hedonizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hedonizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2016 Salı

Simgelerin İktidarı Üzerine

Gücün Simgeselleşmesi Üzerine
(Simgelerin İktidarı Üzerine)
“Tüketmek, ibadettir.”
Bu yazılamada; simge, güç, iktidar, simgeleşme, nesneleşme, nesnelleşme, iktidarın simgeleşmesi, ülke, devlet, temsil, temsilci/lik, totem, tanrı, din, konvansiyonel din, İbrahimi din/ler, mabed, firma, sermaye, marka, sınıf, aidiyet, egemen/lik, hegomonya, tahakkûm, küreselleşme, küresel sermaye, kapitalizm, post-kapitalizm, tüketim, ibadet, paganizm, hedonizm kavramları ve ilişkileriyle 19. ve 20. yüzyılın küresel aktörlerinin başında gelen Paris’in (Fransa) Şanzelize Caddesi’ndeki Louis Vuitton mağazası (Dünya –> Avrupa –> Fransa –> Paris –> Şanzelize –> LW –> Ürünler –> Müşteriler/i), bunlar arasındaki ilişkiselliğin dinamikleri ve ürettiği iktidar yapılanmasıyla kutsalları; gücün temsili üzerinden iktidar, kutsallık, ibadet, temsiliyet kavramları dolayımıyla okunmaya ve 21. yüzyılın ekonomi–politikası ve uzantısı ya da türevi simgelerine dair kimi hipotetik tezler –daha doğrusu "noesis" niteliğinde– ileri sürülmeye çalışılmaktadır.
Konu, simge ya da obje olarak Louis Vuitton’un Şenzelize Caddesi’ndeki (kamusal alan/kent) mağazası seçildi. Çünkü temsilin, gücün, uğraklığın, ekonomi–politiğin cisimleştiği, hayata sirayet ettiği, yazılamanın harcını oluşturan kavramların kesiştiği bir varlık alanı. Bunların kesişim kümesinde olan bir markanın ontolojik–epistemolojik çözümlemesi ya da bir başka deyişle yapısal (ekonomi-politik, simgesel yani geniş anlamda ideolojik) okuması. Antropolojik parantezin içinde kalana odaklanıp olgudaki mevcut hayatın zamkına; buraya içkin olan iktidara, paraya ve türevlerine; markaların birer tanrı olarak düşünce yapılarına ya da silikleşip flulaşarak fona dönüşen, kendi(si)ni her yerde gösterip hiçbir yerde olmayan sisteme; sistemin kusmuğu para yoluyla tanrı(ça)larına ibadet ettiren (bu cinsiyetçi söylemle yeniden üretilen retorik) Zeitgeist’a bakmak. “Zeitgeist’in ruhu, ancak, onu teneffüs edip ona teslim olmadan soyulabilir.” varsayımından hareketle klavyeye alınan bu yazılamada dile gelen tezler, çağın maneviyatını ifşa etmeye yöneliktir ve “noesis” kategorisindedir. Tezler, raslamsal olup entelektüel olarak ciddi hesaplaşmaların ardından dillendirilmiş değiller. ‘Akıl’la değil belki ama ‘rasyo’ ile kirletilmemiş, naifliği satın alınmamış; bu anlamıyla (da) “anything goes”a (Feyeraband’e selam!) “uygun”. Diğer yandan uyarıcı bombardımanı altında 140 karaktere, okumanın yerini göz atmanın aldığı günümüz ruhuna teslim ol(ma)maktır!
Simge; güce, kimliğe ve mânâya içkindir. Dolaysız bir iletişim aracı olan simgenin bizatihi kendisi iktidardır. Dil, bir bakıma simgeler/in toplamıdır. Somut, yani fizik ya da metafizik varlıkları taşır, yaşatır, yeniden üretir, başkalaş(tır)arak mutasyona uğra(tı)r, virüsmüşçesine ölümsüzleş(tir)ir. Bir iletişim aracı olarak simge, taşıdığı “ileti”yi bir özneden –zaman zaman ondan bağımsızlaşarak– bir başka özneye taşır, ulaştırır. Güce ve/veya kimliğe içkinliği burada da gözlenir.
“Simge, yaşama, dille ve mânâyla birlikte eşzamanlı girmiştir.” tezi sorunludur; çünkü simge, dar anlamıyla dilden önce hatta menşeindeki temel olgulardan biridir; dil, doğal ve/veya yapay yollarla ya da araçlarla iletişim sağlayan bir araçtır; bu nedenle “Simge, doğal dili aştığından, insanın insanlaşma sürecinde doğmuştur.” tezi ileri sürülebilir.
Armalar, bayraklar, logolar, hatta isimler simgedir; kelimelerse düşünce ve gerçeklikteki varlıkların dildeki simgeleri olarak düşünülür: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” (Wittgeinstein’a selam!) Olgusal dünyada simgelerin, taşıyıcısı olduğu varlığı aşıp müstakil bir varlığa dönüştüğü örneklere rastlanır. Mesela ülkelerin bayrakları, askeri birliklerin flamaları, firmaların kurumsal logoları, markaların ikonları vb. Kimi zaman da simgeler, örneğin başörtüsü / türban, zamanla mutasyona (terimden nesneye, “türban”dan “başörtüsü”ne geçiş sürecinde geleneksel gösterilenin / nesnenin yerine geçiş) uğrayarak bambaşka bir anlama ya da kimliğe bürünebilir. Sumerlerde tapınak fahişesi rahibelerin bulundukları ya da taşıdıkları statünün yüksekliğinin ifadesi olan başörtüsü, zamanla ‘sıradan’ kadınların da bu ‘değerli’, statü sembolü olan aksesuarı ya da simgeyi kullanmalarıyla gündelik seküler yaşama sirayet eder. Semavi dinlerle birlikte, bir başka içeriğe kavuşarak yeniden uhrevileş(tiril)ir. Yakın zaman Türkiyesi’nin sosyal-ekonomi-politik-ruhsal tarih okuması, bu “simge” ya da “sembol"den bağımsız yapılamaz. Bir ülkenin, toplumun iç huzurunu, ahengini, politikalarını, insanlar arası ilişkilerini, kurumsal işleyişini derinden etkileme, yönlendirme gücüne sahiptir. Bu nedenle: “Simge, nesnesinden, kullanımından müstakil bir kimliğe ve iktidara (da) sahiptir.” tezi ileri sürülebilir.
