referandum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
referandum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2017 Pazar

Başkan/lık Üzerine, İhvan'dan IŞİD çıkarmak!

Başkan/lık Üzerine
İhvan’dan IŞİD çıkarmak


“Throwing a bomb is bad,
Dropping a bomb is good,
Terror, no need to add,
Depends on who’s wearing the hood.”


“Bomba atmak kötü,
Bombardımansa iyi.
Terör, uzatmaya gerek yok,
Kukuletayı kimin giydiğine bağlı.”


Bu yazılama, herhangi bir biçim, tür vb. iddiası taşımamakta; derdini, konuya dair farklı perspektiflerden bakan özneleri konuşturarak saçıp ardından “ana yemek” özelinde “garnitür”leri görünür kılmak amacındadır. Bununla, gücü yettiği ölçüde dolaşımdaki kavramların “küfe”lerinde taşıdıkları “yük”leri ifşa etmek iddiasındadır.


Matta 6:24’te İsa Peygamber vasıtasıyla şöyle dile gelir ilahi kelam: “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez; çünkü ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya hem de mamona kulluk edemezsiniz.”


Muhammed Peygamber, “Benim yolumdan gidenlerle bir araya gelin ve konuyu onların istişaresine sunun. Tek bir kişinin fikrine göre karar vermeyin.”


Ebu’l Ala Mavdudi’ye (Ölümü 1973) göre İslam, doğası gereği “siyasi bir din”dir.


Türkiye gündemini esir alan Meclis'teki Anayasa değişikliğine dair bu kısa yazılamanın amacı, tarihsel bilgilerin ve tarihe mal olmuş kişilerin bakış açıları ışığında bugün yaşananları kavramak için bir perspektif oluşturmaktır.


Başkan Muhammed Peygamber
“İslam hukukunda “sadd el-zara”i (vesilenin engellenmesi) ve “el-masalih el-mursalah” (kamu yararı) olarak bilinen iki ilke vardır.” Kamu yararı için şuraya danışarak ortak akıl üretilebilir. Ortak akıl, insan aklının bireysel hatalarını düzeltir; insan doğası, tebaa için de hükümdar için de geçerlidir. Burada Aristoteles’in “ortak akıl”a gönderme olarak da yorumlanabilecek şu sözleri anılmaya değer olsa gerek: “Çok kişi, az kişiden daha az yanılır.”


“Meşrutiyet ve demokratik düşüncenin öncülerine göre “demokratik terbiye” aslında, şura (istişare), içtihat (bağımsız akıl yürütme), “masalih mursalah” (kamu yararı), “sadd el-zara’i” (vesilenin engellenmesi) ve devletin ve vatandaşlarının faaliyetlerini; hem hükümdarın hem de halkın “insan hakları”nı kapsayan geniş bir kavram olan “emr-i bil maruf nühyi anil münkir” (iyiliği emretme, kötülükten menetme) gibi İslami kurumların ve kavramların kopyasından başka bir şey değildir.”


“El-Benna, halifelik yerine “devlet”; devlet başkanının sıfatı olarak da “halife” yerine “başkan” kelimesini kullanmıştır. “Başkan” kelimesi hem sünnet hem gelenek; “halife” kelimesiyse sadece gelenektir. Hz. Peygamber “başkan” kelimesini reddetmemiştir; bu nedenle sünnettir; oysa “halife”/lik, siyasi anlamıyla yalnızca Hz. Peygamber’den sonra gelenlerce kullanılmıştır; Müslümanlar, El-Benna’ya göre sünnete uymak istiyorlarsa “başkan” kelimesini kullanabilirler.”


İhvan ya da Müslüman Kardeşlerin teorisyenleri Muhammed Peygamber'in kendisine "Başkan" dendiğinde itiraz etmediğinden yola çıkarak “halife” ile “başkan”ı ayırır. Muhammed Peygamber, "Halife" değil "Başkan"dır. Halife, “Buhari ve diğer hadis mecmualarında yer alan “İmam, Kureyş’tendir.” yani İslam cemaatinin dini başkanlığı Kureyş kabilesine aittir.” hadisi karşısında Osmanlı hükümdarlarının bütün Müslümanların halifesi olma iddiası, o zaman başka iki temel tarihi olguya dayandırılmak istenmiştir: Osmanlı hükümdarları, Fatih’ten beri, tüm İslamın gaza kılıcını elinde tutma hakkının kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdir. Fatih’e ve II. Bayazid’e Cezayir Müslümanları, İspanyol istilasına karşı heyetler gönderip himaye etmişlerdi. Dünya çapında gaza görevini üstlenen Sultan Süleyman, dünyada Hristiyan devletlerin saldırısına uğrayan bütün Müslüman devletlerine arka çıkmakla, bu iddiayı kanıtlama yolunda idi.”


