tüketim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tüketim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2016 Salı

Simgelerin İktidarı Üzerine

Gücün Simgeselleşmesi Üzerine
(Simgelerin İktidarı Üzerine)
“Tüketmek, ibadettir.”
Bu yazılamada; simge, güç, iktidar, simgeleşme, nesneleşme, nesnelleşme, iktidarın simgeleşmesi, ülke, devlet, temsil, temsilci/lik, totem, tanrı, din, konvansiyonel din, İbrahimi din/ler, mabed, firma, sermaye, marka, sınıf, aidiyet, egemen/lik, hegomonya, tahakkûm, küreselleşme, küresel sermaye, kapitalizm, post-kapitalizm, tüketim, ibadet, paganizm, hedonizm kavramları ve ilişkileriyle 19. ve 20. yüzyılın küresel aktörlerinin başında gelen Paris’in (Fransa) Şanzelize Caddesi’ndeki Louis Vuitton mağazası (Dünya –> Avrupa –> Fransa –> Paris –> Şanzelize –> LW –> Ürünler –> Müşteriler/i), bunlar arasındaki ilişkiselliğin dinamikleri ve ürettiği iktidar yapılanmasıyla kutsalları; gücün temsili üzerinden iktidar, kutsallık, ibadet, temsiliyet kavramları dolayımıyla okunmaya ve 21. yüzyılın ekonomi–politikası ve uzantısı ya da türevi simgelerine dair kimi hipotetik tezler –daha doğrusu "noesis" niteliğinde– ileri sürülmeye çalışılmaktadır.
Konu, simge ya da obje olarak Louis Vuitton’un Şenzelize Caddesi’ndeki (kamusal alan/kent) mağazası seçildi. Çünkü temsilin, gücün, uğraklığın, ekonomi–politiğin cisimleştiği, hayata sirayet ettiği, yazılamanın harcını oluşturan kavramların kesiştiği bir varlık alanı. Bunların kesişim kümesinde olan bir markanın ontolojik–epistemolojik çözümlemesi ya da bir başka deyişle yapısal (ekonomi-politik, simgesel yani geniş anlamda ideolojik) okuması. Antropolojik parantezin içinde kalana odaklanıp olgudaki mevcut hayatın zamkına; buraya içkin olan iktidara, paraya ve türevlerine; markaların birer tanrı olarak düşünce yapılarına ya da silikleşip flulaşarak fona dönüşen, kendi(si)ni her yerde gösterip hiçbir yerde olmayan sisteme; sistemin kusmuğu para yoluyla tanrı(ça)larına ibadet ettiren (bu cinsiyetçi söylemle yeniden üretilen retorik) Zeitgeist’a bakmak. “Zeitgeist’in ruhu, ancak, onu teneffüs edip ona teslim olmadan soyulabilir.” varsayımından hareketle klavyeye alınan bu yazılamada dile gelen tezler, çağın maneviyatını ifşa etmeye yöneliktir ve “noesis” kategorisindedir. Tezler, raslamsal olup entelektüel olarak ciddi hesaplaşmaların ardından dillendirilmiş değiller. ‘Akıl’la değil belki ama ‘rasyo’ ile kirletilmemiş, naifliği satın alınmamış; bu anlamıyla (da) “anything goes”a (Feyeraband’e selam!) “uygun”. Diğer yandan uyarıcı bombardımanı altında 140 karaktere, okumanın yerini göz atmanın aldığı günümüz ruhuna teslim ol(ma)maktır!
Simge; güce, kimliğe ve mânâya içkindir. Dolaysız bir iletişim aracı olan simgenin bizatihi kendisi iktidardır. Dil, bir bakıma simgeler/in toplamıdır. Somut, yani fizik ya da metafizik varlıkları taşır, yaşatır, yeniden üretir, başkalaş(tır)arak mutasyona uğra(tı)r, virüsmüşçesine ölümsüzleş(tir)ir. Bir iletişim aracı olarak simge, taşıdığı “ileti”yi bir özneden –zaman zaman ondan bağımsızlaşarak– bir başka özneye taşır, ulaştırır. Güce ve/veya kimliğe içkinliği burada da gözlenir.
“Simge, yaşama, dille ve mânâyla birlikte eşzamanlı girmiştir.” tezi sorunludur; çünkü simge, dar anlamıyla dilden önce hatta menşeindeki temel olgulardan biridir; dil, doğal ve/veya yapay yollarla ya da araçlarla iletişim sağlayan bir araçtır; bu nedenle “Simge, doğal dili aştığından, insanın insanlaşma sürecinde doğmuştur.” tezi ileri sürülebilir.
Armalar, bayraklar, logolar, hatta isimler simgedir; kelimelerse düşünce ve gerçeklikteki varlıkların dildeki simgeleri olarak düşünülür: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” (Wittgeinstein’a selam!) Olgusal dünyada simgelerin, taşıyıcısı olduğu varlığı aşıp müstakil bir varlığa dönüştüğü örneklere rastlanır. Mesela ülkelerin bayrakları, askeri birliklerin flamaları, firmaların kurumsal logoları, markaların ikonları vb. Kimi zaman da simgeler, örneğin başörtüsü / türban, zamanla mutasyona (terimden nesneye, “türban”dan “başörtüsü”ne geçiş sürecinde geleneksel gösterilenin / nesnenin yerine geçiş) uğrayarak bambaşka bir anlama ya da kimliğe bürünebilir. Sumerlerde tapınak fahişesi rahibelerin bulundukları ya da taşıdıkları statünün yüksekliğinin ifadesi olan başörtüsü, zamanla ‘sıradan’ kadınların da bu ‘değerli’, statü sembolü olan aksesuarı ya da simgeyi kullanmalarıyla gündelik seküler yaşama sirayet eder. Semavi dinlerle birlikte, bir başka içeriğe kavuşarak yeniden uhrevileş(tiril)ir. Yakın zaman Türkiyesi’nin sosyal-ekonomi-politik-ruhsal tarih okuması, bu “simge” ya da “sembol"den bağımsız yapılamaz. Bir ülkenin, toplumun iç huzurunu, ahengini, politikalarını, insanlar arası ilişkilerini, kurumsal işleyişini derinden etkileme, yönlendirme gücüne sahiptir. Bu nedenle: “Simge, nesnesinden, kullanımından müstakil bir kimliğe ve iktidara (da) sahiptir.” tezi ileri sürülebilir.
Antropolojik anlamda “ilkel” adı verilen kabilelerde simge, “totem"lerinde cisimleşir, onunla özdeşleşir. Şaman, totemin, topluluğun üyelerine aktarımını, tebliğini yapar; klan, kabile vb. sosyolojik birim, kendini bir başka topluluktan ya da birimden ayırt edici bir dile ya da simgeye kavuşur; bununla ifade eder kendini; kimliğinin ayırılmaz parçasına dönüşür; hatta kimliğini onunla kurar, işte bu dil, klanın ya da topluluğun/un simgesidir, toplulukla ve üyeleriyle özdeştir bir bakıma.
Klan sayısı arttıkça totemler/i de artar; klanlar farklılaştıkça totemler/i de farklılaşır. Klanlardan biri, diğerleri üzerinde tahakküm kurarak “eşitler arasında birinci” (primus inter pares)  konumuna yerleşir. Arkaik anlamda devletin izleri, siyaset biliminde, felsefede burada (da) aranır. Diğer simgeler üzerinde otorite kuran, simgeler arasında hiyerarşi yaratan klan ve şefi, zamanla krala, tanrı-krala ve nihayet imparatora evrilir;  Japonya’daki örneğiyle “Güneşin Oğlu”na. Şeften krala evrilme sürecinde topluluklar, sosyo-siyasal evrim geçirerek devletin ilk şekillerini üretir. Siyasal yönetim kurumlaştıkça büyür ve merkezîleşir; merkezîleştikçe de bürokrasi, vergi, hazine, dağıtım, lojistik, yazışma, sınır vb. kavramlar, kurumlar ve ilişkiler doğar; bunların dolaysız anlatımı, kaçınılmaz biçimde simgeleri yaratır. İktidarın temsile olan ihtiyacı, merkezden bütün hâkimiyet alanına egemenliğinin aracı ile ikame edilir. Temsil, ihtiyacı/nı simgeyle çözer: iktidar, temsillerle kendi egemenliğini anlatır; henüz her yerde değildir; resmi alanlardadır ve etkileri sınırladır.
Yeniçağ, bu panoramik görünümün ardından zuhur eder; modern devletler doğar. Alternatif ulaşım yollarının keşif, yeni yaşam alanlarının –insan ve doğa anlamında– sömürgeleştirilmesi, kimi bilimlerdeki üretimler ve teknolojik aygıtların da yardımıyla devletler, toplumlar ve kıtalar arası iletişim artar; bu ‘gelişmeler'e, değişimlere paralel olarak ilişkilerin ürettiği temsilcilikler, elçilikler, müesseseler de doğar ve de facto dolaşıma girer. 17. yüzyılda ilk örneklerine rastlanır; 18. yüzyıldaysa kurumsallaşır. Burjuvazi, kapitalizmin inkişafıyla kendi kamusal alanını da yaratmaya başlar; dinin ve aristokrasinin kodları dışında “civil” kamusal alanlar doğar; mesela kafeler. 18. yüzyıl. öncesinde heyetlerin uzun süreli ziyaretleriyle kurulan ve sürdürülen ilişkiler, kalıcı temsilcilikler –elçilik, konsolosluk– üretir. 19. yüzyılda özellikle imparatorluklar, kendi güçlerini dünyaya anlatma, berkitme, yayma araçlarının başında elçiliklerini kullanırlar; şatafat, özellikle takvim günlerinde verilen resepsiyonlarla şahikasına ulaşır. 19. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte başlayan fuarlarsa, imparatorlukların orduya paralel olarak inkişaf eden, gelişen, anılan sanayi –teknik– ekonomik güçlerini sergiledikleri, bir tür silahsız çoklu cephe şeklinde savaştıkları platformlara dönüşür.
