mahremiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mahremiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2016 Pazar

Can Sıkıntısı Üzerine


Can Sıkıntısı Üzerine
“Önce söz vardı.” Tevrat
“Varoluş, özden önce gelir.” Sartre
Kavramlar: Can, sıkıntı, can sıkıntısı, özgürlük, toplum, habitat, mahremiyet, varoluş, mânâ
Metaforlar: Niş, kovuk, kaçış, ağırlık, kayboluş / yitiş, kendini arama, ayrık otu, deprem, post
Varsayımlar:
a.    Düşünceler soyut, algılar/hisler gerçektir.
b.    Varoluş, sözden/mânâ’dan önce gelir.
Tezler:         
                     a. Modern insan, kendinden kaçar.
                     b. Eğlence, kendinden kaçış araçlarından biridir.
                     c. İnsan, kimlik gruplarıyla özdeşleşerek kendinden kurtulur.
                     d. Evrim, insanın yalnızlığını çalıp gasp etmiştir.
                     e. Can sıkıntısı, canlının bireysel varoluşuna duyduğu özlemdir.
              f. Can sıkıntısı, kuşatılmışlığı kıran, oligarkları hiçleştiren, özü gereği mânâyı yaşamdan kürtaj edebilendir.
                     g. Can sıkıntısı, canlının, “ethos”un yapaylığından kaçıp doğayı arzulamasıdır.
                     h. Can sıkıntısı, canlı olma arzusudur.
“Modern insanın gündelik yaşam/a pratiği, kendinden kaçmak üzerine kuruludur.” tezi, aktüel bilinçlerce pek yadırganmaz. İnsanın insanlaşma sürecinde zapturapt altına almaya çabaladığı doğasallığı ile onu egemenliği altına alıp sindirip kontrol etmek istediği akılsal yanı arasındaki diyalektik, biçim değiştirerek hayata yön vermeye devam etmekte. “İnsanın en büyük hapishanesi kendisidir.” sözü, insanın kendinden kaçma(k) isteğine işaret eder.
Canım sıkılıyor, sıkılmak, sıkmak, can, canım, can sıkıntısı, sıkıntı, canı çıkmak, sıkıp özünü çıkarmak, sıkıp üzmek, sıkıp kaçırmak, canını almak, can almak, can vermek, canan…
Can; hayatı, kanı, ruhu imlerken; sıkıntı, içsel ve/veya dışsal nedenlerle canlılık üzerindeki baskı olarak düşünülür.
Bu yazılama, “can sıkıntısı” kavramını/deyimini doğal-toplumsal yaşam, özgürlük, toplum, bireysellik, mahremiyet, niş, kovuk, kaçış, ağırlık, varoluş, mânâ kavram ve metaforlarıyla didiklemeyi, yeni bir perspektif oluşturup patika açmayı ve oradan bakışın temellerini atmayı amaçlamakta.
“ ‘Canım sıkılıyor.’ diyen bir kişi, aslında ne demek istiyor?” sorusu yerine, burada -ya da en azından bu yazılamada– “Ne hissediyor?” sorusu sorulabilir. Düşünmede, sezmede, hissetmede – bu konuda – bize yolu bu sorunun açacağı varsayılmakta.

