kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Toplu Arınma Ayini Üzerine


Toplu Arınma Ayini Üzerine

Özgecan’ın katili, bardağı taşıran bir damlaymışçasına toplumsal infiale neden oldu tıpkı Gezi’deki ‘birkaç ağaç’ gibi.

Bu yazılama, birbirine zamansal anlamda yakın ve farklı toplumsal katmanların öznelerine “aynı” kategori altında toplanabilen “tepki”yi irdelemek amacıyla klavyeye alınmıştır. 

Bu yazılama, birbirine zamansal anlamda yakın ve farklı toplumsal katmanların öznelerine “aynı” kategori altında toplanabilen “tepki”yi irdelemek amacıyla klavyeye alınmıştır.

Yazılamada ele alınacak örnekler:
a. Ankara katliamanı gerçekleştiren TAK üyesi olduğu iddia edilen “canlı bomba”nın Van’daki ailesine taziyeye giden HDP’li vekile yönelik tutum/lar

b. Çağlayan baskınında öldürülen DHKP-C’li eylemcinin defninde yaşananlar


c. Özgecan’ı öldüren A. Suphi Altıntop’un tartışmalı biçimde öldürülmesi ve cenazesinin defin tartışmaları ve yaşananlar

Kadim Grek ve Roma geleneklerinden gelip İslam’la harmanlanan Anadolu kültüründeki ölülerin defini, ölüye, ölünün ruhuna duyulan saygıdandır. Sophokles’in Antigone adlı tragedyası, Antigone’nin, kerdeşinin ruhunun Hades’e gitmesi için yasağa rağmen, üstelik öldürüleceğini bile bile gömmeye çalışması, İslam öncesi dönemde de ölünün toprağa gömülmesinin çok önemsendiğinin işaretidir ve kadim Türk kültüründe de oldukça önemli bir yeri vardır.

Türkiye tarihi boyunca yaşanan ilk defin sorunu, hiç şüphesiz yukarıda anılanlar değildir.[1] Ne yazık ki son da olmamıştır.[2] Daha büyük toplumsal infiallere, kamplaşmalar yaratan tartışmalara yol açan örnekler (de) yaşanmıştır. Henüz soğumamış bir örneği hatırlayarak devam edelim: 7 Haziran 2015 genel seçimlerinin ardından başlayan süreçte IŞİD ile savaşta ölen Türkiye orijinli YPG’li gerillaların yaz sıcağında Habur sınır kapısında günlerce bekletilen cenazeleri de göz önünde bulundurulmalı ki resmi iradenin ve buna kayıtsız kalan Türkiyelilerin kısmi azamisinin ölüm yahut kendilerinden olmayanların cenazeleri söz konusu olduğunda takındıkları tutum daha net anlaşılabilsin.

Şimdi, tarihte yaşananları ihmal ederek yukarıda anılan üç örneği analiz etmeye çalışalım:

a. TAK üyesi canlı bomba için kurulan taziye çadırı
Olayla ilgili gerekli incelemenin ardından cenazeden arda kalanlar aileye teslim edilir. Memleketi Van’da kurulan taziye çadırında aile, taziyeleri kabul eder. Kürdistan yöresinde taziye, Türkiye’nin diğer yörelerinden farklı sosyal içeriklere ve kodlara sahiptir. Yöreye gidenler bilirler, taziye yeri, halka açıktır ve göreli bir süre mevtanın yakınları taziyeleri kabul ederler. Bu sosyo-kültürel bilgiden yoksun olanlar ya da bu bilgiyi ihmal edenler HDP’li vekili, taziye ziyareti nedeniyle neredeyse linç ettiler. Bir taziyeye gidip savaşın mağduru (da) olan çocuğu/nu kaybeden bir annenin acısını paylaşmak ne zamandan beri linç edilmeyi gerektiriyor? 

Savaşkanlığımız, kandarlığımız, devlet ağzıyla konuşmamız, bilinçlerimize değin nüfuz ederek em temel sosyal değerlerimizden biri olan ölüye saygı ve acıyı paylaşmamıza –bir annenin acısını bile- mani olmakta. HDP’li vekilin taziye ziyareti, hiç şüphesiz politik içerimlere sahip ve çok konuşuldu, tartışıldı ve şimdi de dokunulmazlığı kaldırılarak ‘teröre destek’ten içeri atılmak istenecek.

Bu yazılama, davranışın politik yanlarını ihmal ederek bakmıyor; bilakis bir siyasetçi, kamuya mal olmuş kişiler, savaşın, şiddetin neresinde, hangi tarafında olursa olsun mağdurun mağduriyetini, acısını paylaşmak sorumluluğundadır. Van vakilinin ana sorumluluklarından bir de bölgede süren savaşın sona erdirilmesi için çalışmak olsa gerek.

Ne yazık ki çoğunluk zulmünden ve/veya kitlesel faşizmden kaçamayıp –çünkü onlar da edilebilir/di, hedef gösterilebilir/di- ‘diplomatik’ tutum takınarak Türkiyeli çoğunluğa sevimli görünmeye çalışan başta eşbaşkanları olmak üzere HDP yönetimi de taziye ziyaretini kınamak gafletinde bulunarak çoğunluk baskısına teslim olup genel ‘kavrayış’ın içinde erimiştir.

b. Çağlayan Adliyesi örneği
Öldürülen -ki polis kurşunlarıyla öldürülmüştür, tıpkı diğer DHKP-C’li ve rehin alınan savcı gibi- iki eylemciden birinin cenazesi, memleketi Karadeniz’e götürülür lakin ‘yöre halkı’, cenazenin ‘terörist’ cenazesi olması nedeniyle defnine mani olur. Bir dizi tartışmanın ardından aile defnedebilir ve sorun çözülür(?)

Bu örnekte “olay içinde olay” söz konusu; şöyle ki: ‘terörist’in defin işlemlerinde gerçekleşen olaylar, “olay”ın yani Berkin Elvan’ın kolluk kuvvetlerince öldürülmesinin önüne geçer; bütün olup bitenleri geri plana iterek unutulmasına neden olur tıpkı TAK üyesinin eyleminin ‘nedeni’nin tartışmalarda söz konusu olmaması gibi.

c. Özgecen’ın katili A. Suphi Altıntop örneği
A. Suphi Altıntop, faili olduğu “suç” bakımından şüphesiz diğerleriyle mukayese edilebilir lakin bu konudaki tartışma/lar yazılamanın kapsamı dışındadır. Bu örnekte de ‘kamu’nun takındığı tavır ya da geliştirdiği tutum ortaktır; yani reddetmek. Annenin, ki babası nekrofobi (ölü/m korkusu) ‘nedeni’ ile olaya yani defin işlemlerine dahil olmak istememiş; nasıl tek başına doğurdu ise yine tek başına gömmeye mahkum olmuştur; bu topraklarda hem doğa hem de toplum, yalnız bırakır kadınları, güçlü olmak zorundadır kadınlar, güçlendikçe de nefret edilirler. A. Suphi Altıntop örneği, aynı zamanda bir kadına, bir anneye yönelik zulümdür de. 

