kamusal alan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kamusal alan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2016 Perşembe

Basiret Üzerine

Basiret Üzerine

"Bir travma yaşayınca hem kurbanın hem de bunu uygulayanın bedeni, zihni ve ruhu yaralanıyor aslında ve tüm topluluk, topluluğun bütünlüğü, birlikteliği böylece yaralanıyor. Bunun da hakikat ve adalet olmadan iyilşmesi de mümkün değil." Sorensen

Kanal D'de yayımlanan 8 Ocak 2016'daki Beyaz Show'a telefonla bağlanarak “Ülkenin doğusunda yaşananların farkında mısınız? Burada yaşananlar ekranlarda çok farklı aktarılıyor. Sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün, duyun ve artık bize el verin. Öğrencilerini terk eden öğretmenlere seslenmek istiyorum. Bir daha oralara nasıl dönecekler. O tertemiz çocukların gözlerinin içine nasıl bakacaklar. Yazık; insanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın."* diyen Ayşe Çelik, programın ardından linç kampanyasıyla tanıştı. Ayşe Çelik üzerinden Doğan Grubu, gruba ait Radikal Gazetesi, CNN Türk Televizyonu ve Kanal D de! 

Programın sunucusu ve yapımcısı / yönetmeni hakkında da "terör örgütü propagandası yapmak" iddiasıyla soruşturma açıldı. Beyazıt Öztürk, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcısı Vekili İdris Kurt'a "şüpheli" sıfatıyla ifade verdi.

Yazılamaya adını veren "basiret", Beyazıt Öztürk'ün ifadesinden alınmıştır; yazılamada söz konusu ifadeden yola çıkılarak aktüel 'kavrayış'a sözler söylenerek temellendirilmeye çalışılacaktır.

Beyazıt Öztürk'ün şüpheli sıfatıyla verdiği ifade:
"Bu yayında Ayşe Çelik isimli kişinin bağlanmasından önce neşeli bir şarkı söylenmişti ve eğlenceli bir ortamın ardından bağlanmıştı. Yayına bağlanan bayanın sözleri üzerine seyirciler konuşanı alkışlamaya başladı. Herhalde seyirci de tam olarak benim gibi, denilmek istenildiğini anlayamadı ve sadece çocuklar ve annelerinin ölümü cümlesine odaklandı. Seyircinin de anlamayarak alkışlaması ve bağlanan kişi de öğretmen olduğunu söyleyince ben doğal olarak devletin öğretmeninin kötü bir şey söylemeyeceği önyargısı ile ve o an da aklımdan geçen şehitler, yaralılar, öğretmenler, çocuklar, evde programı izleyen annem gibi binbir türlü düşünceler ve kendi iç sesimi dinlemekten programın devamında bağlanan kişinin söylediğini tüm samimi kalbimle duymadığımı belirttim. Basiret bağlanması yaşadım. Böyle bir olay başıma hiç gelmemiştir. Kesinlikle benim herhangi bir terör eylemini, terör örgütünü veya cinayeti, öldürmeyi övmem, buna prim vermem mümkün değildir. Ben de bir polis çocuğuyum ve polislerin ve güvenlik güçlerinin ne şartlar altında görev yaptıklarını bilirim. Hayatımın her anında zaten hissettim. Bir şehit haberi, anne haberi, bir çocuk haberi, bir öğretmen haberi duyduğumuzda ben de tüm insanımız gibi aynı duyguları ve acıyı paylaşırım."*

Bu ifadenin neresinden tutulabilir? Açılan soruşturmanın ardından programın yapımcısı ve sunucusu Beyazıt Öztürk ile yönetmeni ve telefonla bağlanan Ayşe Çelik hakkında soruşturma açıldı. Beyazıt Öztürk ile ilgili "soruşturmaya gerek olmadığı" kanaatine varan savcılık, onun hakkında dava açmadı.

Davaya dilekçe vererek "müdahil" olan otuz kişi de "teröre destek", "terör propagandası" ithamlarıyla yargılanmakta. Tğrkçe sözlüklerde "kavrış", "anyalış," "seziş", "sağgörü", "vizyon" anlamlarına da gelen basiret, insanın bir tür blinçlilik halidir. Beyazıt Öztürk, anaakım bir kanalda "Show Dünyası"nın bir "araç"ı statüsünde iktidarın hedefi olabiliyorsa ülkede söz söylemenin imkanı artık hakikaten de kalmamıştır.

Davaya konu olan "olay", sırasıyla, toplumun, yargının, mahkemelerin, savcının ve de facto iktidarın basiretinin bağlandığı -daha yerinde bir ifadeyle kendi kendine basiretini bağladığı- söylenebilir. Bir tür "bilinç kaybı" ve/veya "bilinç zehirlenmesi"nin yaşandığı söylenebilir.

