sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2016 Salı

Simgelerin İktidarı Üzerine

Gücün Simgeselleşmesi Üzerine
(Simgelerin İktidarı Üzerine)
“Tüketmek, ibadettir.”
Bu yazılamada; simge, güç, iktidar, simgeleşme, nesneleşme, nesnelleşme, iktidarın simgeleşmesi, ülke, devlet, temsil, temsilci/lik, totem, tanrı, din, konvansiyonel din, İbrahimi din/ler, mabed, firma, sermaye, marka, sınıf, aidiyet, egemen/lik, hegomonya, tahakkûm, küreselleşme, küresel sermaye, kapitalizm, post-kapitalizm, tüketim, ibadet, paganizm, hedonizm kavramları ve ilişkileriyle 19. ve 20. yüzyılın küresel aktörlerinin başında gelen Paris’in (Fransa) Şanzelize Caddesi’ndeki Louis Vuitton mağazası (Dünya –> Avrupa –> Fransa –> Paris –> Şanzelize –> LW –> Ürünler –> Müşteriler/i), bunlar arasındaki ilişkiselliğin dinamikleri ve ürettiği iktidar yapılanmasıyla kutsalları; gücün temsili üzerinden iktidar, kutsallık, ibadet, temsiliyet kavramları dolayımıyla okunmaya ve 21. yüzyılın ekonomi–politikası ve uzantısı ya da türevi simgelerine dair kimi hipotetik tezler –daha doğrusu "noesis" niteliğinde– ileri sürülmeye çalışılmaktadır.
Konu, simge ya da obje olarak Louis Vuitton’un Şenzelize Caddesi’ndeki (kamusal alan/kent) mağazası seçildi. Çünkü temsilin, gücün, uğraklığın, ekonomi–politiğin cisimleştiği, hayata sirayet ettiği, yazılamanın harcını oluşturan kavramların kesiştiği bir varlık alanı. Bunların kesişim kümesinde olan bir markanın ontolojik–epistemolojik çözümlemesi ya da bir başka deyişle yapısal (ekonomi-politik, simgesel yani geniş anlamda ideolojik) okuması. Antropolojik parantezin içinde kalana odaklanıp olgudaki mevcut hayatın zamkına; buraya içkin olan iktidara, paraya ve türevlerine; markaların birer tanrı olarak düşünce yapılarına ya da silikleşip flulaşarak fona dönüşen, kendi(si)ni her yerde gösterip hiçbir yerde olmayan sisteme; sistemin kusmuğu para yoluyla tanrı(ça)larına ibadet ettiren (bu cinsiyetçi söylemle yeniden üretilen retorik) Zeitgeist’a bakmak. “Zeitgeist’in ruhu, ancak, onu teneffüs edip ona teslim olmadan soyulabilir.” varsayımından hareketle klavyeye alınan bu yazılamada dile gelen tezler, çağın maneviyatını ifşa etmeye yöneliktir ve “noesis” kategorisindedir. Tezler, raslamsal olup entelektüel olarak ciddi hesaplaşmaların ardından dillendirilmiş değiller. ‘Akıl’la değil belki ama ‘rasyo’ ile kirletilmemiş, naifliği satın alınmamış; bu anlamıyla (da) “anything goes”a (Feyeraband’e selam!) “uygun”. Diğer yandan uyarıcı bombardımanı altında 140 karaktere, okumanın yerini göz atmanın aldığı günümüz ruhuna teslim ol(ma)maktır!
Simge; güce, kimliğe ve mânâya içkindir. Dolaysız bir iletişim aracı olan simgenin bizatihi kendisi iktidardır. Dil, bir bakıma simgeler/in toplamıdır. Somut, yani fizik ya da metafizik varlıkları taşır, yaşatır, yeniden üretir, başkalaş(tır)arak mutasyona uğra(tı)r, virüsmüşçesine ölümsüzleş(tir)ir. Bir iletişim aracı olarak simge, taşıdığı “ileti”yi bir özneden –zaman zaman ondan bağımsızlaşarak– bir başka özneye taşır, ulaştırır. Güce ve/veya kimliğe içkinliği burada da gözlenir.
“Simge, yaşama, dille ve mânâyla birlikte eşzamanlı girmiştir.” tezi sorunludur; çünkü simge, dar anlamıyla dilden önce hatta menşeindeki temel olgulardan biridir; dil, doğal ve/veya yapay yollarla ya da araçlarla iletişim sağlayan bir araçtır; bu nedenle “Simge, doğal dili aştığından, insanın insanlaşma sürecinde doğmuştur.” tezi ileri sürülebilir.
Armalar, bayraklar, logolar, hatta isimler simgedir; kelimelerse düşünce ve gerçeklikteki varlıkların dildeki simgeleri olarak düşünülür: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” (Wittgeinstein’a selam!) Olgusal dünyada simgelerin, taşıyıcısı olduğu varlığı aşıp müstakil bir varlığa dönüştüğü örneklere rastlanır. Mesela ülkelerin bayrakları, askeri birliklerin flamaları, firmaların kurumsal logoları, markaların ikonları vb. Kimi zaman da simgeler, örneğin başörtüsü / türban, zamanla mutasyona (terimden nesneye, “türban”dan “başörtüsü”ne geçiş sürecinde geleneksel gösterilenin / nesnenin yerine geçiş) uğrayarak bambaşka bir anlama ya da kimliğe bürünebilir. Sumerlerde tapınak fahişesi rahibelerin bulundukları ya da taşıdıkları statünün yüksekliğinin ifadesi olan başörtüsü, zamanla ‘sıradan’ kadınların da bu ‘değerli’, statü sembolü olan aksesuarı ya da simgeyi kullanmalarıyla gündelik seküler yaşama sirayet eder. Semavi dinlerle birlikte, bir başka içeriğe kavuşarak yeniden uhrevileş(tiril)ir. Yakın zaman Türkiyesi’nin sosyal-ekonomi-politik-ruhsal tarih okuması, bu “simge” ya da “sembol"den bağımsız yapılamaz. Bir ülkenin, toplumun iç huzurunu, ahengini, politikalarını, insanlar arası ilişkilerini, kurumsal işleyişini derinden etkileme, yönlendirme gücüne sahiptir. Bu nedenle: “Simge, nesnesinden, kullanımından müstakil bir kimliğe ve iktidara (da) sahiptir.” tezi ileri sürülebilir.
