ideoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ideoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2014 Cuma

Sınıfta Günceli Konuşmak Üzerine

Sınıfta Günceli Konuşmak Üzerine*

Gazetelere 14 Mayıs 2011’de düşen bir haberi hatırladım nedense “Sınıfta Günceli Konuşmak” konulu yazıya başladığımda. Aşağıda kısaca ayrıntılarını paylaştığım haberin, konumuzu irdelemekte yol gösterici olacağı kanaatindeyim. Haber kısaca şöyle: DENİZLİ - Üçler Motorlu Taşıtlar Kooperatifi üyeleri, yargının lehlerine karar vermesine rağmen valilik ve belediyenin kendilerine güzergah izni vermemesini protesto etmek için bir minibüs daha yaktı. Böylece yakılan araç sayısı 3’e yükseldi. Aynı gerekçeyle, 29 Nisan ve 8 Mayıs’ta minibüsü yakan kooperatif üyelerinden Ali Ünlü de bugün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Denizli’de halka sesleneceği 29 Ekim Bulvarı’ndaki miting alanına 300 metre uzaktaki boş bir arsada 20 V 9837 plakalı minibüsünü ateşe verdi. İçine benzin dökülüp yakılan minibüs kısa sürede alevler içinde kaldı. Minibüs yanmaya başladıktan 5 dakika sonra olay yerine gelen itfaiye kullanılamaz hale gelen minibüsten yükselen alevleri söndürdü. Yanan minibüsün önünde basın açıklaması yapan Üçler Motorlu Taşıtlar Kooperatifi’nin avukatı Erol Karayazıcı, "Bu bir siyasi eylem değil, hak arama eylemidir (Vurgu, V.M.B). Kooperatif üyelerinin tek amacı, mahkemelerce tespit edilip onanmış, kazanılmış haklarının kendilerine teslim edilmesidir" dedi. Ali Ünlü ile basın açıklamasını okuyan avukat Erol Karayazıcı polis tarafından ifadelerini almak üzere Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.1

Şimdi, haberde dile gelen kavrayışı, daha sonra anmak koşuluyla bir yana bırakalım ve konu başlığına felsefece yaklaşalım: Konu başlığı, okul, sınıf, öğretmen, öğrenci, müfredat, devlet, ideoloji, hiyerarşi, gün, güncel, gündem, genç(ler), çocuk(lar), öğretmek, konuşmak, konuşmak fiilinin işteşliğinin ürettiği diyalektik vb. pek çok kavram içeriyor.


Kavramlara dair sorularla konuyu sorunlaştırmaya çalışalım: Hangi sınıfta? Kiminle? Neyi? Kim? Nerede? Nasıl? Hangi bağlamda? Nerede durarak? Kimin gündemini? Ülkenin hangi coğrafyasında? Hangi okulda? İlk bakışta pek çok soru dökülüverdi bilincimden. Sınırlarımız 1980 ile öyle bir çizildi ki bütün enerji, neredeyse futbola akıtılmaya başlandı. Futbol, izin verilen bir konu(ydu); bunun dışında hele politik herhangi bir konu ya da sorunsa hemen marjinalize edilird/siniz. Salazar’ın 3F formulü (Fado, Fiesta, Futbol), Türkiye’de arabesk-fantezi-pop müzik, futbol ve din şeklinde tezahür eder. Devlet, topluma bizzat kimlik biçer; bu kimlik: Türk - Sünni İslam sentezidir. Siyasetin alanı iktidarca tanımlanıp sınırlandırılır. Gündem, iktidarca çizilen sınırların içindeki konulardır. Siyaset, hayatın dışına itilir. Devlet, "Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek." dediği iddia edilen2 tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’da dile gelen ‘hakikat’ ile hareket eder. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, kulüpler ya da kısa bir anlatımla toplumsal, siyasal alan oluşturabilecek her türlü “alan” kapatılır. Toplumsal - siyasal alanın “gaz sıkışması” üretilen müzik, futbol ve cemaatleşme, klikleşme ile alınmaya çalışılır. Kamplaşma alanları bellidir. Kamp(ınız), duruşunuzu, terminolojinizi, bilincinizi, davranışlarınızı köklü biçimde belirler. Fakat bunun geriden gelen ama mutlaka gelen kaçınılamaz bir maliyeti vardır: özgürlük. Özgür olunmayan bir alanda kendini ifade edemez özne. Özgür olunmayan bir yerde sorumluluk da yoktur, yapılanlarda vicdan da gözetilmez. Hayatın tanımlılıklar içine sıkıştırıldığı, politikadan yalıtlandığı, kişilerin kendini ifade araçlarından yoksunlaştırıldığı bir ‘habitat’ içinde nefes alan öznelerin yaşadığı durum engellenmedir. İnsan, kişilik kazanıp bireyleşemez tanımlanan alanlarda. Bunun kaçınılmaz sonucu, saldırganlıktır. Toplumun patlamaya hazır bir bomba olduğunun farklı kesimlerce senelerdir dillendirilmesinin bir nedeni de bu olsa gerek.

Ana caddeye dönerek konuyu somutlaştıralım: Sınıfta günceli konuşacaksınız ama hangi bağlamda ve kim, nereden bakarak? İnsan, hiç şüphe yok ki dillendirmese de bir dünya görüşüne sahiptir; bir anlamda ideolojik öznedir de. O nedenle “Benim politik görüşüm yok.” diyen birinin sözüne itibar edilmez. Toplum içinde yaşayan her öznenin hayata belli noktalardan baktığı, bakmakla kalmayıp yaşadığı vakıadır.

Girişte anılan haberde eylem yapan minübüsçü esnafta dile gelen “bakış”, meselenin nasıl kavrandığını gösteren bir veri. Siyasetin pür halini icra eden politik özne, iki şeyin ayırdında değil; birincisi, kendisinin politik bir özne olduğunun; ikincisiyse yaptığının. Bu farkındalıksızlığın egemen olduğu bir habitatta politik alana dair nasıl bir tutum geliştirilebilir? Politik saha, daraltılıp futbola ve cemaat - tarikat eksenine sıkıştırılmış durumdadır. Politika, hayattır aynı zamanda. Toplum, toplumsal özneler arasındaki diyalektik ile nefes alır. Diyalektiği besleyen toplumlar, haklar ve özgürlükler alanını genişletebilirler.