Hukuk nezdinde, ilkesel olarak herkes eşit olduğu için defnedilme hakkı vardır. Son zamanlarda “moda” olduğu üzere hukuk yani pozitif seküler hukuk yanında İslam şeriatı açısından da konuyu değerlendirdiğimizde kim olursa olsun defin işlemi yapılır; kimin cennete kimin cehenneme gideceğine yalnızca Yaradan karar verebilir. 

Birini “suçlu” ve/veya “günahkâr” ilan edip gömülmesine mani olmak, bir bakıma Allah’a şirk koşmaktır. Hülasa hem hukuk hem de İslam hukuku (şeriat) açısından defnedilmeli/dir. Cenaze namazının kılınıp kılınmaması, mevtanın itikadına bağlı olsa gerek. Aksi vasiyet edilmemişse geleneklere uygun şekilde defnetmek, cemaate düşen sorumluluktur. 

Hukuksal tasarruflar bir yana oğlunu kaybeden bir annenin “Çöpe mi atayım?” sorusunu sorması, etik açıdan toplumsal duruşumuzun nerede olduğunu göstermeye, sanırım, tek başına yeter.

Her örneğin kısa bir analizinin ardından sorunu ya da sorunları görünür kılmak –ya da saçmak- adına çeşitli tezler ileri sürerek düşünmeye yol açıp patikalaştırmaya çalışarak bitirelim yazılamamızı:

i. Değer duygusundan yoksunluk, etik körleşmeye neden olur. 

ii. Şiddeti, linçi, tecavüzü, düşmanlığı besleyip büyüten kindar nefret söylemlerini dolaşıma sokup kutsanan ve yaşatılan “kitle kültürü”, olaylar vuku bulduğunda kişilere yönelen tepki/ler nedeniyle görünmezleşerek büyük resmi karartır.

iii. Kapalı ve baskı/lanan toplumu, Özgecan vakası özelinde bireysel tepkilerle “kapalılık”a (da) reaksiyon göster(mişt)ir. 

iv. Politik esaret, kitle kültürünce onaylanmayan konularda tepki sansürü –ki, bu da bir tür otosansürdür- yaratır; bunun sonucunda toplumsal boyut kazanan olaylara yönelik tepkiler, sıklıkla amacından sapar ve kaynağını gölgede bırakır.

v. Lince dâhil olan özne ya da toplum, faille zımni özdeşliği nedeniyle kendini onaylamaz; bu nedenle de “olay”a yönelik reaksiyonu kendinedir; öfkesi bu nedenle (de) şiddetlidir ve yer yer linçe dönüşür; ‘kendi’ni öldürüp ‘arzusu’ndan kurtulmak ister.

vi. Siyasi, toplumsal ve zihni ya da entelektüel olarak kuşatılıp sıkıştırılan toplum, iktidarca meşru görülen bir vakayı araçsallaştırarak tepkisini atomize eder; ayını zamanda tepkisizliğini perdeleyerek vicdanını yıkar.

vii. Bir tür ‘arınma’ işlevi gören kitlesel linçe katılan özne, ‘toplu ayin’ ile ya da ‘toplu ayin’de arınarak “gündelik yaşam faşizmi”nin dişlilerinden birine dönüşür; bu tasarrufuyla ‘cemaat’e kabul edilir; irade teslimiyetiyle araçsallaşarak nesneleşir ve artık cellattır elinde taşıyla, kılıcıyla, twitiyle ve diğer sanal silahlarıyla.

V. Metin
Nisan 2016, Muğla


[1] Bakınız: Yargıtay başkanı İmran Öktem’in cenazesinde yaşananlar: Erişim: 10 Ağustos 2016: http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=158131 
[2] Bakınız: 15 Temmuz 2016 darbe girişimi kalkışmasına katıldığı iddia edilenlerin cenazeleriyle ilgili Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı’ndan yapılan resmi açıklama: Erişim: 10 Ağustos 2016: http://www.iha.com.tr/haber-diyanet-isleri-baskanligindan-darbecilerin-cenazesi-aciklamasi-574344/

9 Ağustos 2016 Salı

Bilincin Subreel Halleri Üzerine


Bilincin Subreel Halleri Üzerine
“İnsan, voroluşu gereği bilmek ister.” Aristoteles
İnsanın, canlılık kategorisine paralel ikinci bir dünya ya da çevre oluşturma süreci, ayağa kalkıp kendine sorduğu “Kimim?” “Neredeyim?” “Ne yapıyorum?” sorularını sormasıyla başlar.
İnsan/ın bilinci, bu üç soruya verdiği yanıtlardır bir bakıma; şöyle ki ‘normal’ yani olanın ya da olgunun bilincinde olan kişi, kim olduğunun –pazarcı-, nerede olduğunun –pazarda-, ne yaptığının –domates, biber, patlıcan sattığının– bilincinde olandır. Olgunun psikolojik boyutuysa “gerçeklik algısı” kavramıyla ifade edilir. Yani bir kişi, kim olduğunun, nerede olduğunun, ne yaptığının bilincinde değilse ‘normal’ değildir; İbrahimi dinler açısından cennetliktir; hukuksal açıdansa yaptıklarından sorumlu değildir.
İnsanın insanlaşma süreci, şüphesiz tamamlanmış değildir, sürmektedir; ve bu, belli bir noktası olan yani bitimli bir süreç değildir. Ayağa kalktığı günden bu yana genel anlamda kültür kavramı altında toplayabileceğimiz her şey –bilimler, sanatlar, felsefeler, dinler-, bu üç soruya verilmiş cevaplardır; ve cevaplara her gün yenileri eklenmektedir; uygarlık, cevapların toplamıdır, dünya/mız da.
Başta anılan Aristoteles’in sözü, yazılamasın da gerekçesidir. Yaşananı, yaşadıklarını anlamak, anlamlandırmak, yorumlamak ve de kendine yüklediği sorumluluklar nedeniyle bir yazılamacı kimliğiyle bunları paylaşmak isteyen bir fakir olarak klavyeyi alalım elimize ve bırakalım kendimizi Kronos’a ve Tyke’ye!
Türkiye toplumu, entelektüellerinden pazarcısına, öğrencisinden köylüsüne, sanayicisinden teologlarına varıncaya kadar herkes, ülkenin kangrene dönüşen hastalıklı yapısı için tanılar üretip tedaviler önerme(k) telaşındadır. Hoş, hem tanı hem de tedavi önerilerimiz, kimliklerimizin renginden öte geçmez; içinde bulunduğumuz ve/veya üyesi olduğumuz büyük–küçük kimlik gruplarının PR’ından da öte değildir sıklıkla. Gözlerdeki ve zihinlerdeki perdeler, olguyu anlamlandırmakta çeşitli güçlükler yaratır.
Buradaki sorun iki yönlüdür: ilki, olgunun çok belirli olmaması, hamlığı ya da nonfigüratifliği; ikincisi, bakanın zihinsel hamlığı ile birlikte gözlerindeki perdeler/i. Bu durum, F. Bacon’un putlarında alegorik ifadesini bulur. Hal böyle olunca “anlama” dediğimiz zihinsel pratik, olguyla örtüşmekten –doğruluktan– uzaktır yani doğruluktan. Anlama, tahlil, tanı ve tedavi denen retorikler, propagandadan öte değer taşımaz, taşıyamaz da çünkü bilgi/ler içermiyor.
İnsanın insanlaşma tarihi, kültür ve/veya uygarlık tarihi olduğu kadar bilincinin de tarihidir. Gerçeklik ile ne denli korelatif ilişki içinde olursa, o denli hayatta kalabilir insan; çünkü mevcudu tahlil ederek anlayıp çözümler geliştirebilir. Eğer olguyu anlamıyorsa, yani çağını, yaşadıklarını, hayatta kalamaz. Anlamanın önkoşulu “bilinç”ten ya da zihinsel olgunluktan geçtiğine göre, hayata egemen olmak, F. Bacon’un, yaşadığımız çağın temel düsturlarından biri olan “Bilgi güçtür.” sözü, eğitimi, zihinsel olgunluğu öngerektirir. Yeterli koşul mudur? Şüphesiz hayır. Hoş, şekli akılyürütmeler dışında olgusal düzlemde hiçbir şey yeterli koşul değildir. Yeterli koşul, bir tür tanrı/sal olandır; o da fizikte ya da reel dünyada değildir. Bilincini olguyla örtüşen bilgilerle olgunlaştıranlar hayatta kalmışlar, kalmakla kalmayıp toplum(lar)a ve doğaya egemen olmuşlardır.
Bu varsayımdan hareket ederek iki şey ileri sürülebilir; ilki, yazılamanın amacı yani mevcudu/olguyu anlamak; ikincisi, Türkiye toplumunun, sıklıkla hamasetle soslanmış retoriklerde dile gelen iddiaları/nı gerçekleştir(e)meyecek ya da yeniden üret(e)meyecek olmasıdır. Yazılama, bir anlamda bunun “çünkü” süne yanıt aramaktadır.
Yazılamayla, bilincin reeli kavramaktan uzak olduğunu dillendirmek adına “bilinç” bağlamında “sürrealizm”den, Psikanalizden, Marxizmden, Muhammed Peygamber'den,  Tasavvuftan, Spinoza’dan, Edip Cansever’den… esinlenilerek “sub-reel” kavramsallaştırılmasına ulaşılmıştır.
 