Antropolojik anlamda “ilkel” adı verilen kabilelerde simge, “totem"lerinde cisimleşir, onunla özdeşleşir. Şaman, totemin, topluluğun üyelerine aktarımını, tebliğini yapar; klan, kabile vb. sosyolojik birim, kendini bir başka topluluktan ya da birimden ayırt edici bir dile ya da simgeye kavuşur; bununla ifade eder kendini; kimliğinin ayırılmaz parçasına dönüşür; hatta kimliğini onunla kurar, işte bu dil, klanın ya da topluluğun/un simgesidir, toplulukla ve üyeleriyle özdeştir bir bakıma.
Klan sayısı arttıkça totemler/i de artar; klanlar farklılaştıkça totemler/i de farklılaşır. Klanlardan biri, diğerleri üzerinde tahakküm kurarak “eşitler arasında birinci” (primus inter pares)  konumuna yerleşir. Arkaik anlamda devletin izleri, siyaset biliminde, felsefede burada (da) aranır. Diğer simgeler üzerinde otorite kuran, simgeler arasında hiyerarşi yaratan klan ve şefi, zamanla krala, tanrı-krala ve nihayet imparatora evrilir;  Japonya’daki örneğiyle “Güneşin Oğlu”na. Şeften krala evrilme sürecinde topluluklar, sosyo-siyasal evrim geçirerek devletin ilk şekillerini üretir. Siyasal yönetim kurumlaştıkça büyür ve merkezîleşir; merkezîleştikçe de bürokrasi, vergi, hazine, dağıtım, lojistik, yazışma, sınır vb. kavramlar, kurumlar ve ilişkiler doğar; bunların dolaysız anlatımı, kaçınılmaz biçimde simgeleri yaratır. İktidarın temsile olan ihtiyacı, merkezden bütün hâkimiyet alanına egemenliğinin aracı ile ikame edilir. Temsil, ihtiyacı/nı simgeyle çözer: iktidar, temsillerle kendi egemenliğini anlatır; henüz her yerde değildir; resmi alanlardadır ve etkileri sınırladır.
Yeniçağ, bu panoramik görünümün ardından zuhur eder; modern devletler doğar. Alternatif ulaşım yollarının keşif, yeni yaşam alanlarının –insan ve doğa anlamında– sömürgeleştirilmesi, kimi bilimlerdeki üretimler ve teknolojik aygıtların da yardımıyla devletler, toplumlar ve kıtalar arası iletişim artar; bu ‘gelişmeler'e, değişimlere paralel olarak ilişkilerin ürettiği temsilcilikler, elçilikler, müesseseler de doğar ve de facto dolaşıma girer. 17. yüzyılda ilk örneklerine rastlanır; 18. yüzyıldaysa kurumsallaşır. Burjuvazi, kapitalizmin inkişafıyla kendi kamusal alanını da yaratmaya başlar; dinin ve aristokrasinin kodları dışında “civil” kamusal alanlar doğar; mesela kafeler. 18. yüzyıl. öncesinde heyetlerin uzun süreli ziyaretleriyle kurulan ve sürdürülen ilişkiler, kalıcı temsilcilikler –elçilik, konsolosluk– üretir. 19. yüzyılda özellikle imparatorluklar, kendi güçlerini dünyaya anlatma, berkitme, yayma araçlarının başında elçiliklerini kullanırlar; şatafat, özellikle takvim günlerinde verilen resepsiyonlarla şahikasına ulaşır. 19. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte başlayan fuarlarsa, imparatorlukların orduya paralel olarak inkişaf eden, gelişen, anılan sanayi –teknik– ekonomik güçlerini sergiledikleri, bir tür silahsız çoklu cephe şeklinde savaştıkları platformlara dönüşür.
Şefin krala, meşruti monaraka evrildiği süreçte konvansiyonel iktidar, Yeniçağla ya da sekülerleşmeyle, bir başka deyişle “ratio"nun egemenliğiyle ve/veya tanrısal aklın yerine geçmesiyle güç kaybeder. 17. yüzyılda İngiliz Aydınlanmasıyla başlayıp 18. yüzyıl Fransız Aydınlanmasıyla nihai formunu kazanan yönetim anlayışına Alman Aydınlanması felsefi zırhını kazandırır; böylece kralın yetkileri tırpanlanır, bunun zorunlu sonucu olarak 19. yüzyıldaki Anayasal Monarşilerin yolu açılır. Günümüzde de çeşitli örnekleri (Birleşik Krallık, İsveç Krallığı, Hollanda Kraliyeti, İspanya Krallığı, Japonya, Tayland vb.) görülmesine karşın asgari etki ve/veya yetkileri olmakla birlikte varlıklarının sembolik olduğu söylenebilir. Yeniçağ ile birlikte artan ekonomik faaliyetler, gelişen teknolojilerle üretim araçlarının değişmesi, tarım ve hayvancılıktan endüstri toplumuna evrim, toprağa dayalı egemenliğin ve türevi Aristokrasinin koltuğunu sarsar. Kapalı toplumlar, yerini, zamanla ekonomi–politikteki değişimlerin de etkisiyle açık topluma bırakır. Değişim, iktidar/ın devri, sancılı olur. Çatışmanın doğurduğu kaos sürmektedir.
Hayata egemen olan “kutsal üçlü”, aristokrasi, monark ve din kurumundan oluşur. Aristokrasi -ki ruhban sınıfı ve/veya ulema da bu kategori altında düşünülebilir-, kutsal üçlünün oluşturduğu ittifakın zamkıdır; krallık rejimi ve 'vicdan'ı (olan) kilise(si)yle ve/veya cami(si)yle yani statükoyla ittifakını güçlendirerek mevcudu/nu muhafaza etmeye gayret eder; kaçınılmaz değişime ya da sona direnmeye çalışır, oysa direndiği yaşamdır ve Zeitgeist’a teslim olur; çünkü o, yaşamın koşulsuzca tek hâkimidir, sonuç: burjuvazinin ve ‘kuru kalabalık’ın ya da ‘baldırı çıplaklar'ın mutlak egemenliği! Ama şimdilik!