Yazılama, söz konusu kavramları, varsayımları temel alarak anılan metaforlar yoluyla raslamsal tezlerini, düşüncelerini – noesis – savlamaya gayret eder. Hadi, patikaya vuralım. Yolumuzu açalım. Sorularımızın uyandırdığı hislerimiz rehberlerimiz. Aklımızdan, zihnimizden ziyade duygularımıza, sezgilerimiz eşlik etsin.
Felsefe, mevcutla yetinmeyip yeni yollar açmaya yöneltir; bizler, günümüz insanından ve/veya yaşamından memnun değilsek, bunun müsebbiblerinden biri Akıl ve türevi İktidar yapılanmalarıdır. Aklın fetişleş(tiril)mesi, insanın ve habitatının doğasallığının da unutulmasıdır. Çevre hareketinin dolaşıma soktuğu kavram ve tezlerin, bugün SS’ler tarafından – hoş, daha çok kâr maksimizasyonunun bir aracı olarak görülen PR çalışmaları kapsamında – da desteklenmektedir.
Ali, tipik orta sınıf öznesi olarak gündelik yaşam rutini içinde işten – eve, evden – işe, arada birtakım sosyal organizasyonlara katılır. İşte, evde ya da sosyal ortamlarda, sorumluluklarını yerine getirir ama canı sıkılır. Nedenini bilmez. Nedensizdir. Yalnızca kaçmak ister neden olduğunu bilmeksizin. Heidegger’in nedensiz can sıkıntısı gibi. Şundan ya da bundan değil, “varlığın, insanın ayağının altından kayıp gitmesi” metaforunu kullanır ve ortaya hiçin çıkmasından söz eder.
İnsanın yaşı, cinsel yönelimi, dini, aidiyetleri, sınıfı vb. fark etmeksizin her öznenin belli oranda yaşadığı bir duygulanım, içsel seziş, kavrayış halidir. Hepimiz, kaçınılmazcasına “can sıkıntısı"nı yaşarız. Bu, tarihsel değil, her dönemde kendini hissettiren toplumsal bir olgudur.
İnsanın insanlaşma sürecini, “ayrık otu” metaforuyla işleyerek can sıkıntısının doğasallığını göstermeye çalışalım:
Neolitik dönemde tarım devrimini gerçekleştirip yerleşik hayata geçen insan, milyonlarca yıllık bitki örtüsünü kürtaj edip kendine tarım alanları açar, orada ziraat yapar; o topraklara başka tohumlar  - göçmen tohumlar – eker. Her yıl, oradan, yurdundan kürtaj edilen asıl sahipleri, doğanın her uyanışında kendilerini yeniden gösterirler; insanlar, her yıl, onları kökler, keser, yolar, yakar, gününe göre geliştirdiği ilaçları kullanır, gübreler ama oranın asıl sahibi olan “ayrık otları” ölmez. Her seferinde yeniden uyanır, gösterir kendini; bu, bir anlamda doğanın akla olan üstünlüğünün, köklülüğünün göstergesidir; yaşama arzusunun da. İnsan/kültür, bir anlamda bu yaşama arzusuna karşı iktidar pratiği olarak da okunabilir.
                     Tezler
a.    “Modern insan, kendinden kaçar.”
İnsan, canının sıkılmasıyla birlikte ağırlaşır, ortamından uzaklaşır. Etik habitatı, anlamını yitirir. Yerleşik değer yargıları da. Bağsızlaşır. İnsan, mânâ üzerine yüklenen ve anların taşıyıcısı olduğu bir çatının altında göreli olarak fazla yük taşımadan, sorumlu olmadan yaşar. Oysa can sıkıntısı, o korunaklı yapının çökmesidir. Bir tür depremdir. Pek çok kişi, bu depreme, ağırlığa dayanamadığı içindir ki, yaşamlarına son verirler. Bu ağırlık, bir karıncanın, kelebeğin, solucanın, balığın, sineğin, atın, devenin taşıyabildiği “yaşam/a” ağırlığıdır. İnsan, yaşamasını akli kurumlara ya da mânâya delege etmiştir. O nedenle de sorumlu değildir. Can sıkıntısıyla ortaya yaşamın sorumluluğu (da) çıkar. İnsan, doğasını kaybeden trajik bir varlık olduğundan karıncanın, kelebeğin taşıyabildiği ağırlık karşısında paradoksal biçimde ezilir.
b.    “Eğlence, kendinden kaçış araçlarından biridir."
Modern insan, meşguldür, meşguliyetleri çoktur çünkü. Evde, işte, dışarıda. Adorno’nun “Kültür Endüstrisi” kavramı, tam da burada gösterir kendini. İşle, aileyle, sosyallikle, eğlenceyle meşgul edilir. Her biri, aklın, “ethos”un ürettiği mânâyla biçimlenir. İnsanı meşgul eden kurumların oligarşisi iktidardır: din, devlet, endüstri. Can sıkıntısı, oligarşiye karşı insanın doğasallığının sesidir. Can sıkıntısıyla, oligarkların kurum ve kavramları iktidarsızlaşır. Can sıkıntısı, oligarkaların iktidarını o kısacık anında sarsar, mânâsızlaştırıverir.
c.    “İnsan, kimlik gruplarıyla özdeşleşerek kendinden kurtulur.”
 İnsan, aynı toteme bağlı toplumsal üye olmaklığından bu yana birtakım küçük ve/veya büyük kimlik gruplarıyla homojen topluluklar oluşturur. O grupların içinde de erir. Erime, kendinden gelen ağırlıktan kaçıştır. “Onlar”la birlikte olmak, insanın, türdeşlerinin gözünde, algısında yeniden yaşatılır. Oysa insan, akılla çoktan öldürülmüştür. O, yoktur. Akıl, onu öldürmüştür. İnsanın topluluk içinde erimesi, yaşama duygusu özlemdir; oysa bu, suyun altında boğulan birinin kendine gelmesi için grizu patlaması olan bir kömür ocağına konmasıdır. İnsanın oligarklara ait kurumlar arasında oradan oraya savrulup gitmesi, bu metaforla (da ) anlatılabilir / ifadesini bulur. Can sıkıntısı, insanın bir canlı olarak yeniden nefes almaya başladığı bir niştir. Aslında bir tür “ kriz anı”dır. Heideggerce söylersek. Bir tür özgürleşme imkânı. Oysa o ağırlığa pek az insan dayanabilir; pek çoğu, oligarkların kurum ve kavramlarına can simidi niyetiyle sarılır.
d.    “Evrim, insanın yalnızlığını çalıp gasp etmiştir.”
Evrimle insan, doğasının / doğanın dışında paralel bir evren / habitat “ethos”u oluşturur ve burada, doğa dışında bir ontolojiyle sahip olan toplumsallığın ürünü ya da kendisi olan oligarkların kurumlarına tabileşir. Doğal yaşam içinde kendi ve doğa dışında hiçbir şeye ihtiyacı olmaksızın yaşayabilen insan, oligarkların kurumlarına bağlı hale gelir. Doğal ihtiyaçları, yerini suni/yapay olanlara bırakır. (İnsanın tükettiği ve/veya satın aldığı ürünlerin ihtiyaç ve yapay ihtiyaç oranı %20 -%80’dir. Gelirinin %80’ini yapay ihtiyaçlara harcar.) Bu veri de bize, yine sezgisel olarak şunu gösterir: evrim, insanın doğasını, yalnızlığını çalar; yerine yapay bir dünya verir ve onun bedelini, tüm yaşamını satın alarak ve de ipotek altına alarak tahsil eder. Bu olgu, “post” metaforuyla ifade edilebilir: Postu olan bir canlının, evrim tarafından postu alınır ve üzülmemesi, her ortamda – sosyal, fiziksel – kullanabilmesi için farklı kıyafetlerin verilmesi; canlının da bunları yani farklı postları edinebilmek amacıyla hayatını satması. İnsanın yalnızlığının çalınması, Lacanca söylendiğinde bilinç dışına itilenlerle sezgisel anlamda yüzleşme durağıdır can sıkıntısı.

