için. bir önceki 2009 seçimlerinde türk sağı denen seçmenin oyları: mhp %18; fazilet %15; anap %13; dyp %12; şeklinde dağıldı. birinci parti olan dsp %22, baraj altında kalan ve tarihsel misyonunu o saat bitiren chp ise %9 aldı. her devirde iktidarın yanında olan seçmenler, 2002'de "ışık" gördükleri akp'nin yanındaydılar. 2002'de akp %34; chp %19; dyp %9; mhp %8; gp %7; anap %5; sp (saadet) 2.5; dsp %1.2.


bu oranları incelediğimizde akp, mhp'nin %10'unu, dyp'nin  %4'ünü, anap'ın %8'ini, sp'nin %13'ünü aldı ve %34'lük oya ulaştı. sağ seçmen, akp'de toplandı. 2007'de durum yine değişmedi. 2002'de tortu olarak kalan yüzdeleri de alarak seçimlerden güçlenerek çıktığı gibi artık merkez sağın yeni adresi, akp ve lideri erdoğan'dı. özal ve menderes ile yan yana getirilmesi, hareketin kendini nerede konumlandırıp başlardaki “tanım sıkıntısı”nı ‘aşması’nı sağladı. yenilikçilik ve hizmet anlamında özal, askeriye ve yerleşik bürokrasiyle mücadelede menderes, oluşturulan kimliğin kültleriydi. erdoğan, yan yana getirildiği özal ve menderes kültleriyle, artık kültleşmekte, antikitenin diliyle söylendiğinde tanrılaş(tırıl)maktaydı. özellikle menderes'e yaptığı göndermeler, oynadığı mağduriyet kimliğini, kitleler nezdinde pekiştirmekteydi. bir kardinalin papa seçilmesiyle “yanılmazlık” unvanı alması gibi artık hareket ve iktidar eklemlenmeleri, erdoğan’ı “yanılmaz” kılmış, söylediği her şeyi, temellendirme işlevi yüklenmiştir.


iktidarı süresince sık sık ve üçüncü döneminin sonuna yaklaştığımız bu günlerde eskisi denli olmasa da iktidara, daha doğrusu kendi yarattığı iktidara karşı sürekli savaş halinde bir dil kullandı. iktidarda kalması, kimi analistlerce, sürekli muhalefet dilini kullanmasına bağlandı. evet, bir bakıma haklıydılar, yerinde bir tespitti. evet, iktidar, sadece hükumet tarafından temsil edil(e)mez(di) türkiye'de; asker, yargı, basın vb. çeşitli iktidar öbekleri vardı(r). içlerinde hiç şüphe yok ki silahlı gücün inisiyatifini, siyasilere 'ayar' verme gücünü elinde bulunduran askeri bürokrasi ve eklemlenmeleri öne çıkmaktaydı. erdoğan öncülüğündeki ak parti, dayandığı geniş koalisyonun etkin desteğini, devletin imkanlarıyla birleştirince iktidarı parçaladı, güdümüne aldı. 2011 seçimlerinin bir tür ön yoklaması olan 2010 referandumu, ardından gelen seçim, ak parti'yi cumhuriyet'in kurucu partisi chp kimliğine büründürdü. erdoğan ve ak parti, “bu chp!” diye sürekli “vurduğu” tek parti chp’sine benzemeye başladı. evet, "iktidar, yozlaştırır; mutlak iktidar, mutlak yozlaştırır." sözü sıklıkla hatırlatılır oldu.