“....I.Selim’in cihanşümul hilafet yetki ve sembollerini, Mısır’da oturan Abbasi halifesi III. Al-Mutavekkil’den bir merasimle devralındığına dair rivayet, 18. yüzyılda ortaya atılmış ve Osmanlı sultanlarınca benimsenmiş asılsız bir rivayettir. Selim ile çağdaş Osmanlı ve Arap kaynaklarında buna dair bir kayıt yoktur. Mısır’da oturan Abbasi halifesi Al-Mutavekkil Selim tarafından İstanbul’a gönderilmiş, yolsuzlukları yüzünden Yedikule’de hapsolunmuş, Kanuni tahta çıktığında Kahire’ye dönmesine izin verilmiştir. Osmanlı Devleti’nin Mısır valisi Hain Ahmed Paşa, kendisini sultani Al-Mutavekkil’i halife ilan etmişse de paşa yakalanıp idam edilmiştir. Al-Mutavekkil Kahire’de belirsiz biçimde ömrünü tamamlamıştır.”


“Bağdat’ın 1258’de Moğollarca ele geçirilmesiyle Abbasi halifesi ölmüş ve hilafet sona ermiştir. “Halife” ve “hilafet” sıfatları Abbasi ailesinden birinin Kahire’de halifeliğini ilan ettiği Mısır’a kaymıştır. Bu Abbasi kolu, Osmanlılar 1517’de Kahire’yi ele geçirip halife El-Mütevekkil’i İstanbul’a götürünceye dek devam etmiş. Ancak El-Mütevekkil, Kahire’ye geri gönderilmiş ve 1543’te orada ölmüştür. Sonrasında Osmanlılar, El-Mütevekkil’in hilafetini devrettiği iddiasında bulunmuşlardır ki bu, Müslüman hükümdarların miras anlayışını göstermektedir. Osmanlılar, Müslüman halkın, sırf halife El-Mütevekkil’in hilafeti kendilerine devrettiği için Osmanlı idaresini kabul edeceğini sanmışlar. Ne kadar naif bir zihniyettir bu! Bu doğru olsa bile, halife kendisinin olmayan bir şeyi (hilafeti) hak etmeyen birine nasıl verebilir? Birçok tarihçiye göre, Osmanlılar’ın bu devretme kavramını ortaya atma nedeni, kutsal bir yönetim hakkı iddiasında bulunmaktır.”


IŞİD’e giden yol
“...El-Zevahir’e göre İslam, egemenliği Allah’a verirken; demokrasi, egemenliği halka veriyordu. Demokraside kanun koyucu insanken, İslam’da Yüce Allah’tı. Yani demokrasi, kanun koyma hakkını Allah’tan alarak insanlara veren, din düşmanı bir fikirdi.”


3 Mart 1924’te TBMM, hilafeti kaldırır; hilafet makamı, böylece Meclis’in manevi şahsiyetine geçer. Türkçesi hilafet kaldırılmaz, kişiden kuruma aktarılır ve derin dondurucudadır; siyari ‘otorite’, “bu”nun farkındadır; ‘fiili durum’u “de juro” hale getirerek, makamı uhrevi hele getirmek arzusundadır. Kimileri, referandum sürecinde bunu olabildiğince açık dilkendirdi de!


Bir çocuktan katil yaratmak ya da kelimelerle katliamları meşrulaştırmak
“Kur’an, sıklıkla “savaş”a (harb), bazan da “çarğışma”ya (kital ve k-t-l kökünden elde edilen diğer kelimeler) ancak en fazla da “mücadele” ya da “çaba gösterme”ye (cihad ve c-h-d kökünden elde edilen diğer kelimeler) atıfta bulunur.”