Burjuvazinin 19. yüzyılda kemikleşen, atomize olan gücü, kapitalist ekonomi–politiğinin dünya üzerindeki egemenliğiyle daha da güçlenir. Küresel ticaret ve türevi turizm/in İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından ivme kazanması, sınırları, burjuvazi ve/veya sermaye için gittikçe anlamsızlaştırır. Küreselleşme, özellikle ‘I'. Dünya’nın ‘II.’ ve ‘III'. Dünya’ya erişimlerini kolaylaştıracak hukuksal düzenlemeleri ulus–devletlere bir ‘zorunluluk’, ‘ev ödevi’ olarak sunar ve sermayenin –ki artık ‘sahipsiz'dir-, ‘yabancı’ yatırım(lar)ın önündeki bütün engelleri kaldır(t)ır.
Borsaların küresel işleme açılmasıyla burjuvazi (Yazılamada “Sahipsiz Sermaye" SS diye söz edilecektir.), bir yandan ontolojik anlamda mutasyona uğrarken diğer yandan da sahipsizleşerek devlet bütçelerini aşan büyüklüklere ulaşır. (Apple, Microsoft, GM, WallMart, Toyota, VW vb.)  SS ekonomi-politiğinin ürünü olarak devletler, küresel firmaların ve/veya markaların hizmetçisine, asistanlığına, kârlarını maksimize eden araçlığa soyunur. Ülke yönetimlerinin ‘başarı’sı, küresel firmalara (SS) gösterdiği kolaylıklarla ölçülmeye başla(nı)r. Ortaçağ’daki “Felsefe, dinin hizmetçisidir.” sözü, “Bilimler, devletler ve de facto hukuk, markaların (SS) hizmetçisidir.” tezine evrilir; hizmet edilenin ‘rengi’ değişse de özü aynıdır: egemen/in iktidarı.
Mazinin kralları diye de düşünülebilen günümüz devletlerinin yönetici elitlerinin (şansölyeler, devlet başkanları, başkanlar, başbakanlar, üst düzey bürokratlar vb.), görev süreleri bitince, emekli olunca, yeniden seçilemeyince vb. SS’lere hizmet eden firmalara ücrete mukabil ‘danışmanlık’ yapmaları manidardır. (Zeitgeist’a selam!)
SS’lerin, kendilerine markaları zırh yaparak görünmezlik kazandığı günümüzde her şey ürünleşip metalaşabilirken aynı zamanda markalaş(tırıl)abilir de. Markalaşması, dünya iktidarını paylaşan putlar arasında kendine yer açması demektir. Yeter ki SS’ler istesin, markalaştıramayacakları şey yoktur; bu, kimi zaman bir toplama kampı, savaş meydanı, tahrip olmuş bir gemi, kimi zaman ‘milli park’a dönüştürülen, ‘yaban’ yaşam alanları, kimi zaman dinsel bir figür, aktör ya da ayindir; kimi zamansa kirli bir iç çamaşırı, kullanılmış bir kalem. Her şey satılıktır; çünkü tüketim, ibadettir.
Kendileri de SS’lerin birer ‘marka'sı olan popüler ‘özne’ler, bir tür tanrı-yıldızlar olarak kendi adlarına ‘yarattıkları’ markalar(ıy)la ambalajı/nı, kullanım değerinin önüne geçerek ‘çağcıl’ çoktanrıcılık, yeniden üretilerek dolaşıma, tüketime, kullanıma, imana ve nihayet raflardaki yerini alarak ibadete sunulur. Tapınılan, putun ambalajıdır. Töze dönüşen ilinek, tözsüz yaşam(sızlığ)a adımdır ki, bu da bir tür oksimorondur. Kavranılamazlığı, biraz da bundandır.
Markalar, firmaları, ülkeleri ve toplumlarını geri palana iter ve onları aşar; bir bakıma onları kendine bağlar; oysa SS’lerin zırhıdır. Bugüne, markaların tanrısallaştı(rıldı)ğı bir Zeitgeist egemenliği, farklı bağlamalarda, farklı öznelerce her gün daha fazla dillendirilmekte. Küresel sermayenin (SS) PR algı yöntemiyle –ki kitle iletişim araçları ile küresel sermaye aynı öze sahip öznelerdir– işlettiği sürecin, kitlelerin iradesiyle, satınalma davranışlarıyla hareket ettiği illüzyonu yaratılır. Markalar tanrı(sal)laştırılırken –SS’ler, Anatanrıça Kibele gibi hep oradadır ama– toteme iman eden müşteri, satın alarak “gönüllü kulluk / kölelik” statüsüne, makamına eriş(tiril)ir. Marka satın alarak tanrısal olanla kurulan özdeşliğin, müşterinin sınıfını tayin edici işlevi olduğu (da) söylenebilir. Küresel kapitalizmin (SS), her sınıf için uygun tanrı(ça)ları ve nihayet unisex tanrıları -markaları- mevcuttur. Android markaların ve/veya ürünlerin ‘avangart’ örnekler olduğu söylenebilir. Bu, göreli ‘eşitlik’ illüzyonu yaratarak SS’lerin politik alanda ve kitlelerin dünyasında meşruiyetini sağlayan ideolojik araçlar, bir tür ‘lejyon’ statüsü edinir ana resmin kompozisyonunda.
Kıyafetler üzerinde modern zamanlara değin süregelen sınıflaş(tır)ma, markaların temsil gücüyle yeniden üretilir; bu, bir tür geri dönüş, eşitsizliğin kamusal alana hâkimiyeti olarak değerlendirilebilir. Markalar, modern totemlerdir; diğer deyişle totemizm/in pratiklerdir. Simgenin, taşıdığı nesnenin ve/veya kullanım amacının ya da işlevinin önüne geçmesi, ontolojisini de zorunlu olarak kaydırarak dönüştürür. Günümüz markaları, sırtında, sınıf (Modern zamanlar, bir musluk tamircisiyle Amerikan başkanını kıyafet anlamında eşitlemiştir(?) Gündüz Vassaf’a selam!), dünya görüşü vb. de taşır. Giyilen ve/veya kullanılan, artık nesne değil, kimliktir, sınıftır, stildir, trenddir, imajdır; bunlar da egemen iktidarın ideolojisine içkindir. Poptur. Sığlığını zamaneliğinden (de) alır; kültürün değil Kültür Endüstrisinin ürünüdür. (Adorno ve Harkkeimer’a selam!) Kitleler, SS’lerin manipülasyonunda ya da manipülasyonuyla “rıza imalatı" (Chomsky’ye selam!) projesinden ya da tornosundan (Pink Floyd’a selam!) geçerek birörnek SS üniformalarıyla, mensubu olduğu klan ve totemiyle ve/veya totemleriyle kamusal alanlarda görülebilirler. İnsanlar ve üyesi oldukları topluluklar, markaların cemaatleştirdiği gönüllü kullaşmaya, köleliğe doğru hızla evrilmektedir. 