Derkenar:    Tezler – raslamsal tezler, birbirleriyle ilişkilidir. Kümeler mantığıyla ifade edilirse her tez bir halkadır; her halkanın ya da kümenin öğeleri vardır, alt kümesi olan kavramlar. Venn şemasıyla bu ilişkiler/i görselleştirilebilir.

e.    “Can sıkıntısı, canlının bireysel varoluşuna duyduğu özlemdir.”
Hayat, her türden canlının üzerine sevinç ve üzüntüyle çöreklenir. Bölge/si için savaşan / dans eden kobralardan biri kaybeder ve oradan uzaklaşır. O uzaklaşma, melankoliktir. Canlının, varoluşuna dair derin seziştir. Can sıkıntısı, oligarkların kuşatması altında, o janjanlı hayatın ambalajının, örtünün çekilip alınmasıyla da, belki de en çok o tür durumlarda gösterir kendini. O an, tam da o an, insanın bireysel varoluşu, kollarını açıverir. İnsan, o kollara sığınırken, oligarkların giydirdiği her şeyden arınır; arınma, kollara sığınmanın ön koşuludur. Söz, mânâsını yitirir; iktidarını da.
f.     “Can sıkıntısı, kuşatılmışlığı kıran, olacakları hiçleştiren, özü gereği mânâyı yaşamdan kürtaj edebilendir.”
Can sıkıntısı, oligarkları hiçleştirir, kuşatılmışlığı kırar; özü gereği mânâyı yaşamdan / ”ethos”tan kürtaj eder; varlığı sözden ya da mânâdan soyar. Can sıkıntısı, yalınlıktır. Fazlalıkların, kültürün atılması, kültürle iğfal edilen varlığın paklanması, arınmasıdır.
g.    “Can sıkıntısı, canlının, “ethos”un yapaylığından kaçıp doğayı arzulamasıdır.”
Can sıkıntısı, “ethos”un yapaylığından kaçıp doğayı arzulamaktır. Can kısıntısı, arzudur, doğanın arzulanmasıdır; arzu ise, yaşamın iktidarı. Oysa “ethos”, bu arzuyu iktidarı altına alan çevredir; egemenliği altına alırken de oligarkları, kurumlarını ve kavramlarını ve bunların toplam olan “söz”ü üretir. Can sıkıntısı, işte, bunlardan kaçıp doğayı, doğasını arzulamasıdır canlının; bir tür kendi kendini arzulamak. Bu anlamıyla bir tür “otoerotizm” denebilir can sıkıntısı için.
h.    “Can sıkıntısı, canlı olma arzusudur.”
Tezler arası ilişkiler, şemada gerçekleştirilerek somutlaştırılmaya çalışıldı. Ethos, oligarkları, kurumları ve kavramlarıyla, bunların toplamı olan “söz”le insan türünün üyesi olan ve etik bir varlık olmadan önce canlı olan, özü gereği canlılığını, hayatta kalmayı arzulayan varlığın yaşama isteğini hadım eder. Ahlakileştirerek yani anlam(lı)laştırarak ontolojisini kaydırır. Nasıl para yenemezse, onun aracısı olduğu şeylerde istenen, sözün altındaki çıplaklıktır arzu nesnesi, o, ruhu doyuran, ruha dokunan. Arzu nesnesine giden yolun kapısını aralayansa can sıkıntısıdır. Örtüyü kaldırıp oligarkların mânâsından arınan varlığın duyarlılığı en üst seviyeye çıkar. Hisleriyle arasındaki sözsel filtre kaldırılır ve varlıkla, kendisiyle, özdeşliğiyle yüzleşir!
Can sıkıntısının, kimi müminlerce, inançsızlıkla ilişkilendirildiğine tanık olunur. İnanç, hayatın metafizikçe anlamlandırılmasıdır. Şematize edilirse Platon’un mağara alegorisi kullanılabilir:

Dünya -------------------------- Nesnel / Fizik
Ethos --------------------------- Gölgeler / Mânâ
İnanç ---------------------------- Gölgeler gölgesi / Metafizik

 
‘İlaç’ niyetine metafizikle soslayıp temellendirilerek sunulan/lar, insanın, yukarıdaki tezlerde irdelenen olgusallığı için zehrin kendisidir. Yazılamada temel patolojinin ve/vaya insanın trajikliğinin “ethos” olduğu iddia edilmektedir. Dinlerse “ethos”u da aşarak yeni bir dünya kurmak iddiasındadırlar. Bir başka deyişle evrimle postunu kaybeden insanın ethos tarafından farklı bağlamlarda giydiği pek çok kıyafet yerine, bunlardan biriyle hayatın kotarılması savlarlar, savlamakla kalmazlar, içindekileri de biçimlendirmek pratiklerini, rıza imalatı süreciyle icra ederler. İnsanı, giydiği, içine sokulduğu patolojik, trajik halenin matematiksel türevini alır. Menşeinden uzaklaşan insan, daha da zehirlenir. İnsanı zehirleyen mânâdır, mânâya hapsolmak. İnsanın hayatını gasp eden, onu esir alan mânâ; dinsel kategorilerse mânânın mânâsı, meta–mânâdır, insanı varoluşundan uzaklaştıran, onu tutsaklaştıran.