Etimolojik olarak “cihat” kelimesi, çaba sarf etmekle ilgilidir. Ortada bir gayret olduğuna göre bunun karşısında güçlü bir direnç olsa gerektir. İslam öncesi dönemde bir şair cihat kelimesini, kendisini terk eden sevgilisine duyduğu tutkuyu kontrol altına almak için gösterdiği çaba anlamında kullanır.


Müslümanlar ya da İslami kültürün kodlarıyla hareket edenlerin “cihat”ı ne olacaktır. Hayat, irade ne denli güçlü olursa olsun, göreli süre onu taşır ama er ya da geç üzerinden atıp çağın rengini giyinir. Çağa rağmen hareket edebilir kişiler ve/veya yönetimler hatta kendi kuramlarını “olgu”ya dayatırlar, bunun için ciddi mücadele de ederler; buna inanırlar ve inancın getirdiği güçle kararlı görünürler ve etkileri geometrik biçimde artar. Göreli sürenin ardından Zeitgeist, takkeyi düşürür ve kel görünür; kel, işte zamandır; zamana da kimse direnemez; zaman, kendi türküsünü, o ezelden gelip ebede taşıyandır; Herakleitos’ta dile geldiği şekliyle: Panta rhei!


V. Metin Bayrak
16 Nisan 2017, Teşvikiye, İstanbul

10 Ağustos 2014 Pazar

Cumhurbaskanligi Secimi Uzerine

Once genelinde seçim olgusu ardından özelinde Turkiye'de10 ağustos'ta "ilk" defa yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi üzerine kimi çözümlemelerin ardından kısa ve orta vadeli bir siyasi projeksiyonla çeşitli hipotetik tezler ileri sürmeye çalışacağım. 

Secim, demokrasinin, siyaset kurumunun sıklıkla kullandığı, rejimlerin türünün ayırt edici özelliği olarak görülen bir enstrüman diye tanımlanabilir.  Peki tek başına seçim ya da seçimler, "second best" denen demokrasinin işlemesini için yeterli midir? Temsili demokrasi, doğrudan demokrasi gibi demokrasi pratikleri yaşanmakta. Yerlesik iktidar yapılanmaları, kök saldıkça hukuku eğip bükerek uzun yıllara ihtiyaç duyan hukuksal kurumlaşmayı sekteye uğratarak güçlenmesine mani olmakta. 

Secim, demokrasinin maymuncuğu gibi göründüğüne, temel ölçüt olarak kullanıldığına sıklıkla tanık oluruz. Totaliter diye adlandirilan pek cok ülkede devlet başkanlarının seçimlerle koltuklarında oturduklarına tanık oluruz. Neredeyse oyların tamamını alan 'çağcıl kral'lar, gelen eleştirileri seçimle geldiklerini iddia ederek bertaraf etmeye çalışırlar. Oysa genel kanaat, demokrasi ve siyaset bilimi literatürü aksini söyleyen örneklerle doludur. Akademik yaklaşımlar ya da bilgiler bir yana konu ülkelerdeki 'demokrasi' pratikleri, yönetim ve hukuk tasarrufları ne yaşandığını anlamak için yeterlidir çoğu zaman. 

Secimler soz konusu olduğunda demokrasinin görece kurumlaşmadığı türkiye gibi ülkelerde yerleşik iktidar ve şürekasınca maniple edilen dolaşımda terminoloji ve bununla beslenen 1984vari retorikler, "çoğunlukçuluk"u "çoğulculuk"un yerine ikame ederler. Erdogan tarafından sıklıkla anılan ve karşı karşıya kaldığı her türden eleştiriyi göğüslemek için kullanılan "milli irade" kavramı, güncel olması bakımından tipiktir. 

Secimler, demokrasi icin "gerekli kosul"dur, "yeterli kosul" degildir. Cunku, temelminsan haklari ve ozgurlukleri secim ya da referandum konusu degildir. Soyle ki, kadinlarin egitim hakki, referandum konusu yapilsa ve %51 secmen, "hayir" dese, bu, demokrasi mi olacaktir? Bu konuyla ilgili en guzel ornek, Isvicre'de burkayla ilgili yapilan referandumdur, federal mahkame oylamaya izin vermistir, oysa ABD federal mahkemesi, benzer bir talep geldiginde reddettmis, insan hak ve hurriyetlerinin oylamaya tabi tutulamayacigini ifade etmistir.