Sınıfta güncel meseleleri her zaman kendi disipliniyle ilişkilendirerek dillendirmeye gayret eden bir öğretmen olarak bir gözlemimi, ardından da yaşadığım bir olayı paylaşmak istiyorum. 2013 yılının 30 Mayıs’ı yani Gezi kalkışmasının başladığı tarih, öğrenci kitlesini politik alana dahil etti. Gezi, pek çok anlamda kırılmadır. Konumuz bağlamında bakılırsa sınıfın politik alana evrilmesinde, öğrencilerin de politik özneliklerinin farkına varmalarında kilometre taşıdır. “Gezi” ile başlayıp “dershaneler”le devam eden ama artık gündelik dile espri olarak yerleşen meşhur “ayakkabı kutu”suyal tavana vuran güncel, eni konu konuşulur oldu sınıflarda da. Daha önceleri hemen sıkılan öğrenciler, konuyu anlamak istercesine merakla dinliyorlar, sorular soruyorlar.

Ders verdiğim alanın ‘marjinal’ görülmesi nedeniyle genellikle sabıkalı bulunuruz daha tanınmadan. Güncele dair bir şey söylemeden önce anekdot tadında bir fıkra: Papa New York’a gider, JFK Havalimanı’nda gazeteciler karşılar, içlerinden biri papaya “New York’taki genelevler hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorar; ömür boyu cinsel perhiz yemini etmiş olan Katolik Hristiyanların ruhani lideri, “Bu sonu bana sorulur mu, benimle ne ilgisi var?” anlamında “New York’ta genelev mi var?” diye sorar; ertesi gün gazetede, sürmanşetten şu ‘haber’ verilir: “Papa, New York’a iner inmez New York’ta genelev olup olmadığını sordu!” Bu anekdotu, öğrencilere, söylenenleri bağlamı içinde anlamaları için anlatırım. Çünkü hem alanıyla hem de güncel meselelerle ilgili çok sıkıntı yaşamış ama bir türlü ıslah olmamış biri olarak yaşayacağım olası sorunları daha baştan olabildiğince öngörerek mani olmaya gayret ederim.

İletişimin ya da belli türden bir konuyu konuşmanın temel koşulu dilsel becerilerdir. PISA sonuçları ele alındığında temel eğitimi bitiren öğrencilerin Türkçe okuryazarlığı konusunda “sınıfta kaldıkları” hepimizce malum. Dilsel becerilerinin yeterince gelişmemiş olması, söylenenleri ilişkilendirme becerilerinden yoksun olduğunu gösterir. Bu koşulda bırakın günceli gündelik konuların istişaresi dahi neredeyse olanaksız hale gelir. Hızlı okuma kursuna gittikten sonra Savaş ve Barış’ı okuyan birine “Kitap ne anlatıyor?” diye sorduklarında verdiği cevap gibi: “Olay Rusya’da geçiyor.” Karamsar değilim ama söylenenler ya da konuşulanların nereye gideceğinin önceden kestirilemediği bir iletişim ortamında konuşmak fiili gerçekleşemez. Yapılan, neredeyse yirmi yılını dolduran tartışma programlarında olduğu gibi çömkürerek böğürmekten öte değil. Hoş, olamaz da! Bu durumda ne yapacağız, ya da ne yapıyoruz?

Güncel meselelerden sınıfın gündemine düşen bir konu olması lazım. Öğretmen, öğrenci, sınıfın dengesi, farklı dünya görüşüne sahip öğrencilerin çatışması vb. pek çok sorun yaşanmasına neden olabilir; neticede kolay bir şey değil. İşin bir de idare boyutu var. Öğretmen örgütlenmesi üçü tanımlı ve biri değil dört kategoriye ayrılmış durumda. Eğitim-Sen, Türk Eğitim-Sen ve Eğitim Bir-Sen, üç ayrı dünya görüşünü temsil ederken bir de örgütsüz öğretmenler var. Sınıfta herhangi bir konunun konuşulması, diğer öğretmenlerce konuşanın sendikasına göre onaylanır ya da onaylanmaz. Yani söylenene değil söyleyene bakılır. Türkiye habitatındaki bu durum, Eski Yunanların “Mahkemeler karanlıkta yapılırdı ki söyleyene değil söylenene bakılsın diye!” sözünü hatırlattı. Bu kültür, konuşana güven verir. Kamplaşmanın derinleştirildiği siyasal-toplumsal habitatta konuşmak, öyle kolay bir mesele değil. O halde konuşmayacak mıyız? Tabii ki konuşacağız, konuşmanın sorumluluğumuz olduğunun bilinciyle üstelik.

Bu sıkıntılı ve de sorunlu konuyu, sınıfta konuştuğumuz bir konuyla somutlaştırıp konuya dair raslamsal düşüncelerle yazıyı bitirelim. Yakın zamanda 30 Kasım 2013’te gazetelere yansıyan bir haberde “AKP Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi Prof.Dr. Yasin Aktay’ın Bayburt’ta katıldığı panelde, “Türk dediğin bir sentezdir zaten. Türk diye bir ırk yok." sözleri tepkilere neden oldu, bazı öğrenciler salonu terk etti.”3 ifadeleri, belli ki televizyonlara ve sosyal medyaya da konu olmuş ve bazı öğrencilerim felsefe dersinde bana sordular. Ben de “Türk, Arap, Yunan, Ermeni, Kürt vb. sosyo-kültürel, hukuksal, siyasal kategorilerdir, olgusal kategoriler değildir. Çünkü antropolojik anlamda yapılan araştırmalar, Akdeniz coğrafyasında belli bir ırktan değil Akdeniz ırkından söz edilebileceğini söyler; kaldı ki daha düne kadar İzlandalıların saf ırk olduğu iddia edilirdi ama İzlandalıların DNA’ları üzerinde yapılan araştırmalar, onların da en az Akdenizliler kadar karmaşık olduklarını gösteriyor. Yani Türk, olgusal bir kategori olarak yoktur ama hukuksal, siyasal, kültürel anlamda vardır.” mealinde bir açıklama yaptım. Neredeyse infial yaratmış sözlerim. Kurumun müdürü, öğrencilerin ve bazı velilerin “Çocuklarımızı Türklüğe hakaret için mi kursa gönderiyoruz?” dediklerini benimle paylaştı ve konuyu sordu.