Antropolojik anlamda “ilkel” adı verilen kabilelerde simge, “totem"lerinde cisimleşir, onunla özdeşleşir. Şaman, totemin, topluluğun üyelerine aktarımını, tebliğini yapar; klan, kabile vb. sosyolojik birim, kendini bir başka topluluktan ya da birimden ayırt edici bir dile ya da simgeye kavuşur; bununla ifade eder kendini; kimliğinin ayırılmaz parçasına dönüşür; hatta kimliğini onunla kurar, işte bu dil, klanın ya da topluluğun/un simgesidir, toplulukla ve üyeleriyle özdeştir bir bakıma.
Klan sayısı arttıkça totemler/i de artar; klanlar farklılaştıkça totemler/i de farklılaşır. Klanlardan biri, diğerleri üzerinde tahakküm kurarak “eşitler arasında birinci” (primus inter pares)  konumuna yerleşir. Arkaik anlamda devletin izleri, siyaset biliminde, felsefede burada (da) aranır. Diğer simgeler üzerinde otorite kuran, simgeler arasında hiyerarşi yaratan klan ve şefi, zamanla krala, tanrı-krala ve nihayet imparatora evrilir;  Japonya’daki örneğiyle “Güneşin Oğlu”na. Şeften krala evrilme sürecinde topluluklar, sosyo-siyasal evrim geçirerek devletin ilk şekillerini üretir. Siyasal yönetim kurumlaştıkça büyür ve merkezîleşir; merkezîleştikçe de bürokrasi, vergi, hazine, dağıtım, lojistik, yazışma, sınır vb. kavramlar, kurumlar ve ilişkiler doğar; bunların dolaysız anlatımı, kaçınılmaz biçimde simgeleri yaratır. İktidarın temsile olan ihtiyacı, merkezden bütün hâkimiyet alanına egemenliğinin aracı ile ikame edilir. Temsil, ihtiyacı/nı simgeyle çözer: iktidar, temsillerle kendi egemenliğini anlatır; henüz her yerde değildir; resmi alanlardadır ve etkileri sınırladır.
Yeniçağ, bu panoramik görünümün ardından zuhur eder; modern devletler doğar. Alternatif ulaşım yollarının keşif, yeni yaşam alanlarının –insan ve doğa anlamında– sömürgeleştirilmesi, kimi bilimlerdeki üretimler ve teknolojik aygıtların da yardımıyla devletler, toplumlar ve kıtalar arası iletişim artar; bu ‘gelişmeler'e, değişimlere paralel olarak ilişkilerin ürettiği temsilcilikler, elçilikler, müesseseler de doğar ve de facto dolaşıma girer. 17. yüzyılda ilk örneklerine rastlanır; 18. yüzyıldaysa kurumsallaşır. Burjuvazi, kapitalizmin inkişafıyla kendi kamusal alanını da yaratmaya başlar; dinin ve aristokrasinin kodları dışında “civil” kamusal alanlar doğar; mesela kafeler. 18. yüzyıl. öncesinde heyetlerin uzun süreli ziyaretleriyle kurulan ve sürdürülen ilişkiler, kalıcı temsilcilikler –elçilik, konsolosluk– üretir. 19. yüzyılda özellikle imparatorluklar, kendi güçlerini dünyaya anlatma, berkitme, yayma araçlarının başında elçiliklerini kullanırlar; şatafat, özellikle takvim günlerinde verilen resepsiyonlarla şahikasına ulaşır. 19. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte başlayan fuarlarsa, imparatorlukların orduya paralel olarak inkişaf eden, gelişen, anılan sanayi –teknik– ekonomik güçlerini sergiledikleri, bir tür silahsız çoklu cephe şeklinde savaştıkları platformlara dönüşür.
Şefin krala, meşruti monaraka evrildiği süreçte konvansiyonel iktidar, Yeniçağla ya da sekülerleşmeyle, bir başka deyişle “ratio"nun egemenliğiyle ve/veya tanrısal aklın yerine geçmesiyle güç kaybeder. 17. yüzyılda İngiliz Aydınlanmasıyla başlayıp 18. yüzyıl Fransız Aydınlanmasıyla nihai formunu kazanan yönetim anlayışına Alman Aydınlanması felsefi zırhını kazandırır; böylece kralın yetkileri tırpanlanır, bunun zorunlu sonucu olarak 19. yüzyıldaki Anayasal Monarşilerin yolu açılır. Günümüzde de çeşitli örnekleri (Birleşik Krallık, İsveç Krallığı, Hollanda Kraliyeti, İspanya Krallığı, Japonya, Tayland vb.) görülmesine karşın asgari etki ve/veya yetkileri olmakla birlikte varlıklarının sembolik olduğu söylenebilir. Yeniçağ ile birlikte artan ekonomik faaliyetler, gelişen teknolojilerle üretim araçlarının değişmesi, tarım ve hayvancılıktan endüstri toplumuna evrim, toprağa dayalı egemenliğin ve türevi Aristokrasinin koltuğunu sarsar. Kapalı toplumlar, yerini, zamanla ekonomi–politikteki değişimlerin de etkisiyle açık topluma bırakır. Değişim, iktidar/ın devri, sancılı olur. Çatışmanın doğurduğu kaos sürmektedir.
Hayata egemen olan “kutsal üçlü”, aristokrasi, monark ve din kurumundan oluşur. Aristokrasi -ki ruhban sınıfı ve/veya ulema da bu kategori altında düşünülebilir-, kutsal üçlünün oluşturduğu ittifakın zamkıdır; krallık rejimi ve 'vicdan'ı (olan) kilise(si)yle ve/veya cami(si)yle yani statükoyla ittifakını güçlendirerek mevcudu/nu muhafaza etmeye gayret eder; kaçınılmaz değişime ya da sona direnmeye çalışır, oysa direndiği yaşamdır ve Zeitgeist’a teslim olur; çünkü o, yaşamın koşulsuzca tek hâkimidir, sonuç: burjuvazinin ve ‘kuru kalabalık’ın ya da ‘baldırı çıplaklar'ın mutlak egemenliği! Ama şimdilik!