"Çocuklar ölmesin!" "Analar ağlamasın!" demek, iyi dilekler ifade etmek, bu, ideolojiden, politikadan nasiplenmemiş ya da daha yerinde bir ifadeyle naif de denebilecek gündelik konuşma retoriği/nin bile siyasi görlüp 'terör' kapsamına alınarak dava konusu olabilmesi, asıl, devletin toplumsal - kurumsal anlamda basiret bağlanması yaşadığı şeklinde (de) yorumlanabilir.

'Çocuk' -Beyazık Öztürk-, belli ki korkmuş, 'patronu', 'ağabeyleri', 'büyükleri' tarafından kulağı çekilmiş ki Ayşe Çelik'in sözlerinin 'terör propagandası' olduğunu kabul ediyor; ve kamuya mal olmuş bir kişinin göreli gücünü kullanmaktan da aciz.

Asgari düzeyde dahi olsa bir söz söyleme cesareti gösteremeyen kişinin "bilinçli" olduğu söylenemez, olmayan yahut zayıfolan şeyin de bağlanmasından, sanırım, söz edilemez.

Canlı yayımlanan bir show programı, bir tür kamusal alandır ve kamusal bir sorun olan "savaş"ın dile getirilmesi olağandır. "Savaş"ın magazinel bir kamusal alan olan TV show programına sirayet etmesi, "basınç yükselmesi" yahut basıncın artık kontrol edilemez noktaya gelmesi olarak (da) yorumlanabilir.

TV ekranları, artık bir tür kamusal alanlardır. Greklerde agora, Roma'da forumlar, Selçuklu ve Osmanlı'da ulu camiler, 17. yüzyıldan itibaren açılan kahveler, şimdiyle AVM'ler kamusal alanlar olarak adlandırılabilirler. 1960'lardan itibaren hayatımıza yoğun biçimde dahil olan TV, 1990'larla birlikte Türkiye'de çeşitlenir, programlar/ı da: toplumsal tartışmalar artık "kamusal alan"a dönüşen genelinde TV özelinde tartışma programları ve 2000'lerden sonraysa evlilik programları, çeşitli yarışma programları.

Show dünyası, hiç şüphesiz sosyo-kültürel ve politik sıkışmışlığın doğurduğu ihtiyaçları gözetmemezlik edemez/di ve işlediği konuları çeşitlendirdi. Bülent Ersoy, 2008'deki bir show programında Kürdistan'daki savaşın bitmesine dair oldukça cesur denebilecek sözler etmiş ve ana akım medya öznelerinin, politikacıların ve de pek çok 'entelektüel'in gösteremediği "parrhesia"yı icra etmişti; ardındna 'çoğunluk' lincine uğradı ve Mehmetçik Vakfı'na yaptığı yüklü bağışla canının ve/veya kamusal özneliğinin 'kefaret'ini ödedi. (Mesela Orhan Pamuk, o 'kefaret'i ödemeyi ısrarla reddetti!) Aradan sekiz yıl geçti ve bu sekiz yılın içinde iki yıl süren "barış" havası egemen oldu. (2009'daki Habur süreci ve ardından KCK tutuklamaları maskaralıklarını ihmal edersek.)

Yazılamaya konu olan olay, bana, aynı zamanda 2009'daki "one minute"yi hatırlattı. Neresinden bakılırsa bakılsın, ister beşeri, ister diplomatik tam bir "skandal" olan olay, hemen ardından yorumcularca da skandal olarak nitelendirilmiş lakin Müslülan/cı bilinçaltına çalışan dönemin Başbakan'ı, İstanbul'da Fatih Sultan Mehmet gibi karşılanmış ve devletin, İstanbul'un bütün imkanları kullanılarak havalimanında miting düzenleyip 'halk'a seslenmişti. Skandaldan 'kahramanlık' üretilince de bütün yorumcular retoriklerini değiştirmiş/ti.

G. Orwell 1984'te rejim muhaliflerinin polis tarafından sorguya alındığı odaya dahi gerek yok günümüz Türkiyesinde. Herkes, durumdan nasıl vazife çıkarılacağını biliyor.

Yüz yıl önce "Ermeni kırımı" yaşanırken basireti bağlanan toplum, hala aynı ya da benzer sorunları yaşamakta. Buradan hareketle -yazılamanın girişinde Sorensen'den yapılan alıntı göz önünde tutularak- "Ermeni kırımı"yla yaşanan travmanın toplumun kahir ekseriyetinin bağlanan 'basiret'iyle bir ilgisi olduğu aöylenebilir mi? Memleketinizin "yarımlıklar ülkesi" olmasının temel nedenlerinden biri (de) "bu" olmasın?