Konuyla ilgi girisin ardindan Turkiye'de bugun yapilan CB secimlerindekintaraflara dair birkac kelam ederek bu kisa yaziyi birkac tezle bitirmeye calisalim.

Erdogan
Erdogan, kemik secmeninin gozunde artik toteme donusmustur, o, artik bir tur atadir. Kabilenin dogrugu metafizik/fizik yari-tanridir. Olcusu, sinirlandirilamazlik; ayirt edici ozelligi yanilmazliktir. Yanilmak, yeterli gucte olmamak, totem olmakla celisir. Kitlenin tapinircasina bir tur papalik atfettigi Erdogan, yanilmazlik mevkiine getirilmistir. Turkcede bu durumu en guzel anlatan deyim, "Seyh ucmaz, muridi ucurur." 

Erdogan, alacagi kesin secimlere agresifce saldirmis, zihnindeki devlet tipini hayata gecirmek icin %60'lara ihtiyac duymaktadir. Gittikce artan guc zehirlenmesi, mevcutla yetinmesine mani olmakta. Hep daha fazlasini istemekte; bu da iki temel nedene dayandirilabilir:
a. 12 yildir surekli secim kazanan ve iktidarini pekistiren siyasi kisilik, bir tur uyusturu bagimlisi haline gelmistir. Her basari, iktidar, secim kazanma, beyin kimyasini etkiler, bunun sureklilik kazanmasiysa sozu edilen uyusturucu bagimliligini yaratir. Doz asimi gerceklesmis, cin siseden cikmistir, iktidar yoksunlugu, kriz demektir ve Erdogan krize girmek istemez butun bagimlilar gibi.

b. Hakkindaki yolsuzluk ve diger iddialari bastirmak, ortmek, muhaliflerin sesini iyice kesmek icin mevcut gucunden daha fazlasina ihtiyac duymaktadir.

Bu iki nedenden dolayi alani daralan Erdogan, Nefret soylemleri arasinda 'birinci' siraya gecen "... daha cirkini Ermeni dediler." ile siyasi anlamda bir tur "meczup" oldugunu ilan etmistir. Iktidar, en cok ona sahip olani esir alir, Erdogan da iktidar tarafindan uzun sure esir alinmis, iktidar tarafindan gordugu bu uzun sureli 'iskence' sonucu rasyonalitesini kaybetmis ve bir meczuba donusmustur.

Ekmeleddin cephesi
Cati adayi diye lanse edilen Ihsanoglu, 'muhalefet' tarafindan Erdogan'in galibiyetini itibarsizlastirma girisimidir. Turkiye ve dunya politikasinda CHP ve MHP'nin, yanina garnitur olarak konan diger 'tabela' partilerinin retorikleri ve temsillerinin hehangi bir karsiligi artik yoktur ya da etkisi yok hukmundedir. Aday gosterenn'lider'lerin kendi yok hukmundeki koltuklarini korumalarina hizmet edebilir sadece.

Dermistas
Demirtas, arkasindaki guclu Kurt Hareketi'ne HDP acilimiyla birlikte Turkiye partisi vizyonu ekleyerek muthis bir dalga yaratmis durumda. Devsirme cati adayi komedisi ve guc zehirlenmesinden musdarip Erdogan arasindan "soyleyecek sozu olan" biri olarak one cikmasi beklenen bir sonuctu ama Turkiye'de pek cok kesim tarafindan sempatiyle karsilanmasi ya da bu olcude taraftar bulmasi, sanirim, beklenmiyordu. Kurt hareketi, CHP'nin yillardir "isgal" ettgi alandan saga kaymasiyla bosalan sosyal demokrat ve alevi secmenleri temsil etmek icin Turkiye Partisini vizyon olarak hayata gecirdi. Tuttu da. Bugunku secimlerde %10 barajini asan bir Demirtas, 2015 genel secimeleri neticesinde olusacak meclis aritmetigini ciddi olcude etileyecektir.

Raslamsal tezler
Iktidar, denge uzerine kuruludur. Nasil ki tek ayakli bir yapi ayakta duramaz, iki ayaklisi, salinir ve cok kirilgan olur, uc ayaklisi ya da sacayagi uzerine kurulu olan dengelidir ama herhangi birinin sekteye ugramasi ya da metal yorgunlu yasamasi durumunda tasidigi iktidar salinir ve icindeki diyalektik dengeyle varligini surduren hayat sukunetini, guvenligini ve bunlara bagli olarak da refahini kaybeder. 