Şimdi buradaki sorun, konuşulan kitlenin kavrayışıyla, üslupla çok yakından ilgili. Kitle, akademik anlamda yapılan sınıflandırmayı kavramaktan uzaksa, lince varan bir tepkiyle de karşılaşabilir insan. İkinci kez yeniden soralım sorumuzu: O halde konuşmayacak mıyız? El cevap: Tabii ki konuşacağız, konuşmanın etik sorumluluğumuz olduğunun bilinciyle. Etik sorumluluğun “parrhesia”4 temelli konuşmak olduğunun bilinciyle ama.

Sınıfta günceli konuşmaya dair raslamsal düşünce kırıntıları
  • Gençlerin sert bakışları, güncele dair konuların konuşulmasında mevcut kamplaşmayı derinleştirir.
  • Modernizmle birlikte sosyal hayattan uzaklaştırılan okul ve sınıf, güncelin çırılçıplak konuşulması ve steril halin kırılmasıyla hayata yakınlaşabilir.
  • Parrhesia5, etik bir sorumluluktur. O nedenle öğretmen gibi öğrenciler de güncele dair düşüncelerini belli bir disiplinle ifade etmeye cesaretlendirilmelidir.
  • Günceli konuşmak, bireyi, içinde yaşadığı toplumun içinde kişileştirir. Öğrenci, konuşarak kişileşir.
  • Sınıfın çok farklı bir gündemi olabilir oysa bu durum, öğretmence küçümsenme konusu değil zenginlik olarak görülebilir.
  • Gündemdeki konuların kuramsal bir çerçeveye oturtulması, öğrencilerin parça parça bilgi yığınları arasında çeşitli bağlantılar kurmalarını sağlar.
  • Konuşmak, öğrenci grubunun birbirlerini tanıma ve anlamalarına olanak sağlar.
  • Konuşmak, konuşanlara, belli bir dünya görüşü kazandırır ya da dünya görüşlerinin farkına varmalarını.
  • Konuya dair konuşan özne, kullandığı terminolojiyle kendine dünyada bir “habitat “edinir.
  • Konuşmak, insanı özneleştirip “yurt” sahibi kılar.
  • Özne, konuşarak iletişim habitatıyla yüzleşir. Yüzleşmek, insanda, kendini ve çevresini tanımlamak ihtiyacı yaratır.
  • İletişim habitatı, ancak, öznelerin konuşmasıyla olanaklı zemin kazanabilir.
  • Yüksek kültür ve hoşgörüye olanaklı birlikte yaşamın koşulu konuşmaktır.

V. Metin Bayrak
31 Ocak 2014, Budapeşte

* Öncü Eğitimciler Derneği tarafından çıkarılan Öğretmenler Odası Dergisi'nin "Sınıfta Günceli Konuşmak" dosya konusunu ele alan 10. sayısında "Sınıfta Günceli Konuşmanın Dayanılmaz Ağırlığı" başlığıyla yayımlanmıştır. Derginin, ilgili sayısına http://ogretmenlerodasi.org.tr/ogretmenlerodasi10/ adresinden ulaşılabilir. 

1 Erişim: 24 Ocak 2014: http://www.radikal.com.tr/turkiye/erdoganin_mitingi_oncesi_alev_alev_protesto-1049256
2 Erişim 25 Ocak 2014: http://tr.wikipedia.org/wiki/Nevzat_Tando%C4%9Fan
3 Erişim 24 Ocak 2014: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/14539/AKP_li_Aktay__Turk_diye_bir_irk_yok.html
4 Parrhesia, Eski Yunanca “hakiakti söylemek” anlamında kullanılır. Burada da o bağlamda zikredilmiş, konuşmak, ama doğruyu konuşmak ya da hakikati dillendirmek anlamında.
5 Yunanca hakikati söylemek

25 Haziran 2014 Çarşamba

Kozmopolitasın İnşasında Felsefenin Yeri Üzerine

Kozmopolitasın İnşasında Felsefenin Yeri Üzerine*

“Konuştuğun kelimeler, yaşadığın ev haline gelir.” Hafız

Konuşmamı, Mezopotamyalı mültecilerin nezdinde her türden kimlik siyaseti mağdurlarına ithaf ediyorum.

Özet
Toplumları anlamanın araçlarından biri de her toplumda görüldüğü varsayılan eğitim, aile, sanat, ekonomi, siyaset ve din kurumlarına bakmak. Toplumsal kurumlardan biri olan eğitim, devletin doğuşundan beri iktidarın ideolojik bir aygıtı olarak kullanılagelir. Endüstri Devrimi ile birlikte eğitim ihtiyacının artması, devletin eğitime daha fazla eğilmesine neden olur. Bütün toplumsal kurumların, en azından kuramsal düzlemde, “iyi insan” yetiştirmek için hareket ettiği iddia edilebilir. Kurumların organizasyonu olarak da kavramsallaştırılabilen devlet ve daha da özelde eğitim ve kurumları, "bu"nu nasıl gerçekleştirdi, gerçekleştiriyor ve şüphesiz en acil soru nasıl gerçekleştirecek? Dünya yurttaşlığı mümkün müdür?  Peki nasıl? Etnisite, dil, din, mezhep ve/veya tarikat, sınıf, sosyal zümre vb. üzerine inşa edilen kimlikler, dünya barışını sağlayabilir mi? Sağladı mı? Dünya yurttaşlığı vizyonu ya da bir başka deyişle "kosmopolitas" bilinci, her biri küresel öğelerle beslenen çocuk ve gençlerde “de facto” mevcut; bunu kuramsal bir dayanağa kavuşturmak için felsefe, bir eğitim aracı olarak değerlendirilemez mi? Bu bildiride, eğitim ile barışın olanaklı olduğu, "nasıl"ının dayanakları, felsefedeki ‘reductio ad absurdum’ (saçmaya indirgeme) yöntemi kullanılarak yapılmaya çalışılacak. Özetle, tarihte, özellikle 20. y.y.da ve hala günümüzde savaşların araçları ve/veya gerekçeleri olarak kullanılan “kimlik”lerden yola çıkarak “barış”ın mümkün olmadığı gösterilerek “cosmopolitas” temellendirilecek.