Doğa(l)dan, kabile üyeliğine, yurttaşa, yurttaştan kula, kuldan yeniden yurttaşa ve nihayet günümüzde yurttaştan müşteriye, tüketiciye; tüketiciden dijital varlığa, cyborga, avatara… evrim sürüyor. Bilincin evrimsel izi, bizi, ambalajın değişmesine karşın özünü, varlığını muhafaza ettirdiğini gösterir. SS’ler ve türevi egemen bilinç/ler, tarihin ürettiği birtakım toplumsal öznelere kendi paradigmalarını zerk ederek, özne devşirerek (de) iktidarını berkitmekte.
Bir tür paganizm olarak da okunabilecek bu dönem ve aktörleri, elbirliğiyle “Zeitgeist”i inşa etmekteler. Semavi dinlerle dolaşımdaki iktidarını berkiten antroposentrik bakış ve türevi erkek-iktidar-tanrı/sal sınırlarıyla hayat kavranıp yaşanırken; tensellik kösnüleştirilip kötücülleştirilerek değersizleştirilirken; esrikliğin, yerini südrüklüğe bıraktığı günümüzde bir tür kuruluş ya da yeniden doğuş yaşayan paganizmle yani çoktanrıcılıkla içkiye, kafa yapıcı maddelere (genel anlamda uyuşturuculara), turizme, metalaş(tırıl)an tene, doğaya, yemeğe, eğlenceye, sekse, seyahate vb. daha fazla ilgi gösterilmekte. Bunun sonucu olarak bir tür hedonist çağın özneleri olarak hedonizmin mutlak olmasa dahi göreli iktidarında nefes aldığımız iddia edilebilir.
Hedonizm, İbrahimî dinlerin iktidarını parçalamakta ya da çoktan parçalamış olan en büyük anti-tezdir; o nedenle kapitalizmin üzerine inşa edildiği her şey İbrahimî dinlerce (diğer dinler ihmal edilerek) “günah” ilan edilmiştir. Bunlar, bir tür anti-kapitalist reaksiyonlar olarak da okunabilir. Kapitalizmin, en azından kuruluş evresinde, püritenliği, protestan ahlakını kendine kalkan olarak kullanması, kaidesindeki rasyonalizmle de açıklanabilir. Post-kapitalizmin küreselleşmeyle görünür hale gelen bilincinin SS üzerinden tanrılaşması, tanrılaştıkça da iktidarının a priorileşmesinin ve üretimin yerine konan tüketim dinamiğinin ihtiyaç duyduğu bilinç, artık püriten bir ahlaktan ziyade hedonizmdir.
İktidarlarının (sembolik düzeyde) son demlerini yaşayan konvansiyonel dinler, İslam üzerinden -ki konvansiyonel dinlerin bir tür ‘akıncı’ kuvveti ve/veya 'intihar bombacısı' ‘partizanı’dır- kapitalizme ve/veya post-kapitalizmle savaşımı, hayat üzerindeki denetim gücünün zayıflamasına bağlanabilir. Konvansiyonel din/ler, uzun zamandır değişen, sekülerleşen gündelik ve ekonomi-politik hayattaki görünürlüğünü yitirmekte; egemenle kurduğu iktidar, görece daha köklü bir yapı, kurum olması hasebiyle halesi içine alarak kendine tabi kılarken post-kapitalizmin (SS), ürünü, tali hale getiren ambalajıyla yani markalarıyla yarattığı iktidar altında ezilmekte. Günümüz insanı, satın aldıklarının, tükettiklerinin %20’siyle ihtiyaçlarını, kalanıyla da üretilmiş, yapay ‘ihtiyaçları'nı karşılamakta; bütün ömrünü, ihtiyaç illüzyonu olan ürünleri satın alabilmek adına heba etmekte; bu, insanın tüketim tarafından esir alındığı şeklinde de yorumlanabilir. Analojik bir ifadeyle günde 16 saat oruç tutmakla (suni ihtiyaçları satın almak için aynı oranda çalışmak arasında) bir tür özsel aynılık, benzerlik arz etmekte tüketim: tüketmek, ibadettir. “Alın, verin, ekonomi can verin!” (SS’e selam!)
Tanrının ölüm ilanıyla (Nietzsche’ye selam!) atomun parçalanması arasında kurulabilecek analojiyle iktidarın parçalanıp heryerdeliği (Foucault’a selam!) üretilir. Oysa her yerde olan hiçbir yerde değildir; tıpkı panteizm gibi: yokluğunun ya da O’na yok demenin, O’nu görünmez kılmanın felsefecesidir. (Spinoza’ya selam!)
Futbol maçlarının oynadığı günümüz stadyumlarının “mabed”, “arena” gibi kadim zamanların dinsel, sivil ikonlarıyla adlandırılması, yeni dönemin, henüz tanımlanmamış olgunun seyriyle ilgili ipuçları vermekte, sunmakta. Artık kutsal mekânlar, içerikten boşal(tıl)mış devletin resmigeçit törenleri ve takvim günleri değil, turizmin ‘sat(ıl)mak’ üzere ürünleştirdiği dinsel ayinler (örn. Konya, Mevlana, Derviş vb.) hiç değil, stadyumlar ve mağazalar şehri AVM’lerdir ya da markaların Olympos’ları AVM’ler; ülkelerin markaları ve popüler kültüre dâhil ettikleri kişiler(i)dir. Kapitalizm, anneler günü, yeni yıl, sevgililer günü vb. ile kendi takvim günlerini yani kutsallarını yaratarak iktidarını, ekonomi-politiği yanında diniyle de kurumsallaştırmakta, öğelerini kurumsallaştırarak, kendini dine dönüştürerek de safını berkitmekte.
LV Üzerine 'Güzelleme'