* Erişim: 11 Ağustos 2016: https://www.youtube.com/watch?v=13eGNvqevlQ
** Erişim: 11 Ağustos 2016: http://t24.com.tr/haber/beyazit-ozturk-teror-orgutu-propagandasi-yapmak-sucundan-ifade-veriyor,329191 (Kanal D'de katıldığı Ana Haber'in videosu için: https://www.youtube.com/watch?v=ZaMeRU_2_Rc)


V. Metin
Mayıs 2016, Muğla

21 Mart 2014 Cuma

politize olmak üzerine

bugün, farsça "yeni gün" anlamına gelen "nevruz" ya da bugünlerdeki haliyle "newroz. aslında yeni bir yılın başlancı... baharın gelmesiyle uyanan doğa, farklı ama yeni yüzünü göstermekte... yeni, umuttur. yeni, gelecektir. oysa, gelecek, çoktan ipotek altına alınmıştır burada. yerleşik iktidar, insanları umut iğdişi etmiştir. toplumsal histeri krizi yaşanmakta... kriz anında ne yeni yıl ne gelecek ne umut ne de bunların toplamı olan hayat kendini gösterebilmekte... hayatsız hayatlar yaşanmakta... bir başka deyişle de çalınmış hayatlar... peki kader midir bu? hiç şüphesiz hayır. yerleşik hastalıklı yapıyı kırmanın, aşmanın, yeniden geleceğe umutla bakmanın -eşyanın tabiatı gereği- sonsuz yolundan biri politize olmak. işte bu yazıda "politize olmak" deyimi, çeşitli kavramsal ayrımlara gidilerek içeriklendirilmeye çalışılarak hipotetik tezler ileri sürülmeye çalışılacaktır. 

siyasetten o kadar uzaklaştırıldı ki ülkede yaşayanlar ve yaşayanlar... kamu yönetiminin belli bir uygulamasını protesto etmek için minibüsünü yakan minibüsçü esnafı "bu bir siyasi eylem değil, hak arama eylemidir."* diyebiliyor. bütün politik enerji, başta futbol olmak üzere çeşitli simgeler üzerinden akıtılıyor... şimdi konuyla ilgili bir başka bağlamda yazılmış "sınıfta günceli konuşmak" başlıklı yazıdan uzun bir alıntı okuyalım: 
"Sınırlarımız 1980 ile öyle bir çizildi ki bütün enerji, neredeyse futbola akıtılmaya başlandı. Futbol, izin verilen bir konu(ydu); bunun dışında hele politik herhangi bir konu ya da sorunsa hemen marjinalize edilird/siniz. Salazar’ın 3F formulü (Fado, Fiesta, Futbol), Türkiye’de arabesk-fantezi-pop müzik, futbol ve din şeklinde tezahür eder. Devlet, topluma bizzat kimlik biçer; bu kimlik: Türk - Sünni İslam sentezidir. Siyasetin alanı iktidarca tanımlanıp sınırlandırılır. Gündem, iktidarca çizilen sınırların içindeki konulardır. Siyaset, hayatın dışına itilir. Devlet, "Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek." dediği iddia edilen tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’da dile gelen ‘hakikat’ ile hareket eder. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, kulüpler ya da kısa bir anlatımla toplumsal, siyasal alan oluşturabilecek her türlü “alan” kapatılır. Toplumsal - siyasal alanın “gaz sıkışması” üretilen müzik, futbol ve cemaatleşme, klikleşme ile alınmaya çalışılır. Kamplaşma alanları bellidir. Kamp(ınız), duruşunuzu, terminolojinizi,  bilincinizi,  davranışlarınızı köklü biçimde belirler. Fakat bunun geriden gelen ama mutlaka gelen kaçınılamaz bir maliyeti vardır: özgürlük.  Özgür olunmayan bir alanda kendini ifade edemez özne. Özgür olunmayan bir yerde sorumluluk da yoktur,  yapılanlarda vicdan da gözetilmez. Hayatın tanımlılıklar içine sıkıştırıldığı,  politikadan yalıtlandığı,  kişilerin kendini ifade araçlarından yoksunlaştırıldığı bir ‘habitat’ içinde nefes alan öznelerin yaşadığı durum engellenmedir. İnsan, kişilik kazanıp bireyleşemez tanımlanan alanlarda. Bunun kaçınılmaz sonucu, saldırganlıktır. Toplumun patlamaya hazır bir bomba olduğunun farklı kesimlerce senelerdir dillendirilmesinin bir nedeni de bu olsa gerek."**
evet politize olmak, olup bitenleri kavramak, dünyaya dair belli bir bakış açısı oluşturmanın yolu, ona dair politik bir tavır oluşturmaktan (da) geçmekte... bu da dünya görüşüyle mümkündür. şüphesiz, bir dünya görüşü, çeşitli felsefelerden, ideolojilerden, dinlerden, hayat görüşlerinden hareket edilerek oluşturulur. bu nedenle konu soruna yaklaşırken çeşitli kavramsal ayrımlar yaparak seçik hale getirilebilir; ardından politize olmak kavramı içeriklendirilerek hayata dair tavır almanın yollarından biri olarak politize olmak temellendirilebilir. temellendirme, önce ideoloji, felsefe, dünya görüşü, hayat görüşü kavramlarını birbirinden ayırıp siyasi olmak nedir sorusuna cevap verilerek; ardından "reductio ad absurdum" yöntemi kullanılarak yapılacaktır. 