Bilincin subreel halleri, toplu tımarhaneye dönen, dönüştürdüğümüz bu ülkede/toplumda olup biten ister politik ister sosyal isterse iktisadi olsun, tavır almayı, kimliksel tepkiler dışında olanaksız hale getirmiş durumdadır; buradaysa tepki olgu yerine “ben”ine ve/veya “ötekisi”nedir.
Mevcudu ya da olguyu teorize ederek genel bir çerçeve sunup bunu kavramsallaştırmayı temel amaç edinen bu yazılama, kendi metinsel bağlamı dışında herhangi bir kimlik grubunun ne yanında ne de karşısındadır. Nesne edinilen, anlaşılmak istenilen bir tür ‘bilinç’ halidir. Bu bilinç, belli türden bir gruba ait değildir yani “altkültür” değildir, kitleseldir, yaygındır. Subreel bilinç, bu habitatın “kitle kültürü”ne dönüşmüştür. O nedenle kimin muhafazakâr, kimin liberal, kimin pragmatist, kimin materyalist, kimin idealist olduğu belli değildir. Bunlar, kaldı ki önemini de kaybetmiştir. Bu, yani yaşananlar “karmaşa” değil “kargaşadır"; kaosun matematiğinin işlemediği, doğal olmayan, hayatın diyalektiğinin kötürümleştirildiği, sürdürülebilirliği olmayan, yaşamın, kendi döngüselliğini üretebilecek araçlardan soyularak enendiği bir ‘habitat’!
Bunun neye dönüşeceğini kestirmek iddiası, bir tür mürteciliktir; çünkü 19. yüzyıla aittir. Sonsuzluğun içindeyiz, sonsuz değişkenin rol oynadığı. Neye evrilebileceğini söylemek güç; lâkin olguyu kavramsallaştırarak yaşananları teorize edebiliriz, bunu, varoluşumuz nedeniyle kaçınılmaz şekilde, zaten, yapıyoruz.
2009’dan bu yana bir tür canlı distopya içinde yaşayan, kendisi canlı distopyaya dönüşen bir ülkedir Türkiye. Hiçbir kavramın, kuramın iş görmediği bir tür sanal, reel olmayan yahut bir başka vesileyle sık sık dillendirdiğim bir kavramla “subreel” bir toplum/ülkedir. Çok ironik gelebilecek bu ifade ya da kavram, fiziğin berisidir, bir tür ön fiziktir; yaşamın, kültürün, bilincin "ön” halidir; henüz gerçekleşmemiş, gerçek olmamış, gerçeğe dönüşmemiş “s a n k i” dedirten, “g e r ç e k  o l a m a z” diye düşündür(t)en, “r ü y a   m ı ?” dedirten türden. Kant, “Görüsüz kavramlar boş, kavramsız görüler kördür.” ifadesiyle insan türünün nasıl bildiğine dair oldukça net bir formülasyon üretir, önerir. Türkiye’ye ve olup bitenlere karşı, kendimi, pek çokları gibi “lâl” hissetmemin nedeni, nev-i şahsına münhasırlıktan öte, üretilmiş gerçekliğin, simularklığın berisinde bir örnek olması, yani bir tür subreel halidir. Bu olmamışlık, subreellik, toplumun zekâ, kişilik, sosyal vb. yaşıyla ya da ergenliğiyle de kimilerince ilişkilendirilmekte. Buradaki kavramsallaştırma denemesi, bu, bir tür ötekileştirici, yer yer aşağılayıcı retoriklere saplanmadan düşünmeye gayret etmektir.
Türkiye, Orwell'in 1984 ile Huxley'in Cesur Yeni Dünya adlı distopyalarının ve Campanella'nın Güneş Ülkesi adlı ütopyasının yani ikisi distopya biri ütopya olan üç ütopyanın ya da fantezi ürünü toplum tasarımının bir tür harmanı olarak düşünülebilir. Düşünmemizi, söz konusu ütopyalardan alınan örneklerle çeşitli analojilerle sürdürelim:
•        Filozof / Bilge Kral
Erdoğan, yanılmaz olandır. Mitomanik bir lider olduğu, kitlelerin ruhunu gören ve dilediğince giydiren siyasi bir dahi olduğu artık teslim edilmelidir. Erdoğan ve periferisi arasındaki diyalektik Gezi’yle birlikte sona ermiştir. Şimdiye kadarki olanlar uyarıydı, şimdiden sonra, gücün, o kaba sığmazlığı, leviathanlığı hayatı daha fazla esir alacağı iddia edilebilir. 
•        101 Numaralı Oda - Big Brother (Koca Ağabey)
‘Hukuk’, basın/havuz medya ve ekonomi – politik, temel enstrümanlar/ını kullanılarak, Big Brother’in her şeyi gördüğü, takip ettiği hatırlatılıyor; 101 numaralı odayla 'sistem’, muhaliflerini satın alıyor ve/veya etkisiz hale getiriyor; onlara, ‘reddedilmeyeceği bir teklifte’ bulunuyor; bunun, bir tür 'mafyatik örgütlenme' olarak dünyada oldukça yaygın kullanılan bir “yöntem” olduğu söylenir.
•        Korku & Panik 
Özellikle 7 Haziran seçimleri sonrası, o, oldukça ucuz, bilindik “numara"dır Türkiye’de devreye sokulan: ortalığı yakarak ‘koruyucu’ya duyulan ihtiyacı artırmak; göreli huzuru bozarak, huzur sağlayıcı koruyucuya tabi olmak. 7 Haziran ile birlikte devlet, bir tür ‘suç ortağı’ olan PKK ile birlikte Türkiye halkları üzerinde kendi makro politikalarını icra etmek adına ‘mafyatik koruyuculuk oyunu’ oynamaya başlamışlardır ki ‘oyun’, ne yazık ki sürmektedir; ilk taşı kimin attığı/nın önemi yoktur artık. Bununla da kendi iktidar/lar/ını berkiterek siyaset sahasına yeni oyuncuların çıkmasına mani olmuşlardır. (PKK ile HDP arasındaki ilişki, 7 Haziran sonrası, PKK’nin eylemleriyle birlikte analiz edilmeye muhtaçtır.)
•        Soma
Cesur Yeni Dünya’da iş dışında hayat yoktur; “Hristiyanlık ve alkolün bütün etkilerine sahip ama yan etkisi olmayan” soma aldıkları için sanki bir başka dünyadadırlar. Türkiye’deki pop İslam da iş ve üreme dışındaki zamanı ‘hoş’ geçirme aracına, bir başka deyişler “soma” işlevine dönüş(türül)müştür.