Burjuvazinin 19. yüzyılda kemikleşen, atomize olan gücü, kapitalist ekonomi–politiğinin dünya üzerindeki egemenliğiyle daha da güçlenir. Küresel ticaret ve türevi turizm/in İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından ivme kazanması, sınırları, burjuvazi ve/veya sermaye için gittikçe anlamsızlaştırır. Küreselleşme, özellikle ‘I'. Dünya’nın ‘II.’ ve ‘III'. Dünya’ya erişimlerini kolaylaştıracak hukuksal düzenlemeleri ulus–devletlere bir ‘zorunluluk’, ‘ev ödevi’ olarak sunar ve sermayenin –ki artık ‘sahipsiz'dir-, ‘yabancı’ yatırım(lar)ın önündeki bütün engelleri kaldır(t)ır.
Borsaların küresel işleme açılmasıyla burjuvazi (Yazılamada “Sahipsiz Sermaye" SS diye söz edilecektir.), bir yandan ontolojik anlamda mutasyona uğrarken diğer yandan da sahipsizleşerek devlet bütçelerini aşan büyüklüklere ulaşır. (Apple, Microsoft, GM, WallMart, Toyota, VW vb.)  SS ekonomi-politiğinin ürünü olarak devletler, küresel firmaların ve/veya markaların hizmetçisine, asistanlığına, kârlarını maksimize eden araçlığa soyunur. Ülke yönetimlerinin ‘başarı’sı, küresel firmalara (SS) gösterdiği kolaylıklarla ölçülmeye başla(nı)r. Ortaçağ’daki “Felsefe, dinin hizmetçisidir.” sözü, “Bilimler, devletler ve de facto hukuk, markaların (SS) hizmetçisidir.” tezine evrilir; hizmet edilenin ‘rengi’ değişse de özü aynıdır: egemen/in iktidarı.
Mazinin kralları diye de düşünülebilen günümüz devletlerinin yönetici elitlerinin (şansölyeler, devlet başkanları, başkanlar, başbakanlar, üst düzey bürokratlar vb.), görev süreleri bitince, emekli olunca, yeniden seçilemeyince vb. SS’lere hizmet eden firmalara ücrete mukabil ‘danışmanlık’ yapmaları manidardır. (Zeitgeist’a selam!)
SS’lerin, kendilerine markaları zırh yaparak görünmezlik kazandığı günümüzde her şey ürünleşip metalaşabilirken aynı zamanda markalaş(tırıl)abilir de. Markalaşması, dünya iktidarını paylaşan putlar arasında kendine yer açması demektir. Yeter ki SS’ler istesin, markalaştıramayacakları şey yoktur; bu, kimi zaman bir toplama kampı, savaş meydanı, tahrip olmuş bir gemi, kimi zaman ‘milli park’a dönüştürülen, ‘yaban’ yaşam alanları, kimi zaman dinsel bir figür, aktör ya da ayindir; kimi zamansa kirli bir iç çamaşırı, kullanılmış bir kalem. Her şey satılıktır; çünkü tüketim, ibadettir.
Kendileri de SS’lerin birer ‘marka'sı olan popüler ‘özne’ler, bir tür tanrı-yıldızlar olarak kendi adlarına ‘yarattıkları’ markalar(ıy)la ambalajı/nı, kullanım değerinin önüne geçerek ‘çağcıl’ çoktanrıcılık, yeniden üretilerek dolaşıma, tüketime, kullanıma, imana ve nihayet raflardaki yerini alarak ibadete sunulur. Tapınılan, putun ambalajıdır. Töze dönüşen ilinek, tözsüz yaşam(sızlığ)a adımdır ki, bu da bir tür oksimorondur. Kavranılamazlığı, biraz da bundandır.
Markalar, firmaları, ülkeleri ve toplumlarını geri palana iter ve onları aşar; bir bakıma onları kendine bağlar; oysa SS’lerin zırhıdır. Bugüne, markaların tanrısallaştı(rıldı)ğı bir Zeitgeist egemenliği, farklı bağlamalarda, farklı öznelerce her gün daha fazla dillendirilmekte. Küresel sermayenin (SS) PR algı yöntemiyle –ki kitle iletişim araçları ile küresel sermaye aynı öze sahip öznelerdir– işlettiği sürecin, kitlelerin iradesiyle, satınalma davranışlarıyla hareket ettiği illüzyonu yaratılır. Markalar tanrı(sal)laştırılırken –SS’ler, Anatanrıça Kibele gibi hep oradadır ama– toteme iman eden müşteri, satın alarak “gönüllü kulluk / kölelik” statüsüne, makamına eriş(tiril)ir. Marka satın alarak tanrısal olanla kurulan özdeşliğin, müşterinin sınıfını tayin edici işlevi olduğu (da) söylenebilir. Küresel kapitalizmin (SS), her sınıf için uygun tanrı(ça)ları ve nihayet unisex tanrıları -markaları- mevcuttur. Android markaların ve/veya ürünlerin ‘avangart’ örnekler olduğu söylenebilir. Bu, göreli ‘eşitlik’ illüzyonu yaratarak SS’lerin politik alanda ve kitlelerin dünyasında meşruiyetini sağlayan ideolojik araçlar, bir tür ‘lejyon’ statüsü edinir ana resmin kompozisyonunda.
Kıyafetler üzerinde modern zamanlara değin süregelen sınıflaş(tır)ma, markaların temsil gücüyle yeniden üretilir; bu, bir tür geri dönüş, eşitsizliğin kamusal alana hâkimiyeti olarak değerlendirilebilir. Markalar, modern totemlerdir; diğer deyişle totemizm/in pratiklerdir. Simgenin, taşıdığı nesnenin ve/veya kullanım amacının ya da işlevinin önüne geçmesi, ontolojisini de zorunlu olarak kaydırarak dönüştürür. Günümüz markaları, sırtında, sınıf (Modern zamanlar, bir musluk tamircisiyle Amerikan başkanını kıyafet anlamında eşitlemiştir(?) Gündüz Vassaf’a selam!), dünya görüşü vb. de taşır. Giyilen ve/veya kullanılan, artık nesne değil, kimliktir, sınıftır, stildir, trenddir, imajdır; bunlar da egemen iktidarın ideolojisine içkindir. Poptur. Sığlığını zamaneliğinden (de) alır; kültürün değil Kültür Endüstrisinin ürünüdür. (Adorno ve Harkkeimer’a selam!) Kitleler, SS’lerin manipülasyonunda ya da manipülasyonuyla “rıza imalatı" (Chomsky’ye selam!) projesinden ya da tornosundan (Pink Floyd’a selam!) geçerek birörnek SS üniformalarıyla, mensubu olduğu klan ve totemiyle ve/veya totemleriyle kamusal alanlarda görülebilirler. İnsanlar ve üyesi oldukları topluluklar, markaların cemaatleştirdiği gönüllü kullaşmaya, köleliğe doğru hızla evrilmektedir. 