felsefe: "belli türden bir sorun ya da soruya dair mantıksal bütünlüğü olan bilgi" olarak tanımlanan insan başarılarından biridir; konu soruna dair tarihsel süreçte filozoflarca farklı yanıtlar verilmiştir; bu nedenle felsefeden değil felsefelerden söz edilebilir. 

ideoloji: dünyaya dair, belli türden bir kuramla mantıksal bütünlüğü olan geniş çerçeveye dayanan siyasi, toplumsal, ekonomik, kültürel ve sanatsal yaklaşım ya da bütüncü kavrayış.

dünya  görüşü: dünyaya dair geliştirilen bakış açısı. dünyanın belli türden kavranışı, dünyaya dair alınan tavır.

hayat görüşü: hayata dair, hayatta kişinin kendini konumlandırdığı, ilişkilerini dayandırdığı normlar ve/veya bulunulan nokta ya da noktalar bütünü. 

siyaset: kamusal alanı mevcut normlara göre işletme; değişen hayata cevap verecek nitelikte düzenlemeler geliştirme sanatı. 

şimdi, konu kavramların hepsi doğrudan ya da dolaylı olarak politik alana dair bir şey söylemektedir. bunlarsız bir hayatın olanağı yoksa, ki yoktur, "insanın, kaçınılmaz biçimde siyasi bir varlıktır ya da özne olduğu" ileri sürülebilir.... hayata dair entelektüel tavır, olmazsa olmaz bir koşul olarak karşımıza çıkmakta. eylemlilikse iki şekilde tezahür etmekte. pasif eylemlilik ve aktif eylemlilik. aktif biçimde politik alanda söz söylemese bile her özne siyaset(in) etkin ve/veya edilgen öznesidir; bu, oyuncular ve seyirciler alegorisiyle de anlatabilir. seyirciler, mücadeleye tanıklık ederler; psikolojik anlamda belli oyunculardan yana tavır alırlar... bu, eşyanın tabiatı gereği böyledir. başka türlüsü söz konusu olmaz. bu nedenle hayat, heidegger'den devşirdiğimiz ifadeyle "her özneyi politik alana fırlatmıştır."

tez:
"özne, politize olan özne, özneleşerek yaşadığı yeri habitatına dönüştürüp yurt sahibi olarak özgürleşir."


temellendirme:

politika, hayattır bir bakıma ve hayat, toplumsal özneler arasında ilişkilerdeki diyalektik ile nefes alır. diyalektiği besleyen özneler, haklar ve özgürlükler alanını genişleterek kamusal alanı çağcıllaştırabilir. kamusal alanın çağcıllaşıp özgürleşmesi ile öznenin özgürleşmesi ve yurda kavuşması eşzamanlı gerçekleşen olgulardır. özgür kişi, zihinsel anlamda nefes darlığı yaşamadan kendini uygun mecralarda ifade etme imkanı bulur. insan, özü gereği, dile ve bilince sahip bir varlıktır. bu nedenle toplumsal alan içinde ilişki ağları içinde bulunan her özne politiktir. tersi, bilinç yoksunluğudur; ki, bu, olanaklı değildir.

yangın var... türkiye'nin şiddet tarihinde, siyasetin dışına itilerek hayata katılımı engellenen insanlar, nefes darlığı çekmekte; bunun yolu, ciğerlere derin derin nefes almak; bu da ancak politize olmakla, hayata aktif bir politik özne olarak katılmakla mümkün. politik özne olmak, 19. y.y. ve sıklıkla 20. y.y.da olduğu gibi şiddet eylemlerinde bulunmak değil artık. direnişin pasif olanına dair ciddi bir kültüre sahip insan türü. şiddete içkin olmayan direnişleri, mücadele dillerini kullanmak, rafineleştirmek için eylemlilikler geliştirmek, yeni binyılla birlikte inşa süreci hızlanan yeni dünyanın çimentosunu insanileştirmekten öte canlılaştırabilir. 