Türkiye habitatında nefes alan her özne, kompozisyonun bir öğesidir. Hepimiz, bu resme kendi rengini vermekte: kompozisyon/umuz toplamımızdır! 


“Üzerine harici gölgelerin düşmediği bir hayata!” diyerek yazılamaya bir başka konu ya da sos için ara verelim.
Bir şarkının, gülüşün peşinden koşmamıza mani değil lakin bilincimiz!
V. Metin Bayrak
Kasım – Aralık 2015, Muğla





5 Ağustos 2016 Cuma

Bencillik Üzerine

Bencillik Üzerine

"Bencillik, kölelik; kölelik, enenmiş bilinçtir."

Bu yazılamada "özgürlük" problematiği, "hakim - cellat" diyalektiği ekseninde ele alınacak; "bencillik" bağlamında tartışılmaya ve ileri sürülecek tezler, "çiçek soğanı" alegorisiyle temellendirilmeye çalışılacaktır.

"İnsanın en büyük hapishanesi kendisiymiş". derler. Kavavis, insanın, kendini her yere götüreceğini, kendinden kaçamayacağını işler, o meşhur Şehir şiirinde. İnsanın, toplumsal yaşamın öznesine dönüş(türül)mesi, günümüzün 'moda' kavramıyla bir tür "rıza imalatı" örneğidir. 

Toplumsal bir özneye dönüş(türül)en insan yavrusu, "sosyolojik" anlam kategorilerinden herhangi birine sıkıştığı ölçüde şizofrenik olmayan bir 'dünya' içinde yaşayabilir; bunun yolu da "ahlakçılık"tan geçer; sonu "kölelik"te biter.

Bencillik, sözlük diliyle ifade edilmeye çalışılırsa "tercihlerinde, tasarruflarında, tutumlarında vb. kendini merkeze koyma, kendinden başkasına aldırmama" olarak tanımlanabilir. Bencil bireyin kişiliği, hangi toplumda olursa olsun yadırganır. İnsandan beklenen "paylaşımcı", "yardımsever" olup gerektiği vakit fedakarlıkta bulunmasıdır; yani "erdemli" olmasıdır. Bencil, kendini dünyanın merkezinde olduğunu düşünerek çevresini hesaba katmadan, yer yer görmezlikten (de) gelerek gündelik hayatına devam edebilirken erdemli insan, toplumsal bir varlık olarak çevresiyle birlikte vardır; yeri geldiğinde çevresine yani 'büyük' ya da 'küçük' kimlik gruplarına rağmen hareket ede(bile)ndir.

İnsanın, kendini belli türden 'küçük' ya da 'büyük' bir kimlik grubunun öznesine dönüştürmesi, iradesini delege etmesi olarak (da) yorumlanabilir. Delege süreciyle birlikte "karar verici statü"sünü yitiren insan, öznesi olduğu yaşamın/ın nesnesi haline gelir ve köleleşir; köleliği, bir tür cellatlıktır. İlkesel olarak belli bir "tanım"a sıkışan insan, "olgu"ya kendini ya da kuramını dayatan romantik biliminsanına benzer bir tutuma hapsolmuş, kaynağı olmadığı paradigmanın neferine dönüşmüştür.

Kendi homojen dünyasının kalebentinde hayatın/ın olağan akışı içinde doğabilecek her türden sorun, katı ilkesel tutum nedeniyle "aynı" şekilde 'çözülür.' Olguyu kurama uydurmak, burada, "bencillik" olarak tarif edilmektedir. Bu tutum, hayatın sonsuzluğunu, sığ bireysel çerçeveye sıkıştırmaya çalışmaktır. Daha dolaysız şu şekilde (de) ifade edilebilir: İnsanın, kendini ve yaşamı/nı değişim olgusunun dışında tutma gayretidir lakin kifayetsizdir.

Bencilce ya da katı homojen bakışa hapsolmuşlar, merkeze aldıkları kavramların ve/veya ilkelerin esiridirler. Nasıl ki bencil, çevresinde olup bitenlere "kör"dür; toplumu ve yaşamı belli bir ilke ya da kavramla açıklama - yaşama iddiasındakiler de körleşmişlerdir. Körleşme, hakim - cellat diyalektiğini özgürlük bağlamında tersine işletir; göreli sürenin ardından insan, zaman dışına itilerek taşlaş(tırıl)ır; bu nedenle (de) bencillik, taşlaşmış köleliktir. Buradaki kölelik, "kader" yani "zorunluluk" değil "tercih"tir; o nedenle de "gönüllü kölelik" -ki bir tür paradokstur- olarak da değerlendirilebilir.

İnsan, kalebentinin taşlarını oluşturup homojen bir 'bakış' üreten kavramları/nı berkittiği ölçüde tutsaklaşır; oysa özgürlük, kalebentte gedikler açıp kuşatılmışlığı mutlak anlamda ortadan kaldırmaktır. Bu ise, genel kavrayışa aykırı hareket etmekle olanaklıdır. İnsanın, esiri olduğu bencillik paradigmasının "gereği" gibi davranmadığı her örnek, paradigmanın iktidarını sarsar, çeşitli gedikler açılmasına neden olur. Bui bir tür özgürleşme pratiğidir de; ki, birkaç örnekle nihayete ermez. Nasıl ki bahar, açan iki çiçek değilse ve iki taşın üst üste konması mimarlık, vicdanen mevcudu reddettiğimiz birkaç örnek de zamanın katılaştırdığı o homojen monolitik yapıyı yıkmaya yetmez. 