Doğa(l)dan, kabile üyeliğine, yurttaşa, yurttaştan kula, kuldan yeniden yurttaşa ve nihayet günümüzde yurttaştan müşteriye, tüketiciye; tüketiciden dijital varlığa, cyborga, avatara… evrim sürüyor. Bilincin evrimsel izi, bizi, ambalajın değişmesine karşın özünü, varlığını muhafaza ettirdiğini gösterir. SS’ler ve türevi egemen bilinç/ler, tarihin ürettiği birtakım toplumsal öznelere kendi paradigmalarını zerk ederek, özne devşirerek (de) iktidarını berkitmekte.
Bir tür paganizm olarak da okunabilecek bu dönem ve aktörleri, elbirliğiyle “Zeitgeist”i inşa etmekteler. Semavi dinlerle dolaşımdaki iktidarını berkiten antroposentrik bakış ve türevi erkek-iktidar-tanrı/sal sınırlarıyla hayat kavranıp yaşanırken; tensellik kösnüleştirilip kötücülleştirilerek değersizleştirilirken; esrikliğin, yerini südrüklüğe bıraktığı günümüzde bir tür kuruluş ya da yeniden doğuş yaşayan paganizmle yani çoktanrıcılıkla içkiye, kafa yapıcı maddelere (genel anlamda uyuşturuculara), turizme, metalaş(tırıl)an tene, doğaya, yemeğe, eğlenceye, sekse, seyahate vb. daha fazla ilgi gösterilmekte. Bunun sonucu olarak bir tür hedonist çağın özneleri olarak hedonizmin mutlak olmasa dahi göreli iktidarında nefes aldığımız iddia edilebilir.
Hedonizm, İbrahimî dinlerin iktidarını parçalamakta ya da çoktan parçalamış olan en büyük anti-tezdir; o nedenle kapitalizmin üzerine inşa edildiği her şey İbrahimî dinlerce (diğer dinler ihmal edilerek) “günah” ilan edilmiştir. Bunlar, bir tür anti-kapitalist reaksiyonlar olarak da okunabilir. Kapitalizmin, en azından kuruluş evresinde, püritenliği, protestan ahlakını kendine kalkan olarak kullanması, kaidesindeki rasyonalizmle de açıklanabilir. Post-kapitalizmin küreselleşmeyle görünür hale gelen bilincinin SS üzerinden tanrılaşması, tanrılaştıkça da iktidarının a priorileşmesinin ve üretimin yerine konan tüketim dinamiğinin ihtiyaç duyduğu bilinç, artık püriten bir ahlaktan ziyade hedonizmdir.
İktidarlarının (sembolik düzeyde) son demlerini yaşayan konvansiyonel dinler, İslam üzerinden -ki konvansiyonel dinlerin bir tür ‘akıncı’ kuvveti ve/veya 'intihar bombacısı' ‘partizanı’dır- kapitalizme ve/veya post-kapitalizmle savaşımı, hayat üzerindeki denetim gücünün zayıflamasına bağlanabilir. Konvansiyonel din/ler, uzun zamandır değişen, sekülerleşen gündelik ve ekonomi-politik hayattaki görünürlüğünü yitirmekte; egemenle kurduğu iktidar, görece daha köklü bir yapı, kurum olması hasebiyle halesi içine alarak kendine tabi kılarken post-kapitalizmin (SS), ürünü, tali hale getiren ambalajıyla yani markalarıyla yarattığı iktidar altında ezilmekte. Günümüz insanı, satın aldıklarının, tükettiklerinin %20’siyle ihtiyaçlarını, kalanıyla da üretilmiş, yapay ‘ihtiyaçları'nı karşılamakta; bütün ömrünü, ihtiyaç illüzyonu olan ürünleri satın alabilmek adına heba etmekte; bu, insanın tüketim tarafından esir alındığı şeklinde de yorumlanabilir. Analojik bir ifadeyle günde 16 saat oruç tutmakla (suni ihtiyaçları satın almak için aynı oranda çalışmak arasında) bir tür özsel aynılık, benzerlik arz etmekte tüketim: tüketmek, ibadettir. “Alın, verin, ekonomi can verin!” (SS’e selam!)
Tanrının ölüm ilanıyla (Nietzsche’ye selam!) atomun parçalanması arasında kurulabilecek analojiyle iktidarın parçalanıp heryerdeliği (Foucault’a selam!) üretilir. Oysa her yerde olan hiçbir yerde değildir; tıpkı panteizm gibi: yokluğunun ya da O’na yok demenin, O’nu görünmez kılmanın felsefecesidir. (Spinoza’ya selam!)
Futbol maçlarının oynadığı günümüz stadyumlarının “mabed”, “arena” gibi kadim zamanların dinsel, sivil ikonlarıyla adlandırılması, yeni dönemin, henüz tanımlanmamış olgunun seyriyle ilgili ipuçları vermekte, sunmakta. Artık kutsal mekânlar, içerikten boşal(tıl)mış devletin resmigeçit törenleri ve takvim günleri değil, turizmin ‘sat(ıl)mak’ üzere ürünleştirdiği dinsel ayinler (örn. Konya, Mevlana, Derviş vb.) hiç değil, stadyumlar ve mağazalar şehri AVM’lerdir ya da markaların Olympos’ları AVM’ler; ülkelerin markaları ve popüler kültüre dâhil ettikleri kişiler(i)dir. Kapitalizm, anneler günü, yeni yıl, sevgililer günü vb. ile kendi takvim günlerini yani kutsallarını yaratarak iktidarını, ekonomi-politiği yanında diniyle de kurumsallaştırmakta, öğelerini kurumsallaştırarak, kendini dine dönüştürerek de safını berkitmekte.
LV Üzerine 'Güzelleme'
Genelinde Avrupa özelinde Fransa 19. yüzyıl ile gücünün şahikasına erişir. İmparatorluk merkezi olan Paris, genişleyen, güçlenen, zenginleşen, karmaşıklaşan yönetime, endüstrileşmeyle on kat artan nüfusuna ‘hizmet’ için planlanır. Tek aklın, bilimin neşteri kararlılıkla vurulur kadim “Sallanır ama batmaz.”* şiarlı Roma kentine. Paris, 19. yüzyılda atılan neşterle yaşamaktadır hala. Her şehir plancısı gibi Georges-Eugène Haussmann da iktidarın celladı olur. (Mimarlığa selam!)
Akıl, sekülerleşme ve türevi devrimle yeniden organize olur. İktidar, tanrısal akıldan dünyevi –parasal– akla geçer; endüstrileşmeyle merkezini, gücünü, nesnelleştirdiği bibloya dönüştürerek görünür kılar. Kendini Paris’te ve mimarisinde cisimleştirir. Kentin kendisi endüstrinin bir ürünü ve/veya endüstrinin kendisidir. Concorde Meydanı’nından cetvelle çizilen ve I. Dünya Savaşı’nda yaşamları çalınan askerlerin/gençlerin anısına dikilen Zafer Takı’na çıkan kentin, tıpkı AVM'ler gibi üretilmiş, tanımlı mekansallıklardan biri olan Şanzelize Caddesi, söz konusu cisimleşmenin nesnelerinden, bir başka deyişle SS’in ana aktörlerinden biridir.
İmparatorluğun bakiyesi olan Fransa Cumhuriyeti’nin daha öncekiler gibi 6.sının (da), organize aklın, tek aklın, nesnel aklın, gücünü, iktidarını, hegomoyanın SS’in kendini ifşa ettiği keskin düşünce ve köşeli ürünleriyle çevrelenmişlik içinde insanı hiçleştirip tutsaklaştıran, yutan, ürküten, sığınmaya sevk eden, öldüren plancılık içinde kişiye düşen, itaat edip iman ederek ibadet etmektir; ona kurban olmak ve/veya vermektir; bu da ancak sağlığını, ömrünü ve özsaygısını SS’e, düzene, çağa, sisteme satarak kazandığı statü ve parayla yapabildiği tüketimdir.
Cadde, bir tür podyumdur. İnsan, o fonun içinde müminleşir, kendi olmaktan çıkar, ilahileşir. Bir tür tüketim sirki olan podyumda herkes oyuncudur, şaklabandır. Maskeli balodaymışçasına imajlar(ıy)la giyiniktirler. Sınıfsallık, zahiri unsurlarla sağlanır. Her oyuncu, onlarca prosesten geçerek ürünleş(tiril)miştir; bu nedenle dokunulmazdırlar, seyirliktirler; izle(n)me nesneleridir. Bakan ile bakılanın özdeşliğidir bir bakıma sahnedekiler. Bakıldığında yaşayan, sınıfı berkinen özneler.
Seyirlik öze sahip bu ontolojik düzlemde caddeye çıkan sokağın başında, sokak ve cadde cepheli, 101 numaradaki LV mağazası: müstakil, monolitik yapı. Konseptini “Süs cinayettir."den alarak ağırlığını, şatafatını yapıyla değil, yapıyı görünmez kılarak bibloya, dinsel mekâna dönüş(türül)en teşhir ortamına ve dikkatlerin yoğunlaştığı, her birini iktidar çapına göre ‘yaşam’ ya da ‘teşhir’ alanına sahip olduğu tapıncaklarına (put) dayanan pazarlama stratejisi ve fondaki “algı yönetimi”, ibadetin hûşû içinde gerçekleşmesi için t a s a r l a n m ı ş t ı r . Raflardaki ürünler biblodur. Sanki orayı mesken tutmuş, alınınca eksilecekmiş efektiyle yabancılaştırılan, tüketiciye/mümine, o putlar içinde ‘hac’ vazifesini yerine getiren bir müminin vecd hali/ni yaşa(tılı)r. Ürünün kutsallığı, bizatihi iktidarıdır, onu alıp hayat vermek, ona hizmet etmek, onu kullanmak değil; mümin, ancak ona vesile olabilir onu taşıyarak; zaten, müminin ibadetini, tapınışını anlatmasının koşulu puta ya da putlara hayat vererek onu sosyo-ekonomik hayata çıkarmaktır; bakışları mümkün kılan üründür, taşıyan değil. Sanki büyükçe bir el dokunuvermiş de o masallar gerçek oluvermiş gibi; sanki, o buluşmayla hayat, masala dönüşüvermiş gibidir; bir tür anlık orgazm, tutulma hali, kendinden ve/veya gerçekliğinden uzaklaşma, s a n k i !
Bugün, inşası süren ve henüz kurumsallaşmamış, bu nedenle konvansiyonel anlamda dine dönüşmemiş yeni paganizmle tanrısal buyruk, yazılıma; kulsa arayüze dönüşür. Arayüz, tüketimle yani ibadet(iy)le özneleşebilir yani müşterileşebilir.
Yeni maneviyat, günahkâr insanın kefaretini ödeyerek kurtuluş sağlama iddiasındaki İsa Peygamber’den mülhem, küreyi ve evreni kurtarmak odaklıdır. Kurtuluşsa tanrısızlaşmakla olanaklıdır; önkoşulu da gerekli koşulu da tanrısızlaşmaktır. Arayüz olmaya itiraz etmek, marka kullanmayı reddetmek yani bağlamsal anlamda tanrısızlaşmaktır.
İnsan türü, kendi felaketini adım adım gerçekleştirdiği bu tüketim kültürü döneminde sorumluluk, sıklıkla, bir tür tanrısallık atfedilerek görünmez kılınan sisteme, tarihe, hayata delege edilmekte. Sorumluluğun devri, hiçleşmeye, aracılığa, arayüz olmaklığa rıza göstermeyi –rıza imalatıyla– getirmekte. 