Iktidarin 'kazan'in icindeki renkleri temsil etmesinin kosulu, ittifaklardan gecmekte; ittifaklar ne kadar cesitlendirilebilirse denge o kadar mukemmel hale gelecek ve mukavemeti iyilesecektir.

Iktidar, nerede atomize hale geliyorsa onu dagitmak, onceliki sorumluluktur. 

Iktidar zehirdir, sulandirilmadikca yasami zehirler.

V. Metin Bayrak
10 agustos 2014, Bingol


24 Eylül 2013 Salı

İktidarın Kamusal Alan Tasarrufu Sorunu Üzerine: Burka Demokrasisi

Demokrasinin Kamusal Alan Tasarrufu Sorunu Üzerine: Burka Demokrasisi

Beden, kamusal alan için bir tehdit midir?

İnsanın nasıl giyineceğine karar vermek demokrasi midir? Demokrasinin sınırları var mıdır? En iyi ikinci de denen demokrasinin din ile mücadelesi yeni mi başlıyor? İnanç özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğü ile aynı kategoride ele alınabilir mi? Beden, kamusal alan için bir tehdit midir? Demokrasi, özgürlük alanlarını genişletmekle mükellefken burka referandumu ile kendi varlık koşulunu mu ortadan kaldırmaktadır? Kamusal alan, bu referandum izniyle yeniden mi tanımlanmalı? Kamusal alanın siyasal alana dönüştürülüp daraltıldığı bir sürecin başlangıcı yaşanıyor? Kamusal alanda görünmek ile kamu hizmeti vermek aynılaştırılabilir mi? Hukuk devleti ilkesi ihlal ve/veya ihmal edilerek demokrasi işletilebilir mi?


Soruları çoğaltmak olanaklı. Her birine pek çok açıdan farklı yanıtlar verilebilir kuşkusuz. Bu felsefeleştiride İsviçre'de yapılan ve burka referandumu diye bilinen olaydan hareketle özgürlük, inanç konularının demokrasi bağlamında nasıl bir geleceğe kapı araladığına; kısaca 'İslamcı' denilen siyasi hareketlerin ellerine nasıl bir 'koz' verildiğine; “Burka yasağı” diye servis edilen habere verilen tepkilerin öznelerinin konu sorun karşısındaki varoluşsal konumlarındaki karmaşalara; kamusal alanın iktidarca tasarruf edilmesindeki hukuksal sorunlara; insan bedeni, özellikle de kadın, üzerinden siyaset üretmenin yarattığı kördöğüşüne; kamu hizmeti vermek ile almanın farklı kategoriler olduğuna; hukuk devleti ilkesinin sınırlarına, konu bağlamında kısaca değinilip çeşitli problem alanlarına işaret edilmek istenerek bir sonuç tezi ileri sürülmeye çalışılacaktır.

Anadolu Ajansı 13 Ağustos 2013’te geçtiği bir haberin başında “İsviçre'de burka yasağı ilk kez referandumda oylanacak. Ticino kantonunda halk 22 Eylül'de oy kullanacak.” spotu yer alıyordu. Cenevre’den servis edilen haberin ayrıntılarına bakıldığında: “İsviçre'nin İtalyanca konuşulan kantonlarından Ticino'da 22 Eylül'de, yüzü tamamen kapatan burkanın kamu alanlarında kullanılıp kullanılamayacağına ilişkin oylama yapılacak. Ülkede bu konuda yapılacak ilk referandumun sonucunun burkanın kullanılmasının yasaklanması yönünde çıkması bekleniyor. Daha çok Afgan kadınların kullandığı burkayı İsviçre'de giyenlerin sayısının resmi rakamlara göre 100'ü geçmediği tahmin ediliyor. Burkanın Ticino'da yasaklanmasına ilişkin girişim mart 2011'de 11 bin 767 imzanın toplanması ile başladı. Şu ana kadar burkayı yasaklayan herhangi bir İsviçre kantonu olmadı. Almanca konuşulan Aargau kantonunun girişimiyle 2010'da tüm ülkede burkanın yasaklanması istenmiş fakat talep federal parlamento tarafından reddedilmişti. Bununla birlikte kantonal düzeyde de Basel, Bern, Schwyz, Solothurn ve Fribourg kantonlarının parlamentoları başörtüsü ve burka yasağı girişimlerini kabul etmemişti. İsviçre'de yaşayan 400 bin Müslüman ülke nüfusunun yaklaşık yüzde beşini oluşturuyor.”1