Giriş
Konuşmamı, akademisyen, blogger, eğitimci, sivil toplumcu kimliklerimi kesiştirmeye gayret ederek olabildiğince eklektik bir yapı üzerine kurmaya gayret ettim. Akademik kimliğimi zımnen işe soktum, çünkü burada öne süreceğim tezler, akademik süzgeçten yeterince damıtılmış değiller. Blogger kimliğimle de anlamında kolay okunabilir ve/veya takip edilebilir, kılmaya gayret ettim. Sivil toplumcu kimliğim, politik alanı önemli bir değişken olarak işe dahil etme sorumluluğu yüklemekte. Metin, tanınan 15’ süreye sığdırılamayacak denli uzun(du); olabildiğince daraltıp hapa dönüştürdüm. Kişisel blogdan ya da yapılırsa sempozyum kitabından tam metne ulaşabilirsiz.

Zirvenin çağrısında ifadesini bulan kavramların yan yana gelmesinin/getirilmesinin özel bir anlamı olsa gerek: Toplumu bir arada tutan ortak kültür, eğitimle aktarılmakta. İnsan yavrusunun hayata hazırlanmasında aileden sonra sokakla birlikte okul ve öğretmenler gelmekte. Aile, özel alanda kalırken okul, kamusal alanın doğrudan merkezinde yer almakta. Eğitim, kamusal alanın özel türden bir birimi olması nedeniyle de devletlerin çeşitli tasarruf hakkı gördüğü kurumlar olagelmiştir. Bu nedenle eğitimin, sıklıkla, ideolojikleştirildiğine tanık oluruz.

Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu coğrafyasıyla çevrili Küçük Asya, tarihsel süreçte heterojen dokusunu muhafaza etmiş; dokuyu dinsel, mezhebsel, etnik, ideolojik vb. anlamda homojenize eden ve/veya etmeye çalışan her türlü girişim, birlikte yaşam ya da barış kültürünü zedelemiş ve büyük trajedilerin yaşanmasına neden olmuştur.

Eğitimle barış, mümkün müdür? Küreselleşmenin, sosyal mobilizasyonun her geçen gün arttığı bir dönemde, insanların yersizleşmesinden ziyade birçokyerdeliği söz konusu; birçokyerdelik, pek çok kültürle, dille, insanla, toplumla karşılaşmak, ilişki kurmak, iletişmek anlamına gelse gerek. İnsan, böyle bir ortamda kimliksel bir ifadeyle mi yoksa kimliklerden arınarak mı ilişkide yer alacak? Hangisi, arzu ettiğimiz bir dünyanın kurulmasını sağlayabilir koşulsuzca?

Eğitim, bir kişi ve toplum olarak birlikte yaşamın güvence altına alınmasında bir işlev üstlenebilir mi? Nasıl? Zirvede, farklı coğrafya, ülke ve kültürlerden gelen eğitimciler, eğitimle barışın olanağını tartışma konusu yapacaklar. Bu zirvenin kendisi, eğitimle barışın ne denli mümkün olduğunun somut bir göstergesi olarak okunabilir.

Ders kitaplarından öğretmen yaklaşımlarına, olaylar karşısındaki tutumlarımıza, farklı dil, etnisite, kültürden öğrencilerin, eğitimcilerin paylaştığı okul ortamı, toplumsal barışın simülasyonu olarak tasarruf edilemez mi?

Eğitim, devletlerin ideolojikleşen bakışlarından, gündelik politikalarından çıkarılıp önündeki “milli” nitelemesinden de arındırarak birlikte yaşamanın ön koşulu olan ötekileştirici dillerden arındırmak yönünde çalışmaların desteklenerek barış kültürü beslenebilir. Barışın gerçekleşmesinde, yaşamasında eğitimden nasıl istifade edilebilir? Nasıl bir eğitim felsefesi? Referansı ne olabilir barışı oluşturan/oluşturacak ve koruyan/koruyacak bu felsefenin?

Bildiri
Toplumları anlamanın araçlarından biri de her toplumda görüldüğü varsayılan eğitim, aile, sanat, ekonomi, siyaset ve din kurumlarına bakmak. Toplumsal kurumlardan biri olan eğitim, devletin doğuşundan beri iktidarın ideolojik bir aygıtı olarak kullanılagelir. Endüstri Devrimi ile birlikte eğitim ihtiyacının artması, devletin eğitime daha fazla eğilmesine neden olur. Bütün toplumsal kurumların, en azından kuramsal düzlemde, “iyi insan” yetiştirmek için hareket ettiği iddia edilebilir. Kurumların organizasyonu olarak da kavramsallaştırılabilen devlet ve daha da özelde eğitim ve kurumları, "bu"nu nasıl gerçekleştirdi, gerçekleştiriyor ve şüphesiz en acil soru nasıl gerçekleştirecek? Dünya yurttaşlığı mümkün müdür?  Peki nasıl? Etnisite, dil, din, mezhep ve/veya tarikat, sınıf, sosyal zümre vb. üzerine inşa edilen kimlikler, dünya barışını sağlayabilir mi? Sağladı mı? Dünya yurttaşlığı vizyonu ya da bir başka deyişle "kosmopolitas" bilinci, her biri küresel öğelerle beslenen çocuk ve gençlerde “de facto” mevcut; bunu kuramsal bir dayanağa kavuşturmak için felsefe, bir eğitim aracı olarak değerlendirilemez mi? Bu bildiride, eğitim ile barışın olanaklı olduğu, "nasıl"ının dayanakları, felsefedeki ‘reductio ad absurdum’ (saçmaya indirgeme) yöntemi kullanılarak yapılmaya çalışılacak. Özetle, tarihte, özellikle 20. y.y.da ve hala günümüzde savaşların araçları ve/veya gerekçeleri olarak kullanılan “kimlik”lerden yola çıkarak “barış”ın mümkün olmadığı gösterilerek “cosmopolitas” temellendirilmeye gayret edilecek.

Yamyamlardan, klanlardan kalma çeşitli ritüeller vardır; bunlar, hala yaşamakta; üstelik daha vahşice değil daha medeni. Vahşilik, yaşama düşman değildir. Şöyle ki, bir klan için insan, kendi toteminden doğandır; aynı toteme sahip olanlardır insan; başka klandakilerse insan değildir; canlıdır sadece; o nedenle avdır, avlanır ve yenir. Tıpkı Yeni Dünya’yı keşfeden İspanyollar gibi. İspanyollar için de insan, Avrupalılar gibi ata binen, kıyafet giyenlerdir; oysa yeni dünyalılarda bunlar gözlenmez; o halde bunlar yani yerliler, insan değildir; tıpkı hayvanlar gibi öldürülebilirler; İspanyollar, yerlileri salarlar ve safari yaparlar. İlkel diye nitelendirdiğimiz klanlar, zevk için değil, ihtiyaçları için öldürürler ve yerler. Oysa ‘uygar’ dünyanın insanlarıysa zevk adına. O nedenle vahşi değildir yaptıkları insancadır, üstelik pek insancadır.