"Bencillik, köleliktir." Kendi kendine, kendini, kendine hapsetmiş, çevresel etmenlere, farklı bakışlara -en önemlisi de etik bakışa, kavrayışa, yaşayışa- kapatmış kişi, zihinsel bariyerler çekmiş, zırhlar takınarak "gönüllü kölelik" paradoksunun işletir. Bireysel anlamda inisiyatif almaz, ilkesel olarak konumlandığı makamda ne yapacağı kestirilebilirdir; o, artık düşünmez, makamın/ın celladına dönüşmüştür; cellatlarsa mutlak itaatkarlık gösteren kölelerdir.

Bencik kişi, çevresine karşı nasıl körse, etkileşimden olabildiğince azadeyse, belli bir kimlik grubuyla ve/veya türevi dünya görüşüyle hayatı kavrayıp yargılama pratiğini icra eder. Bencil insan, ne karşı karşıya olduğu durum üzerine düşünmektedir ne de ne yaşadığının farkındadır. Kendini, yüksek duvarları olan bir kalebende kapatmış, kendinin olduğu yanılsamasıyla -Hoş, insanın, kaldığı hapishanenin sahibi olmasının ne olabilir ki!- sürdürür esaretini: bencillik, kölelik; kölelik, enenmiş bilinçtir.

Bencil kişi, dost ol(a)maz; ruhunu aç(a)maz ne kendine ne de bir başkasına; o, henüz doğmamıştır. Sosyal bir organizma olan insan, ancak paylaşımlar(ıy)la, paylaşımlarda doğup serpilip büyüyebilir; o nedenle bencil ruh, çürümüş çiçek soğanıdır. Çürük, ekşi ve kesif bir koku yayar; insanlarsa kokudan ve çevresinden uzaklaşırlar. Benciller, bu çiçek soğanı alegorisindeki 'koku' nedeniyle yalnızdırlar. Sorun, kendilerinde değildir; çünkü kişi, kendine kokmaz; kokusu kendi(si)dir.

Bencil ruh, doğmamış iradedir. Paylaşımla açılan ruhun yüze yansıyan gülümsemesiyle hemhal olmak imkanı bulamamış, çöle dönüşen habitatının toprağında çürümekte olan bir soğandır. İnsan, bu soğanı her an canlandırabilir: dostça gülümsemek ve feragat, içini açan insanın, o sosyal organizmanın, ciğerlerine hayat zerk eder, çiçek yeşeriverir: hayat doğar.

Bencil sırıtır; insan güler, gülmek özgürlüktür.

Bencil; gülmeye, gülenlere hasetçe düşman; hayattan paylarına sırıtmak düş(ür)en zavallı köledir.

V. Metin
Nisan 2016, Muğla

25 Haziran 2014 Çarşamba

Kozmopolitasın İnşasında Felsefenin Yeri Üzerine

Kozmopolitasın İnşasında Felsefenin Yeri Üzerine*

“Konuştuğun kelimeler, yaşadığın ev haline gelir.” Hafız

Konuşmamı, Mezopotamyalı mültecilerin nezdinde her türden kimlik siyaseti mağdurlarına ithaf ediyorum.

Özet
Toplumları anlamanın araçlarından biri de her toplumda görüldüğü varsayılan eğitim, aile, sanat, ekonomi, siyaset ve din kurumlarına bakmak. Toplumsal kurumlardan biri olan eğitim, devletin doğuşundan beri iktidarın ideolojik bir aygıtı olarak kullanılagelir. Endüstri Devrimi ile birlikte eğitim ihtiyacının artması, devletin eğitime daha fazla eğilmesine neden olur. Bütün toplumsal kurumların, en azından kuramsal düzlemde, “iyi insan” yetiştirmek için hareket ettiği iddia edilebilir. Kurumların organizasyonu olarak da kavramsallaştırılabilen devlet ve daha da özelde eğitim ve kurumları, "bu"nu nasıl gerçekleştirdi, gerçekleştiriyor ve şüphesiz en acil soru nasıl gerçekleştirecek? Dünya yurttaşlığı mümkün müdür?  Peki nasıl? Etnisite, dil, din, mezhep ve/veya tarikat, sınıf, sosyal zümre vb. üzerine inşa edilen kimlikler, dünya barışını sağlayabilir mi? Sağladı mı? Dünya yurttaşlığı vizyonu ya da bir başka deyişle "kosmopolitas" bilinci, her biri küresel öğelerle beslenen çocuk ve gençlerde “de facto” mevcut; bunu kuramsal bir dayanağa kavuşturmak için felsefe, bir eğitim aracı olarak değerlendirilemez mi? Bu bildiride, eğitim ile barışın olanaklı olduğu, "nasıl"ının dayanakları, felsefedeki ‘reductio ad absurdum’ (saçmaya indirgeme) yöntemi kullanılarak yapılmaya çalışılacak. Özetle, tarihte, özellikle 20. y.y.da ve hala günümüzde savaşların araçları ve/veya gerekçeleri olarak kullanılan “kimlik”lerden yola çıkarak “barış”ın mümkün olmadığı gösterilerek “cosmopolitas” temellendirilecek.

Giriş
Konuşmamı, akademisyen, blogger, eğitimci, sivil toplumcu kimliklerimi kesiştirmeye gayret ederek olabildiğince eklektik bir yapı üzerine kurmaya gayret ettim. Akademik kimliğimi zımnen işe soktum, çünkü burada öne süreceğim tezler, akademik süzgeçten yeterince damıtılmış değiller. Blogger kimliğimle de anlamında kolay okunabilir ve/veya takip edilebilir, kılmaya gayret ettim. Sivil toplumcu kimliğim, politik alanı önemli bir değişken olarak işe dahil etme sorumluluğu yüklemekte. Metin, tanınan 15’ süreye sığdırılamayacak denli uzun(du); olabildiğince daraltıp hapa dönüştürdüm. Kişisel blogdan ya da yapılırsa sempozyum kitabından tam metne ulaşabilirsiz.

Zirvenin çağrısında ifadesini bulan kavramların yan yana gelmesinin/getirilmesinin özel bir anlamı olsa gerek: Toplumu bir arada tutan ortak kültür, eğitimle aktarılmakta. İnsan yavrusunun hayata hazırlanmasında aileden sonra sokakla birlikte okul ve öğretmenler gelmekte. Aile, özel alanda kalırken okul, kamusal alanın doğrudan merkezinde yer almakta. Eğitim, kamusal alanın özel türden bir birimi olması nedeniyle de devletlerin çeşitli tasarruf hakkı gördüğü kurumlar olagelmiştir. Bu nedenle eğitimin, sıklıkla, ideolojikleştirildiğine tanık oluruz.

Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu coğrafyasıyla çevrili Küçük Asya, tarihsel süreçte heterojen dokusunu muhafaza etmiş; dokuyu dinsel, mezhebsel, etnik, ideolojik vb. anlamda homojenize eden ve/veya etmeye çalışan her türlü girişim, birlikte yaşam ya da barış kültürünü zedelemiş ve büyük trajedilerin yaşanmasına neden olmuştur.

Eğitimle barış, mümkün müdür? Küreselleşmenin, sosyal mobilizasyonun her geçen gün arttığı bir dönemde, insanların yersizleşmesinden ziyade birçokyerdeliği söz konusu; birçokyerdelik, pek çok kültürle, dille, insanla, toplumla karşılaşmak, ilişki kurmak, iletişmek anlamına gelse gerek. İnsan, böyle bir ortamda kimliksel bir ifadeyle mi yoksa kimliklerden arınarak mı ilişkide yer alacak? Hangisi, arzu ettiğimiz bir dünyanın kurulmasını sağlayabilir koşulsuzca?