Evet, nihayet ilgili tarih geldi ve referandum yapıldı! Demokrasi, işletildi. Şimdi, referandumun ardından portallara yansıyan haberle ilgili spotlara ve ayrıntılara kısaca bakalım. Haber, birçok sitede “Burka yasağı” başlığıyla servis edilmiş.
Haberi Deutsche Welle Türkçe’den alan T24 ise şu şekilde servis etmiş: İsviçre'de burka yasağı
İsviçre'nin Tessin kantonunda yapılan referandumda, çoğunluk burkanın yasaklanmasını istedi. İsviçre'nin Tessin kantonunda, aşırı sağcı ve İslam karşıtı görüşleriyle tanınan siyasetçi Giorgio Ghiringhelli'nin burka yasağına yönelik önerisi için yapılan referandumda, çoğunluk "evet" oyu kullandı. Referandumda yüzde 65,4 evet oyuna karşılık, yüzde 33,35 hayır oyu kullanıldı. Referandum sonuçlarına göre, ülkenin güneyindeki Tessin kantonu sınırları içinde "Hiç kimsenin kamuya açık alanlarda yüzünü örtme izni olmayacak, hiç kimse başka bir kişiyi cinsiyeti nedeniyle yüzünü örtmeye zorlayamayacak." Anayasada yapılacak değişiklikte, burka ya da nikap sözcükleri geçmiyor. Yüzün kapatılmamasına ilişkin esaslar içeriyor. Referandum sonucuna göre, protesto gösterisi düzenleyenler ya da holiganların yüzlerini kapatması yasaklanacak. Burka giyen kadınların da yüzleri kapalı olduğu için burka giymeleri yasaklanmış olacak" dedi.
'Müslümanlara ayrımcılık yasası'
İsviçre İslamî Dernekler Birliği, referandumu, Müslümanlara yönelik özel bir ayrımcılık yasası olarak değerlendirdi. Birlik, kantonda en fazla bir düzine Müslüman yaşadığına dikkat çekti. Uluslararası Af Örgütü'nden Manon Schick ise Corriere del Ticino'ya yaptığı açıklamada, "Bunun, Tessin'deki insan hakları için kara bir gün olduğunu ifade etti. Schick, referandumla, uzlaşma ve akılcılığın yerine, korkuların körüklendiğini vurguladı. Kantonda yapılacak anayasa değişikliğinin, İsviçre federal parlamentosu tarafından onaylanması gerekiyor.”2
Konu, hiç şüphe yok ki bu kısacık akademik olmak iddiası bile taşımayan, sadece çeşitli konuların felsefi bir disiplinle ele alınmaya gayret edilen bir felsefeleştiride tüketilip çözüme kavuşturulabilecek bir sorun değil. Burada dile getirilen düşüncelerin sahibi, bunun bilinciyle hareket ederek yargıda bulunmaktan ziyade bu ve benzeri konularda iktidarca yapılan müdahalelere ne neden olabileceği sorunlu durumlara dikkat çekmek istemektedir.

İnsan, beden ve zihin anlamında İktidar denen olgunun sürekli hedefi olagelmiştir. İktidarın, özneye müdahelesi, “varolmak için kitleye ihtiyaç duyması” ve “yaşamak için kitleyi biçimlendirmek istemesi” ile gerekçelendirilebilir.

İktidar, somut biçimde görünürlüğünü insanlar ve özellikle kadınlar üzerinden sağlamakta. Bunun tipik örneğine semavi dinlerde rastlanabilir. Günümüz modern demokrasilerinin din ve vicdan hürriyetini aynı madde içine sıkıştırmalarından bu yana, dinsel özgürlükler, düşünce özgürlüğü ile birlikte anılmaya başlanır. Buradaki yöntemsel hata, bir başka felsefeleştiride klavyeye alınacaktır.3