evet, politize olalım, başka türlüsü olmayan, bir anlamda kaçınılmaz olan kimliğimizin farkına varalım... sıkışan hayatın kapısını kelimenin birinci anlamıyla politize olarak aralayabileceğimizin bilinciyle nefes alalım artık birbirinden koparılamayan ve aralarındaki dikotominin sona erdiği toplumsal ve doğal alanda... 

yeni yılı, baharın umuduyla karşılayalım... siyasal-toplumsal-doğal alanın mücadele alanı olduğunu bilerek... biz de birer özne olarak dokunalım o hayata... irademizin etkisinin farkında olarak dokunalım... bizim bilincimizle de şekillensin... tarihin ne bizimle başladığını ne de bizimle biteceğini düşünerek dokunalım... ve şüphesiz hayata güvenelim... şiddeti, savaşı dışlayarak, doğayı araçsallaştırmadan özenle dokunalım... şiddeti, ötekileştirmeyi, hiyerarşik ilişkileri yeniden üreten dili tekrarlamadan... 

newroz piroz be!

v. metin bayrak
21 mart 2014' istanbul, fındıkzade



dipnotlar:
*http://www.radikal.com.tr/turkiye/erdoganin_mitingi_oncesi_alev_alev_protesto-1049256
**Öğretmenler Odası Dergisi'nin 10. sayısı için hazırlanmış "Sınıfta Günceli Konuşmak" başlıklı yazı: http://ogretmenlerodasi.org.tr/sayfa.php?id=149

24 Eylül 2013 Salı

İktidarın Kamusal Alan Tasarrufu Sorunu Üzerine: Burka Demokrasisi

Demokrasinin Kamusal Alan Tasarrufu Sorunu Üzerine: Burka Demokrasisi

Beden, kamusal alan için bir tehdit midir?

İnsanın nasıl giyineceğine karar vermek demokrasi midir? Demokrasinin sınırları var mıdır? En iyi ikinci de denen demokrasinin din ile mücadelesi yeni mi başlıyor? İnanç özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğü ile aynı kategoride ele alınabilir mi? Beden, kamusal alan için bir tehdit midir? Demokrasi, özgürlük alanlarını genişletmekle mükellefken burka referandumu ile kendi varlık koşulunu mu ortadan kaldırmaktadır? Kamusal alan, bu referandum izniyle yeniden mi tanımlanmalı? Kamusal alanın siyasal alana dönüştürülüp daraltıldığı bir sürecin başlangıcı yaşanıyor? Kamusal alanda görünmek ile kamu hizmeti vermek aynılaştırılabilir mi? Hukuk devleti ilkesi ihlal ve/veya ihmal edilerek demokrasi işletilebilir mi?


Soruları çoğaltmak olanaklı. Her birine pek çok açıdan farklı yanıtlar verilebilir kuşkusuz. Bu felsefeleştiride İsviçre'de yapılan ve burka referandumu diye bilinen olaydan hareketle özgürlük, inanç konularının demokrasi bağlamında nasıl bir geleceğe kapı araladığına; kısaca 'İslamcı' denilen siyasi hareketlerin ellerine nasıl bir 'koz' verildiğine; “Burka yasağı” diye servis edilen habere verilen tepkilerin öznelerinin konu sorun karşısındaki varoluşsal konumlarındaki karmaşalara; kamusal alanın iktidarca tasarruf edilmesindeki hukuksal sorunlara; insan bedeni, özellikle de kadın, üzerinden siyaset üretmenin yarattığı kördöğüşüne; kamu hizmeti vermek ile almanın farklı kategoriler olduğuna; hukuk devleti ilkesinin sınırlarına, konu bağlamında kısaca değinilip çeşitli problem alanlarına işaret edilmek istenerek bir sonuç tezi ileri sürülmeye çalışılacaktır.