Hepimiz, birbirimiz için ‘barbar’ olduğumuz bir dünya mı istiyoruz? Barbar kelimesi, bu anlamda çok öğretici; kelimenin doğuşu, zaman içinde kazandığı anlamlar, bizlere, yol gösterici olabilir. Özellikle de günümüzde. Burada toplumsal belleğimizi tazelemek adına kimi hatırlatmalarda bulunacağım. Belki de asla kapanmayacak insanlık yaralarını kanırtıp kanatacağım. Toplumsal belleği tazelemek amacıyla hatırlatacağım acılarımızı. İstiklal Marşı’nın şairi, M. Akif’in tarihe dair şu sözleri anılmaya değerdir:
“Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”

“Barbar”, klasik antikitede kendi şehirlerinden olmayanlar, kendileri gibi düşünüp yaşamayanlar anlamında içeriklendirirken Romalılar, vandallar yani herhangi bir neden olmaksızın şiddete başvuran ve yakıp yıkanları tarif etmek amacıyla kullanırlar. Ortaçağ Avrupasında şüphesiz Hristiyan olmayanları anlatır. Kavram, günümüzde, hala Romalılar’ın yüklediği içerikle yaşamaktadır. Mesela Türkçe’ye Fransızcadan geçen sıfat, a. uygarlaşmamış kavim, topluluk; b. kaba saba, ilkel; c. kaba, kırıcı anlamında yer almaktadır sözlüklerde.

Burada dünya tarihindeki çeşitli trajedileri anmak istiyorum:
- Kızılderili katliamı
- İspanyoların yerli kırımı
- Avustralya yerlileri Aborjinlerin kırımı
- Yugoslavya’nın ardından yaşananlar
- Ermeni Tehciri
- Ermenistan’ın Hocali katliamı
- Nazilerin Yahudi soykırımı
- Ortaçağ Katolik Kilisesinin Yahudi kırımı
- Katolik Hristiyanların Katar katliamı
- Stalin’in gulakları
- Mao’nun toplama kampları
- Japonya’nın Kamboçya katliamı
- Fransa’nın Cezayir katliamı
- Kuzey Kore’nin toplama kampları
- Ruanda’da yaşananlar
- Afganistan, Irak ve Suriye’de yaşanan güncel durum
Katliama içkin olan şey iktidardır. Onun güçlenmesi, kimliğin pekişmesini doğurur. Pekişen kimlik, var olabilmek adına ötekisine ihtiyaç duyar. Yarattığı ötekisi, kendini var ettiği gibi, onu değersizleştirerek kendini değerli hale getirir; üstünlük, yapacağı her şeyi psikolojik anlamda rahatça yapmasını sağlar; hatta, dinsel, hukuksal, toplumsal olarak meşrulaştırır. Devletin, iktidarın ya da egemen ideolojinin, dünya görüşünün kalemşorları ya da teorisyenleri, yazdıkları ‘fetva’larla ‘sıradan’ kişileri, iktidarın bekaası için ideolojik birer araç olarak kullanır. Bunun en tipik örneği Nazi dönemi bilim insanlarıdır. Konu üzerine çok yazılmasına, çizilmesine karşın hala bakir bir alan olduğu kanaatindeyim. Çünkü paradigma, uygarlık, vahşet, hukuk, insan hakları gibi oldukça modernist ve semavi dinlerin de meşrulaştırdığı insanmerkezci bir perspektife dayanmakta.

Suçun kolektif olması, ideolojik olarak dolaşıma sokulan kavramlarla zihinlerin ipotek altına alınması; bireyin kişiliğinin ezilerek insanlaştırılmaları gibi saikler, özsaygıyı bertaraf edince geriye kalan fenomenolojik olarak insan değildir. Bir tür avatartır. İşte ideoloji, belli türden bir kimliği temele alarak iktidarı ve en başta eğitimi dizayn etmeye çalıştığında kaçınılmaz biçimde kimlik girdabına kapılmakta.

İdeolojilerin sıklıkla başvurduğu x ya da y kutsalı için ölümün yüceltilmesi, ‘sıradan’ insanların feda edilebilir görülmesi sağlar. Bu kaçınılmazdır, çünkü ‘sıradan’ insanları nasıl cepheye sürüp rahatça ölmeleri/öldürmeleri sağlanabilir ki? İdeolojiler, üst kimliklerle katliam yapanlar, savaşanlar, primitif ya da ilkel olduğunu iddia ettiğimiz klanlardan daha insan, yaşama daha düşman. Yamyam olarak aşağıladığımız klanların ‘zevk’ için öldürmediklerini hatırlayalım.

Nietzcshe, “İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır.” der, çağdaşı Bakunin, onu destekyelici şu sözü söyleyerek kişileri masumlaştırır: “En ateşli devrimciyi alın, ona mutlak iktidar verin, bir yıl içinde Çar’dan daha beter olacaktır.” Oysa kişiler de masum değildir. Masumluk, insancadır. İnsanca olan her şeyse yaşama, doğaya aykırıdır. Amaç, özellikle eğitimle insanın zararını yok etmek değil, çünkü bu olanaksızdır; olabildiğince minimalize etmektir.

Eğitim, kimlikleri parçalarsa ondan beslenen iktidarı da parçalar; barış, kimliklerin, devletlerin, iktidarın parçalanmasıyla gelecektir. Değilse, bugün x, yarın y, öbür gün z zulmüne tanıklık edeceğiz. Ölüm, yine bir başka iktidarca üretilen çeşitli kültler ile yüceltilerek gönüllü olarak ölmeye gidecek insanları(nı) bulacaktır. Örnek: IŞİD! Örnek, devrim için ölenler! Örnek: Cihat için ölenler/öldürenler...

Herhangi canlı ya da değil bir varlığı milyarlarca kez büyüttüğünüzde amorf olduklarını fraktallarda görebiliriz: Bir araya geldiklerinde şüphesiz bir uyum yaratırlar; yarattıkları uyum, bileşenlerin “aynı” oldukları anlamına gelmez. Eğitim, özellikle 19. y.y.dan bu yana oldukça militarist bir örgütlenmeyle toplumu, ideolojik olarak yaratılan üst kimliklerin altında birleştirmek için üretilen politikalara dayandırılmakta.