Sihir, büyü, anlam, maneviyat, bir elin dokunarak her şeyi değiştireceği düşüncesi, totemizmin bakiyesi bir gerçekliği kabulleniş ve/veya reddediş pratiğidir. Yeni bir metafiziğe, Batı Metafiziğini tanrılarından soyan bir metafiziğe; buna giden yolu, Heideggerce söylersek, filozof değil düşünür açacaktır. Mânâya teslim olanlar değil. Mânâ, SS’in imece usulüyle topluca ürettiği bir maneviyat halesidir. İş, bu haleyi dağıtabilmektir. Metafiziği, mânâdan kürtaj etmektir. Tanrıyı değil tapınışı ‘sapkın’ bulmaktır. Mânâyı, hariçte değil, kendi özdeşliğinde aramaktır.
Simgenin gösterdiği, ürettiği mânâ, semantik ile sentaksın diyalektiğiyle kamusal bir üretimdir, anonimdir bir bakıma, Simgeleşme, eşzamanlı iktidara dönüşmedir de. Simge, biçim değil, ona zerk edilen mânâdır, mânâysa iktidara içkinliktir. Biçimin, iktidarla ittifak kurarak sentaksı/nı aşma/sı/dır. Tözsel/reel varlığa sahip biçimi öldürerek onu semantikle metafizikleştirmesidir. İktidar, bu sürecin kendisidir. Tanrılaşma da. Tanrısallaş(tır)ma da.
Özgürlük, simgeye dönüşmemektir, ona teslim olmamaktır. Biçimi haleli kılıp simgeleşmesini sağlayıp onu, taşıyıcısı olan strüktürden ve biçiminden kazıyıp ideal bir varlığa dönüştürmektir. Bu, Kafka'nın G.Samsası’nın böceğe dönüşmesinden kategorik olarak farklı bir olgudur. Tözsel olarak canlıdır. Olgudur. Oysa biçimin simgeleşmesi, ontolojik bir kaymadır. G.Samsa ise ilineksel.
Dinsellik, ibadet, ittifak, güç, iktidar, bilince tahammül, şüphesiz, metafiziğe varan anlama, anlamlandırma sürecini yaratmakta. İnsan türünün her geçen gün -dinamik yapıya sahip algısı nedeniyle-, evrilen bilinci, bilincin/in grameri, hayatın sentaksını değiştirmekle, buna bağlı olarak da semantiğini. Simgenin iktidarı, insanın arayüze dönüşmesiyle insanın kulluğa, düşmüş varlığa dönüşmesi, özsel olarak benzerdir. Din ve türevi simgelerin mutlak egemenliği ile yapay zekânın ve/veya yazılımın yaşam üzerindeki etkileri arasında ne tür ilişkiler kurulabilir? Soruları çoğaltıp ısrarla sormaya devam edelim.
Yazılamaya “Gücün Simgelleşmesi Üzerine” başlığıyla başlandı, kaçınılmazcasına “Simgelerin İktidarı Üzerine”yi doğurdu, üretti; çünkü mânânın gücü, “Önce söz vardı.”da hakikate dönüşmekte. Hakikat, sözün/mânânın büyüsünün devam ettiğini göstermekte. Yazılmada, SS’in ‘önde gelen’ aktörlerinden birinin yapısal özellikleri, tarihsel paranteze alınarak simge okuması, dilin, mananın, gücün kendini ifşa ettiği araçlardan yola çıkılarak çeşitli anolojiler kurularak ileri sürülen tezler, ‘paradigma’yı görme, inşa etme, yapılandırma çabaları olarak anlaşılabilir. Yazılama, bu çabanın, örtük biçimde statükoya teslim olmak anlamına geldiğinin zorunlu farkındalığıyla Zeitgeist’in mânâsına karışıverdi, lâkin söz, kendi hikâyesini inşa ederek anla(t)maya devam ediyor. (Wittgeinstein’a selam!)
Zeitgeist’i taşıyan 'apolitik gençler’in “simgelerin iktidarı"na bir diyeceği var: Gezi ve/veya occupy kültürü, yeni nesil ya da kosmopolitasın apoletleri söküp atarak tanrısızlaşma talebidir bir bakıma, antropolojik olmayan maneviyatın, dolaşımdakinin anti-tezi olarak baş vermiş, toprağı çatlatarak hayata doğduğunun habercisidir. Gücünü, simgelerin töz-ilinek ilişkisini tersine çeviren, simgelere aldırmamaktan alır. Zaman, simgelerin hayattan kürtajla alınacağı, marka görünümündeki tanrıların öldürülme zamanıdır. Nietzsche'den bir asır sonra, tanrıyı ve/veya tanrı(cık)ları yeniden öldürmek zamanıdır. Özgürlük, simgelerin üzerindeki örtüleri, ambalajları kaldırarak yeniden hem de yüksek sesle “Kral çıplak!” demekte!
Söz, simgeye teslim olmaktır; her sözle simgeler/in iktidarı/nı berki(t)mekte, olguyu tapındırmakta kendine. Yurdumuz, paralel evrenimiz: S i m g e l e r i m i z.
Simgeler(iniz)e selam!
Eylül 2015 – Ocak 2016, Manisa -Muğla