2011, her anlamda kırılmaların tohumlarını ekti. bunda seçimler ile iktidarını pekiştiren, askeriyenin ardından yargıyı ve çoktan gönüllü basını da tamamen güdümüne alan erdoğan, psikiyatristlerin "güç zehirlenmesi" dedikleri olguyu yaşamaya başladı. tezahürüyse, rasyonalitenin kaybı. iç politikadaki söylemleri, dış politikada ülkeyi yalnızlaştıran, komşu ülkelerle olan ilişkilerini geren politikalarla birleşince söylemi daha da sertleşti. iç politikayı, dolaşıma soktuğu ve bütün ülkenin gündemini kolayca benimseyiverdiği polemiklerle dilediği gibi maniple edebilmekteydi. ama dış politika öyle değil(di). gezi öncesi suriye'de başlayan süreci bitirmeye yönelik diplomasi trafiği, en son abd ziyareti esnasında obama tarafından tamamen sonlandırılınca gerginliği bir kat daha arttı. üstüne patlak veren gezi, hem erdoğan'ı daha da sertleştirdi: iç savaş çıkarabilecek bir dille, toplumu ayrıştırıcı dil kullanmaktan çekinmedi “%50’yi zor tutuyorum.” diyerek. böylece, “devlet adamı” hakkını da kaybetmeye başladı. tarihe baskıcı bir tiran olarak geçmeyi tercih etti.


2002'den günümüze, ak parti'nin dördüncü dönem yapılacak yerel ve genel seçimleri kazanacağına kesin gözüyle bakıldığı bir dönemde, daha önce koalisyonu(nu) oluşturan ayakları(nı) kaybetmesi nedense kamuoyu nezdinde çok önemsenmezken "cemaat"le çekilen kılıçlar, ana gündeme oturdu. iç politikada varlığını, soğumadan hala sürdürüyor; üstelik, gün geçtikçe daha sertleşerek.


türk sağı, bürokrasiyle mücadele tarihidir bir bakıma. farklı bağlamlarda statükoyu temsil eden iki öbek, türkiye tarihine yön verme iddiasıyla türk, sünni ve muhafazakar olmayan, bürokrasiyle eklemlenmemiş kitleleri iktidar alanından dışlayarak kendi egemenliğini muhafaza edegelmiştir. iktidarını ne kürtlerle ne de alevilerle paylaşmıştır. iki kitle, hala iktidar alanının dışında konumlandırılmaktadır. (cümlenin yüklemi, siyasi iradenin dizayn ediciliğine işaret etmektedir.)


hipotez
iktidar, anti-tezi olan muhalefet ile varlığını sürdürebilir; onunla beslenip güçlenebilir. bir başka deyişle iktidarı besleyen muhalefettir.


erdoğan, iktidarın yozlaştırmasından muhalefeti oynayarak uzak kalmaya çalıştı. ak parti, aslında erdoğan demektir. ortada bir partiden ya da kavramın içini layıkıyla dolduran bir partinden söz edilemez. bunun en güzel örneği, 2011 seçimlerinde kampanyayı yöneten uzamanın sözleridir: "ak parti'nin en büyük gücü, erdoğan'dı; biz de bütün kampanyayı onun karizması üzerine kurduk, vitrine erdoğan’ı koyduk" ortada erdoğan dışında kimse yok. domuz gribinden gezi sürecine, arınç ile olan polemikten, 'ucube' konusunda kültür bakanının konumuna... erdoğan'ın dediği dedik(ti). bu da ortada kavramın içini dolduran bir partinin olmadığının somut verisi olarak yorumlanabilir. erdoğan'ın kararlılığı, karizması, inançlılığı, güçlü siyasi sezgileri ile birleşince kitleleri kazanmaya devam etti, iktidar, çevredekileri zenginleştirdikçe, demokrat olmamak, eklemlenmek, iradelerinin aşın(dırıl)ması... mesele olarak görülmedi.