Şefin krala, meşruti monaraka evrildiği süreçte konvansiyonel iktidar, Yeniçağla ya da sekülerleşmeyle, bir başka deyişle “ratio"nun egemenliğiyle ve/veya tanrısal aklın yerine geçmesiyle güç kaybeder. 17. yüzyılda İngiliz Aydınlanmasıyla başlayıp 18. yüzyıl Fransız Aydınlanmasıyla nihai formunu kazanan yönetim anlayışına Alman Aydınlanması felsefi zırhını kazandırır; böylece kralın yetkileri tırpanlanır, bunun zorunlu sonucu olarak 19. yüzyıldaki Anayasal Monarşilerin yolu açılır. Günümüzde de çeşitli örnekleri (Birleşik Krallık, İsveç Krallığı, Hollanda Kraliyeti, İspanya Krallığı, Japonya, Tayland vb.) görülmesine karşın asgari etki ve/veya yetkileri olmakla birlikte varlıklarının sembolik olduğu söylenebilir. Yeniçağ ile birlikte artan ekonomik faaliyetler, gelişen teknolojilerle üretim araçlarının değişmesi, tarım ve hayvancılıktan endüstri toplumuna evrim, toprağa dayalı egemenliğin ve türevi Aristokrasinin koltuğunu sarsar. Kapalı toplumlar, yerini, zamanla ekonomi–politikteki değişimlerin de etkisiyle açık topluma bırakır. Değişim, iktidar/ın devri, sancılı olur. Çatışmanın doğurduğu kaos sürmektedir.
Hayata egemen olan “kutsal üçlü”, aristokrasi, monark ve din kurumundan oluşur. Aristokrasi -ki ruhban sınıfı ve/veya ulema da bu kategori altında düşünülebilir-, kutsal üçlünün oluşturduğu ittifakın zamkıdır; krallık rejimi ve 'vicdan'ı (olan) kilise(si)yle ve/veya cami(si)yle yani statükoyla ittifakını güçlendirerek mevcudu/nu muhafaza etmeye gayret eder; kaçınılmaz değişime ya da sona direnmeye çalışır, oysa direndiği yaşamdır ve Zeitgeist’a teslim olur; çünkü o, yaşamın koşulsuzca tek hâkimidir, sonuç: burjuvazinin ve ‘kuru kalabalık’ın ya da ‘baldırı çıplaklar'ın mutlak egemenliği! Ama şimdilik!
Burjuvazinin 19. yüzyılda kemikleşen, atomize olan gücü, kapitalist ekonomi–politiğinin dünya üzerindeki egemenliğiyle daha da güçlenir. Küresel ticaret ve türevi turizm/in İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından ivme kazanması, sınırları, burjuvazi ve/veya sermaye için gittikçe anlamsızlaştırır. Küreselleşme, özellikle ‘I'. Dünya’nın ‘II.’ ve ‘III'. Dünya’ya erişimlerini kolaylaştıracak hukuksal düzenlemeleri ulus–devletlere bir ‘zorunluluk’, ‘ev ödevi’ olarak sunar ve sermayenin –ki artık ‘sahipsiz'dir-, ‘yabancı’ yatırım(lar)ın önündeki bütün engelleri kaldır(t)ır.
Borsaların küresel işleme açılmasıyla burjuvazi (Yazılamada “Sahipsiz Sermaye" SS diye söz edilecektir.), bir yandan ontolojik anlamda mutasyona uğrarken diğer yandan da sahipsizleşerek devlet bütçelerini aşan büyüklüklere ulaşır. (Apple, Microsoft, GM, WallMart, Toyota, VW vb.)  SS ekonomi-politiğinin ürünü olarak devletler, küresel firmaların ve/veya markaların hizmetçisine, asistanlığına, kârlarını maksimize eden araçlığa soyunur. Ülke yönetimlerinin ‘başarı’sı, küresel firmalara (SS) gösterdiği kolaylıklarla ölçülmeye başla(nı)r. Ortaçağ’daki “Felsefe, dinin hizmetçisidir.” sözü, “Bilimler, devletler ve de facto hukuk, markaların (SS) hizmetçisidir.” tezine evrilir; hizmet edilenin ‘rengi’ değişse de özü aynıdır: egemen/in iktidarı.
Mazinin kralları diye de düşünülebilen günümüz devletlerinin yönetici elitlerinin (şansölyeler, devlet başkanları, başkanlar, başbakanlar, üst düzey bürokratlar vb.), görev süreleri bitince, emekli olunca, yeniden seçilemeyince vb. SS’lere hizmet eden firmalara ücrete mukabil ‘danışmanlık’ yapmaları manidardır. (Zeitgeist’a selam!)
SS’lerin, kendilerine markaları zırh yaparak görünmezlik kazandığı günümüzde her şey ürünleşip metalaşabilirken aynı zamanda markalaş(tırıl)abilir de. Markalaşması, dünya iktidarını paylaşan putlar arasında kendine yer açması demektir. Yeter ki SS’ler istesin, markalaştıramayacakları şey yoktur; bu, kimi zaman bir toplama kampı, savaş meydanı, tahrip olmuş bir gemi, kimi zaman ‘milli park’a dönüştürülen, ‘yaban’ yaşam alanları, kimi zaman dinsel bir figür, aktör ya da ayindir; kimi zamansa kirli bir iç çamaşırı, kullanılmış bir kalem. Her şey satılıktır; çünkü tüketim, ibadettir.
Kendileri de SS’lerin birer ‘marka'sı olan popüler ‘özne’ler, bir tür tanrı-yıldızlar olarak kendi adlarına ‘yarattıkları’ markalar(ıy)la ambalajı/nı, kullanım değerinin önüne geçerek ‘çağcıl’ çoktanrıcılık, yeniden üretilerek dolaşıma, tüketime, kullanıma, imana ve nihayet raflardaki yerini alarak ibadete sunulur. Tapınılan, putun ambalajıdır. Töze dönüşen ilinek, tözsüz yaşam(sızlığ)a adımdır ki, bu da bir tür oksimorondur. Kavranılamazlığı, biraz da bundandır.
Markalar, firmaları, ülkeleri ve toplumlarını geri palana iter ve onları aşar; bir bakıma onları kendine bağlar; oysa SS’lerin zırhıdır. Bugüne, markaların tanrısallaştı(rıldı)ğı bir Zeitgeist egemenliği, farklı bağlamalarda, farklı öznelerce her gün daha fazla dillendirilmekte. Küresel sermayenin (SS) PR algı yöntemiyle –ki kitle iletişim araçları ile küresel sermaye aynı öze sahip öznelerdir– işlettiği sürecin, kitlelerin iradesiyle, satınalma davranışlarıyla hareket ettiği illüzyonu yaratılır. Markalar tanrı(sal)laştırılırken –SS’ler, Anatanrıça Kibele gibi hep oradadır ama– toteme iman eden müşteri, satın alarak “gönüllü kulluk / kölelik” statüsüne, makamına eriş(tiril)ir. Marka satın alarak tanrısal olanla kurulan özdeşliğin, müşterinin sınıfını tayin edici işlevi olduğu (da) söylenebilir. Küresel kapitalizmin (SS), her sınıf için uygun tanrı(ça)ları ve nihayet unisex tanrıları -markaları- mevcuttur. Android markaların ve/veya ürünlerin ‘avangart’ örnekler olduğu söylenebilir. Bu, göreli ‘eşitlik’ illüzyonu yaratarak SS’lerin politik alanda ve kitlelerin dünyasında meşruiyetini sağlayan ideolojik araçlar, bir tür ‘lejyon’ statüsü edinir ana resmin kompozisyonunda.
Kıyafetler üzerinde modern zamanlara değin süregelen sınıflaş(tır)ma, markaların temsil gücüyle yeniden üretilir; bu, bir tür geri dönüş, eşitsizliğin kamusal alana hâkimiyeti olarak değerlendirilebilir. Markalar, modern totemlerdir; diğer deyişle totemizm/in pratiklerdir. Simgenin, taşıdığı nesnenin ve/veya kullanım amacının ya da işlevinin önüne geçmesi, ontolojisini de zorunlu olarak kaydırarak dönüştürür. Günümüz markaları, sırtında, sınıf (Modern zamanlar, bir musluk tamircisiyle Amerikan başkanını kıyafet anlamında eşitlemiştir(?) Gündüz Vassaf’a selam!), dünya görüşü vb. de taşır. Giyilen ve/veya kullanılan, artık nesne değil, kimliktir, sınıftır, stildir, trenddir, imajdır; bunlar da egemen iktidarın ideolojisine içkindir. Poptur. Sığlığını zamaneliğinden (de) alır; kültürün değil Kültür Endüstrisinin ürünüdür. (Adorno ve Harkkeimer’a selam!) Kitleler, SS’lerin manipülasyonunda ya da manipülasyonuyla “rıza imalatı" (Chomsky’ye selam!) projesinden ya da tornosundan (Pink Floyd’a selam!) geçerek birörnek SS üniformalarıyla, mensubu olduğu klan ve totemiyle ve/veya totemleriyle kamusal alanlarda görülebilirler. İnsanlar ve üyesi oldukları topluluklar, markaların cemaatleştirdiği gönüllü kullaşmaya, köleliğe doğru hızla evrilmektedir. 