Sonuç niyetine
Can sıkıntısı esnasında içkiye, sarhoşluğa duyulan ihtiyaç bir kaçış değil aksine kurtuluştur. Sarhoşluk, insanın “ethos”un çevrelenmişliğinden kendini azadeleştirmesidir. Can sıkıntısı, bir tür özgürleşme imkânıdır. İnsanı, yaşadığı tutsaklığa karşı ayıktırandır. “Ethos”un uykusundan can sıkıntısı uyandırır. İnsan, ayılmak için (de) sarhoş olur, ethos tarafından zehirlenenler südrükleşirken, diğerleri esrikleşerek canlılığa, kendilerine, doğayla özdeş benliklerine dokunurlar.

Esrik ruhlara selam!
Aralık 2015, Muğla
V. Metin Bayrak


31 Aralık 2014 Çarşamba

Mahremiyete Veda

Mahremiyete Veda*

Tanışma
Önce, konuşmanın inşasında etkili olan üç öğeden söz etmek istiyorum: konuşmacı, konu ve yöntem.
  1. Konuşmacı: Felsefeden, edebiyata, mimariden, siyasete, ekonomiye, antropolojiye entelektüel ilginin ötesinde alaka gösteren, mesleki anlamda da yan yana getirilmesi oldukça güç işler yapmış ve de yapmakta olan biriyim.
  2. Konu: Yazının biyografisi, son yıllarda, örneklerine çok sık rastladığımız ve gittikçe olağanlaşan aleniliklerin ürettiği yeni bilinç durumlarının mahrem alanın daralmasıyla ortaya çıkan yeni bilinçlilik durumları.
  3. Yöntem: Konuşmanın biçim ve içeriğine dair. Şöyle ki oldukça eklektik, bir tür kolaj olgu örneklerine bakacağız. Ardından çeşitli sorular soracağız; bunlara dair oldukça tartışmalı, mümkünse ayakları pek yere basmamış, benim tabirimle “raslamsal düşünce kırıntıları” saçacağım ortaya. Ne kadar çok saçarsam, dağıtırsam o kadar amacına ulaşmış olacak konuşmam. Yazıya dair bu açıklamayı “pedagojik” bulduğum için yapıyorum. Beklentileriniz tipik, disiplinli bir konuşma beklemeye yönelik, neticede oldukça muhafazakar bir fona sahiptir felsefe toplantıları.

Mazi
Önce, size bu konuşmanın hikayesini anlatayım. Bir anlamda fonunu. Fon? Popüler kültür ev özneleri üzerine düşünmek, kapalı yerleşimler yani sitelerin insan bilincine etkisi ve Mehmet Pişkin’in intiharı, uzun zamandır düşündüğüm ve sıklıkla çeşitli ortamlarda ve yazılarımda sık anmaya başladığım mahremiyet kavramını ana yemek olarak önüme koymama neden oldu. Bu kez mahremiyet garnitür değil ana yemekti.

Giriş
Mahremiyete Veda, aslında konuyu bitirici, tüketici olmak iddiasında bir başlık. Başlığı çok çekici kılarak ilgiyi artırmak istedim, bir yandan “yeni” bir şey söylemeyeceğimi, başlıkla her şeyi tüketici nitelikte dile getirmeyi göze aldım.

Akışla ilgili bilgi verirken “yöntem”den söz etmem gerekiyor. Burada ne bir araştırmacı ne de akademisyen kimliğimde kürsüyü işgal ediyorum. İsimsizleşmek, sıfatsızlaşmak, memleketsizleşmek…  için gayret eden biriyim. Dile hapsolmuş özneler olduğumuzdan ille de bir şey demek, ille de kategorize etmek gerekirse “denemeleştirici” ve/veya “felsefeleştirici” denilebilir. Denemeleştirmek ya da felsefeleştirmek, çeşitli konular üzerine farklı disiplinlerin perspektiflerden bakıp kısa metinler yazılamak. özellikle “yazılamak” fiilini kullanıyorum, düşünmenin, yazmanın, politik bir eylem olduğunu düşünüyorum.

İtiraf
Şüphesiz, çağın ruhunun tüketici talebi nedeniyle seksi olmalıydı. Peki ne? Nedense bir reklamcı gibi üzerine düşündüm, fikir aldım çevremden, hatta Neylan Hanım’a da yazdım birkaç başlık. Neticede ‘müşteri’leri çeken bir yanı olmalıydı; o halde ne? “Mahremiyete Veda”. Bu salondakilerin hangi kitaptan mülhem olduğunu anlamaları sanırım zor olmamıştır. Feyerabend, “Akla Veda” derken, hayatın tekilleşmesine itiraz ettiğini biliriz hepimiz. Akla Veda, pozitif bir mana ile zihnimizi genişletirken, “Mahremiyete Veda” için aynı şeyi söyleyemeyiz. Sanırım korku ütopyalarının magazinle ya da popüler kültürle ve kapitalist üretim ilişkileriyle birer ihtiyaç nesnesi haline ge(tiri)lmesi eşzamanlıdır. Çağın ruhuna teslimiz; demek ki “limitimiz çağımız!”,

İlk Görüşte Aşk
Sezgisel çağrışımlar
Akla veda
Kışa veda
Silahlara veda
Sevgiliye veda
Bir mültecinin yurduna vedası
Bilinmez olana yelken açmak
Mahcubiyet
Burukluk
Özgürleşmenin / teslimiyetin tezahürlerinden

Düşünsel çağrışımlar
Özgürlük
Kapitalizm
Sanal gerçeklik
Sosyal medya
İktidar
Tüketim
Popüler kültür - kültür endüstrisi
Teşhircilik
Erotizm - Pornografi
Hukuk
Avatar