V. Metin Bayrak

18 Temmuz 2014 Cuma

Sınıfta Günceli Konuşmak Üzerine

Sınıfta Günceli Konuşmak Üzerine*

Gazetelere 14 Mayıs 2011’de düşen bir haberi hatırladım nedense “Sınıfta Günceli Konuşmak” konulu yazıya başladığımda. Aşağıda kısaca ayrıntılarını paylaştığım haberin, konumuzu irdelemekte yol gösterici olacağı kanaatindeyim. Haber kısaca şöyle: DENİZLİ - Üçler Motorlu Taşıtlar Kooperatifi üyeleri, yargının lehlerine karar vermesine rağmen valilik ve belediyenin kendilerine güzergah izni vermemesini protesto etmek için bir minibüs daha yaktı. Böylece yakılan araç sayısı 3’e yükseldi. Aynı gerekçeyle, 29 Nisan ve 8 Mayıs’ta minibüsü yakan kooperatif üyelerinden Ali Ünlü de bugün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Denizli’de halka sesleneceği 29 Ekim Bulvarı’ndaki miting alanına 300 metre uzaktaki boş bir arsada 20 V 9837 plakalı minibüsünü ateşe verdi. İçine benzin dökülüp yakılan minibüs kısa sürede alevler içinde kaldı. Minibüs yanmaya başladıktan 5 dakika sonra olay yerine gelen itfaiye kullanılamaz hale gelen minibüsten yükselen alevleri söndürdü. Yanan minibüsün önünde basın açıklaması yapan Üçler Motorlu Taşıtlar Kooperatifi’nin avukatı Erol Karayazıcı, "Bu bir siyasi eylem değil, hak arama eylemidir (Vurgu, V.M.B). Kooperatif üyelerinin tek amacı, mahkemelerce tespit edilip onanmış, kazanılmış haklarının kendilerine teslim edilmesidir" dedi. Ali Ünlü ile basın açıklamasını okuyan avukat Erol Karayazıcı polis tarafından ifadelerini almak üzere Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.1

Şimdi, haberde dile gelen kavrayışı, daha sonra anmak koşuluyla bir yana bırakalım ve konu başlığına felsefece yaklaşalım: Konu başlığı, okul, sınıf, öğretmen, öğrenci, müfredat, devlet, ideoloji, hiyerarşi, gün, güncel, gündem, genç(ler), çocuk(lar), öğretmek, konuşmak, konuşmak fiilinin işteşliğinin ürettiği diyalektik vb. pek çok kavram içeriyor.


Kavramlara dair sorularla konuyu sorunlaştırmaya çalışalım: Hangi sınıfta? Kiminle? Neyi? Kim? Nerede? Nasıl? Hangi bağlamda? Nerede durarak? Kimin gündemini? Ülkenin hangi coğrafyasında? Hangi okulda? İlk bakışta pek çok soru dökülüverdi bilincimden. Sınırlarımız 1980 ile öyle bir çizildi ki bütün enerji, neredeyse futbola akıtılmaya başlandı. Futbol, izin verilen bir konu(ydu); bunun dışında hele politik herhangi bir konu ya da sorunsa hemen marjinalize edilird/siniz. Salazar’ın 3F formulü (Fado, Fiesta, Futbol), Türkiye’de arabesk-fantezi-pop müzik, futbol ve din şeklinde tezahür eder. Devlet, topluma bizzat kimlik biçer; bu kimlik: Türk - Sünni İslam sentezidir. Siyasetin alanı iktidarca tanımlanıp sınırlandırılır. Gündem, iktidarca çizilen sınırların içindeki konulardır. Siyaset, hayatın dışına itilir. Devlet, "Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek." dediği iddia edilen2 tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’da dile gelen ‘hakikat’ ile hareket eder. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, kulüpler ya da kısa bir anlatımla toplumsal, siyasal alan oluşturabilecek her türlü “alan” kapatılır. Toplumsal - siyasal alanın “gaz sıkışması” üretilen müzik, futbol ve cemaatleşme, klikleşme ile alınmaya çalışılır. Kamplaşma alanları bellidir. Kamp(ınız), duruşunuzu, terminolojinizi, bilincinizi, davranışlarınızı köklü biçimde belirler. Fakat bunun geriden gelen ama mutlaka gelen kaçınılamaz bir maliyeti vardır: özgürlük. Özgür olunmayan bir alanda kendini ifade edemez özne. Özgür olunmayan bir yerde sorumluluk da yoktur, yapılanlarda vicdan da gözetilmez. Hayatın tanımlılıklar içine sıkıştırıldığı, politikadan yalıtlandığı, kişilerin kendini ifade araçlarından yoksunlaştırıldığı bir ‘habitat’ içinde nefes alan öznelerin yaşadığı durum engellenmedir. İnsan, kişilik kazanıp bireyleşemez tanımlanan alanlarda. Bunun kaçınılmaz sonucu, saldırganlıktır. Toplumun patlamaya hazır bir bomba olduğunun farklı kesimlerce senelerdir dillendirilmesinin bir nedeni de bu olsa gerek.

Ana caddeye dönerek konuyu somutlaştıralım: Sınıfta günceli konuşacaksınız ama hangi bağlamda ve kim, nereden bakarak? İnsan, hiç şüphe yok ki dillendirmese de bir dünya görüşüne sahiptir; bir anlamda ideolojik öznedir de. O nedenle “Benim politik görüşüm yok.” diyen birinin sözüne itibar edilmez. Toplum içinde yaşayan her öznenin hayata belli noktalardan baktığı, bakmakla kalmayıp yaşadığı vakıadır.

Girişte anılan haberde eylem yapan minübüsçü esnafta dile gelen “bakış”, meselenin nasıl kavrandığını gösteren bir veri. Siyasetin pür halini icra eden politik özne, iki şeyin ayırdında değil; birincisi, kendisinin politik bir özne olduğunun; ikincisiyse yaptığının. Bu farkındalıksızlığın egemen olduğu bir habitatta politik alana dair nasıl bir tutum geliştirilebilir? Politik saha, daraltılıp futbola ve cemaat - tarikat eksenine sıkıştırılmış durumdadır. Politika, hayattır aynı zamanda. Toplum, toplumsal özneler arasındaki diyalektik ile nefes alır. Diyalektiği besleyen toplumlar, haklar ve özgürlükler alanını genişletebilirler.

Sınıfta güncel meseleleri her zaman kendi disipliniyle ilişkilendirerek dillendirmeye gayret eden bir öğretmen olarak bir gözlemimi, ardından da yaşadığım bir olayı paylaşmak istiyorum. 2013 yılının 30 Mayıs’ı yani Gezi kalkışmasının başladığı tarih, öğrenci kitlesini politik alana dahil etti. Gezi, pek çok anlamda kırılmadır. Konumuz bağlamında bakılırsa sınıfın politik alana evrilmesinde, öğrencilerin de politik özneliklerinin farkına varmalarında kilometre taşıdır. “Gezi” ile başlayıp “dershaneler”le devam eden ama artık gündelik dile espri olarak yerleşen meşhur “ayakkabı kutu”suyal tavana vuran güncel, eni konu konuşulur oldu sınıflarda da. Daha önceleri hemen sıkılan öğrenciler, konuyu anlamak istercesine merakla dinliyorlar, sorular soruyorlar.

Ders verdiğim alanın ‘marjinal’ görülmesi nedeniyle genellikle sabıkalı bulunuruz daha tanınmadan. Güncele dair bir şey söylemeden önce anekdot tadında bir fıkra: Papa New York’a gider, JFK Havalimanı’nda gazeteciler karşılar, içlerinden biri papaya “New York’taki genelevler hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorar; ömür boyu cinsel perhiz yemini etmiş olan Katolik Hristiyanların ruhani lideri, “Bu sonu bana sorulur mu, benimle ne ilgisi var?” anlamında “New York’ta genelev mi var?” diye sorar; ertesi gün gazetede, sürmanşetten şu ‘haber’ verilir: “Papa, New York’a iner inmez New York’ta genelev olup olmadığını sordu!” Bu anekdotu, öğrencilere, söylenenleri bağlamı içinde anlamaları için anlatırım. Çünkü hem alanıyla hem de güncel meselelerle ilgili çok sıkıntı yaşamış ama bir türlü ıslah olmamış biri olarak yaşayacağım olası sorunları daha baştan olabildiğince öngörerek mani olmaya gayret ederim.