Bunun tipik örneklerine öyle çok rastlarız ki, neredeyse tarih bunların çöplüğüdür bile denebilir. Benim için kuramsal bilginin ötesinden kanımla, canımla, ruhumla yaşadığım kişisel deneyimimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki karikatür gibi gelecek; tıpkı klanların komşu klanların üyelerini yemeleri, İspanyollar’ın Amerika yerlilerini safaride avlamaları ya da Ortaçağ Avrupa’sının kara ölüm denen vebanın sorumlusu olarak gördükleri Yahudileri yakmaları gibi…

Türkiye’de militarizmin, ötekileştirmenin, düşmanlığın; insanı, iktidarın nesnesine dönüşmesini, size, küçük bir çocuğun içinde yer aldığı bir resimle anlatmaya çalışayım: 12 Eylül 1980 cuntasının ardından gemi azıya alan militarist kültür, ilkokul 3. sınıf öğrencilerinin hayat bilgisi adlı ders kitabında “komşularımızı tanıyalım” konu başlıklı bölümde Türkiye’nin sınır komşuları, nüfusları, asker sayıları, savaş uçakları, savaş helikopterleri, savaş gemilerin anime edildiği grafiklerle anlatılıyordu… Eğitim, militarizm, devlet... denilince nedense o ders kitabı canlanır gözlerimde… Sahi, benim Iraklı, Suriyeli, Gürcü, Ermeni, Azeri, Bulgar ve Yunanlı çocuktan farkımı anlatabilecek var mı içinizde? Şu anda o tarihte benim gibi çocuk olanlarla birlikteyim ve eğitimle barış nasıl mümkün olur sorusunu tartışıyorum. Bir Çin atasözü, “Umut, en büyük talihtir.” der, umutluyum, çünkü o komşularını “düşman” gören/gösteren müfredatın içinden çıktım. Bu yüzden insana ve hayata güveniyorum.

Eğitim, herhangi bir kimlik üzerine inşa edilirse düşmanlık ve savaşa neden olur; eğitim, ancak ve ancak kimliklerden yalıtıldığı koşulda birlikte yaşam, güven temelli kurulabilir. Türkçede “Öküz öldü ortaklık bitti.” deyimi üzerine düşünüyorum uzun süredir. Sahi, burada bulunanların öküzü nedir? Öküz ne idiydi de yüzlerce yıl birlikte yaşadıktan sonra Ermeni Tehciri yaşandı? Öküz neydi de Yugoslavya’da nehirler kan aktı? Barış, yapay, gelip geçici “öküz”ler üzerine kurulamaz; örnekleri çoğaltılabilir. Öküzsüz ortaklık mümkün müdür? Bunun yolu, sanırım, çağcıl hukuk. İnsan haklarını, çevre haklarını temele alan insanmerkezli bakışın esiri olmayan, doğayı bütün unsurlarıyla kucaklayan, evrendeki varlıklar arasında değer hiyerarşisi gütmeyen bir bakışla mümkün olabilir.

Eğitimde farklılıkları değil benzerlikleri anlatabiliriz. Farklılıklarımızı değil, benzerliklerimizi. Çünkü bizler, farklılıkarımız üzerinden bir hayat kuramayız; kuramadık da kuramayacağız da. Oysa benzerliklerimiz var… Ağlıyoruz. Gülüyoruz. Acıkıyoruz. Merak ediyoruz. Sevişiyoruz. Güven ve huzur içinde yani mutlu biçimde yaşamak istiyoruz.

İnsan, kendiyle özdeştir, ne dini ne de etnisitesiyle. Dininin tarihi, milletinin bir tarihi vardır; kaldı ki bunlar, yapay biçimde yaratılmış, üretilmiş kimliklerdir. Ve insanın olgusal anlamda bunlarla özdeşliği söz konusu değildir. bu ve benzeri kimliklerle kurulan özdeşlikler, daima ötekisini yaratır. Herkesi, birbirinin barbarına dönüştürür. Herkese, ötekisini öldürmek, zulüm etmek, üzerinde tasarruf sahibi olmak için ‘rasyonel’ nedenler verir.

İktidar kimlik, kimlik iktidar, ikisi birden otoriter bir çevre yaratır. Okul, devlette atomize olan iktidarın ideolojik araçlarından biridir. Okul, mimari yapısıyla, ders materyalleriyle, öğretmenleriyle mevcut ideolojik yapılanmanın “silah”ına dönüşür; bunun sonucu olarak barışı tehdit eder, savaşı derinleştirir.

Evet, öküz nedir? Ne olabilir? Mevcut öküzlerin işe yaramadığı, günümüze değin süreçte sıklıkla tanık olduğumuz örneklerle dolu. Oysa, paradigmayı kırmak; yönet(il)mek yerine yönetişimi ikame ederek kişilerin her türden sürece dahil edildiği bir çevre inşa etmek sorumluluğumuz olsa gerek.

Ne öğretmen ne de yukarıdan (bakanlıktan, hükumetten vb.) dikey örgütlenme ile belirlenen, hizmet alanların hiç bir biçimde sürece dahil edilmediği, tanımlandığı şekle sokulmaya çalışıldığı bir fonda her ne üretirseniz üretin mutluluk ve onun gereği olan barışın üretilemeyeceği aşikardır.

Redustio ad absurdum yöntemi ile kimlik temelli bir eğitim felsefesiyle barışın tesis edilmediği, tarihsel örneklerle gösterdikten sonra bir başka yöntem ile de eğitimin ne tür bir “değer” üzerine kurulabileceğini, pozitif belirleme ya da tanımlamayla göstermeye gayret edeceğim: Değer nedir? Ne olabilir? Mesela buradaki öküzümüz, bize yol gösterebilir mi? Kılavuzumuz ne olabilir? Etik temelli bir yaklaşım “öküz” olarak merkeze alınabilir. Bir kafeteryadakiler şoför, mühendis, hemşire, tesisatçı değil, “müşteri”dir; okulda öğrenci, hastanede hasta, fabrikada işçidir. Etik temelli yaklaşımda ilişkinin taraflarının statüleri, orada onlardan beklenenleri belirler. Kişiler, yaptıklarıyla değerlendirilirler, renkleriyle değil. Etik yaklaşım, kişileri, renklerinden, ırklarından, varsa dinlerinden, toplumsal cinsiyet kategorilerinden, sıfatlarından… arındırabilir. Tersi, etik anlamda sorundur.