Genelinde Avrupa özelinde Fransa 19. yüzyıl ile gücünün şahikasına erişir. İmparatorluk merkezi olan Paris, genişleyen, güçlenen, zenginleşen, karmaşıklaşan yönetime, endüstrileşmeyle on kat artan nüfusuna ‘hizmet’ için planlanır. Tek aklın, bilimin neşteri kararlılıkla vurulur kadim “Sallanır ama batmaz.”* şiarlı Roma kentine. Paris, 19. yüzyılda atılan neşterle yaşamaktadır hala. Her şehir plancısı gibi Georges-Eugène Haussmann da iktidarın celladı olur. (Mimarlığa selam!)
Akıl, sekülerleşme ve türevi devrimle yeniden organize olur. İktidar, tanrısal akıldan dünyevi –parasal– akla geçer; endüstrileşmeyle merkezini, gücünü, nesnelleştirdiği bibloya dönüştürerek görünür kılar. Kendini Paris’te ve mimarisinde cisimleştirir. Kentin kendisi endüstrinin bir ürünü ve/veya endüstrinin kendisidir. Concorde Meydanı’nından cetvelle çizilen ve I. Dünya Savaşı’nda yaşamları çalınan askerlerin/gençlerin anısına dikilen Zafer Takı’na çıkan kentin, tıpkı AVM'ler gibi üretilmiş, tanımlı mekansallıklardan biri olan Şanzelize Caddesi, söz konusu cisimleşmenin nesnelerinden, bir başka deyişle SS’in ana aktörlerinden biridir.
İmparatorluğun bakiyesi olan Fransa Cumhuriyeti’nin daha öncekiler gibi 6.sının (da), organize aklın, tek aklın, nesnel aklın, gücünü, iktidarını, hegomoyanın SS’in kendini ifşa ettiği keskin düşünce ve köşeli ürünleriyle çevrelenmişlik içinde insanı hiçleştirip tutsaklaştıran, yutan, ürküten, sığınmaya sevk eden, öldüren plancılık içinde kişiye düşen, itaat edip iman ederek ibadet etmektir; ona kurban olmak ve/veya vermektir; bu da ancak sağlığını, ömrünü ve özsaygısını SS’e, düzene, çağa, sisteme satarak kazandığı statü ve parayla yapabildiği tüketimdir.
Cadde, bir tür podyumdur. İnsan, o fonun içinde müminleşir, kendi olmaktan çıkar, ilahileşir. Bir tür tüketim sirki olan podyumda herkes oyuncudur, şaklabandır. Maskeli balodaymışçasına imajlar(ıy)la giyiniktirler. Sınıfsallık, zahiri unsurlarla sağlanır. Her oyuncu, onlarca prosesten geçerek ürünleş(tiril)miştir; bu nedenle dokunulmazdırlar, seyirliktirler; izle(n)me nesneleridir. Bakan ile bakılanın özdeşliğidir bir bakıma sahnedekiler. Bakıldığında yaşayan, sınıfı berkinen özneler.
Seyirlik öze sahip bu ontolojik düzlemde caddeye çıkan sokağın başında, sokak ve cadde cepheli, 101 numaradaki LV mağazası: müstakil, monolitik yapı. Konseptini “Süs cinayettir."den alarak ağırlığını, şatafatını yapıyla değil, yapıyı görünmez kılarak bibloya, dinsel mekâna dönüş(türül)en teşhir ortamına ve dikkatlerin yoğunlaştığı, her birini iktidar çapına göre ‘yaşam’ ya da ‘teşhir’ alanına sahip olduğu tapıncaklarına (put) dayanan pazarlama stratejisi ve fondaki “algı yönetimi”, ibadetin hûşû içinde gerçekleşmesi için t a s a r l a n m ı ş t ı r . Raflardaki ürünler biblodur. Sanki orayı mesken tutmuş, alınınca eksilecekmiş efektiyle yabancılaştırılan, tüketiciye/mümine, o putlar içinde ‘hac’ vazifesini yerine getiren bir müminin vecd hali/ni yaşa(tılı)r. Ürünün kutsallığı, bizatihi iktidarıdır, onu alıp hayat vermek, ona hizmet etmek, onu kullanmak değil; mümin, ancak ona vesile olabilir onu taşıyarak; zaten, müminin ibadetini, tapınışını anlatmasının koşulu puta ya da putlara hayat vererek onu sosyo-ekonomik hayata çıkarmaktır; bakışları mümkün kılan üründür, taşıyan değil. Sanki büyükçe bir el dokunuvermiş de o masallar gerçek oluvermiş gibi; sanki, o buluşmayla hayat, masala dönüşüvermiş gibidir; bir tür anlık orgazm, tutulma hali, kendinden ve/veya gerçekliğinden uzaklaşma, s a n k i !
Bugün, inşası süren ve henüz kurumsallaşmamış, bu nedenle konvansiyonel anlamda dine dönüşmemiş yeni paganizmle tanrısal buyruk, yazılıma; kulsa arayüze dönüşür. Arayüz, tüketimle yani ibadet(iy)le özneleşebilir yani müşterileşebilir.
Yeni maneviyat, günahkâr insanın kefaretini ödeyerek kurtuluş sağlama iddiasındaki İsa Peygamber’den mülhem, küreyi ve evreni kurtarmak odaklıdır. Kurtuluşsa tanrısızlaşmakla olanaklıdır; önkoşulu da gerekli koşulu da tanrısızlaşmaktır. Arayüz olmaya itiraz etmek, marka kullanmayı reddetmek yani bağlamsal anlamda tanrısızlaşmaktır.
İnsan türü, kendi felaketini adım adım gerçekleştirdiği bu tüketim kültürü döneminde sorumluluk, sıklıkla, bir tür tanrısallık atfedilerek görünmez kılınan sisteme, tarihe, hayata delege edilmekte. Sorumluluğun devri, hiçleşmeye, aracılığa, arayüz olmaklığa rıza göstermeyi –rıza imalatıyla– getirmekte. 