İletişimin ya da belli türden bir konuyu konuşmanın temel koşulu dilsel becerilerdir. PISA sonuçları ele alındığında temel eğitimi bitiren öğrencilerin Türkçe okuryazarlığı konusunda “sınıfta kaldıkları” hepimizce malum. Dilsel becerilerinin yeterince gelişmemiş olması, söylenenleri ilişkilendirme becerilerinden yoksun olduğunu gösterir. Bu koşulda bırakın günceli gündelik konuların istişaresi dahi neredeyse olanaksız hale gelir. Hızlı okuma kursuna gittikten sonra Savaş ve Barış’ı okuyan birine “Kitap ne anlatıyor?” diye sorduklarında verdiği cevap gibi: “Olay Rusya’da geçiyor.” Karamsar değilim ama söylenenler ya da konuşulanların nereye gideceğinin önceden kestirilemediği bir iletişim ortamında konuşmak fiili gerçekleşemez. Yapılan, neredeyse yirmi yılını dolduran tartışma programlarında olduğu gibi çömkürerek böğürmekten öte değil. Hoş, olamaz da! Bu durumda ne yapacağız, ya da ne yapıyoruz?

Güncel meselelerden sınıfın gündemine düşen bir konu olması lazım. Öğretmen, öğrenci, sınıfın dengesi, farklı dünya görüşüne sahip öğrencilerin çatışması vb. pek çok sorun yaşanmasına neden olabilir; neticede kolay bir şey değil. İşin bir de idare boyutu var. Öğretmen örgütlenmesi üçü tanımlı ve biri değil dört kategoriye ayrılmış durumda. Eğitim-Sen, Türk Eğitim-Sen ve Eğitim Bir-Sen, üç ayrı dünya görüşünü temsil ederken bir de örgütsüz öğretmenler var. Sınıfta herhangi bir konunun konuşulması, diğer öğretmenlerce konuşanın sendikasına göre onaylanır ya da onaylanmaz. Yani söylenene değil söyleyene bakılır. Türkiye habitatındaki bu durum, Eski Yunanların “Mahkemeler karanlıkta yapılırdı ki söyleyene değil söylenene bakılsın diye!” sözünü hatırlattı. Bu kültür, konuşana güven verir. Kamplaşmanın derinleştirildiği siyasal-toplumsal habitatta konuşmak, öyle kolay bir mesele değil. O halde konuşmayacak mıyız? Tabii ki konuşacağız, konuşmanın sorumluluğumuz olduğunun bilinciyle üstelik.

Bu sıkıntılı ve de sorunlu konuyu, sınıfta konuştuğumuz bir konuyla somutlaştırıp konuya dair raslamsal düşüncelerle yazıyı bitirelim. Yakın zamanda 30 Kasım 2013’te gazetelere yansıyan bir haberde “AKP Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi Prof.Dr. Yasin Aktay’ın Bayburt’ta katıldığı panelde, “Türk dediğin bir sentezdir zaten. Türk diye bir ırk yok." sözleri tepkilere neden oldu, bazı öğrenciler salonu terk etti.”3 ifadeleri, belli ki televizyonlara ve sosyal medyaya da konu olmuş ve bazı öğrencilerim felsefe dersinde bana sordular. Ben de “Türk, Arap, Yunan, Ermeni, Kürt vb. sosyo-kültürel, hukuksal, siyasal kategorilerdir, olgusal kategoriler değildir. Çünkü antropolojik anlamda yapılan araştırmalar, Akdeniz coğrafyasında belli bir ırktan değil Akdeniz ırkından söz edilebileceğini söyler; kaldı ki daha düne kadar İzlandalıların saf ırk olduğu iddia edilirdi ama İzlandalıların DNA’ları üzerinde yapılan araştırmalar, onların da en az Akdenizliler kadar karmaşık olduklarını gösteriyor. Yani Türk, olgusal bir kategori olarak yoktur ama hukuksal, siyasal, kültürel anlamda vardır.” mealinde bir açıklama yaptım. Neredeyse infial yaratmış sözlerim. Kurumun müdürü, öğrencilerin ve bazı velilerin “Çocuklarımızı Türklüğe hakaret için mi kursa gönderiyoruz?” dediklerini benimle paylaştı ve konuyu sordu.

Şimdi buradaki sorun, konuşulan kitlenin kavrayışıyla, üslupla çok yakından ilgili. Kitle, akademik anlamda yapılan sınıflandırmayı kavramaktan uzaksa, lince varan bir tepkiyle de karşılaşabilir insan. İkinci kez yeniden soralım sorumuzu: O halde konuşmayacak mıyız? El cevap: Tabii ki konuşacağız, konuşmanın etik sorumluluğumuz olduğunun bilinciyle. Etik sorumluluğun “parrhesia”4 temelli konuşmak olduğunun bilinciyle ama.

Sınıfta günceli konuşmaya dair raslamsal düşünce kırıntıları
  • Gençlerin sert bakışları, güncele dair konuların konuşulmasında mevcut kamplaşmayı derinleştirir.
  • Modernizmle birlikte sosyal hayattan uzaklaştırılan okul ve sınıf, güncelin çırılçıplak konuşulması ve steril halin kırılmasıyla hayata yakınlaşabilir.
  • Parrhesia5, etik bir sorumluluktur. O nedenle öğretmen gibi öğrenciler de güncele dair düşüncelerini belli bir disiplinle ifade etmeye cesaretlendirilmelidir.
  • Günceli konuşmak, bireyi, içinde yaşadığı toplumun içinde kişileştirir. Öğrenci, konuşarak kişileşir.
  • Sınıfın çok farklı bir gündemi olabilir oysa bu durum, öğretmence küçümsenme konusu değil zenginlik olarak görülebilir.
  • Gündemdeki konuların kuramsal bir çerçeveye oturtulması, öğrencilerin parça parça bilgi yığınları arasında çeşitli bağlantılar kurmalarını sağlar.
  • Konuşmak, öğrenci grubunun birbirlerini tanıma ve anlamalarına olanak sağlar.
  • Konuşmak, konuşanlara, belli bir dünya görüşü kazandırır ya da dünya görüşlerinin farkına varmalarını.
  • Konuya dair konuşan özne, kullandığı terminolojiyle kendine dünyada bir “habitat “edinir.
  • Konuşmak, insanı özneleştirip “yurt” sahibi kılar.
  • Özne, konuşarak iletişim habitatıyla yüzleşir. Yüzleşmek, insanda, kendini ve çevresini tanımlamak ihtiyacı yaratır.
  • İletişim habitatı, ancak, öznelerin konuşmasıyla olanaklı zemin kazanabilir.
  • Yüksek kültür ve hoşgörüye olanaklı birlikte yaşamın koşulu konuşmaktır.

V. Metin Bayrak
31 Ocak 2014, Budapeşte

* Öncü Eğitimciler Derneği tarafından çıkarılan Öğretmenler Odası Dergisi'nin "Sınıfta Günceli Konuşmak" dosya konusunu ele alan 10. sayısında "Sınıfta Günceli Konuşmanın Dayanılmaz Ağırlığı" başlığıyla yayımlanmıştır. Derginin, ilgili sayısına http://ogretmenlerodasi.org.tr/ogretmenlerodasi10/ adresinden ulaşılabilir. 