Kompliman
Mahremiyete Veda, serüveni adında içkin bir konuşma aslında. Hepinizin tahmin edebileceği gibi Feyerabend’den mülhem. Üç önemli eseri (Yönteme Hayır, 1975; Özgür Bir Toplumda Bilim, 1978; Akla Veda (yazıların toplu biçimde yayımlanması), çağın ruhunun habercisidir bir bakıma. Akla Veda adlı kitabını yazdığında (1987) bununla modernist aklın iflas ettiği ilan edilir.  Modern aklın ürettiği çuval, hayatın diyalektiğiyle oluşan mızrağı sığdıramaz. Akla Veda, bir bakıma bunun ikrarıdır da. Yayımlandığında pozitif çağrışımları vardı; hala var; bir anlamda insanın özgürleşmesinin önkoşul olarak (da) dillendirilmekteydi. Ürettiği “çoğulculuk” kavramı, sosyalizm-kapitalizm dikotomisine göre daha zengin bir dünya öneriyordu; ama hayatı daha da darlaştırdı.

Eski sevgilinin gölgesi: Etimoloji
Harem (Nişanyan Sözlük)
[ Mukaddimetü'l-Edeb, <1300]
ḥaremge kirmiş ḥalge çıkdı, ḥalāl boldı muḥrim
~ Ar ḥaram حرم  [#ḥrm faˁal ] yasak veya kutsal alan, tabu, özellikle Kâbe civarındaki kutsal alan ~ İbr ḥerem חֵרֶם [#ḥrm] 1. balık ağı, bir tür dalyan, 2. harîm, tapınak çevresindeki kutsal alan, 3. haram etme, cemaatten dışlama, aforoz etme < İbr ḥāram חָרַם delik delme, ağ yapma
Not: Türkçe kullanımda Ar ḥaram (kutsal alan) ve ḥarīm (evde kadınlara ayrılmış kısım, haremlik) birleşmiştir. • İbranice ve Aramice sözcük esasen "balık ağı" anlamında olup, "tapınak çevresindeki dokunulmaz alan" anlamı derivatiftir. Arapça χrmخرم ve ḳrm kökleri "oyma, delme, ağ ve oya yapma" anlamlarını korurlar. Ha ile yazılan ḥrm حرم kökü ve türevleri ise, bariz şekilde Aramiceden alıntı kültür sözcükleridir.

Privacy (Etimology Dictionary)
1590s, "a private matter, a secret;" c.1600 as "seclusion (inziva, halvet)," from private (adj.) + -cy. Meaning "state of freedom from intrusion (zorla, izinsiz)" is from 1814. Earlier was privatie (late 14c. as "secret, mystery;" c.1400 as "a secret, secret deed (tapu, senet, bilgi); solitude (yalnızlık, ıssızlık), privacy"), from Old French privauté.
early 13c., from Old French privité, priveté "privacy; a secret, private matter" (c.1200), from prive "private," from Latin privus (see private (adj.)).

Kolaj
Mahremiyete dair bir kolaj hazırladım. çeşitli haberlerin, fotoğrafların, mahkeme kararlarının, mimari yapıların yer aldığı bu kolajı, daha çok batı merkezli bir perspektifle hazırladım. konuyu endüstri devriminden günümüze kadarki süreci çok özet geçerek ağırlıklı anlamda günümüzden örnekler seçerek ve şüphesiz içinde yaşadığımız ülkeden ve daha da özelde şehirden seçmeye özen gösterdim.

Mahremiyete dair çeşitli sorularla  buradan ayrılabilirsek çok mutlu olacağım. şimdi kimi örneklerin bir araya gelerek oluşturduğu kolaj ile konuya ısınmaya çalışalım.

Gamze Özçelik - mahremiyet ihlalinin fütursuzca örneği. Gamze Özçelik, hiç kimseye izin vermedi. Oysa ‘hepimiz’ izledik. Bir insanın mahrem dünyasına izinsiz, rızası olmadan girdik.

Berrak Tüzünataç - Şahan Gökbakır - Balkon kamusal alan, yargıtay, ‘haber alma özgürlüğü’nü temele alarak bakonun da kamusal bir alan olduğunu ifade ederek telebini haksız bulmuş.
(http://www.radikal.com.tr/hayat/berrak_tuzunatac_balkon_davasini_kaybetti-1244616)

Bir tv programında Okan Bayülgen, Ayça Varlıer’le ilgili eskiden “dost meclisi”nde olup biten “mahremiyet” kategorisindeki olayların ekranda didiklenmesi: Ayça Varlıer: özel alanı gasp edilerek nesneleştirilen özne.

“Gizlimiz saklımız mı var?” dendiğine tanık oluruz sıklıkla oysa gizlimiz, saklımız, bizim bir kişi olarak hem şahsiyetimiz hem de derinliğimizdir.

Kristal Saray (The Crystal Palace) 1851’de Londra’da demir ve cam konstrüksiyondan inşa edilen ve uluslararası 1. Dünya Sergisi’ne ev sahipliği yapan sergi salonu

Panopticon
Bentham ile birlikte dilimize giren kavram, 1984 ile ideolojik anlamda yapılandırılır, dijital teknolojilerle altyapısı, hukukla da ‘meşruiyeti’ sağlanarak her yaptığımız iş(lem) takip edilip kayıt altına alınır. Foucault ile bugünkü içeriğine kavuşur.

Nike
Görünür ol!