Sihir, büyü, anlam, maneviyat, bir elin dokunarak her şeyi değiştireceği düşüncesi, totemizmin bakiyesi bir gerçekliği kabulleniş ve/veya reddediş pratiğidir. Yeni bir metafiziğe, Batı Metafiziğini tanrılarından soyan bir metafiziğe; buna giden yolu, Heideggerce söylersek, filozof değil düşünür açacaktır. Mânâya teslim olanlar değil. Mânâ, SS’in imece usulüyle topluca ürettiği bir maneviyat halesidir. İş, bu haleyi dağıtabilmektir. Metafiziği, mânâdan kürtaj etmektir. Tanrıyı değil tapınışı ‘sapkın’ bulmaktır. Mânâyı, hariçte değil, kendi özdeşliğinde aramaktır.
Simgenin gösterdiği, ürettiği mânâ, semantik ile sentaksın diyalektiğiyle kamusal bir üretimdir, anonimdir bir bakıma, Simgeleşme, eşzamanlı iktidara dönüşmedir de. Simge, biçim değil, ona zerk edilen mânâdır, mânâysa iktidara içkinliktir. Biçimin, iktidarla ittifak kurarak sentaksı/nı aşma/sı/dır. Tözsel/reel varlığa sahip biçimi öldürerek onu semantikle metafizikleştirmesidir. İktidar, bu sürecin kendisidir. Tanrılaşma da. Tanrısallaş(tır)ma da.
Özgürlük, simgeye dönüşmemektir, ona teslim olmamaktır. Biçimi haleli kılıp simgeleşmesini sağlayıp onu, taşıyıcısı olan strüktürden ve biçiminden kazıyıp ideal bir varlığa dönüştürmektir. Bu, Kafka'nın G.Samsası’nın böceğe dönüşmesinden kategorik olarak farklı bir olgudur. Tözsel olarak canlıdır. Olgudur. Oysa biçimin simgeleşmesi, ontolojik bir kaymadır. G.Samsa ise ilineksel.
Dinsellik, ibadet, ittifak, güç, iktidar, bilince tahammül, şüphesiz, metafiziğe varan anlama, anlamlandırma sürecini yaratmakta. İnsan türünün her geçen gün -dinamik yapıya sahip algısı nedeniyle-, evrilen bilinci, bilincin/in grameri, hayatın sentaksını değiştirmekle, buna bağlı olarak da semantiğini. Simgenin iktidarı, insanın arayüze dönüşmesiyle insanın kulluğa, düşmüş varlığa dönüşmesi, özsel olarak benzerdir. Din ve türevi simgelerin mutlak egemenliği ile yapay zekânın ve/veya yazılımın yaşam üzerindeki etkileri arasında ne tür ilişkiler kurulabilir? Soruları çoğaltıp ısrarla sormaya devam edelim.
Yazılamaya “Gücün Simgelleşmesi Üzerine” başlığıyla başlandı, kaçınılmazcasına “Simgelerin İktidarı Üzerine”yi doğurdu, üretti; çünkü mânânın gücü, “Önce söz vardı.”da hakikate dönüşmekte. Hakikat, sözün/mânânın büyüsünün devam ettiğini göstermekte. Yazılmada, SS’in ‘önde gelen’ aktörlerinden birinin yapısal özellikleri, tarihsel paranteze alınarak simge okuması, dilin, mananın, gücün kendini ifşa ettiği araçlardan yola çıkılarak çeşitli anolojiler kurularak ileri sürülen tezler, ‘paradigma’yı görme, inşa etme, yapılandırma çabaları olarak anlaşılabilir. Yazılama, bu çabanın, örtük biçimde statükoya teslim olmak anlamına geldiğinin zorunlu farkındalığıyla Zeitgeist’in mânâsına karışıverdi, lâkin söz, kendi hikâyesini inşa ederek anla(t)maya devam ediyor. (Wittgeinstein’a selam!)
Zeitgeist’i taşıyan 'apolitik gençler’in “simgelerin iktidarı"na bir diyeceği var: Gezi ve/veya occupy kültürü, yeni nesil ya da kosmopolitasın apoletleri söküp atarak tanrısızlaşma talebidir bir bakıma, antropolojik olmayan maneviyatın, dolaşımdakinin anti-tezi olarak baş vermiş, toprağı çatlatarak hayata doğduğunun habercisidir. Gücünü, simgelerin töz-ilinek ilişkisini tersine çeviren, simgelere aldırmamaktan alır. Zaman, simgelerin hayattan kürtajla alınacağı, marka görünümündeki tanrıların öldürülme zamanıdır. Nietzsche'den bir asır sonra, tanrıyı ve/veya tanrı(cık)ları yeniden öldürmek zamanıdır. Özgürlük, simgelerin üzerindeki örtüleri, ambalajları kaldırarak yeniden hem de yüksek sesle “Kral çıplak!” demekte!
Söz, simgeye teslim olmaktır; her sözle simgeler/in iktidarı/nı berki(t)mekte, olguyu tapındırmakta kendine. Yurdumuz, paralel evrenimiz: S i m g e l e r i m i z.
Simgeler(iniz)e selam!
Eylül 2015 – Ocak 2016, Manisa -Muğla