Doğa(l)dan, kabile üyeliğine, yurttaşa, yurttaştan kula, kuldan yeniden yurttaşa ve nihayet günümüzde yurttaştan müşteriye, tüketiciye; tüketiciden dijital varlığa, cyborga, avatara… evrim sürüyor. Bilincin evrimsel izi, bizi, ambalajın değişmesine karşın özünü, varlığını muhafaza ettirdiğini gösterir. SS’ler ve türevi egemen bilinç/ler, tarihin ürettiği birtakım toplumsal öznelere kendi paradigmalarını zerk ederek, özne devşirerek (de) iktidarını berkitmekte.
Bir tür paganizm olarak da okunabilecek bu dönem ve aktörleri, elbirliğiyle “Zeitgeist”i inşa etmekteler. Semavi dinlerle dolaşımdaki iktidarını berkiten antroposentrik bakış ve türevi erkek-iktidar-tanrı/sal sınırlarıyla hayat kavranıp yaşanırken; tensellik kösnüleştirilip kötücülleştirilerek değersizleştirilirken; esrikliğin, yerini südrüklüğe bıraktığı günümüzde bir tür kuruluş ya da yeniden doğuş yaşayan paganizmle yani çoktanrıcılıkla içkiye, kafa yapıcı maddelere (genel anlamda uyuşturuculara), turizme, metalaş(tırıl)an tene, doğaya, yemeğe, eğlenceye, sekse, seyahate vb. daha fazla ilgi gösterilmekte. Bunun sonucu olarak bir tür hedonist çağın özneleri olarak hedonizmin mutlak olmasa dahi göreli iktidarında nefes aldığımız iddia edilebilir.
Hedonizm, İbrahimî dinlerin iktidarını parçalamakta ya da çoktan parçalamış olan en büyük anti-tezdir; o nedenle kapitalizmin üzerine inşa edildiği her şey İbrahimî dinlerce (diğer dinler ihmal edilerek) “günah” ilan edilmiştir. Bunlar, bir tür anti-kapitalist reaksiyonlar olarak da okunabilir. Kapitalizmin, en azından kuruluş evresinde, püritenliği, protestan ahlakını kendine kalkan olarak kullanması, kaidesindeki rasyonalizmle de açıklanabilir. Post-kapitalizmin küreselleşmeyle görünür hale gelen bilincinin SS üzerinden tanrılaşması, tanrılaştıkça da iktidarının a priorileşmesinin ve üretimin yerine konan tüketim dinamiğinin ihtiyaç duyduğu bilinç, artık püriten bir ahlaktan ziyade hedonizmdir.
İktidarlarının (sembolik düzeyde) son demlerini yaşayan konvansiyonel dinler, İslam üzerinden -ki konvansiyonel dinlerin bir tür ‘akıncı’ kuvveti ve/veya 'intihar bombacısı' ‘partizanı’dır- kapitalizme ve/veya post-kapitalizmle savaşımı, hayat üzerindeki denetim gücünün zayıflamasına bağlanabilir. Konvansiyonel din/ler, uzun zamandır değişen, sekülerleşen gündelik ve ekonomi-politik hayattaki görünürlüğünü yitirmekte; egemenle kurduğu iktidar, görece daha köklü bir yapı, kurum olması hasebiyle halesi içine alarak kendine tabi kılarken post-kapitalizmin (SS), ürünü, tali hale getiren ambalajıyla yani markalarıyla yarattığı iktidar altında ezilmekte. Günümüz insanı, satın aldıklarının, tükettiklerinin %20’siyle ihtiyaçlarını, kalanıyla da üretilmiş, yapay ‘ihtiyaçları'nı karşılamakta; bütün ömrünü, ihtiyaç illüzyonu olan ürünleri satın alabilmek adına heba etmekte; bu, insanın tüketim tarafından esir alındığı şeklinde de yorumlanabilir. Analojik bir ifadeyle günde 16 saat oruç tutmakla (suni ihtiyaçları satın almak için aynı oranda çalışmak arasında) bir tür özsel aynılık, benzerlik arz etmekte tüketim: tüketmek, ibadettir. “Alın, verin, ekonomi can verin!” (SS’e selam!)
Tanrının ölüm ilanıyla (Nietzsche’ye selam!) atomun parçalanması arasında kurulabilecek analojiyle iktidarın parçalanıp heryerdeliği (Foucault’a selam!) üretilir. Oysa her yerde olan hiçbir yerde değildir; tıpkı panteizm gibi: yokluğunun ya da O’na yok demenin, O’nu görünmez kılmanın felsefecesidir. (Spinoza’ya selam!)
Futbol maçlarının oynadığı günümüz stadyumlarının “mabed”, “arena” gibi kadim zamanların dinsel, sivil ikonlarıyla adlandırılması, yeni dönemin, henüz tanımlanmamış olgunun seyriyle ilgili ipuçları vermekte, sunmakta. Artık kutsal mekânlar, içerikten boşal(tıl)mış devletin resmigeçit törenleri ve takvim günleri değil, turizmin ‘sat(ıl)mak’ üzere ürünleştirdiği dinsel ayinler (örn. Konya, Mevlana, Derviş vb.) hiç değil, stadyumlar ve mağazalar şehri AVM’lerdir ya da markaların Olympos’ları AVM’ler; ülkelerin markaları ve popüler kültüre dâhil ettikleri kişiler(i)dir. Kapitalizm, anneler günü, yeni yıl, sevgililer günü vb. ile kendi takvim günlerini yani kutsallarını yaratarak iktidarını, ekonomi-politiği yanında diniyle de kurumsallaştırmakta, öğelerini kurumsallaştırarak, kendini dine dönüştürerek de safını berkitmekte.
LV Üzerine 'Güzelleme'
Genelinde Avrupa özelinde Fransa 19. yüzyıl ile gücünün şahikasına erişir. İmparatorluk merkezi olan Paris, genişleyen, güçlenen, zenginleşen, karmaşıklaşan yönetime, endüstrileşmeyle on kat artan nüfusuna ‘hizmet’ için planlanır. Tek aklın, bilimin neşteri kararlılıkla vurulur kadim “Sallanır ama batmaz.”* şiarlı Roma kentine. Paris, 19. yüzyılda atılan neşterle yaşamaktadır hala. Her şehir plancısı gibi Georges-Eugène Haussmann da iktidarın celladı olur. (Mimarlığa selam!)
Akıl, sekülerleşme ve türevi devrimle yeniden organize olur. İktidar, tanrısal akıldan dünyevi –parasal– akla geçer; endüstrileşmeyle merkezini, gücünü, nesnelleştirdiği bibloya dönüştürerek görünür kılar. Kendini Paris’te ve mimarisinde cisimleştirir. Kentin kendisi endüstrinin bir ürünü ve/veya endüstrinin kendisidir. Concorde Meydanı’nından cetvelle çizilen ve I. Dünya Savaşı’nda yaşamları çalınan askerlerin/gençlerin anısına dikilen Zafer Takı’na çıkan kentin, tıpkı AVM'ler gibi üretilmiş, tanımlı mekansallıklardan biri olan Şanzelize Caddesi, söz konusu cisimleşmenin nesnelerinden, bir başka deyişle SS’in ana aktörlerinden biridir.
İmparatorluğun bakiyesi olan Fransa Cumhuriyeti’nin daha öncekiler gibi 6.sının (da), organize aklın, tek aklın, nesnel aklın, gücünü, iktidarını, hegomoyanın SS’in kendini ifşa ettiği keskin düşünce ve köşeli ürünleriyle çevrelenmişlik içinde insanı hiçleştirip tutsaklaştıran, yutan, ürküten, sığınmaya sevk eden, öldüren plancılık içinde kişiye düşen, itaat edip iman ederek ibadet etmektir; ona kurban olmak ve/veya vermektir; bu da ancak sağlığını, ömrünü ve özsaygısını SS’e, düzene, çağa, sisteme satarak kazandığı statü ve parayla yapabildiği tüketimdir.
Cadde, bir tür podyumdur. İnsan, o fonun içinde müminleşir, kendi olmaktan çıkar, ilahileşir. Bir tür tüketim sirki olan podyumda herkes oyuncudur, şaklabandır. Maskeli balodaymışçasına imajlar(ıy)la giyiniktirler. Sınıfsallık, zahiri unsurlarla sağlanır. Her oyuncu, onlarca prosesten geçerek ürünleş(tiril)miştir; bu nedenle dokunulmazdırlar, seyirliktirler; izle(n)me nesneleridir. Bakan ile bakılanın özdeşliğidir bir bakıma sahnedekiler. Bakıldığında yaşayan, sınıfı berkinen özneler.
Seyirlik öze sahip bu ontolojik düzlemde caddeye çıkan sokağın başında, sokak ve cadde cepheli, 101 numaradaki LV mağazası: müstakil, monolitik yapı. Konseptini “Süs cinayettir."den alarak ağırlığını, şatafatını yapıyla değil, yapıyı görünmez kılarak bibloya, dinsel mekâna dönüş(türül)en teşhir ortamına ve dikkatlerin yoğunlaştığı, her birini iktidar çapına göre ‘yaşam’ ya da ‘teşhir’ alanına sahip olduğu tapıncaklarına (put) dayanan pazarlama stratejisi ve fondaki “algı yönetimi”, ibadetin hûşû içinde gerçekleşmesi için t a s a r l a n m ı ş t ı r . Raflardaki ürünler biblodur. Sanki orayı mesken tutmuş, alınınca eksilecekmiş efektiyle yabancılaştırılan, tüketiciye/mümine, o putlar içinde ‘hac’ vazifesini yerine getiren bir müminin vecd hali/ni yaşa(tılı)r. Ürünün kutsallığı, bizatihi iktidarıdır, onu alıp hayat vermek, ona hizmet etmek, onu kullanmak değil; mümin, ancak ona vesile olabilir onu taşıyarak; zaten, müminin ibadetini, tapınışını anlatmasının koşulu puta ya da putlara hayat vererek onu sosyo-ekonomik hayata çıkarmaktır; bakışları mümkün kılan üründür, taşıyan değil. Sanki büyükçe bir el dokunuvermiş de o masallar gerçek oluvermiş gibi; sanki, o buluşmayla hayat, masala dönüşüvermiş gibidir; bir tür anlık orgazm, tutulma hali, kendinden ve/veya gerçekliğinden uzaklaşma, s a n k i !
Bugün, inşası süren ve henüz kurumsallaşmamış, bu nedenle konvansiyonel anlamda dine dönüşmemiş yeni paganizmle tanrısal buyruk, yazılıma; kulsa arayüze dönüşür. Arayüz, tüketimle yani ibadet(iy)le özneleşebilir yani müşterileşebilir.
Yeni maneviyat, günahkâr insanın kefaretini ödeyerek kurtuluş sağlama iddiasındaki İsa Peygamber’den mülhem, küreyi ve evreni kurtarmak odaklıdır. Kurtuluşsa tanrısızlaşmakla olanaklıdır; önkoşulu da gerekli koşulu da tanrısızlaşmaktır. Arayüz olmaya itiraz etmek, marka kullanmayı reddetmek yani bağlamsal anlamda tanrısızlaşmaktır.
İnsan türü, kendi felaketini adım adım gerçekleştirdiği bu tüketim kültürü döneminde sorumluluk, sıklıkla, bir tür tanrısallık atfedilerek görünmez kılınan sisteme, tarihe, hayata delege edilmekte. Sorumluluğun devri, hiçleşmeye, aracılığa, arayüz olmaklığa rıza göstermeyi –rıza imalatıyla– getirmekte. 