Japonya ağaçtan mülhem şeffaf ev: http://www.arkitera.com/proje/3951/house-na

Pompidou Merkezi, 1977, Paris, Mimarlar: Renzo Piano, Richard Rogers, Peter Rice, Mike Davies

Şeffaflığı bir mimari ilke olara mekan üretimlerinde teleme koyan Rogers, Ortadoğu’daki ilk projelerini abu dabi’de yapıyorlar.
http://picturesdotnews.wordpress.com/2014/09/18/rogers-stirk-harbour-plans-skyscrapers-for-abu-dhabis-maryah-plaza/

Rogers’ House, Richard Rogers, Londra, 1968-1969
Şeffaflık prensibinin üç örneklerinden… Oysa rasyonalizasyonunda mahrem, özel alan gibi kavramlara atıf söz konusu.

Moda Dergileri, Mimarlık Dergileri; iç mekanların açılması, 1980’lerden sonraya karşılık gelir.

Porno dergileri ve Hustler
İlk porno dergilerine İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Amerika’da rastlanır. Lerry Flynt tarafından  1974’te çıkarılan Hustler, çıkar çıkmaz üç milyon traja ulaşır.
1880’lerde ve özellikle erken 1900’lerin başlarında, fotoğrafın bu tür “iş”ler için de kullanılmasıyla henüz porno denemese bile erotik dergilerin varlığından söz edilebilir. 1953, Playboy’un yayın hayatına başlaması ayrı bir soluk getirir ama kırılmayı 1974’te Lerry Flynt Hustler ile yapar.
http://en.wikipedia.org/wiki/Pornographic_magazine

Transparency International
Uluslararası Şeffaflık Örgütü, küresel bir ağ oluşturarak şeffaflık için çeşitli girişimlerde bulunur. Günümüzün ilkesi şeffaflık olunca, başka pek çok alana da rahatlıkla, gayet olağan biçimde taşınabiliyor; bunlardan biri de insanların evleri, yatak odaları, nasıl taşındıkları, nasıl seviştikleri. Hesap verebilirlik anlamında söz etmiyorum. TI’ın kuruluş tarihi 1993, Berlin.

1984 romanı, filmi
V For Vendetta, 2006
Big Brother - BBG, Danimarka, 1990’lar
Gözüm Üstünde - Gogglebox

Second Life
Second Life, bir tür yeryüzü cenneti, paralel bir hayat
Mottosu: Your World, Your Imagination

Özneler
Burada dilen gelen öznelerin kesişim kümesindeki “elemanlar” neler olabilir? Bir tür politeizm pratiği mi yaşıyoruz?
Dan Bilzerian
İlber Ortaylı
S. Zizek
Mehmet Pişkin
Yusuf Kaplan
Sibel Üresin
Ali Ağaoğlu
Layd Gaga
R. T. Erdoğan

Raslamsal Tezler / Pozisyonlar
1970’ler sosyalist dünya görüşünün estetik yanında mimariden tüketim alışkanlıklarına kadar gündelik hayata nüfuz ettiği belki de “top” dönemlerdir. zenginlik, caka olarak övülesi şekilde sunulmaz. Kitaplarda, filmlerde bulur ifadesini çokça. Oysa 1980’lerle birlikte başlayan liberal politikalar sadece ekonomi-politik sonuçlar doğurmaz, estetiğe, nelerin gösterildiğine varıncaya değin belirler. 1970’lerin biraz 1950’lerin biraz sosyalist dünya görüşünün etkisiyle oluşan minimalist yaklaşlımları, yerini yatak odalarının açılmasına vardırır.

Raslamsal Düşünce Kırıntıları - Halvet olmaya mani sorunlar
Mahremiyet gasbıyla, yaşamın derinliğini yitirerek iki boyuta sıkış(tırıl)ması
Mahremiyetin pornografiye kurbanı: popüler kültürün 'neferi' olmak
Mahremiyetin magazinel seks kasetleri ifşa edilmesi; bunun talep edilmesi
Çeşitli kasetler üzerinden siyaset üretmek
Aynı olma halinin, insanı, bir tür rıza imalatıyla topluluklar içinde eritmesi; erimeye dayanamayan insanın, özgürlük alanının dışına rızasıyla itilmesi
Farklı olma isteği
Eşlerin şifre paylaşımı, kendiliklerinden soyunup kapitalizm tarafından sürekli yeniden üretilen rol-model tiplere insanların sıkıştırması
Her yerde izlenmek, kayıt altına alınmak (Mobese, kredi kartı vb.)
‘Batı’da “dokunma”, ‘Doğu’da “görme” kategorine sıkıştırılan, önceliği olan, ihlali sorun olan vb.

Operasyon Öncesi Soluklanma Soruları
Güvende olma ihtiyacı ile sürekli gözler altında olmak, mahrem alanın güvenlikçilik tarafından gasbı olabilir mi?
Hem güvenliği maksimize etmek hem de teşhircilik boyutunda sahip olunan her şeyin gösterilmesi, herkesin aynılaşmasına neden olmaz mı?

Operasyon / Pozisyonlar
Tez
Evdeki bakıcıdan başlayarak sırasıyla anaokul, okul, ‘müşteri memnuniyeti’ vb. ‘hizmet kalitesi’ gibi saiklerle sürekli kayıt altında olmak, insana yeni bir bilinç kazandırıyor: hiçbir yerde hiçbir zaman yalnız olmadığı bilinci.  Gözetlenme, kayıt altında alınma, “biçim - içerik diyalektiği”  sonucu insanın, yerini, kapitalizm ve pozitif hukuk tarafından kodlanan avatarına bırakmasıdır.