Eğitim, belli bir düşünce tasarımı üzerine inşa edilebilir. Devlet, tek belirleyici öğe değildir. Geç 19. y.y. erken 20. y.y. devletin güçlü, kutsal, bireyinse devlet için feda edilebilir olduğu dönemlerdir. Daha 100 yıl önce savaşa onur için giden gençler, şimdi gitmiyorlar, gitmeyi reddediyorlar. Bu, sevinçten öte, mutluluktan öte sanki her şeyin ilelebet değişeceği bir umudu içinde taşıyor. “Birey, devlet için”den, “devlet, birey için”e geçiş, yüzlerce, belki de binlerce yıl aldı. Devlet, bütün kutsallar gibi aşındı. Kutsalları aşındıran, iktidar halesine sahip her ne varsa onu kıran bir perspektifle inşa edilen eğitim kurumu, olguyla örtüşen, onunla bütünleşen bir yapıya kavuşabilir. Okullar ve devletin, resmi girişler için evrak veren bürokratik kurumlara dönüştüğü günümüzde bireyin kişileşip entelektüel bir varlığa evrilmesindeki etkisinin her geçen gün azaldığı günümüzde genelinde eğitimin özelinde okulların geleceğini, şimdisini düşünmek, sorumluluğumuz.

Olguya bakmak, onu modellemek, önemli bir başlangıç olabilir. Oysa devlet, ajandasındakileri zerk etmek adına olguya rağmen hareket ederek çocuklara değil ama gençlere kendini güldürmekte. Gülünen şeyse, korkutuculuğunu kaybetmiştir. İktidarların mizaha tahammül edememeleri bu nedenledir en çok. devlet ve merasimleri artık nasıl mizah konusuysa okul, işleyişi ve materyalleri de öyledir. Bu durum, mevcudun sürdürülebilir olmadığını göstermekte. Onları hayata hazırlamak iddiasında olmayan, sosyal ve psikolojik gelişimlerini temele alan bir anlayış, ideolojik angajmanlarla dolu bagajın boşaltılması iyi bir başlangıç olabilir.

Sonuç
Politikalar, kimlik, kültür, farklı kültürler… o kadar akademik çalışma yapıldı ki, çokkültürlülük sakıza dönüştü. Çokkültürlülüğün Yugoslavya örneğinde olduğu gibi yürümediği iddia edilerek devletin tek kimlik altında birleştiriciliği temellendirilmeye çalışıldı. Kimliklerden soyunmak mümkün mü? Eğitimi, kimliklerden soyarak insanı sıfatlarından soyarak çıplaklaştırmak peki? Eşitlenmek. Kavga, eşitler arasında olmaz. İnsanın kendiyle savaştığı vaki değildir. İnsan, kendiyle özdeştir. İnsanın, insan olandan ayrılması kimliklerledir. Bu nedenle din, mezhep, etnisite, toplumsal cinsiyet vb.  kimlikler(in)den soyunmalı insan! Erkek kimliğiyle insanlar, kadın - erkek, Müslüman kimliğiyle, Müslüman ve Müslüman olmayan, hatta semavi dinlere mensup olan ve olmayanlar… diye kategorileştirilir. Buradan barışı üretemiyoruz. Kimyanın millisi, matematiğin mezhebi nasıl yoksa tarihin de olmamalı; ülkeler, milli eğitim bakanlıklarınca ideolojik bir ayıt olarak tasarruf etmek istiyorlar eğitimi; biz eğitimciler, M. Foucoult’un “Gelecek, şimdiye yapılan müdahaledir.” sözünde dile gelen hakikati mottomuz kılalım. Şair M. Akif’in dediği gibi ibret alalım, Fuzuli’nin karıncasını hatırlayalım ve şüphesiz Hafız’ı. Eğitim, insanları, hem kendilerinden hem de doğadan uzaklaştıran değil onlara yaklaştıran, özdeş kılan bir anlayışla yapıldığı koşulda barışa hizmet edebilir; ancak etik temelli bir yaklaşımla!

Hafız’a selam…

Saygılarımla,

V. Metin Bayrak’ 20 Haziran 2014’İstanbul, Denizli
23-25 Haziran 2014’te İstanbul’da Öncü Eğitimciler Derneği tarafından gerçekleştirilen 1. Uluslararası Öncü Öğretmenler Zirvesi’nde yapılan konuşmanın tam metnidir.

24 Ocak 2014 Cuma

karne günü üzerine

karneden başlayıp eğitime oradan da kaçınılmaz biçimde iktidara gitmek eşyanın tabiatı gereği olsa gerek. ama  önce merkeze eğitimi alarak birkaç kavramın sözlük ve etimolojik anlamlarına bakalım.

latince “quaterni” fransızcaya “carnet” diye geçer, oradan da osmanlıcaya günümüzdeki haliyle “karne”; iki anlamı var; birincisi, dört, dörtlü; ikincisi bir kağıdın ikiye katlanması. ingilizce report ya da school card diye geçiyor. ingilizcedeki “report” ise latince “re-portare” fiilinden türetilmiş, geri taşımak anlamına gelen bir kelime.

eğitim, türkçe egid’den gelir ve bükmek anlamını da taşır. terbiye, arapça tarbiya’dan gelir birinci anlamı, büyütme, yetiştirme ve eğitme; ikinci anlamıysa suda yumuşatma. ingilizceye ıslah etmek, yetiştirmek, büyütmek anlamlarına gelen educare fiilinden geçer.

sözlük ve etimolojik hatırlatmaların ardından eğitimin, farklı kültürlerce eğip bükmek olarak anlaşıldığını görüyoruz. buradan hareketle eğitimin ezen - ezilen, üst - ast, buyuran - buyurulan, etkin - edilgen, güçlü - zayıf, siz - sen söylemine içkin olduğu  ileri sürülebilir. özünde eşitsizlik ilkesi üzerine kurulu ilişki, hiç şüphesiz eğitime tabi tutulanı mağdurlaştırmaktadır. hiç şüphesiz egemen, süreci kendi meşrebince yürütür ve yaptığı her şeyi kurumsal yapıları, dini, hatta bilim, felsefe ve sanatı da kullanarak rasyonalize eder. iktidar, farklı birimlerin koalisyonuysa eğitim söz konusu olduğunda kurumların ittifakı, ezme, eğip bükme işini yüklenir aralarında işbölümü yaparak.