Sihir, büyü, anlam, maneviyat, bir elin dokunarak her şeyi değiştireceği düşüncesi, totemizmin bakiyesi bir gerçekliği kabulleniş ve/veya reddediş pratiğidir. Yeni bir metafiziğe, Batı Metafiziğini tanrılarından soyan bir metafiziğe; buna giden yolu, Heideggerce söylersek, filozof değil düşünür açacaktır. Mânâya teslim olanlar değil. Mânâ, SS’in imece usulüyle topluca ürettiği bir maneviyat halesidir. İş, bu haleyi dağıtabilmektir. Metafiziği, mânâdan kürtaj etmektir. Tanrıyı değil tapınışı ‘sapkın’ bulmaktır. Mânâyı, hariçte değil, kendi özdeşliğinde aramaktır.
Simgenin gösterdiği, ürettiği mânâ, semantik ile sentaksın diyalektiğiyle kamusal bir üretimdir, anonimdir bir bakıma, Simgeleşme, eşzamanlı iktidara dönüşmedir de. Simge, biçim değil, ona zerk edilen mânâdır, mânâysa iktidara içkinliktir. Biçimin, iktidarla ittifak kurarak sentaksı/nı aşma/sı/dır. Tözsel/reel varlığa sahip biçimi öldürerek onu semantikle metafizikleştirmesidir. İktidar, bu sürecin kendisidir. Tanrılaşma da. Tanrısallaş(tır)ma da.
Özgürlük, simgeye dönüşmemektir, ona teslim olmamaktır. Biçimi haleli kılıp simgeleşmesini sağlayıp onu, taşıyıcısı olan strüktürden ve biçiminden kazıyıp ideal bir varlığa dönüştürmektir. Bu, Kafka'nın G.Samsası’nın böceğe dönüşmesinden kategorik olarak farklı bir olgudur. Tözsel olarak canlıdır. Olgudur. Oysa biçimin simgeleşmesi, ontolojik bir kaymadır. G.Samsa ise ilineksel.
Dinsellik, ibadet, ittifak, güç, iktidar, bilince tahammül, şüphesiz, metafiziğe varan anlama, anlamlandırma sürecini yaratmakta. İnsan türünün her geçen gün -dinamik yapıya sahip algısı nedeniyle-, evrilen bilinci, bilincin/in grameri, hayatın sentaksını değiştirmekle, buna bağlı olarak da semantiğini. Simgenin iktidarı, insanın arayüze dönüşmesiyle insanın kulluğa, düşmüş varlığa dönüşmesi, özsel olarak benzerdir. Din ve türevi simgelerin mutlak egemenliği ile yapay zekânın ve/veya yazılımın yaşam üzerindeki etkileri arasında ne tür ilişkiler kurulabilir? Soruları çoğaltıp ısrarla sormaya devam edelim.
Yazılamaya “Gücün Simgelleşmesi Üzerine” başlığıyla başlandı, kaçınılmazcasına “Simgelerin İktidarı Üzerine”yi doğurdu, üretti; çünkü mânânın gücü, “Önce söz vardı.”da hakikate dönüşmekte. Hakikat, sözün/mânânın büyüsünün devam ettiğini göstermekte. Yazılmada, SS’in ‘önde gelen’ aktörlerinden birinin yapısal özellikleri, tarihsel paranteze alınarak simge okuması, dilin, mananın, gücün kendini ifşa ettiği araçlardan yola çıkılarak çeşitli anolojiler kurularak ileri sürülen tezler, ‘paradigma’yı görme, inşa etme, yapılandırma çabaları olarak anlaşılabilir. Yazılama, bu çabanın, örtük biçimde statükoya teslim olmak anlamına geldiğinin zorunlu farkındalığıyla Zeitgeist’in mânâsına karışıverdi, lâkin söz, kendi hikâyesini inşa ederek anla(t)maya devam ediyor. (Wittgeinstein’a selam!)
Zeitgeist’i taşıyan 'apolitik gençler’in “simgelerin iktidarı"na bir diyeceği var: Gezi ve/veya occupy kültürü, yeni nesil ya da kosmopolitasın apoletleri söküp atarak tanrısızlaşma talebidir bir bakıma, antropolojik olmayan maneviyatın, dolaşımdakinin anti-tezi olarak baş vermiş, toprağı çatlatarak hayata doğduğunun habercisidir. Gücünü, simgelerin töz-ilinek ilişkisini tersine çeviren, simgelere aldırmamaktan alır. Zaman, simgelerin hayattan kürtajla alınacağı, marka görünümündeki tanrıların öldürülme zamanıdır. Nietzsche'den bir asır sonra, tanrıyı ve/veya tanrı(cık)ları yeniden öldürmek zamanıdır. Özgürlük, simgelerin üzerindeki örtüleri, ambalajları kaldırarak yeniden hem de yüksek sesle “Kral çıplak!” demekte!
Söz, simgeye teslim olmaktır; her sözle simgeler/in iktidarı/nı berki(t)mekte, olguyu tapındırmakta kendine. Yurdumuz, paralel evrenimiz: S i m g e l e r i m i z.
Simgeler(iniz)e selam!
Eylül 2015 – Ocak 2016, Manisa -Muğla