Tez
Küresel network firmalarının ve ürünlerinin yaygınlaşması, standartları belirlemesi, “Batı Metafiziği”nin dünyayı esir almasıdır. “Tarihin Sonu”, “Medeniyetler Çatışması” gibi kuramsal yaklaşımlar, Sosyalist bloğun ardından sahneye itilen ve son İD örneğinde de görüldüğü üzere dikotomik biçimde İslam’ın üretilmesinde (de) aranabilir.

Tez
Strüktür yerine fasad önemsenir; kurumsal yapılanmada gündelik çözümler dayanak noktası yapılır. İmaj, yapının çekirdeğinden önemli hale gelir. Evler ve ülkeler yaptıkları etkinliklerde ‘çirkin’ görüntülere yer vermezler. Onlar, Hitler’de ifadesini bulduğu şekliyle bozulmuşlardır; o nedenle hayattan kürtaj edilmelidir.

Tez
Popüler kültürün öznesi olmayı istemek, nesneleşmeyi arzulamaktır. Nesneleşen insan, eşyaya dönüşür.

Tez
Popüler kültür öznesi, her yerde olup hiçbir yerde olmayan tanrı(lık)tır. Mahremiyetin yitimi zaman ve mekan üzerine çıkmak metafiziğe dönüşmektir. Kendisi fizik, bilinci metafizik, kültür endüstrisi tarafından asimetrik sömürüye maruz kalmış eşyadır kişi.

Tez
Sol paradigmanın kontrol altında tuttuğu zenginlik, israf, teşhir gibi burjuva alışkanlıklarına kamusal bağlamda izin vermez. İdeolojik zayıflamanın ardından 1980’ler, burjuva metafiziğinin kendini rahatça göstermesine olanak sağlar.

Tez
Sosyal psikoloji alanında yapılan araştırmaların çok seçik biçimde gösterdiği gibi insanın kendiliği, aynanın, dilin, ötekinin (başka kabileden insanın), yazının, fotoğrafın, sinemanın ve en sonunda da sanal gerçekliğin ardından bilincin yeniden üretilmesi, ona yeniden şekil verilmesi; ayağa kalkmayla yitirilen bilinç dışının başka başka bilinç durumlarıyla yeniden üretilen bilinç-lilik(ler)le ikame edilmeye gayret edilmesi şeklinde okunabilir.

Tez
Bir tür akılsal hapishane içinde yaşayan günümüz öznesi, tanımsallıklar içinde üretilen hayatın öznesi olamamanın ıstırabıyla sanal-lık(lar)ın esiri olmak yolunda. Kendinden kaçabildiği ölçüde tutsaklaşmakta; tutsaklaştığı ölçüde de kendini güvende hissetmekte; bunun zorunlu sonucu olarak efendi - köle diyalektiği, bir başka görüntü altında kendini yeniden üretmekte. Kendinden kaçmanın çözüm ve teşvik edildiği, maddesel arınmalarla maneviyatın beslenmeye çalışıldığı günümüzde metafizik, mevcudun anti-tezi olarak tutunacak dala dönüşmekte.

Tez
Hukuk, bir yerde ihlal varsa -bir anlamda tabiatı gereği olgunun ardından geldiği için- orada kendini gösterir; bununla hayat, tanımlı alana tıkılır. Mahremiyet, temel haklar başlığı altında hukukça ‘korunmakta’ ve de en çok 20. y.y.da hukuksal metinlerde, sözleşmelerde dillendirilmekte.

Tez
Son dönemdeki trend uzun masif bir masa etrafında yaklaşık 20-30 arasında kişinin oturarak o akşamı paylaşmaları. Eğlence mekanlarında tek oturanları geçin çiftlerin bile azaldığı bir dönem yaşıyoruz. Her şey organizasyon. her organizasyon da “en ince ayrıntısına kadar” düşünülüyor. Yani hayatın sürprizlerine yer yok. Nesnel akıl hala iş başında. Toplu tapınma ayinleri, yeni ritüellerle devam ediyor.

Tez
Büyümek, sıfatlara, kimliklere, koltuklara... hapsolmak, insanın kendinden kaçmasıdır bir bakıma Mistisizme, kuantum adından metafizik kimi konulara angajmanların ciddi ölçüde arttığı günümüzde söz konusu tepkinin materyalizme yönelik olduğu konusunda sanırım hepimiz hemfikirizdir. Maddesel olan, ortadadır. Birer havuç olarak kapitalizmin ürünlerini önünde bulan günümüz formatlanmış ve sürekli update edilen özneleri, “görünür olmak” adına sürekli kendinden kaçar. Oyalandığı ölçüde özgürdür. Yalnızlıktan kaçmanın, kalabalıklar içinde erimenin kutsandığı, eğitim ve psikiyatri disiplinlerince de teşvik edildiği, toplu arınma ritüellerinin fetişleştiği yeni bir metafizik hale içinde şekillenmekte yeni insanın bilinci.

