öğrenci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öğrenci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2014 Pazartesi

okul üzerine

okul? modernizmle birlikte hayata dahil olan bir olgu. öncesi? eğitim her dönem var ama örgütlenmiş, yapılanmış, sistematik hale gelmiş şekli, bir ölçüde hristiyan tarikatlarına ait manastırlarda görülse de günümüzdeki şekline 19. y.y.da kavuşur. Mayasında kışla ve militarizm vardır. Hapishaneyle kışlanın birleştirilmesiyle ortaya daha ‘modern’leri çıkar.

öğrenci? günümüz köleleri çocukların temerküz kampları sakini... bir tür tüketim askeri adayı... kapitalizm tarafından zerk edilen gerçekleştirilmemiş hayallerin zoraki kahramanı... zalimin zulüm nesnesi...

bugün? tam anlamıyla sirke dönen okullar, yeni nesil tarafından her geçen gün daha fazla ti’ye alınarak işlevsizleştirilmekte. kapitalizm tarafından zorlama statü etiketlerine sahip olsa da hayatın seli karşısında ihmal edilebilir sayı ve güçtedirler.

hayat? “hayat, kurama değil; kuram, hayata göre modelledir.” hakikati, önce modernizm, ardından onun rafine hale getirdiği pozitivizmde tersine döndürülür. bütün ulus-devlet inşa pratikleri tersine işletilen ilkenin arızalarıyla doludur. bunun maliyetini hesaplayamayacağız; belki, kalırsa, sonraki kuşaklar. tek akılla dizayn edilen her şey dökülmekte, kendisiyle birlikte hayatı da tüketmekte.

ölüm? günümüzde yaklaşık beş bin dil konuşuluyor ve bunun %90’ı tehdit altında. 100 yıl sonra yaşayan dil sayısı 500’ü geçmeyecek ki bunun da pek azı yaşamını sürdürebilecek... tek akıl, işlemeye devam ediyor… okullar, küreselleşmenin, kar-zarar perspektifli sosyal politikaların en önemli aracı işlevini üstlenmekte. her dille pek çok duygu, varlık, düşünce… de ölerek… ve hayat, her geçen gün daha da çoraklaşmakta…

okul? devletin kendini yaşatmak adına zorla ayakta tuttuğu kurumlardan... devletin zayıflatılmasıyla okullar da zayıflayıp kapladığı alandan dışarı itilecektir yavaş yavaş, bu süreç bir bakıma başladı ve hızla sürüyor... her şeyi sertifikalara bağlayan devlet -yerleşik iktidar yapılanması da diyebiliriz biz ona-, kendini "izin merci" statüsünde tutarak yaşatmaya çalışıyor... özgür bir toplum, devletin eğitimden elini çekmesiyle olanaklı olacaktır... iktidar yapılanmalarının, ürettikleri paradigmaları zerk etmek amacıyla kullandıkları eğitim kurumları, çoktandır "nasıl iyi müşteri olunur?"un simülasyonunu icra etmekte...

bilinç? okulla, nesnel akılla, modernizmle, kapitalist üretim ilişikileriyle… zehirlenen bilinç, kendinde değildir. ancak, sezgileriyle hareket edebilir; bu olanağı her daim vardır. kendini zehirleyen paradigmanın esiri olup “gönüllü kölelik” sürdürmek kaderi değildir. öğrenci olmayı reddetmek, müşteri olmayı reddetmekle eşanlamlıdır. tüketerek varolabilen kapitalist bilinç, onun kendisini yeniden üretmesine mani olarak kırılabilir; bunun için öğrenci olmayı reddetmeye, okulu, bir eğitim kurumu olarak vicdanen reddetmeyedir çağrım… çağrıcı, dışarıdan bir “özne” statüsünde değildir; bizzat içeriden yani ‘ders veren’ statüsündedir… bir ‘eğitimci’ olarak üstlendiğim görev, çatının parçalanmasıdır… okulların dağıtılması için çalışan ajandası açık bir ‘ajan’ım. kendimi ihbar ediyorum…

“ayşe! ali! hadi, okula gitme(yin)!…oyuna devam...” :-)