V. Metin Bayrak

31 Aralık 2014 Çarşamba

Mahremiyete Veda

Mahremiyete Veda*

Tanışma
Önce, konuşmanın inşasında etkili olan üç öğeden söz etmek istiyorum: konuşmacı, konu ve yöntem.
  1. Konuşmacı: Felsefeden, edebiyata, mimariden, siyasete, ekonomiye, antropolojiye entelektüel ilginin ötesinde alaka gösteren, mesleki anlamda da yan yana getirilmesi oldukça güç işler yapmış ve de yapmakta olan biriyim.
  2. Konu: Yazının biyografisi, son yıllarda, örneklerine çok sık rastladığımız ve gittikçe olağanlaşan aleniliklerin ürettiği yeni bilinç durumlarının mahrem alanın daralmasıyla ortaya çıkan yeni bilinçlilik durumları.
  3. Yöntem: Konuşmanın biçim ve içeriğine dair. Şöyle ki oldukça eklektik, bir tür kolaj olgu örneklerine bakacağız. Ardından çeşitli sorular soracağız; bunlara dair oldukça tartışmalı, mümkünse ayakları pek yere basmamış, benim tabirimle “raslamsal düşünce kırıntıları” saçacağım ortaya. Ne kadar çok saçarsam, dağıtırsam o kadar amacına ulaşmış olacak konuşmam. Yazıya dair bu açıklamayı “pedagojik” bulduğum için yapıyorum. Beklentileriniz tipik, disiplinli bir konuşma beklemeye yönelik, neticede oldukça muhafazakar bir fona sahiptir felsefe toplantıları.

Mazi
Önce, size bu konuşmanın hikayesini anlatayım. Bir anlamda fonunu. Fon? Popüler kültür ev özneleri üzerine düşünmek, kapalı yerleşimler yani sitelerin insan bilincine etkisi ve Mehmet Pişkin’in intiharı, uzun zamandır düşündüğüm ve sıklıkla çeşitli ortamlarda ve yazılarımda sık anmaya başladığım mahremiyet kavramını ana yemek olarak önüme koymama neden oldu. Bu kez mahremiyet garnitür değil ana yemekti.

Giriş
Mahremiyete Veda, aslında konuyu bitirici, tüketici olmak iddiasında bir başlık. Başlığı çok çekici kılarak ilgiyi artırmak istedim, bir yandan “yeni” bir şey söylemeyeceğimi, başlıkla her şeyi tüketici nitelikte dile getirmeyi göze aldım.

Akışla ilgili bilgi verirken “yöntem”den söz etmem gerekiyor. Burada ne bir araştırmacı ne de akademisyen kimliğimde kürsüyü işgal ediyorum. İsimsizleşmek, sıfatsızlaşmak, memleketsizleşmek…  için gayret eden biriyim. Dile hapsolmuş özneler olduğumuzdan ille de bir şey demek, ille de kategorize etmek gerekirse “denemeleştirici” ve/veya “felsefeleştirici” denilebilir. Denemeleştirmek ya da felsefeleştirmek, çeşitli konular üzerine farklı disiplinlerin perspektiflerden bakıp kısa metinler yazılamak. özellikle “yazılamak” fiilini kullanıyorum, düşünmenin, yazmanın, politik bir eylem olduğunu düşünüyorum.