1 Erişim: 24 Ocak 2014: http://www.radikal.com.tr/turkiye/erdoganin_mitingi_oncesi_alev_alev_protesto-1049256
2 Erişim 25 Ocak 2014: http://tr.wikipedia.org/wiki/Nevzat_Tando%C4%9Fan
3 Erişim 24 Ocak 2014: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/14539/AKP_li_Aktay__Turk_diye_bir_irk_yok.html
4 Parrhesia, Eski Yunanca “hakiakti söylemek” anlamında kullanılır. Burada da o bağlamda zikredilmiş, konuşmak, ama doğruyu konuşmak ya da hakikati dillendirmek anlamında.
5 Yunanca hakikati söylemek

24 Ocak 2014 Cuma

karne günü üzerine

karneden başlayıp eğitime oradan da kaçınılmaz biçimde iktidara gitmek eşyanın tabiatı gereği olsa gerek. ama  önce merkeze eğitimi alarak birkaç kavramın sözlük ve etimolojik anlamlarına bakalım.

latince “quaterni” fransızcaya “carnet” diye geçer, oradan da osmanlıcaya günümüzdeki haliyle “karne”; iki anlamı var; birincisi, dört, dörtlü; ikincisi bir kağıdın ikiye katlanması. ingilizce report ya da school card diye geçiyor. ingilizcedeki “report” ise latince “re-portare” fiilinden türetilmiş, geri taşımak anlamına gelen bir kelime.

eğitim, türkçe egid’den gelir ve bükmek anlamını da taşır. terbiye, arapça tarbiya’dan gelir birinci anlamı, büyütme, yetiştirme ve eğitme; ikinci anlamıysa suda yumuşatma. ingilizceye ıslah etmek, yetiştirmek, büyütmek anlamlarına gelen educare fiilinden geçer.

sözlük ve etimolojik hatırlatmaların ardından eğitimin, farklı kültürlerce eğip bükmek olarak anlaşıldığını görüyoruz. buradan hareketle eğitimin ezen - ezilen, üst - ast, buyuran - buyurulan, etkin - edilgen, güçlü - zayıf, siz - sen söylemine içkin olduğu  ileri sürülebilir. özünde eşitsizlik ilkesi üzerine kurulu ilişki, hiç şüphesiz eğitime tabi tutulanı mağdurlaştırmaktadır. hiç şüphesiz egemen, süreci kendi meşrebince yürütür ve yaptığı her şeyi kurumsal yapıları, dini, hatta bilim, felsefe ve sanatı da kullanarak rasyonalize eder. iktidar, farklı birimlerin koalisyonuysa eğitim söz konusu olduğunda kurumların ittifakı, ezme, eğip bükme işini yüklenir aralarında işbölümü yaparak.

ne kadar eğip büktüklerini de report ederler ya da belgelerler. karne, öğrencinin yani tanımlı mekansallık içinde özneleştirilerek kişilik kazan(dırıl)an bireyin iktidarca ölçülmesidir. ölçü birimi üzerinden de değer biçer. insan, dijital bir varlığa dönüş(türül)ür. böylece yaşam, nicel değerlere tahvil edilir. öğrencinin karnesinden dürüst, paylaşımcı, yardımsever, kendiyle barışık, mutlu… olup olmadığını göremeyiz.

nedense terbiye, eğitim, education kelimelerini düşününce hiyerarşi kavramı kendiliğinden çıkarıyor kafasını ve “eğitimin kendisi bir iktidar!” diyor. bu durumda ne yapacağız?

eğitim, bütün iddiasına rağmen, dilediği gibi insan yetiştirememekte; çünkü insanın bir özünün olmadığını, dilediği gibi biçimlendirebileceğim iddiasındadır; oysa davranışçı kuram, insan ve davranışlarının yalnızca bir yönünü açıklayabilir; insansa karmaşık bir varlık olarak asla tek bir kuramsal çerçeve içine sığdırılamaz. bütün güçlü yapılarına rağmen dinlerin ve ideolojik yapılanmaların içinde doğmuş büyümüş ve rejim karşıtı insanların varlığı bunun en somut göstergesidir.
eğitim(i) veren, ilişkinin normlarını da belirler. iktidar, kendini norm belirleyici olarak gösterir. ilişki, ortak akıl üretmenin koşulunu taşımaz. akıl, ortak değildir, çünkü olamayacağı, bir bebek ya da çocuğun iradesinden ahlaksal ve hukuksal anlamda söz edilemeyeceği iddia edilir; o nedenle eğitim veren ya da eğen büken, ilişkinin biçimini ve içeriğini belirler; sıklıkla da hedef özneye “rağmen” yapar bunu. hatta “o”nun iyiliği için. ‘iyi niyet’ taşınarak. hatta kutsal bir vazife icra edilerek. ama “cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşelidir.” deyişi de bize göstermektedir ki kişinin benliğini ezen her türden eğitim tasarrufu, hayatı daraltıcı sonuçlar doğurur.

karne gününde eğitim eleştirisi yapmak değil(di) niyetim, tekrar ana caddeye yani konuya dönelim. karnenin, öğrencilerin ağırlıklı olarak akademik aynaları olduğu iddia edilir; oysa iktidarca belirlenmiş kategorilerde, yine iktidarca belirlenen içeriklerin, yine iktidarca ehliyet verilen eğitimcilerce verilen eğitimlerin ölçülmesidir neticede. kaldı ki müfredatın ya da eğitim içeriklerinin çoklu zeka kuramına ne denli uygun olduğu tartışılır.

biçim ve içerik anlamında özellikle modernizme birlikte şekillenen eğitimin militer yapısını kırmak için önce eşzamanlı biçim ve içerik kalıplarının parçalanması için uğraş vermek gerektiği kanaatindeyim. ‘demokrasi’ komedisinin oya sıkıştırılmasını reddetmenin yolu oy kullanmamaksa eğitim alanındaki iktidarı yok saymak için de karne almama eylemi yapmak lazım. hatta daha radikal anlamda okula gitmeme eylemi. bütün öğrencilerimi karne almamaya çağırıyorum.

ebeveynlere kısa not
çocuk sahibi olmak, onun bedeni ve ruhu üzerinde tasarruf sahibi olma hakkı vermez. karne hediyesi, ders başarısı üzerinden öğrenciyi algılamak, koşullu ilişki geliştirilmesine neden olmakta. oysa sevgi, koşulsuz olduğunda anlamlıdır ya da sevgidir. koşula bağlı olana kavramsal anlamda sevgi denmez. motivasyon için tehditvari yaklaşımlar, ceza vb. pratikler, 20. yy. ile birlikte tarihe karıştı. çünkü iktidarın her türünü reddedici bilince sahip bir insan türü oluşmakta. yaklaşım, olguyla ya da realiteyle örtüştüğü ölçüde problem çözme kabiliyetine koruyabilir. hayattaki varlığı da buna bağlıdır.

bu kısa yazılamayı türkçe yazılmış bir haiku ile bitirelim…

eğitim
taştım
ıslah
d
a
edilmiştim
nasıl
oldu
?



v. metin bayrak
24 ocak 2014’istanbul, f.zade