Eğitim, bir kişi ve toplum olarak birlikte yaşamın güvence altına alınmasında bir işlev üstlenebilir mi? Nasıl? Zirvede, farklı coğrafya, ülke ve kültürlerden gelen eğitimciler, eğitimle barışın olanağını tartışma konusu yapacaklar. Bu zirvenin kendisi, eğitimle barışın ne denli mümkün olduğunun somut bir göstergesi olarak okunabilir.

Ders kitaplarından öğretmen yaklaşımlarına, olaylar karşısındaki tutumlarımıza, farklı dil, etnisite, kültürden öğrencilerin, eğitimcilerin paylaştığı okul ortamı, toplumsal barışın simülasyonu olarak tasarruf edilemez mi?

Eğitim, devletlerin ideolojikleşen bakışlarından, gündelik politikalarından çıkarılıp önündeki “milli” nitelemesinden de arındırarak birlikte yaşamanın ön koşulu olan ötekileştirici dillerden arındırmak yönünde çalışmaların desteklenerek barış kültürü beslenebilir. Barışın gerçekleşmesinde, yaşamasında eğitimden nasıl istifade edilebilir? Nasıl bir eğitim felsefesi? Referansı ne olabilir barışı oluşturan/oluşturacak ve koruyan/koruyacak bu felsefenin?

Bildiri
Toplumları anlamanın araçlarından biri de her toplumda görüldüğü varsayılan eğitim, aile, sanat, ekonomi, siyaset ve din kurumlarına bakmak. Toplumsal kurumlardan biri olan eğitim, devletin doğuşundan beri iktidarın ideolojik bir aygıtı olarak kullanılagelir. Endüstri Devrimi ile birlikte eğitim ihtiyacının artması, devletin eğitime daha fazla eğilmesine neden olur. Bütün toplumsal kurumların, en azından kuramsal düzlemde, “iyi insan” yetiştirmek için hareket ettiği iddia edilebilir. Kurumların organizasyonu olarak da kavramsallaştırılabilen devlet ve daha da özelde eğitim ve kurumları, "bu"nu nasıl gerçekleştirdi, gerçekleştiriyor ve şüphesiz en acil soru nasıl gerçekleştirecek? Dünya yurttaşlığı mümkün müdür?  Peki nasıl? Etnisite, dil, din, mezhep ve/veya tarikat, sınıf, sosyal zümre vb. üzerine inşa edilen kimlikler, dünya barışını sağlayabilir mi? Sağladı mı? Dünya yurttaşlığı vizyonu ya da bir başka deyişle "kosmopolitas" bilinci, her biri küresel öğelerle beslenen çocuk ve gençlerde “de facto” mevcut; bunu kuramsal bir dayanağa kavuşturmak için felsefe, bir eğitim aracı olarak değerlendirilemez mi? Bu bildiride, eğitim ile barışın olanaklı olduğu, "nasıl"ının dayanakları, felsefedeki ‘reductio ad absurdum’ (saçmaya indirgeme) yöntemi kullanılarak yapılmaya çalışılacak. Özetle, tarihte, özellikle 20. y.y.da ve hala günümüzde savaşların araçları ve/veya gerekçeleri olarak kullanılan “kimlik”lerden yola çıkarak “barış”ın mümkün olmadığı gösterilerek “cosmopolitas” temellendirilmeye gayret edilecek.

Yamyamlardan, klanlardan kalma çeşitli ritüeller vardır; bunlar, hala yaşamakta; üstelik daha vahşice değil daha medeni. Vahşilik, yaşama düşman değildir. Şöyle ki, bir klan için insan, kendi toteminden doğandır; aynı toteme sahip olanlardır insan; başka klandakilerse insan değildir; canlıdır sadece; o nedenle avdır, avlanır ve yenir. Tıpkı Yeni Dünya’yı keşfeden İspanyollar gibi. İspanyollar için de insan, Avrupalılar gibi ata binen, kıyafet giyenlerdir; oysa yeni dünyalılarda bunlar gözlenmez; o halde bunlar yani yerliler, insan değildir; tıpkı hayvanlar gibi öldürülebilirler; İspanyollar, yerlileri salarlar ve safari yaparlar. İlkel diye nitelendirdiğimiz klanlar, zevk için değil, ihtiyaçları için öldürürler ve yerler. Oysa ‘uygar’ dünyanın insanlarıysa zevk adına. O nedenle vahşi değildir yaptıkları insancadır, üstelik pek insancadır.

Hepimiz, birbirimiz için ‘barbar’ olduğumuz bir dünya mı istiyoruz? Barbar kelimesi, bu anlamda çok öğretici; kelimenin doğuşu, zaman içinde kazandığı anlamlar, bizlere, yol gösterici olabilir. Özellikle de günümüzde. Burada toplumsal belleğimizi tazelemek adına kimi hatırlatmalarda bulunacağım. Belki de asla kapanmayacak insanlık yaralarını kanırtıp kanatacağım. Toplumsal belleği tazelemek amacıyla hatırlatacağım acılarımızı. İstiklal Marşı’nın şairi, M. Akif’in tarihe dair şu sözleri anılmaya değerdir:
“Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”

“Barbar”, klasik antikitede kendi şehirlerinden olmayanlar, kendileri gibi düşünüp yaşamayanlar anlamında içeriklendirirken Romalılar, vandallar yani herhangi bir neden olmaksızın şiddete başvuran ve yakıp yıkanları tarif etmek amacıyla kullanırlar. Ortaçağ Avrupasında şüphesiz Hristiyan olmayanları anlatır. Kavram, günümüzde, hala Romalılar’ın yüklediği içerikle yaşamaktadır. Mesela Türkçe’ye Fransızcadan geçen sıfat, a. uygarlaşmamış kavim, topluluk; b. kaba saba, ilkel; c. kaba, kırıcı anlamında yer almaktadır sözlüklerde.

Burada dünya tarihindeki çeşitli trajedileri anmak istiyorum:
- Kızılderili katliamı
- İspanyoların yerli kırımı
- Avustralya yerlileri Aborjinlerin kırımı
- Yugoslavya’nın ardından yaşananlar
- Ermeni Tehciri
- Ermenistan’ın Hocali katliamı
- Nazilerin Yahudi soykırımı
- Ortaçağ Katolik Kilisesinin Yahudi kırımı
- Katolik Hristiyanların Katar katliamı
- Stalin’in gulakları
- Mao’nun toplama kampları
- Japonya’nın Kamboçya katliamı
- Fransa’nın Cezayir katliamı
- Kuzey Kore’nin toplama kampları
- Ruanda’da yaşananlar
- Afganistan, Irak ve Suriye’de yaşanan güncel durum
∞
Katliama içkin olan şey iktidardır. Onun güçlenmesi, kimliğin pekişmesini doğurur. Pekişen kimlik, var olabilmek adına ötekisine ihtiyaç duyar. Yarattığı ötekisi, kendini var ettiği gibi, onu değersizleştirerek kendini değerli hale getirir; üstünlük, yapacağı her şeyi psikolojik anlamda rahatça yapmasını sağlar; hatta, dinsel, hukuksal, toplumsal olarak meşrulaştırır. Devletin, iktidarın ya da egemen ideolojinin, dünya görüşünün kalemşorları ya da teorisyenleri, yazdıkları ‘fetva’larla ‘sıradan’ kişileri, iktidarın bekaası için ideolojik birer araç olarak kullanır. Bunun en tipik örneği Nazi dönemi bilim insanlarıdır. Konu üzerine çok yazılmasına, çizilmesine karşın hala bakir bir alan olduğu kanaatindeyim. Çünkü paradigma, uygarlık, vahşet, hukuk, insan hakları gibi oldukça modernist ve semavi dinlerin de meşrulaştırdığı insanmerkezci bir perspektife dayanmakta.