İtiraf
Şüphesiz, çağın ruhunun tüketici talebi nedeniyle seksi olmalıydı. Peki ne? Nedense bir reklamcı gibi üzerine düşündüm, fikir aldım çevremden, hatta Neylan Hanım’a da yazdım birkaç başlık. Neticede ‘müşteri’leri çeken bir yanı olmalıydı; o halde ne? “Mahremiyete Veda”. Bu salondakilerin hangi kitaptan mülhem olduğunu anlamaları sanırım zor olmamıştır. Feyerabend, “Akla Veda” derken, hayatın tekilleşmesine itiraz ettiğini biliriz hepimiz. Akla Veda, pozitif bir mana ile zihnimizi genişletirken, “Mahremiyete Veda” için aynı şeyi söyleyemeyiz. Sanırım korku ütopyalarının magazinle ya da popüler kültürle ve kapitalist üretim ilişkileriyle birer ihtiyaç nesnesi haline ge(tiri)lmesi eşzamanlıdır. Çağın ruhuna teslimiz; demek ki “limitimiz çağımız!”,

İlk Görüşte Aşk
Sezgisel çağrışımlar
Akla veda
Kışa veda
Silahlara veda
Sevgiliye veda
Bir mültecinin yurduna vedası
Bilinmez olana yelken açmak
Mahcubiyet
Burukluk
Özgürleşmenin / teslimiyetin tezahürlerinden

Düşünsel çağrışımlar
Özgürlük
Kapitalizm
Sanal gerçeklik
Sosyal medya
İktidar
Tüketim
Popüler kültür - kültür endüstrisi
Teşhircilik
Erotizm - Pornografi
Hukuk
Avatar

Kompliman
Mahremiyete Veda, serüveni adında içkin bir konuşma aslında. Hepinizin tahmin edebileceği gibi Feyerabend’den mülhem. Üç önemli eseri (Yönteme Hayır, 1975; Özgür Bir Toplumda Bilim, 1978; Akla Veda (yazıların toplu biçimde yayımlanması), çağın ruhunun habercisidir bir bakıma. Akla Veda adlı kitabını yazdığında (1987) bununla modernist aklın iflas ettiği ilan edilir.  Modern aklın ürettiği çuval, hayatın diyalektiğiyle oluşan mızrağı sığdıramaz. Akla Veda, bir bakıma bunun ikrarıdır da. Yayımlandığında pozitif çağrışımları vardı; hala var; bir anlamda insanın özgürleşmesinin önkoşul olarak (da) dillendirilmekteydi. Ürettiği “çoğulculuk” kavramı, sosyalizm-kapitalizm dikotomisine göre daha zengin bir dünya öneriyordu; ama hayatı daha da darlaştırdı.

Eski sevgilinin gölgesi: Etimoloji
Harem (Nişanyan Sözlük)
[ Mukaddimetü'l-Edeb, <1300]
ḥaremge kirmiş ḥalge çıkdı, ḥalāl boldı muḥrim
~ Ar ḥaram حرم  [#ḥrm faˁal ] yasak veya kutsal alan, tabu, özellikle Kâbe civarındaki kutsal alan ~ İbr ḥerem חֵרֶם [#ḥrm] 1. balık ağı, bir tür dalyan, 2. harîm, tapınak çevresindeki kutsal alan, 3. haram etme, cemaatten dışlama, aforoz etme < İbr ḥāram חָרַם delik delme, ağ yapma
Not: Türkçe kullanımda Ar ḥaram (kutsal alan) ve ḥarīm (evde kadınlara ayrılmış kısım, haremlik) birleşmiştir. • İbranice ve Aramice sözcük esasen "balık ağı" anlamında olup, "tapınak çevresindeki dokunulmaz alan" anlamı derivatiftir. Arapça χrmخرم ve ḳrm kökleri "oyma, delme, ağ ve oya yapma" anlamlarını korurlar. Ha ile yazılan ḥrm حرم kökü ve türevleri ise, bariz şekilde Aramiceden alıntı kültür sözcükleridir.

Privacy (Etimology Dictionary)
1590s, "a private matter, a secret;" c.1600 as "seclusion (inziva, halvet)," from private (adj.) + -cy. Meaning "state of freedom from intrusion (zorla, izinsiz)" is from 1814. Earlier was privatie (late 14c. as "secret, mystery;" c.1400 as "a secret, secret deed (tapu, senet, bilgi); solitude (yalnızlık, ıssızlık), privacy"), from Old French privauté.
early 13c., from Old French privité, priveté "privacy; a secret, private matter" (c.1200), from prive "private," from Latin privus (see private (adj.)).

Kolaj
Mahremiyete dair bir kolaj hazırladım. çeşitli haberlerin, fotoğrafların, mahkeme kararlarının, mimari yapıların yer aldığı bu kolajı, daha çok batı merkezli bir perspektifle hazırladım. konuyu endüstri devriminden günümüze kadarki süreci çok özet geçerek ağırlıklı anlamda günümüzden örnekler seçerek ve şüphesiz içinde yaşadığımız ülkeden ve daha da özelde şehirden seçmeye özen gösterdim.

Mahremiyete dair çeşitli sorularla  buradan ayrılabilirsek çok mutlu olacağım. şimdi kimi örneklerin bir araya gelerek oluşturduğu kolaj ile konuya ısınmaya çalışalım.

Gamze Özçelik - mahremiyet ihlalinin fütursuzca örneği. Gamze Özçelik, hiç kimseye izin vermedi. Oysa ‘hepimiz’ izledik. Bir insanın mahrem dünyasına izinsiz, rızası olmadan girdik.

Berrak Tüzünataç - Şahan Gökbakır - Balkon kamusal alan, yargıtay, ‘haber alma özgürlüğü’nü temele alarak bakonun da kamusal bir alan olduğunu ifade ederek telebini haksız bulmuş.
(http://www.radikal.com.tr/hayat/berrak_tuzunatac_balkon_davasini_kaybetti-1244616)

Bir tv programında Okan Bayülgen, Ayça Varlıer’le ilgili eskiden “dost meclisi”nde olup biten “mahremiyet” kategorisindeki olayların ekranda didiklenmesi: Ayça Varlıer: özel alanı gasp edilerek nesneleştirilen özne.

“Gizlimiz saklımız mı var?” dendiğine tanık oluruz sıklıkla oysa gizlimiz, saklımız, bizim bir kişi olarak hem şahsiyetimiz hem de derinliğimizdir.

Kristal Saray (The Crystal Palace) 1851’de Londra’da demir ve cam konstrüksiyondan inşa edilen ve uluslararası 1. Dünya Sergisi’ne ev sahipliği yapan sergi salonu

Panopticon
Bentham ile birlikte dilimize giren kavram, 1984 ile ideolojik anlamda yapılandırılır, dijital teknolojilerle altyapısı, hukukla da ‘meşruiyeti’ sağlanarak her yaptığımız iş(lem) takip edilip kayıt altına alınır. Foucault ile bugünkü içeriğine kavuşur.

Nike
Görünür ol!

Japonya ağaçtan mülhem şeffaf ev: http://www.arkitera.com/proje/3951/house-na

Pompidou Merkezi, 1977, Paris, Mimarlar: Renzo Piano, Richard Rogers, Peter Rice, Mike Davies

Şeffaflığı bir mimari ilke olara mekan üretimlerinde teleme koyan Rogers, Ortadoğu’daki ilk projelerini abu dabi’de yapıyorlar.
http://picturesdotnews.wordpress.com/2014/09/18/rogers-stirk-harbour-plans-skyscrapers-for-abu-dhabis-maryah-plaza/

Rogers’ House, Richard Rogers, Londra, 1968-1969
Şeffaflık prensibinin üç örneklerinden… Oysa rasyonalizasyonunda mahrem, özel alan gibi kavramlara atıf söz konusu.