ne kadar eğip büktüklerini de report ederler ya da belgelerler. karne, öğrencinin yani tanımlı mekansallık içinde özneleştirilerek kişilik kazan(dırıl)an bireyin iktidarca ölçülmesidir. ölçü birimi üzerinden de değer biçer. insan, dijital bir varlığa dönüş(türül)ür. böylece yaşam, nicel değerlere tahvil edilir. öğrencinin karnesinden dürüst, paylaşımcı, yardımsever, kendiyle barışık, mutlu… olup olmadığını göremeyiz.

nedense terbiye, eğitim, education kelimelerini düşününce hiyerarşi kavramı kendiliğinden çıkarıyor kafasını ve “eğitimin kendisi bir iktidar!” diyor. bu durumda ne yapacağız?

eğitim, bütün iddiasına rağmen, dilediği gibi insan yetiştirememekte; çünkü insanın bir özünün olmadığını, dilediği gibi biçimlendirebileceğim iddiasındadır; oysa davranışçı kuram, insan ve davranışlarının yalnızca bir yönünü açıklayabilir; insansa karmaşık bir varlık olarak asla tek bir kuramsal çerçeve içine sığdırılamaz. bütün güçlü yapılarına rağmen dinlerin ve ideolojik yapılanmaların içinde doğmuş büyümüş ve rejim karşıtı insanların varlığı bunun en somut göstergesidir.
eğitim(i) veren, ilişkinin normlarını da belirler. iktidar, kendini norm belirleyici olarak gösterir. ilişki, ortak akıl üretmenin koşulunu taşımaz. akıl, ortak değildir, çünkü olamayacağı, bir bebek ya da çocuğun iradesinden ahlaksal ve hukuksal anlamda söz edilemeyeceği iddia edilir; o nedenle eğitim veren ya da eğen büken, ilişkinin biçimini ve içeriğini belirler; sıklıkla da hedef özneye “rağmen” yapar bunu. hatta “o”nun iyiliği için. ‘iyi niyet’ taşınarak. hatta kutsal bir vazife icra edilerek. ama “cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşelidir.” deyişi de bize göstermektedir ki kişinin benliğini ezen her türden eğitim tasarrufu, hayatı daraltıcı sonuçlar doğurur.

karne gününde eğitim eleştirisi yapmak değil(di) niyetim, tekrar ana caddeye yani konuya dönelim. karnenin, öğrencilerin ağırlıklı olarak akademik aynaları olduğu iddia edilir; oysa iktidarca belirlenmiş kategorilerde, yine iktidarca belirlenen içeriklerin, yine iktidarca ehliyet verilen eğitimcilerce verilen eğitimlerin ölçülmesidir neticede. kaldı ki müfredatın ya da eğitim içeriklerinin çoklu zeka kuramına ne denli uygun olduğu tartışılır.

biçim ve içerik anlamında özellikle modernizme birlikte şekillenen eğitimin militer yapısını kırmak için önce eşzamanlı biçim ve içerik kalıplarının parçalanması için uğraş vermek gerektiği kanaatindeyim. ‘demokrasi’ komedisinin oya sıkıştırılmasını reddetmenin yolu oy kullanmamaksa eğitim alanındaki iktidarı yok saymak için de karne almama eylemi yapmak lazım. hatta daha radikal anlamda okula gitmeme eylemi. bütün öğrencilerimi karne almamaya çağırıyorum.

ebeveynlere kısa not
çocuk sahibi olmak, onun bedeni ve ruhu üzerinde tasarruf sahibi olma hakkı vermez. karne hediyesi, ders başarısı üzerinden öğrenciyi algılamak, koşullu ilişki geliştirilmesine neden olmakta. oysa sevgi, koşulsuz olduğunda anlamlıdır ya da sevgidir. koşula bağlı olana kavramsal anlamda sevgi denmez. motivasyon için tehditvari yaklaşımlar, ceza vb. pratikler, 20. yy. ile birlikte tarihe karıştı. çünkü iktidarın her türünü reddedici bilince sahip bir insan türü oluşmakta. yaklaşım, olguyla ya da realiteyle örtüştüğü ölçüde problem çözme kabiliyetine koruyabilir. hayattaki varlığı da buna bağlıdır.

bu kısa yazılamayı türkçe yazılmış bir haiku ile bitirelim…

eğitim
taştım
ıslah
d
a
edilmiştim
nasıl
oldu
?



v. metin bayrak
24 ocak 2014’istanbul, f.zade


16 Eylül 2013 Pazartesi

eğitimin "milli" olanını almayı/vermeyi vicdanen reddediyorum...

eğitimin "milli" olanını almayı/vermeyi vicdanen reddediyorum...

dinsel kurumların ardından en büyük 'yalan', okul ve türevi hiyerarşik örgütlenmelerle varlığını iktidara eklemlenerek sürdüren kurumlar olsa gerek. (dikkat! "din" ve "eğitim" demiyorum, "kurumları" diyorum; çünkü ikisi de insanın varoluşunda yer alan olgular.) çünkü ikisi de iktidarın ideolojik aracı gibi iş görmekte kurumlaştıkça... beden ve bilinç üzerinde tasarrufta bulunmaktalar... insanın özgürlüğü önündeki en büyük ve en somut kurumsal engelleri aşma zamanı geldi... kurumsal yapıları insanı temele alacak şekilde evriltelim... önce kurgusunu, ardından içeriğini... iktidardan arındırabildiğimiz ölçüde
ulaşabiliriz insana. çünkü dinsel kurumlar ve eğitim kurumları insanı perdelemekte... 

mesela t.c. milli eğitim bakanlığı'nı önündeki patolojik "milli" ifadesinden arındırarak işe başlayabiliriz... yeni eğitim - öğretim yılının, iktidarın ideolojik söylemlerine teslim olmadığımız, bilakis bunları daha fazla ifşa ettiğimiz bir sürecin başlangıcı olmasını diliyorum... bunun için kimliklerimizden, aidiyetlerimizden arınıp geride kalana odaklanarak işe başlanabilir... 

"milli" olan müfredata göre eğitim almayı da vermeyi de vicdanen reddediyorum... 

v. metin bayrak
16 eylül 2013'istanbul