V. Metin Bayrak

5 Eylül 2012 Çarşamba

Rap ile Felsefe / Akımlar


anarşizm
kaostur özüm
isterim
isterim
isterim
afrika’da kanat çırpan kelebeğin
amerika’da yarattığı kasırgayı...
kaos isterim...
insan doğasıdır aradığım
insan doğasıdır aradığım
insan doğasıdır aradığım
adalet
eşitlik
mutluluktur
özgürlüğün kardeşleri...
aile - devlet - din  - okul
aile - devlet - din - okul
aile - devlet - din - okul
zulmün karesi...
insan doğasıdır aradığım
insan doğasıdır aradığım
insan doğasıdır aradığım
otoritenin her türüdür düşmanım
özgürlük
mutluluk
adalet
eşitlik
düşüdür insanın
insan doğasıdır aradığım
insan doğasıdır aradığım
insan doğasıdır aradığım
hepsi giydirmiş insanı
kurallarla
kurallarla
baskıcı kurallarla...
her zaman
her çağda
aile - devlet - okul - din - ahlak
maskeli beşler!
maskeli beşler!
maskeli beşler!
insan doğasıdır aradığım
insan doğasıdır aradığım
insan doğasıdır aradığım
politik baskı
kontrol
biyoiktidar
ve de bilulum iktidar...
bi de devlet!
en büyük düşman(ım)dır!
selamet devletin ölümünde!
insan doğasıdır aradığım
insan doğasıdır aradığım
insan doğasıdır aradığım
efendi istemiyorum...
köle değilim çünkü!
özümde yok yular...
Proudhon
Stirner
Tostoy
Bakunin
Kropotkin
dinamit
dinamit
dinamit
insan doğasına aykırı her kurumu
yık
yık
yık
devleti
aileyi
okulu
ahlakı
dini
ve kurumlarını
mutlak özgürlüğü yarat
efendisiz ol
özgürleş
hırsızlıktır mülkiyet
kaldır mülkiyeti
anarşistim ben
şiddetin
iktidarın
otoritenin
karşıyım her türüne
insan doğasıdır aradığım
insan doğasıdır aradığım
insan doğasıdır aradığım


hedonizm
bakarım zevkime
özgür adamım
yeni hazlar ararım hep
doymam
doymam
doymam
haza doymam
aristippos der ki, özgürdür haz adamı!
gerisi boş...
boştur
boş
haz dışında her şey boş...

özgürlük ararsan
bak
kadına...
içkiye...
yemeğe...
kafaya...
zevke sefaya...
dünya fani
ömür kısa
gençlikse sınırlı
çıkar tadını hayatın
bak keyfine
kasma
geniş ol!
aristippos der ki, özgürdür haz adamı!
gerisi boş...
boştur
boş
haz dışında her şey boş...
bedenindir seni taşıyan
aldırma
aldırma
aldırma dinlere sen
kötü değildir bedensel şeyler
sıçtığında nasıl rahatladığı düşün
nasıl kötü olabilir
aldırma
aldırma
aldırma sen dinlere
onlar bedene düşman
sense dost ol bedeninle
kulak ver ihtiyaçlarına
aldırma
aldırma
aldırma sen ahlaka
hepsi iktidarın oyuncağıdır
gelme oyuna
gelme oyuna
oyuna gelme genç dostum
düşüncenin zehiridir haset
aldırma
aldırma
aldırma sen yaşlılara
o beynin yok mu
her zaman duyma sesini...
aristippos der ki, özgürdür haz adamı!
gerisi boş...
boştur
boş
haz dışında her şey boş...
bakma sen epiküros’a
entel dantel hazlar daha iyiymiş...
külahıma anlat
kalkmayınca makine,
şişince namlu
olmayınca “o” iş
kötüler elbet moruklar bedeni
unutma!
sıçmadan durabilir misin?
sıçabilmektir tek gerçek...
aristippos der ki, özgürdür haz adamı!
gerisi boş...
boştur
boş
haz dışında her şey boş...