Moda Dergileri, Mimarlık Dergileri; iç mekanların açılması, 1980’lerden sonraya karşılık gelir.

Porno dergileri ve Hustler
İlk porno dergilerine İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Amerika’da rastlanır. Lerry Flynt tarafından  1974’te çıkarılan Hustler, çıkar çıkmaz üç milyon traja ulaşır.
1880’lerde ve özellikle erken 1900’lerin başlarında, fotoğrafın bu tür “iş”ler için de kullanılmasıyla henüz porno denemese bile erotik dergilerin varlığından söz edilebilir. 1953, Playboy’un yayın hayatına başlaması ayrı bir soluk getirir ama kırılmayı 1974’te Lerry Flynt Hustler ile yapar.
http://en.wikipedia.org/wiki/Pornographic_magazine

Transparency International
Uluslararası Şeffaflık Örgütü, küresel bir ağ oluşturarak şeffaflık için çeşitli girişimlerde bulunur. Günümüzün ilkesi şeffaflık olunca, başka pek çok alana da rahatlıkla, gayet olağan biçimde taşınabiliyor; bunlardan biri de insanların evleri, yatak odaları, nasıl taşındıkları, nasıl seviştikleri. Hesap verebilirlik anlamında söz etmiyorum. TI’ın kuruluş tarihi 1993, Berlin.

1984 romanı, filmi
V For Vendetta, 2006
Big Brother - BBG, Danimarka, 1990’lar
Gözüm Üstünde - Gogglebox

Second Life
Second Life, bir tür yeryüzü cenneti, paralel bir hayat
Mottosu: Your World, Your Imagination

Özneler
Burada dilen gelen öznelerin kesişim kümesindeki “elemanlar” neler olabilir? Bir tür politeizm pratiği mi yaşıyoruz?
Dan Bilzerian
İlber Ortaylı
S. Zizek
Mehmet Pişkin
Yusuf Kaplan
Sibel Üresin
Ali Ağaoğlu
Layd Gaga
R. T. Erdoğan

Raslamsal Tezler / Pozisyonlar
1970’ler sosyalist dünya görüşünün estetik yanında mimariden tüketim alışkanlıklarına kadar gündelik hayata nüfuz ettiği belki de “top” dönemlerdir. zenginlik, caka olarak övülesi şekilde sunulmaz. Kitaplarda, filmlerde bulur ifadesini çokça. Oysa 1980’lerle birlikte başlayan liberal politikalar sadece ekonomi-politik sonuçlar doğurmaz, estetiğe, nelerin gösterildiğine varıncaya değin belirler. 1970’lerin biraz 1950’lerin biraz sosyalist dünya görüşünün etkisiyle oluşan minimalist yaklaşlımları, yerini yatak odalarının açılmasına vardırır.

Raslamsal Düşünce Kırıntıları - Halvet olmaya mani sorunlar
Mahremiyet gasbıyla, yaşamın derinliğini yitirerek iki boyuta sıkış(tırıl)ması
Mahremiyetin pornografiye kurbanı: popüler kültürün 'neferi' olmak
Mahremiyetin magazinel seks kasetleri ifşa edilmesi; bunun talep edilmesi
Çeşitli kasetler üzerinden siyaset üretmek
Aynı olma halinin, insanı, bir tür rıza imalatıyla topluluklar içinde eritmesi; erimeye dayanamayan insanın, özgürlük alanının dışına rızasıyla itilmesi
Farklı olma isteği
Eşlerin şifre paylaşımı, kendiliklerinden soyunup kapitalizm tarafından sürekli yeniden üretilen rol-model tiplere insanların sıkıştırması
Her yerde izlenmek, kayıt altına alınmak (Mobese, kredi kartı vb.)
‘Batı’da “dokunma”, ‘Doğu’da “görme” kategorine sıkıştırılan, önceliği olan, ihlali sorun olan vb.

Operasyon Öncesi Soluklanma Soruları
Güvende olma ihtiyacı ile sürekli gözler altında olmak, mahrem alanın güvenlikçilik tarafından gasbı olabilir mi?
Hem güvenliği maksimize etmek hem de teşhircilik boyutunda sahip olunan her şeyin gösterilmesi, herkesin aynılaşmasına neden olmaz mı?

Operasyon / Pozisyonlar
Tez
Evdeki bakıcıdan başlayarak sırasıyla anaokul, okul, ‘müşteri memnuniyeti’ vb. ‘hizmet kalitesi’ gibi saiklerle sürekli kayıt altında olmak, insana yeni bir bilinç kazandırıyor: hiçbir yerde hiçbir zaman yalnız olmadığı bilinci.  Gözetlenme, kayıt altında alınma, “biçim - içerik diyalektiği”  sonucu insanın, yerini, kapitalizm ve pozitif hukuk tarafından kodlanan avatarına bırakmasıdır.

Tez
Küresel network firmalarının ve ürünlerinin yaygınlaşması, standartları belirlemesi, “Batı Metafiziği”nin dünyayı esir almasıdır. “Tarihin Sonu”, “Medeniyetler Çatışması” gibi kuramsal yaklaşımlar, Sosyalist bloğun ardından sahneye itilen ve son İD örneğinde de görüldüğü üzere dikotomik biçimde İslam’ın üretilmesinde (de) aranabilir.

Tez
Strüktür yerine fasad önemsenir; kurumsal yapılanmada gündelik çözümler dayanak noktası yapılır. İmaj, yapının çekirdeğinden önemli hale gelir. Evler ve ülkeler yaptıkları etkinliklerde ‘çirkin’ görüntülere yer vermezler. Onlar, Hitler’de ifadesini bulduğu şekliyle bozulmuşlardır; o nedenle hayattan kürtaj edilmelidir.

Tez
Popüler kültürün öznesi olmayı istemek, nesneleşmeyi arzulamaktır. Nesneleşen insan, eşyaya dönüşür.

Tez
Popüler kültür öznesi, her yerde olup hiçbir yerde olmayan tanrı(lık)tır. Mahremiyetin yitimi zaman ve mekan üzerine çıkmak metafiziğe dönüşmektir. Kendisi fizik, bilinci metafizik, kültür endüstrisi tarafından asimetrik sömürüye maruz kalmış eşyadır kişi.

Tez
Sol paradigmanın kontrol altında tuttuğu zenginlik, israf, teşhir gibi burjuva alışkanlıklarına kamusal bağlamda izin vermez. İdeolojik zayıflamanın ardından 1980’ler, burjuva metafiziğinin kendini rahatça göstermesine olanak sağlar.

Tez
Sosyal psikoloji alanında yapılan araştırmaların çok seçik biçimde gösterdiği gibi insanın kendiliği, aynanın, dilin, ötekinin (başka kabileden insanın), yazının, fotoğrafın, sinemanın ve en sonunda da sanal gerçekliğin ardından bilincin yeniden üretilmesi, ona yeniden şekil verilmesi; ayağa kalkmayla yitirilen bilinç dışının başka başka bilinç durumlarıyla yeniden üretilen bilinç-lilik(ler)le ikame edilmeye gayret edilmesi şeklinde okunabilir.

Tez
Bir tür akılsal hapishane içinde yaşayan günümüz öznesi, tanımsallıklar içinde üretilen hayatın öznesi olamamanın ıstırabıyla sanal-lık(lar)ın esiri olmak yolunda. Kendinden kaçabildiği ölçüde tutsaklaşmakta; tutsaklaştığı ölçüde de kendini güvende hissetmekte; bunun zorunlu sonucu olarak efendi - köle diyalektiği, bir başka görüntü altında kendini yeniden üretmekte. Kendinden kaçmanın çözüm ve teşvik edildiği, maddesel arınmalarla maneviyatın beslenmeye çalışıldığı günümüzde metafizik, mevcudun anti-tezi olarak tutunacak dala dönüşmekte.