Suçun kolektif olması, ideolojik olarak dolaşıma sokulan kavramlarla zihinlerin ipotek altına alınması; bireyin kişiliğinin ezilerek insanlaştırılmaları gibi saikler, özsaygıyı bertaraf edince geriye kalan fenomenolojik olarak insan değildir. Bir tür avatartır. İşte ideoloji, belli türden bir kimliği temele alarak iktidarı ve en başta eğitimi dizayn etmeye çalıştığında kaçınılmaz biçimde kimlik girdabına kapılmakta.

İdeolojilerin sıklıkla başvurduğu x ya da y kutsalı için ölümün yüceltilmesi, ‘sıradan’ insanların feda edilebilir görülmesi sağlar. Bu kaçınılmazdır, çünkü ‘sıradan’ insanları nasıl cepheye sürüp rahatça ölmeleri/öldürmeleri sağlanabilir ki? İdeolojiler, üst kimliklerle katliam yapanlar, savaşanlar, primitif ya da ilkel olduğunu iddia ettiğimiz klanlardan daha insan, yaşama daha düşman. Yamyam olarak aşağıladığımız klanların ‘zevk’ için öldürmediklerini hatırlayalım.

Nietzcshe, “İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır.” der, çağdaşı Bakunin, onu destekyelici şu sözü söyleyerek kişileri masumlaştırır: “En ateşli devrimciyi alın, ona mutlak iktidar verin, bir yıl içinde Çar’dan daha beter olacaktır.” Oysa kişiler de masum değildir. Masumluk, insancadır. İnsanca olan her şeyse yaşama, doğaya aykırıdır. Amaç, özellikle eğitimle insanın zararını yok etmek değil, çünkü bu olanaksızdır; olabildiğince minimalize etmektir.

Eğitim, kimlikleri parçalarsa ondan beslenen iktidarı da parçalar; barış, kimliklerin, devletlerin, iktidarın parçalanmasıyla gelecektir. Değilse, bugün x, yarın y, öbür gün z zulmüne tanıklık edeceğiz. Ölüm, yine bir başka iktidarca üretilen çeşitli kültler ile yüceltilerek gönüllü olarak ölmeye gidecek insanları(nı) bulacaktır. Örnek: IŞİD! Örnek, devrim için ölenler! Örnek: Cihat için ölenler/öldürenler...

Herhangi canlı ya da değil bir varlığı milyarlarca kez büyüttüğünüzde amorf olduklarını fraktallarda görebiliriz: Bir araya geldiklerinde şüphesiz bir uyum yaratırlar; yarattıkları uyum, bileşenlerin “aynı” oldukları anlamına gelmez. Eğitim, özellikle 19. y.y.dan bu yana oldukça militarist bir örgütlenmeyle toplumu, ideolojik olarak yaratılan üst kimliklerin altında birleştirmek için üretilen politikalara dayandırılmakta.

Bunun tipik örneklerine öyle çok rastlarız ki, neredeyse tarih bunların çöplüğüdür bile denebilir. Benim için kuramsal bilginin ötesinden kanımla, canımla, ruhumla yaşadığım kişisel deneyimimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki karikatür gibi gelecek; tıpkı klanların komşu klanların üyelerini yemeleri, İspanyollar’ın Amerika yerlilerini safaride avlamaları ya da Ortaçağ Avrupa’sının kara ölüm denen vebanın sorumlusu olarak gördükleri Yahudileri yakmaları gibi…

Türkiye’de militarizmin, ötekileştirmenin, düşmanlığın; insanı, iktidarın nesnesine dönüşmesini, size, küçük bir çocuğun içinde yer aldığı bir resimle anlatmaya çalışayım: 12 Eylül 1980 cuntasının ardından gemi azıya alan militarist kültür, ilkokul 3. sınıf öğrencilerinin hayat bilgisi adlı ders kitabında “komşularımızı tanıyalım” konu başlıklı bölümde Türkiye’nin sınır komşuları, nüfusları, asker sayıları, savaş uçakları, savaş helikopterleri, savaş gemilerin anime edildiği grafiklerle anlatılıyordu… Eğitim, militarizm, devlet... denilince nedense o ders kitabı canlanır gözlerimde… Sahi, benim Iraklı, Suriyeli, Gürcü, Ermeni, Azeri, Bulgar ve Yunanlı çocuktan farkımı anlatabilecek var mı içinizde? Şu anda o tarihte benim gibi çocuk olanlarla birlikteyim ve eğitimle barış nasıl mümkün olur sorusunu tartışıyorum. Bir Çin atasözü, “Umut, en büyük talihtir.” der, umutluyum, çünkü o komşularını “düşman” gören/gösteren müfredatın içinden çıktım. Bu yüzden insana ve hayata güveniyorum.

Eğitim, herhangi bir kimlik üzerine inşa edilirse düşmanlık ve savaşa neden olur; eğitim, ancak ve ancak kimliklerden yalıtıldığı koşulda birlikte yaşam, güven temelli kurulabilir. Türkçede “Öküz öldü ortaklık bitti.” deyimi üzerine düşünüyorum uzun süredir. Sahi, burada bulunanların öküzü nedir? Öküz ne idiydi de yüzlerce yıl birlikte yaşadıktan sonra Ermeni Tehciri yaşandı? Öküz neydi de Yugoslavya’da nehirler kan aktı? Barış, yapay, gelip geçici “öküz”ler üzerine kurulamaz; örnekleri çoğaltılabilir. Öküzsüz ortaklık mümkün müdür? Bunun yolu, sanırım, çağcıl hukuk. İnsan haklarını, çevre haklarını temele alan insanmerkezli bakışın esiri olmayan, doğayı bütün unsurlarıyla kucaklayan, evrendeki varlıklar arasında değer hiyerarşisi gütmeyen bir bakışla mümkün olabilir.

Eğitimde farklılıkları değil benzerlikleri anlatabiliriz. Farklılıklarımızı değil, benzerliklerimizi. Çünkü bizler, farklılıkarımız üzerinden bir hayat kuramayız; kuramadık da kuramayacağız da. Oysa benzerliklerimiz var… Ağlıyoruz. Gülüyoruz. Acıkıyoruz. Merak ediyoruz. Sevişiyoruz. Güven ve huzur içinde yani mutlu biçimde yaşamak istiyoruz.