idealizm
kulak ver platon’a
mağaradiler gibi gölgeleri gerçek mi sanmaktasın hala
çık! kurtul zincirlerinden asıl gerçekliği gör artık
düşüncedir aslolan
düşünce!
düşünce!
bilinç...
zihin...
tanrıdır mutlak iyi
zihinleri açık olanlar görebilir ideayı
tanrıdır idea
hiçten çıkar hiç
hiçten çıkar hiç
hiçten çıkar hiç
anaksagoras der ki:
kaosu kosmos’a dönüştüren nous’tur
yani akıl!
akıldır
evrene biçim veren
her şeyi yaratan
hiçten çıkar hiç
hiçten çıkar hiç
hiçten çıkar hiç
bir bak bakalım kendine
etine kemiğine
hiç misin?
nasıl var oldun?
büründün ete kemiğe?
her şey değişir
değişir her şey
gördüğün
dokunduğun her şey
sayılardır
kavramlardır
zihindedir hepsi değişmezlerin
insan bilmek
erişmek ister değişmezliğe
zihniyle görür değişmezleri
sen misin kendi başına olan
güldürme! kim olmuş kendi kendine?
unutma!
hiçten çıkar hiç
hiçten çıkar hiç
hiçten çıkar hiç
her şey zihindedir
duyular? aldatır insanı...
aldanma gördüklerine
doğru zihindedir!
yan yani yan yani yan yani akılda...
zihinden azade değil varlık!
düşüncedir aslolan
düşüncedir asıl varlık
değişmez olan
tek gerçek fikirdir
zihindir
ararsan hakikati düşünceye bak!
hiçten çıkar hiç
hiçten çıkar hiç
hiçten çıkar hiç
aldanma o südrük duyularına
kötücül arzularına
gelip geçicidir
sense ebediyete ruhunla intikal edeceksin
ruhunla!
ruhunla!
ruhunla
çıkacaksın selamete...
madde yanılsamadır
aldanma gözlerine
görmek yetseydi börtü böcek de olurdu alim
alim
alim
metafiziktir kurtarıcım!
hiçten çıkar hiç
hiçten çıkar hiç
hiçten çıkar hiç


kinizm
dijojen’dir adım!
ne malın
ne namın
ne şarabın
olurum kölesi
yeterim kendi kendime
çekerim otuzbirimi
olmam ne bir kadının kölesi
ne bir sıfatın
özgürüm ben özgür!
diyojen’dir adım
tek amacım özgür olmak
bağlardan kopmak
hafiflemek
kuş gibi
olmamak hiç bir şeyin esiri
çıkarmak tek tek sıfatlarımı
kalmak
kalmak
kalmak
anadan üryan...
dijojen’dir adım!
ne malın
ne namın
ne şarabın
olurum kölesi
yeterim kendi kendime
çekerim otuzbirimi
olmam ne bir kadının kölesi
ne bir sıfatın
özgürüm ben özgür!
ölçülmez hiç bir şey ile değeri
bir elimde tas
içerim suyumu, şarabımı
yanımda kadim dostum köpeğim
fıçıdır evim
vatandaşıyım kosmosun

dijojen’dir adım!
ne malın
ne namın
ne şarabın
olurum kölesi
yeterim kendi kendime
çekerim otuzbirimi
olmam ne bir kadının kölesi
ne bir sıfatın
özgürüm ben özgür!
iskender mi?
dünyaya sıkışıp kalmış zavallı bi esir...
kralmış, imparatormuş...
kendi taçlarının köleleri
farklı mı hadrianus, süleyman, napolyon
dijojen’dir adım!
ne malın
ne namın
ne şarabın
olurum kölesi
yeterim kendi kendime
çekerim otuzbirimi
olmam ne bir kadının kölesi
ne bir sıfatın
özgürüm ben özgür!
ahlak mı?
kölelerin zinciri
arzular mı?
köleliğin havuçları
ararım gündüz vakti insan
elimde fener!
saklanır herkes sıfatlarının
kıyafetlerinin
makamlarının
arkasına
yoktur güçleri soyunmaya
gerçektir tek korktukları
insanın
acıkan
sıçan
gömüşen
uyuyan
bi hayvan olması
dijojen’dir adım!
ne malın
ne namın
ne şarabın
olurum kölesi
yeterim kendi kendime
çekerim otuzbirimi
olmam ne bir kadının kölesi
ne bir sıfatın
özgürüm ben özgür!


liberalizm
burjuvazidir babam
anamsa sanayileşme
gömünce anama doğuverdim...
hala büyüyorum ama çocuk kaldım
bunca beslemeye rağmen
bir kapitalizm masalı
özgürdür
herkes
özgür ve eşit doğar
“bırakınız yapsınlar,
bırakınız geçsinler,
dünya kendisi döner.”le
herkes herkese koysun dememiştir...
vincent de gournay
devlet misin nesin sen!
karışma
dünya döner
hayat akar
asalak mısın?
beslenme artık kanımla
istediğime istediğim kadar veririm...
sana ne?
özgürlük sermayedir...
mülkiyet canımdır
ayırma beni canımdan
sermaye der ki devlete
“hey! devlet! gölge etme! uza!
robin hood musun benden alıp yoksula verecek!
aç, açılığı tercih etmiş...
tok, tokluğu...
bırak
bırak
bırak dönsün dünya döndüğü gibi...
en iyi hükümet, en az hükmedendir...
sanma ki hükümet hükmetmeden durur...
ama oyalanırsın bireysel özgürlükler masalıyla liberal dostum...
burjuvazidir babam
anamsa sanayileşme
gömünce anama doğuverdim...
hala büyüyorum ama çocuk kaldım
bunca beslemeye rağmen
genişlet bireyin hakkını
devletinkini daralt!
al sana liberalizm...
piyasadır tek tanrı
borsa da peygamberi
hisse senetler de ayet-i kerim
melekler de döviz ve altın
altını üstüne getirirler dövize bi şey olursa...
her şey piyasa için
parayla ölçeriz her şeyi...
anam da para
dinim de para
aşk da para
peki para ne?
para ne
para ne
para ne
beni paralayan olmasın!
burjuvazidir babam
anamsa sanayileşme
gömünce anama doğuverdim...
hala büyüyorum ama çocuk kaldım
bunca beslemeye rağmen



V. Metin Bayrak
istanbul'2012