Anadolu Ajansı 13 Ağustos 2013’te geçtiği bir haberin başında “İsviçre'de burka yasağı ilk kez referandumda oylanacak. Ticino kantonunda halk 22 Eylül'de oy kullanacak.” spotu yer alıyordu. Cenevre’den servis edilen haberin ayrıntılarına bakıldığında: “İsviçre'nin İtalyanca konuşulan kantonlarından Ticino'da 22 Eylül'de, yüzü tamamen kapatan burkanın kamu alanlarında kullanılıp kullanılamayacağına ilişkin oylama yapılacak. Ülkede bu konuda yapılacak ilk referandumun sonucunun burkanın kullanılmasının yasaklanması yönünde çıkması bekleniyor. Daha çok Afgan kadınların kullandığı burkayı İsviçre'de giyenlerin sayısının resmi rakamlara göre 100'ü geçmediği tahmin ediliyor. Burkanın Ticino'da yasaklanmasına ilişkin girişim mart 2011'de 11 bin 767 imzanın toplanması ile başladı. Şu ana kadar burkayı yasaklayan herhangi bir İsviçre kantonu olmadı. Almanca konuşulan Aargau kantonunun girişimiyle 2010'da tüm ülkede burkanın yasaklanması istenmiş fakat talep federal parlamento tarafından reddedilmişti. Bununla birlikte kantonal düzeyde de Basel, Bern, Schwyz, Solothurn ve Fribourg kantonlarının parlamentoları başörtüsü ve burka yasağı girişimlerini kabul etmemişti. İsviçre'de yaşayan 400 bin Müslüman ülke nüfusunun yaklaşık yüzde beşini oluşturuyor.”1

Evet, nihayet ilgili tarih geldi ve referandum yapıldı! Demokrasi, işletildi. Şimdi, referandumun ardından portallara yansıyan haberle ilgili spotlara ve ayrıntılara kısaca bakalım. Haber, birçok sitede “Burka yasağı” başlığıyla servis edilmiş.
Haberi Deutsche Welle Türkçe’den alan T24 ise şu şekilde servis etmiş: İsviçre'de burka yasağı
“İsviçre'nin Tessin kantonunda yapılan referandumda, çoğunluk burkanın yasaklanmasını istedi. İsviçre'nin Tessin kantonunda, aşırı sağcı ve İslam karşıtı görüşleriyle tanınan siyasetçi Giorgio Ghiringhelli'nin burka yasağına yönelik önerisi için yapılan referandumda, çoğunluk "evet" oyu kullandı. Referandumda yüzde 65,4 evet oyuna karşılık, yüzde 33,35 hayır oyu kullanıldı. Referandum sonuçlarına göre, ülkenin güneyindeki Tessin kantonu sınırları içinde "Hiç kimsenin kamuya açık alanlarda yüzünü örtme izni olmayacak, hiç kimse başka bir kişiyi cinsiyeti nedeniyle yüzünü örtmeye zorlayamayacak." Anayasada yapılacak değişiklikte, burka ya da nikap sözcükleri geçmiyor. Yüzün kapatılmamasına ilişkin esaslar içeriyor. Referandum sonucuna göre, protesto gösterisi düzenleyenler ya da holiganların yüzlerini kapatması yasaklanacak. Burka giyen kadınların da yüzleri kapalı olduğu için burka giymeleri yasaklanmış olacak" dedi.
'Müslümanlara ayrımcılık yasası'
İsviçre İslamî Dernekler Birliği, referandumu, Müslümanlara yönelik özel bir ayrımcılık yasası olarak değerlendirdi. Birlik, kantonda en fazla bir düzine Müslüman yaşadığına dikkat çekti. Uluslararası Af Örgütü'nden Manon Schick ise Corriere del Ticino'ya yaptığı açıklamada, "Bunun, Tessin'deki insan hakları için kara bir gün olduğunu ifade etti. Schick, referandumla, uzlaşma ve akılcılığın yerine, korkuların körüklendiğini vurguladı. Kantonda yapılacak anayasa değişikliğinin, İsviçre federal parlamentosu tarafından onaylanması gerekiyor.”2
Konu, hiç şüphe yok ki bu kısacık akademik olmak iddiası bile taşımayan, sadece çeşitli konuların felsefi bir disiplinle ele alınmaya gayret edilen bir felsefeleştiride tüketilip çözüme kavuşturulabilecek bir sorun değil. Burada dile getirilen düşüncelerin sahibi, bunun bilinciyle hareket ederek yargıda bulunmaktan ziyade bu ve benzeri konularda iktidarca yapılan müdahalelere ne neden olabileceği sorunlu durumlara dikkat çekmek istemektedir.

İnsan, beden ve zihin anlamında İktidar denen olgunun sürekli hedefi olagelmiştir. İktidarın, özneye müdahelesi, “varolmak için kitleye ihtiyaç duyması” ve “yaşamak için kitleyi biçimlendirmek istemesi” ile gerekçelendirilebilir.