Tez
Hukuk, bir yerde ihlal varsa -bir anlamda tabiatı gereği olgunun ardından geldiği için- orada kendini gösterir; bununla hayat, tanımlı alana tıkılır. Mahremiyet, temel haklar başlığı altında hukukça ‘korunmakta’ ve de en çok 20. y.y.da hukuksal metinlerde, sözleşmelerde dillendirilmekte.

Tez
Son dönemdeki trend uzun masif bir masa etrafında yaklaşık 20-30 arasında kişinin oturarak o akşamı paylaşmaları. Eğlence mekanlarında tek oturanları geçin çiftlerin bile azaldığı bir dönem yaşıyoruz. Her şey organizasyon. her organizasyon da “en ince ayrıntısına kadar” düşünülüyor. Yani hayatın sürprizlerine yer yok. Nesnel akıl hala iş başında. Toplu tapınma ayinleri, yeni ritüellerle devam ediyor.

Tez
Büyümek, sıfatlara, kimliklere, koltuklara... hapsolmak, insanın kendinden kaçmasıdır bir bakıma Mistisizme, kuantum adından metafizik kimi konulara angajmanların ciddi ölçüde arttığı günümüzde söz konusu tepkinin materyalizme yönelik olduğu konusunda sanırım hepimiz hemfikirizdir. Maddesel olan, ortadadır. Birer havuç olarak kapitalizmin ürünlerini önünde bulan günümüz formatlanmış ve sürekli update edilen özneleri, “görünür olmak” adına sürekli kendinden kaçar. Oyalandığı ölçüde özgürdür. Yalnızlıktan kaçmanın, kalabalıklar içinde erimenin kutsandığı, eğitim ve psikiyatri disiplinlerince de teşvik edildiği, toplu arınma ritüellerinin fetişleştiği yeni bir metafizik hale içinde şekillenmekte yeni insanın bilinci.

Tez
“Gerçek hayat, tiyatro; tiyatro, gerçek hayattır.” sözünde dilen hakikatin bir başka şekli sanal ilişkide ortaya çıkar: Gerçeğin avatarlaşması, avatarın gerçeğe dönüşmesi. Pek çok ilişki, ister evli olsun ister olmasın, sanal ilişkiler nedeniyle (sanal aldatma) bitmekte. Artık aile mahkemelerinin boşanma nedenleri arasında bir istatistiki veri kıymetine de sahip. Kişi, sanal bir karakter yaratarak fantezi dünyasındaki kişiyi yani avatarını canlandırır ve oynar. İnsanın mahrem alan talebidir bir bakıma avatar bu da “güvende olma”ya bağlanabilir, özgürlüğü de. özgürlük güvendir. Mahremiyet özgürlüktür.
Tez
Popüler kültür, görünmeyi kutsallaştırır.
Berkeley’in “Varolmak algılanmış olmaktır.” sözü sanırım, tam da günümüzü anlatmakta. Varolmak için bir başka özneye ihtiyaç duymak. Kişinin kendisi, içinde yer aldığı “akıldan yoksun varlık alanı” varolması için ya da varolduğunu(n) fark etmesi / fark edilmesi için gerekli(dir) ama yeterli değildir. Popüler kültür, kendini burada(n) da temellendirir. Marka giymek, üzerinde bir apolet ya da aidiyet nişanı gibi taşımak, bir anlamda bu işlevi üstlenmektedir.

Tez
Pornografi, mahremiyetin nesneleşmesidir.

Tez
Popüler olmak, insanın kendinden kaçmasıdır. Öteki ya da diğer(ler)i, insanın kendi olmasına manidir. Heidegger, insanın dünyaya yapayalnız fırlatılmış bir varlık olduğunu ifade eder; insan, yalnızlığın doğurduğu maliyeti birkaç ‘araç’ ile bertaraf eder. Ağrı kesicidir bütün tüketim.  Hazdan ziyade göreli süre ağrısızlıktır.

Tez
Facebook ile Andy Warhol’un düşü gerçek oldu. 15’ süren bir meşhurluk değil, herkesin kendi mahallesinde meşhurluğu, magazini. Her yer ekran, her yer podyum. Her an keşfedilmeyi beklemenin huzursuz yoruculuğu altında nefes almanın yorgunluğu, popüler kültürün verdiği “daha çok meşhur olmak” havucuyla tolere edilmekte;bilincin mazoşizme evrilme süreci hızla işlemekte.

Tez
popüler kültür, pop art, sığ, sıradan hayatın doğurduğu, onu resmeden, ‘iddia’dan yoksun bir anlayışa sahiptir. popüler kültür, sanatın hayatın ürettiği statükoları bırakın kırmayı, bizzat duvarları(nı) berkitmek işlevi üstlenir; işte bu nedenle de tam da bu nedenle yerleşlik iktidar yapılanmalarınca beslenir, büyütülür, hayatın farklı alanlarına sirayet etmesi için uygun, olanaklı zeminler yaratılır.

Tez
Facebook vb. ile kullanıcılar, popüler kültür öznelerine dönüşür. Bu, insanın rıza imalatı ile tüketim nesnesine dönüşmesidir.

Tez
Sığlık, kavramayı kolaylaştırır; kavrayan, kavradığını kırpar, katmanlarını ortadan kaldırır; böylece, kavranan, o şeyi, şeyliğinden soyar. Popüler alan için yeniden üretir.

Tez
Facebook ve diğer sosyal medya ile mahremiyetin sonu ilan edildi. özel alanın tecavüze uğraması, insanın masumiyetini de ortadan kaldırdı. Kapitalizm, her konu, nesne ya da kişiyi “ürün”leştirerek pazarlama nesnesine dönüştürebiliyor; bunun en son örneğine İlber Ortaylı’nın billbordları süsleyen ilanları,

Tez
Toz - ilinek ilişkisinde tözsüz varlık olamayacağına göre mahremiyet de özgürlüğün tözüdür denebilir; mahremiyetin olmadığı ya da ihmal edildiği yerde özgürlük varlığını yitirir. İnsanın da tözü, bir bakıma özgürlük olduğuna göre, mahremiyetin yitimiyle ortaya çıkan insan için “tözsüz ilinek” denebilir.  

Altın vuruş
Özgürlük, tıpkı kasların çalıştıkça güçlenmesi gibi yüklendikçe güçlenir. O nedenle hafifletici türden ağırlıktır. Mahrem alan içsel özgürlüktür; dışsal yani kamusal alandaki özgürlüğün önkoşuludur. İktidar ya da pozitif hukuk ya da kapitalizm, dışsal alanda tahakkum kurmak için içsel alanı gasp eder.  Bunu da Chomsky'nin yerinde dile getirdiği gibi “rıza üretimi”yle gerçekleşir. Marka giyerek belli türden sınıfa ait olup cemaat içinde bir pozisyona erişmek, toplu tapınış ritüelleri içinde nefes almak, insanın mahrem alanının getirdiği ağırlıktan kurtulmak ve de facto özgürlükten feragat etmektir. Özgürlükten arınan insan, tüketim ‘kul’una dönüşmüş ve artık şeyleşmiş bir köledir.

Orgazm çığlığı
Mahremiyetin gasbı, kişilerin aynılaştırılarak özgürlük bilinçlerinin iğdiş edilmesidir. Yaşamı tanımsallıklar (mimari, şehir, hukuk, müfredat, yönetmelik vb.) içine sıkıştıran totalitarizmin her geçen kendini güçlendirip faşizmi ihtiyaç duyulan bir fenomene dönüştürmesine karşı seslerimizi daha yüksek çıkaralım… mahremiyet için…

* Us Atölyesi'nin perşembe günleri düzenlediği felsefe toplantılarının 25 Aralık 2014 tarihindeki etkinliği için hazırlanmış konuşma metnidir. (www.usatolyesi.org)

V. Metin Bayrak

25 Aralık 2014, Çapa, İstanbul