Din ile demokrasiyi korumak iddiasında olan bir siyaset modeline göre işletilen hukukun amaçları örtüştürülmeye çalışılmakta. Burada demokrasinin alanı gün geçtikçe daraltılırken dinsel alan genişle(til)mektedir. Dinsel alanın tasarrufu, hep belli türden bir dinin belli türden bir kavranışına -genellikle de arkaik- göre dizayn edilmekte. Tanımlanan alanın demokrasiyi (haklar ve özgürlükleri) nasıl dışladığını, demokrasinin “olmazsa olmaz”larıyla nasıl çeliştiğini, yapılan yasalarda bunlara yer verilmediğini İslamiyet'e ve/veya dine göre dizayn edilen kamusal alanların tasarrufuna bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz. Burada hemen “Gerçek İslam'da ve/veya dinde bu olmaz, şu olmaz, aslında doğrusu şudur...” mealindeki ifadeleri ne yazık ki ciddiye alamayacağım; çünkü İslam ve/veya herhangi bir din “şimdi ve burada” olandır; kitaplara ya da tarihte olan(lar) değil! İslam ya da bir başka din, Ali'nin, Helena'nın, İvan'ın, Silvia'nın, Aisha'nın... kavradığı, yaşadığıdır.

O halde mevcut genelinde din özelinde İslam ile demokrasinin gereği olan kamusal alanın tasarrufu birbiriyle çelişmektedir. Demokrasi, bir arada yaşayan insanların birbirlerinin haklarını ihlal etmeden, kamusal huzuru bozmadan dilediği gibi yaşamasına, inanmasına, üretmesine, tüketmesine... olanak sağlamakla mükellef çerçeve ya da model değil mi? O halde, iddiası bu olmasına karşın neden kendiyle çelişen bir girişimin “araç”ına dönüştü ve/veya dönüştürüldü?

Yine cevabı zor sorulara geldik. Yeniden hatırlatmak isterim ki bu kısa felsefeleştiride bütün dünyanın sıcak gündemini oluşturan, ortak aklın üretilemediği ve bu nedenle de henüz çözülemeyen bir sorunun tüketici nitelikte ele alındığı iddia edilmemektedir.

Referandumun yapıldığı ülkede ve dünyanın geri kalanında tesettürle ilgili konu ya da sorunlar, sıklıkla, bilgi ile değil algıyla hareket edilerek ele alınmakta. Sorunun burka ile değil, burkaknın temsil ettiği kültürün İsviçre'de ve benzer kaygıların görüldüğü daha çok 'Batı(cı)' kültürlerde görülmesi hiç de yabana atılacak, kayıtsız kalınacak bir olgu değildir. Haber metninde İsviçre'nin ilgili kantonunda burka kullanan insanın yüzü geçmediği ifade edilmiş. Burada demokrasi ve hukuk devletiyle ilgili bir başka sorun daha kendini göstermekte. Hukuk, ilkelerle hareket eder; belli bir kişi ve/veya gruba yönelik yasal düzenleme, hukukun özüne aykırıdır.

Bu ve benzeri talepler, ne demokrasi ne de hukuk devleti ilkesi açısından referandum konusu bile olamaz; oysa refarandum kararı alınmış, yapılmış ve sonuçlar yayımlanmıştır. Şimdi, gazeteci diliyle söylersek “Gözler, federal parlementoda!” Euronews'ün Türkçe yayın yapan sitesindeki4 haberde “İsviçre’nin Ticino kantonunda yapılan referandumda oylamaya katılanlardan yüzde 65’i burka yasağına ‘evet’ dedi. Buna göre, Ticino’daki kamuya açık alanlarda yüzün bir bölümünü ya da tamamını gizleyen burka kullanılamayacak. Burkanın ülke genelinde yasaklanması için 2010’da yapılan girişim federal parlamento tarafından reddedilmişti.” bilgisi yer almakta; bu bilgiden yola çıkarak, federal parlamentonun referandum kararı hakkındaki tasarrufu öngörülebilir. “Nasıl olsa reddedecek.” denilerek konunun vahameti ihmal edilemez. Demokrasi, bunun için işletilirken, mutasyona uğratılmakta, bir model ya da öneri olarak toplumsal hayatı, özellikle de kamusal alanın, siyaset kurumu ya da İktidar tarafından yeniden biçimlendirilmesine hukuksal zemin hazırlanmakta.