Tez
“Gerçek hayat, tiyatro; tiyatro, gerçek hayattır.” sözünde dilen hakikatin bir başka şekli sanal ilişkide ortaya çıkar: Gerçeğin avatarlaşması, avatarın gerçeğe dönüşmesi. Pek çok ilişki, ister evli olsun ister olmasın, sanal ilişkiler nedeniyle (sanal aldatma) bitmekte. Artık aile mahkemelerinin boşanma nedenleri arasında bir istatistiki veri kıymetine de sahip. Kişi, sanal bir karakter yaratarak fantezi dünyasındaki kişiyi yani avatarını canlandırır ve oynar. İnsanın mahrem alan talebidir bir bakıma avatar bu da “güvende olma”ya bağlanabilir, özgürlüğü de. özgürlük güvendir. Mahremiyet özgürlüktür.
Tez
Popüler kültür, görünmeyi kutsallaştırır.
Berkeley’in “Varolmak algılanmış olmaktır.” sözü sanırım, tam da günümüzü anlatmakta. Varolmak için bir başka özneye ihtiyaç duymak. Kişinin kendisi, içinde yer aldığı “akıldan yoksun varlık alanı” varolması için ya da varolduğunu(n) fark etmesi / fark edilmesi için gerekli(dir) ama yeterli değildir. Popüler kültür, kendini burada(n) da temellendirir. Marka giymek, üzerinde bir apolet ya da aidiyet nişanı gibi taşımak, bir anlamda bu işlevi üstlenmektedir.

Tez
Pornografi, mahremiyetin nesneleşmesidir.

Tez
Popüler olmak, insanın kendinden kaçmasıdır. Öteki ya da diğer(ler)i, insanın kendi olmasına manidir. Heidegger, insanın dünyaya yapayalnız fırlatılmış bir varlık olduğunu ifade eder; insan, yalnızlığın doğurduğu maliyeti birkaç ‘araç’ ile bertaraf eder. Ağrı kesicidir bütün tüketim.  Hazdan ziyade göreli süre ağrısızlıktır.

Tez
Facebook ile Andy Warhol’un düşü gerçek oldu. 15’ süren bir meşhurluk değil, herkesin kendi mahallesinde meşhurluğu, magazini. Her yer ekran, her yer podyum. Her an keşfedilmeyi beklemenin huzursuz yoruculuğu altında nefes almanın yorgunluğu, popüler kültürün verdiği “daha çok meşhur olmak” havucuyla tolere edilmekte;bilincin mazoşizme evrilme süreci hızla işlemekte.

Tez
popüler kültür, pop art, sığ, sıradan hayatın doğurduğu, onu resmeden, ‘iddia’dan yoksun bir anlayışa sahiptir. popüler kültür, sanatın hayatın ürettiği statükoları bırakın kırmayı, bizzat duvarları(nı) berkitmek işlevi üstlenir; işte bu nedenle de tam da bu nedenle yerleşlik iktidar yapılanmalarınca beslenir, büyütülür, hayatın farklı alanlarına sirayet etmesi için uygun, olanaklı zeminler yaratılır.

Tez
Facebook vb. ile kullanıcılar, popüler kültür öznelerine dönüşür. Bu, insanın rıza imalatı ile tüketim nesnesine dönüşmesidir.

Tez
Sığlık, kavramayı kolaylaştırır; kavrayan, kavradığını kırpar, katmanlarını ortadan kaldırır; böylece, kavranan, o şeyi, şeyliğinden soyar. Popüler alan için yeniden üretir.

Tez
Facebook ve diğer sosyal medya ile mahremiyetin sonu ilan edildi. özel alanın tecavüze uğraması, insanın masumiyetini de ortadan kaldırdı. Kapitalizm, her konu, nesne ya da kişiyi “ürün”leştirerek pazarlama nesnesine dönüştürebiliyor; bunun en son örneğine İlber Ortaylı’nın billbordları süsleyen ilanları,

Tez
Toz - ilinek ilişkisinde tözsüz varlık olamayacağına göre mahremiyet de özgürlüğün tözüdür denebilir; mahremiyetin olmadığı ya da ihmal edildiği yerde özgürlük varlığını yitirir. İnsanın da tözü, bir bakıma özgürlük olduğuna göre, mahremiyetin yitimiyle ortaya çıkan insan için “tözsüz ilinek” denebilir.  

Altın vuruş
Özgürlük, tıpkı kasların çalıştıkça güçlenmesi gibi yüklendikçe güçlenir. O nedenle hafifletici türden ağırlıktır. Mahrem alan içsel özgürlüktür; dışsal yani kamusal alandaki özgürlüğün önkoşuludur. İktidar ya da pozitif hukuk ya da kapitalizm, dışsal alanda tahakkum kurmak için içsel alanı gasp eder.  Bunu da Chomsky'nin yerinde dile getirdiği gibi “rıza üretimi”yle gerçekleşir. Marka giyerek belli türden sınıfa ait olup cemaat içinde bir pozisyona erişmek, toplu tapınış ritüelleri içinde nefes almak, insanın mahrem alanının getirdiği ağırlıktan kurtulmak ve de facto özgürlükten feragat etmektir. Özgürlükten arınan insan, tüketim ‘kul’una dönüşmüş ve artık şeyleşmiş bir köledir.

Orgazm çığlığı
Mahremiyetin gasbı, kişilerin aynılaştırılarak özgürlük bilinçlerinin iğdiş edilmesidir. Yaşamı tanımsallıklar (mimari, şehir, hukuk, müfredat, yönetmelik vb.) içine sıkıştıran totalitarizmin her geçen kendini güçlendirip faşizmi ihtiyaç duyulan bir fenomene dönüştürmesine karşı seslerimizi daha yüksek çıkaralım… mahremiyet için…

* Us Atölyesi'nin perşembe günleri düzenlediği felsefe toplantılarının 25 Aralık 2014 tarihindeki etkinliği için hazırlanmış konuşma metnidir. (www.usatolyesi.org)

V. Metin Bayrak

25 Aralık 2014, Çapa, İstanbul