V. Metin Bayrak
15 Eylül 2014, Kağıthane, İstanbul

18 Temmuz 2014 Cuma

Sınıfta Günceli Konuşmak Üzerine

Sınıfta Günceli Konuşmak Üzerine*

Gazetelere 14 Mayıs 2011’de düşen bir haberi hatırladım nedense “Sınıfta Günceli Konuşmak” konulu yazıya başladığımda. Aşağıda kısaca ayrıntılarını paylaştığım haberin, konumuzu irdelemekte yol gösterici olacağı kanaatindeyim. Haber kısaca şöyle: DENİZLİ - Üçler Motorlu Taşıtlar Kooperatifi üyeleri, yargının lehlerine karar vermesine rağmen valilik ve belediyenin kendilerine güzergah izni vermemesini protesto etmek için bir minibüs daha yaktı. Böylece yakılan araç sayısı 3’e yükseldi. Aynı gerekçeyle, 29 Nisan ve 8 Mayıs’ta minibüsü yakan kooperatif üyelerinden Ali Ünlü de bugün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Denizli’de halka sesleneceği 29 Ekim Bulvarı’ndaki miting alanına 300 metre uzaktaki boş bir arsada 20 V 9837 plakalı minibüsünü ateşe verdi. İçine benzin dökülüp yakılan minibüs kısa sürede alevler içinde kaldı. Minibüs yanmaya başladıktan 5 dakika sonra olay yerine gelen itfaiye kullanılamaz hale gelen minibüsten yükselen alevleri söndürdü. Yanan minibüsün önünde basın açıklaması yapan Üçler Motorlu Taşıtlar Kooperatifi’nin avukatı Erol Karayazıcı, "Bu bir siyasi eylem değil, hak arama eylemidir (Vurgu, V.M.B). Kooperatif üyelerinin tek amacı, mahkemelerce tespit edilip onanmış, kazanılmış haklarının kendilerine teslim edilmesidir" dedi. Ali Ünlü ile basın açıklamasını okuyan avukat Erol Karayazıcı polis tarafından ifadelerini almak üzere Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.1

Şimdi, haberde dile gelen kavrayışı, daha sonra anmak koşuluyla bir yana bırakalım ve konu başlığına felsefece yaklaşalım: Konu başlığı, okul, sınıf, öğretmen, öğrenci, müfredat, devlet, ideoloji, hiyerarşi, gün, güncel, gündem, genç(ler), çocuk(lar), öğretmek, konuşmak, konuşmak fiilinin işteşliğinin ürettiği diyalektik vb. pek çok kavram içeriyor.


Kavramlara dair sorularla konuyu sorunlaştırmaya çalışalım: Hangi sınıfta? Kiminle? Neyi? Kim? Nerede? Nasıl? Hangi bağlamda? Nerede durarak? Kimin gündemini? Ülkenin hangi coğrafyasında? Hangi okulda? İlk bakışta pek çok soru dökülüverdi bilincimden. Sınırlarımız 1980 ile öyle bir çizildi ki bütün enerji, neredeyse futbola akıtılmaya başlandı. Futbol, izin verilen bir konu(ydu); bunun dışında hele politik herhangi bir konu ya da sorunsa hemen marjinalize edilird/siniz. Salazar’ın 3F formulü (Fado, Fiesta, Futbol), Türkiye’de arabesk-fantezi-pop müzik, futbol ve din şeklinde tezahür eder. Devlet, topluma bizzat kimlik biçer; bu kimlik: Türk - Sünni İslam sentezidir. Siyasetin alanı iktidarca tanımlanıp sınırlandırılır. Gündem, iktidarca çizilen sınırların içindeki konulardır. Siyaset, hayatın dışına itilir. Devlet, "Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek." dediği iddia edilen2 tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’da dile gelen ‘hakikat’ ile hareket eder. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, kulüpler ya da kısa bir anlatımla toplumsal, siyasal alan oluşturabilecek her türlü “alan” kapatılır. Toplumsal - siyasal alanın “gaz sıkışması” üretilen müzik, futbol ve cemaatleşme, klikleşme ile alınmaya çalışılır. Kamplaşma alanları bellidir. Kamp(ınız), duruşunuzu, terminolojinizi, bilincinizi, davranışlarınızı köklü biçimde belirler. Fakat bunun geriden gelen ama mutlaka gelen kaçınılamaz bir maliyeti vardır: özgürlük. Özgür olunmayan bir alanda kendini ifade edemez özne. Özgür olunmayan bir yerde sorumluluk da yoktur, yapılanlarda vicdan da gözetilmez. Hayatın tanımlılıklar içine sıkıştırıldığı, politikadan yalıtlandığı, kişilerin kendini ifade araçlarından yoksunlaştırıldığı bir ‘habitat’ içinde nefes alan öznelerin yaşadığı durum engellenmedir. İnsan, kişilik kazanıp bireyleşemez tanımlanan alanlarda. Bunun kaçınılmaz sonucu, saldırganlıktır. Toplumun patlamaya hazır bir bomba olduğunun farklı kesimlerce senelerdir dillendirilmesinin bir nedeni de bu olsa gerek.