İnsan, kendiyle özdeştir, ne dini ne de etnisitesiyle. Dininin tarihi, milletinin bir tarihi vardır; kaldı ki bunlar, yapay biçimde yaratılmış, üretilmiş kimliklerdir. Ve insanın olgusal anlamda bunlarla özdeşliği söz konusu değildir. bu ve benzeri kimliklerle kurulan özdeşlikler, daima ötekisini yaratır. Herkesi, birbirinin barbarına dönüştürür. Herkese, ötekisini öldürmek, zulüm etmek, üzerinde tasarruf sahibi olmak için ‘rasyonel’ nedenler verir.

İktidar kimlik, kimlik iktidar, ikisi birden otoriter bir çevre yaratır. Okul, devlette atomize olan iktidarın ideolojik araçlarından biridir. Okul, mimari yapısıyla, ders materyalleriyle, öğretmenleriyle mevcut ideolojik yapılanmanın “silah”ına dönüşür; bunun sonucu olarak barışı tehdit eder, savaşı derinleştirir.

Evet, öküz nedir? Ne olabilir? Mevcut öküzlerin işe yaramadığı, günümüze değin süreçte sıklıkla tanık olduğumuz örneklerle dolu. Oysa, paradigmayı kırmak; yönet(il)mek yerine yönetişimi ikame ederek kişilerin her türden sürece dahil edildiği bir çevre inşa etmek sorumluluğumuz olsa gerek.

Ne öğretmen ne de yukarıdan (bakanlıktan, hükumetten vb.) dikey örgütlenme ile belirlenen, hizmet alanların hiç bir biçimde sürece dahil edilmediği, tanımlandığı şekle sokulmaya çalışıldığı bir fonda her ne üretirseniz üretin mutluluk ve onun gereği olan barışın üretilemeyeceği aşikardır.

Redustio ad absurdum yöntemi ile kimlik temelli bir eğitim felsefesiyle barışın tesis edilmediği, tarihsel örneklerle gösterdikten sonra bir başka yöntem ile de eğitimin ne tür bir “değer” üzerine kurulabileceğini, pozitif belirleme ya da tanımlamayla göstermeye gayret edeceğim: Değer nedir? Ne olabilir? Mesela buradaki öküzümüz, bize yol gösterebilir mi? Kılavuzumuz ne olabilir? Etik temelli bir yaklaşım “öküz” olarak merkeze alınabilir. Bir kafeteryadakiler şoför, mühendis, hemşire, tesisatçı değil, “müşteri”dir; okulda öğrenci, hastanede hasta, fabrikada işçidir. Etik temelli yaklaşımda ilişkinin taraflarının statüleri, orada onlardan beklenenleri belirler. Kişiler, yaptıklarıyla değerlendirilirler, renkleriyle değil. Etik yaklaşım, kişileri, renklerinden, ırklarından, varsa dinlerinden, toplumsal cinsiyet kategorilerinden, sıfatlarından… arındırabilir. Tersi, etik anlamda sorundur.

Eğitim, belli bir düşünce tasarımı üzerine inşa edilebilir. Devlet, tek belirleyici öğe değildir. Geç 19. y.y. erken 20. y.y. devletin güçlü, kutsal, bireyinse devlet için feda edilebilir olduğu dönemlerdir. Daha 100 yıl önce savaşa onur için giden gençler, şimdi gitmiyorlar, gitmeyi reddediyorlar. Bu, sevinçten öte, mutluluktan öte sanki her şeyin ilelebet değişeceği bir umudu içinde taşıyor. “Birey, devlet için”den, “devlet, birey için”e geçiş, yüzlerce, belki de binlerce yıl aldı. Devlet, bütün kutsallar gibi aşındı. Kutsalları aşındıran, iktidar halesine sahip her ne varsa onu kıran bir perspektifle inşa edilen eğitim kurumu, olguyla örtüşen, onunla bütünleşen bir yapıya kavuşabilir. Okullar ve devletin, resmi girişler için evrak veren bürokratik kurumlara dönüştüğü günümüzde bireyin kişileşip entelektüel bir varlığa evrilmesindeki etkisinin her geçen gün azaldığı günümüzde genelinde eğitimin özelinde okulların geleceğini, şimdisini düşünmek, sorumluluğumuz.

Olguya bakmak, onu modellemek, önemli bir başlangıç olabilir. Oysa devlet, ajandasındakileri zerk etmek adına olguya rağmen hareket ederek çocuklara değil ama gençlere kendini güldürmekte. Gülünen şeyse, korkutuculuğunu kaybetmiştir. İktidarların mizaha tahammül edememeleri bu nedenledir en çok. devlet ve merasimleri artık nasıl mizah konusuysa okul, işleyişi ve materyalleri de öyledir. Bu durum, mevcudun sürdürülebilir olmadığını göstermekte. Onları hayata hazırlamak iddiasında olmayan, sosyal ve psikolojik gelişimlerini temele alan bir anlayış, ideolojik angajmanlarla dolu bagajın boşaltılması iyi bir başlangıç olabilir.

Sonuç
Politikalar, kimlik, kültür, farklı kültürler… o kadar akademik çalışma yapıldı ki, çokkültürlülük sakıza dönüştü. Çokkültürlülüğün Yugoslavya örneğinde olduğu gibi yürümediği iddia edilerek devletin tek kimlik altında birleştiriciliği temellendirilmeye çalışıldı. Kimliklerden soyunmak mümkün mü? Eğitimi, kimliklerden soyarak insanı sıfatlarından soyarak çıplaklaştırmak peki? Eşitlenmek. Kavga, eşitler arasında olmaz. İnsanın kendiyle savaştığı vaki değildir. İnsan, kendiyle özdeştir. İnsanın, insan olandan ayrılması kimliklerledir. Bu nedenle din, mezhep, etnisite, toplumsal cinsiyet vb.  kimlikler(in)den soyunmalı insan! Erkek kimliğiyle insanlar, kadın - erkek, Müslüman kimliğiyle, Müslüman ve Müslüman olmayan, hatta semavi dinlere mensup olan ve olmayanlar… diye kategorileştirilir. Buradan barışı üretemiyoruz. Kimyanın millisi, matematiğin mezhebi nasıl yoksa tarihin de olmamalı; ülkeler, milli eğitim bakanlıklarınca ideolojik bir ayıt olarak tasarruf etmek istiyorlar eğitimi; biz eğitimciler, M. Foucoult’un “Gelecek, şimdiye yapılan müdahaledir.” sözünde dile gelen hakikati mottomuz kılalım. Şair M. Akif’in dediği gibi ibret alalım, Fuzuli’nin karıncasını hatırlayalım ve şüphesiz Hafız’ı. Eğitim, insanları, hem kendilerinden hem de doğadan uzaklaştıran değil onlara yaklaştıran, özdeş kılan bir anlayışla yapıldığı koşulda barışa hizmet edebilir; ancak etik temelli bir yaklaşımla!

Hafız’a selam…

Saygılarımla,

V. Metin Bayrak’ 20 Haziran 2014’İstanbul, Denizli
* 23-25 Haziran 2014’te İstanbul’da Öncü Eğitimciler Derneği tarafından gerçekleştirilen 1. Uluslararası Öncü Öğretmenler Zirvesi’nde yapılan konuşmanın tam metnidir.