İktidar, somut biçimde görünürlüğünü insanlar ve özellikle kadınlar üzerinden sağlamakta. Bunun tipik örneğine semavi dinlerde rastlanabilir. Günümüz modern demokrasilerinin din ve vicdan hürriyetini aynı madde içine sıkıştırmalarından bu yana, dinsel özgürlükler, düşünce özgürlüğü ile birlikte anılmaya başlanır. Buradaki yöntemsel hata, bir başka felsefeleştiride klavyeye alınacaktır.3

Din ile demokrasiyi korumak iddiasında olan bir siyaset modeline göre işletilen hukukun amaçları örtüştürülmeye çalışılmakta. Burada demokrasinin alanı gün geçtikçe daraltılırken dinsel alan genişle(til)mektedir. Dinsel alanın tasarrufu, hep belli türden bir dinin belli türden bir kavranışına -genellikle de arkaik- göre dizayn edilmekte. Tanımlanan alanın demokrasiyi (haklar ve özgürlükleri) nasıl dışladığını, demokrasinin “olmazsa olmaz”larıyla nasıl çeliştiğini, yapılan yasalarda bunlara yer verilmediğini İslamiyet'e ve/veya dine göre dizayn edilen kamusal alanların tasarrufuna bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz. Burada hemen “Gerçek İslam'da ve/veya dinde bu olmaz, şu olmaz, aslında doğrusu şudur...” mealindeki ifadeleri ne yazık ki ciddiye alamayacağım; çünkü İslam ve/veya herhangi bir din “şimdi ve burada” olandır; kitaplara ya da tarihte olan(lar) değil! İslam ya da bir başka din, Ali'nin, Helena'nın, İvan'ın, Silvia'nın, Aisha'nın... kavradığı, yaşadığıdır.

O halde mevcut genelinde din özelinde İslam ile demokrasinin gereği olan kamusal alanın tasarrufu birbiriyle çelişmektedir. Demokrasi, bir arada yaşayan insanların birbirlerinin haklarını ihlal etmeden, kamusal huzuru bozmadan dilediği gibi yaşamasına, inanmasına, üretmesine, tüketmesine... olanak sağlamakla mükellef çerçeve ya da model değil mi? O halde, iddiası bu olmasına karşın neden kendiyle çelişen bir girişimin “araç”ına dönüştü ve/veya dönüştürüldü?

Yine cevabı zor sorulara geldik. Yeniden hatırlatmak isterim ki bu kısa felsefeleştiride bütün dünyanın sıcak gündemini oluşturan, ortak aklın üretilemediği ve bu nedenle de henüz çözülemeyen bir sorunun tüketici nitelikte ele alındığı iddia edilmemektedir.

Referandumun yapıldığı ülkede ve dünyanın geri kalanında tesettürle ilgili konu ya da sorunlar, sıklıkla, bilgi ile değil algıyla hareket edilerek ele alınmakta. Sorunun burka ile değil, burkaknın temsil ettiği kültürün İsviçre'de ve benzer kaygıların görüldüğü daha çok 'Batı(cı)' kültürlerde görülmesi hiç de yabana atılacak, kayıtsız kalınacak bir olgu değildir. Haber metninde İsviçre'nin ilgili kantonunda burka kullanan insanın yüzü geçmediği ifade edilmiş. Burada demokrasi ve hukuk devletiyle ilgili bir başka sorun daha kendini göstermekte. Hukuk, ilkelerle hareket eder; belli bir kişi ve/veya gruba yönelik yasal düzenleme, hukukun özüne aykırıdır.

Bu ve benzeri talepler, ne demokrasi ne de hukuk devleti ilkesi açısından referandum konusu bile olamaz; oysa refarandum kararı alınmış, yapılmış ve sonuçlar yayımlanmıştır. Şimdi, gazeteci diliyle söylersek “Gözler, federal parlementoda!” Euronews'ün Türkçe yayın yapan sitesindeki4 haberde “İsviçre’nin Ticino kantonunda yapılan referandumda oylamaya katılanlardan yüzde 65’i burka yasağına ‘evet’ dedi. Buna göre, Ticino’daki kamuya açık alanlarda yüzün bir bölümünü ya da tamamını gizleyen burka kullanılamayacak. Burkanın ülke genelinde yasaklanması için 2010’da yapılan girişim federal parlamento tarafından reddedilmişti.” bilgisi yer almakta; bu bilgiden yola çıkarak, federal parlamentonun referandum kararı hakkındaki tasarrufu öngörülebilir. “Nasıl olsa reddedecek.” denilerek konunun vahameti ihmal edilemez. Demokrasi, bunun için işletilirken, mutasyona uğratılmakta, bir model ya da öneri olarak toplumsal hayatı, özellikle de kamusal alanın, siyaset kurumu ya da İktidar tarafından yeniden biçimlendirilmesine hukuksal zemin hazırlanmakta.