ak parti'yi iktidardan uzaklaştırmak için çeşitli koalisyonlar kur(dur)uldu; bunlardan kimisi derin devlet olarak iddia edilen ve şimdi ergenekon diye içeride olan kadrolarınkiydi. iktidara yönelik her girişimden buna kapatma davası, cumhurbaşkanlığı seçimi vb. de dahil ak parti güçlenerek çıktı. ak parti'yi iktidardan uzaklaştırmanın yolu, iktidarını elinden almakla mümkün görünmedi. o halde ne yapılması gerekiyor(du)? elindeki muhalefet alınmalıydı. cemaat, ak parti ile suni biçimde başlayan ya da başlatılan polemiğin ardından muhalefete soyundu. taraf ve cemaat kanadı, tıpkı ergenekon sürecinde olduğu gibi "tetikçilik"e başladı. kılıçlar çekildi, belden aşağıya vurulmaya başlandı, saflar belirlendi ve mevzilere konumlanıldı. tarafların ‘demokrasi talebi’, ‘sivilleş(tir)me’ kaygılarıyla kurdukları ittifak, “takke düştü, kel göründü” deyimiyle açıklanabilir. samimiyet, testinden çakanlar, tarihi, g. orwell’in 1984’ündeki gibi tahrif edebilirler ama zamanın, o tahrifatı ortadan kaldırma gücü, sonsuz örnekte kendini göstermiştir. o nedenle çaba, “zevahiri kurtarmak”tan öte gitmez.


devlet eliyle beslenen, 1984'te yaratılan türk-islam sentezinin "ideolojik aygıtı" işlevi gibi çalışan cemaat, artık bir anlamda devleti temsil edecek statüye kavuştu. ak parti, müslüman milliyetçiliği, sünnilik üzerinden ülkeyi ve bölgeyi idare etme, osmanlı'yı yeniden canlandırma, müslüman ülkelere ağabeylik etme vb. rollere bürünüp tarihsel kimliğinde yarattığı rollerini icraya kalkınca reel-politikayı kavrayacak rasyonaliteden uzaklaştı. buna, erdoğan'ın başarılar ve seçim zaferleriyle yaşadığı "güç sarhoşluğu", türkiye'nin sınırlı gücünün etkisiyle biçimlendiremediği ortadoğu politikasında en son ırak bölgesel kürt yönetimi ile yaptığı ama ırak ve abd'ye "yapmadım" dediği petrol anlaşmaları eklenince, işler içinden çıkılmaz noktaya geldi.


ara sonuç
işte, ak parti ya da erdoğan'ın 'kalbi' ürettiği mağduriyet ve ona dayalı geliştirdiği muhalefet söylemidir. cemaat, artık parti devlete dönüşen ak parti - devlet iktidarından pay almak ya da ona ortak istiyor. erdoğan ise başkanlık talebiyle de dillendirdiği iktidarını kendi şahsında toplamak, tek adama dönüşmek, kültlüğünü kurumlaştırmak arzusunda. artık devleti -devleti denilince de abd gelir nedense hemen akla- temsil ettiği söylenen cemaat, ak parti'nin elinden muhalefeti alarak atomize olmuş merkezi iktidarı(n) a(lın)abileceğini söylemektedir; tabii ki anlayana. hemen “gezi’de muhalefet yok muydu?” diye sorulabilir. şüphesiz vardı ama o, erdoğan’ın temsil ettiği -beslendiği değil- bilakis, devlet aygıtının ‘ezeli düşmanı’ olan “ihmal edilebilir” nicelikte ‘halk’ın ‘gerçek gündemi’ni oluşturmayan “ezilesi” bir kalkışmaydı. iktidara sahip olan erdoğan hükumeti de “öyle” yaptı. ara sonuç niyetine “muhalefet(liğin)i kaybeden ak parti, iktidar(lığ)ını yitirmektedir.” tezi söylenebilir. erdoğan'ın, cumhuriyete, kurucu figürlerle olan derin sorunu, 2023'ü aşıp 2071'i gündeme taşımasındaki amacı, bir başka yazıda ele alınacaktır. bu yüzden "ara sonuç" ifadesi tercih edilmiştir. 


v. metin bayrak
08 aralık 2013'istanbul, f.zade