Bu nedenle burka referandumundan en çok “İslam ya da din ve demokrasi yan yana olabilir. İslam ya da din, demokrasiye karşıt değildir. Demokrasinin geçer akçesi sandıktır. Halk, ne derse demokrasi odur.” diyen, demokrasiyi dinselliğin yaşaması yönünde kullanan, dini siyasallaştıran çevrelerin memnun olmaları; 'Batı(cı)' çevrelerinse kaygı duyması gerekirken, görebildiğim kadarıyla tam tersi yönde tepkilere rastlanmakta. “Referanduma ön ayak olan popülist "Il Guastafeste" partisinden Giorgio Ghiringhelli, oylamada başarı sağladıklarını belirterek, "Halk, Tessin'de ve tüm İsviçre'deki fundementalistleri hezimete uğrattı" dedi.”5 Böylece, siyasi ve toplumsal referansı İslam ya da din olanlar arasında başlatılacak demokrasiyi yıpratma çalışmalarına yeni bir malzeme verilmiş oldu. Bunun üzerinden İslamafobi vb. pek çok tartışmanın “din ve vicdan hürriyeti, demokrasi, insan hakları” üzerinden yürütülecek olması hiç şaşırtıcı olmasa gerek.

Beni kaygılandıran İktidarın, kendinde, insan -özellikle de kadın- bedeni üzerinden kamusal alanda tasarruf hakkı görmesi. Modern demokrasilerde iktidar, kamusal düzenden sorumludur. Bunu yaparken de sınırları hukuk devleti ilkesiyle çizilmiştir. Hukuk felsefesinde hukuk devleti ile üretilmiş bilgiler, bir anlamda ortak akıl ürünü olarak da düşünülebilir. İktidar, insanlar nasıl giyinirse giyinsin buna karışma, bunu dönüştürme hakkına, yetkisine sahip değildir.

Fakat, bir kişi, kamusal bir hizmet verecekse işin gereklerini de yerine getirmeyi taahhüt etmiş olur. Örneğin profesyonel anlamda kamuya açık bir kurumda hizmet üreten bir kişinin “Benim inancıma göre kadınları / erkekleri muayene etmem / ders vermem / servis açmam...” deme hakkı yoktur. Hem öğretmen olacağım hem de kız ya da erkek öğrencilere ders vermiyorum, diyemem. Öğretmen olmayı tercih etmişsem, karşımdaki kişileri erkek ya da kadın diye değil öğrenci olarak görmeyi kabul etmiş olurum. Ayrıca hizmet vermekle mükellef olduğum kitle arasındaki herhangi bir kişiye görünüşü, ırkı, dili ya da ırkı nedeniyle ayrımcılık yapamam. Bunlar, modern demokrasilerde ciddi suçlar olarak tanımlanmaktadır artık. Oysa referans dinsel kavrayışlar olduğunda -hasta, kadın ya da erkeğe, mümin6 ya da kafire... dönüşüverir- bunların hiç biri suç teşkil etmez

Bu yazının bir sonucu olarak biri genel diğeri özel iki tez ileri sürülebilir:

"Seküler olmayan bir demokrasi ontolojik anlamda düşünülemez." 

“Bir hukuk devleti, kamusal alanın tasarrufunu kısıtlayan bir karar alamaz; kamusal alanı kısıtlayan İktidar ile demokrasi, bir tür oksimorondur."

V. Metin Bayrak
24 Eylül 2013'İstanbul, Levent

2 Erişim 24 Eylül 2013, Saat: 14:00: http://t24.com.tr/haber/isvicrede-burka-yasagi/240333
3 Fakat aynı cümle içinde yer alamayacak ontolojik yapılara sahiplerdir; ontolojik yapıları hesaba katılmadan yapılan epistemolojilerin sonuçları, bugün, modern demokrasilerin elini kolunu bağlamaktadır.
4 Erişim: 24 Eylül 2014, Saat: 14:30: http://tr.euronews.com/2013/09/23/isvicre-de-burka-yasagi/
5 Erişim 24 Eylül 2013, Saat: 14:00: http://t24.com.tr/haber/isvicrede-burka-yasagi/240333
6 21 Eylül 2013'te Somali'de El-Şebab örgütünün Westgate adlı AVM'ye yaptığı ve onlarca kişinin öldüğü, yüzlercesinin de yaralandığı saldırıdaki tutumu, buradaki algı ve/veya tanımlama farkına örnektir.