Bu nedenle burka referandumundan en çok “İslam ya da din ve demokrasi yan yana olabilir. İslam ya da din, demokrasiye karşıt değildir. Demokrasinin geçer akçesi sandıktır. Halk, ne derse demokrasi odur.” diyen, demokrasiyi dinselliğin yaşaması yönünde kullanan, dini siyasallaştıran çevrelerin memnun olmaları; 'Batı(cı)' çevrelerinse kaygı duyması gerekirken, görebildiğim kadarıyla tam tersi yönde tepkilere rastlanmakta. “Referanduma ön ayak olan popülist "Il Guastafeste" partisinden Giorgio Ghiringhelli, oylamada başarı sağladıklarını belirterek, "Halk, Tessin'de ve tüm İsviçre'deki fundementalistleri hezimete uğrattı" dedi.”5 Böylece, siyasi ve toplumsal referansı İslam ya da din olanlar arasında başlatılacak demokrasiyi yıpratma çalışmalarına yeni bir malzeme verilmiş oldu. Bunun üzerinden İslamafobi vb. pek çok tartışmanın “din ve vicdan hürriyeti, demokrasi, insan hakları” üzerinden yürütülecek olması hiç şaşırtıcı olmasa gerek.

Beni kaygılandıran İktidarın, kendinde, insan -özellikle de kadın- bedeni üzerinden kamusal alanda tasarruf hakkı görmesi. Modern demokrasilerde iktidar, kamusal düzenden sorumludur. Bunu yaparken de sınırları hukuk devleti ilkesiyle çizilmiştir. Hukuk felsefesinde hukuk devleti ile üretilmiş bilgiler, bir anlamda ortak akıl ürünü olarak da düşünülebilir. İktidar, insanlar nasıl giyinirse giyinsin buna karışma, bunu dönüştürme hakkına, yetkisine sahip değildir.

Fakat, bir kişi, kamusal bir hizmet verecekse işin gereklerini de yerine getirmeyi taahhüt etmiş olur. Örneğin profesyonel anlamda kamuya açık bir kurumda hizmet üreten bir kişinin “Benim inancıma göre kadınları / erkekleri muayene etmem / ders vermem / servis açmam...” deme hakkı yoktur. Hem öğretmen olacağım hem de kız ya da erkek öğrencilere ders vermiyorum, diyemem. Öğretmen olmayı tercih etmişsem, karşımdaki kişileri erkek ya da kadın diye değil öğrenci olarak görmeyi kabul etmiş olurum. Ayrıca hizmet vermekle mükellef olduğum kitle arasındaki herhangi bir kişiye görünüşü, ırkı, dili ya da ırkı nedeniyle ayrımcılık yapamam. Bunlar, modern demokrasilerde ciddi suçlar olarak tanımlanmaktadır artık. Oysa referans dinsel kavrayışlar olduğunda -hasta, kadın ya da erkeğe, mümin6 ya da kafire... dönüşüverir- bunların hiç biri suç teşkil etmez

Bu yazının bir sonucu olarak biri genel diğeri özel iki tez ileri sürülebilir:

"Seküler olmayan bir demokrasi ontolojik anlamda düşünülemez." 

“Bir hukuk devleti, kamusal alanın tasarrufunu kısıtlayan bir karar alamaz; kamusal alanı kısıtlayan İktidar ile demokrasi, bir tür oksimorondur."

V. Metin Bayrak
24 Eylül 2013'İstanbul, Levent

2 Erişim 24 Eylül 2013, Saat: 14:00: http://t24.com.tr/haber/isvicrede-burka-yasagi/240333
3 Fakat aynı cümle içinde yer alamayacak ontolojik yapılara sahiplerdir; ontolojik yapıları hesaba katılmadan yapılan epistemolojilerin sonuçları, bugün, modern demokrasilerin elini kolunu bağlamaktadır.
4 Erişim: 24 Eylül 2014, Saat: 14:30: http://tr.euronews.com/2013/09/23/isvicre-de-burka-yasagi/
5 Erişim 24 Eylül 2013, Saat: 14:00: http://t24.com.tr/haber/isvicrede-burka-yasagi/240333
6 21 Eylül 2013'te Somali'de El-Şebab örgütünün Westgate adlı AVM'ye yaptığı ve onlarca kişinin öldüğü, yüzlercesinin de yaralandığı saldırıdaki tutumu, buradaki algı ve/veya tanımlama farkına örnektir.