Ana caddeye dönerek konuyu somutlaştıralım: Sınıfta günceli konuşacaksınız ama hangi bağlamda ve kim, nereden bakarak? İnsan, hiç şüphe yok ki dillendirmese de bir dünya görüşüne sahiptir; bir anlamda ideolojik öznedir de. O nedenle “Benim politik görüşüm yok.” diyen birinin sözüne itibar edilmez. Toplum içinde yaşayan her öznenin hayata belli noktalardan baktığı, bakmakla kalmayıp yaşadığı vakıadır.

Girişte anılan haberde eylem yapan minübüsçü esnafta dile gelen “bakış”, meselenin nasıl kavrandığını gösteren bir veri. Siyasetin pür halini icra eden politik özne, iki şeyin ayırdında değil; birincisi, kendisinin politik bir özne olduğunun; ikincisiyse yaptığının. Bu farkındalıksızlığın egemen olduğu bir habitatta politik alana dair nasıl bir tutum geliştirilebilir? Politik saha, daraltılıp futbola ve cemaat - tarikat eksenine sıkıştırılmış durumdadır. Politika, hayattır aynı zamanda. Toplum, toplumsal özneler arasındaki diyalektik ile nefes alır. Diyalektiği besleyen toplumlar, haklar ve özgürlükler alanını genişletebilirler.

Sınıfta güncel meseleleri her zaman kendi disipliniyle ilişkilendirerek dillendirmeye gayret eden bir öğretmen olarak bir gözlemimi, ardından da yaşadığım bir olayı paylaşmak istiyorum. 2013 yılının 30 Mayıs’ı yani Gezi kalkışmasının başladığı tarih, öğrenci kitlesini politik alana dahil etti. Gezi, pek çok anlamda kırılmadır. Konumuz bağlamında bakılırsa sınıfın politik alana evrilmesinde, öğrencilerin de politik özneliklerinin farkına varmalarında kilometre taşıdır. “Gezi” ile başlayıp “dershaneler”le devam eden ama artık gündelik dile espri olarak yerleşen meşhur “ayakkabı kutu”suyal tavana vuran güncel, eni konu konuşulur oldu sınıflarda da. Daha önceleri hemen sıkılan öğrenciler, konuyu anlamak istercesine merakla dinliyorlar, sorular soruyorlar.

Ders verdiğim alanın ‘marjinal’ görülmesi nedeniyle genellikle sabıkalı bulunuruz daha tanınmadan. Güncele dair bir şey söylemeden önce anekdot tadında bir fıkra: Papa New York’a gider, JFK Havalimanı’nda gazeteciler karşılar, içlerinden biri papaya “New York’taki genelevler hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorar; ömür boyu cinsel perhiz yemini etmiş olan Katolik Hristiyanların ruhani lideri, “Bu sonu bana sorulur mu, benimle ne ilgisi var?” anlamında “New York’ta genelev mi var?” diye sorar; ertesi gün gazetede, sürmanşetten şu ‘haber’ verilir: “Papa, New York’a iner inmez New York’ta genelev olup olmadığını sordu!” Bu anekdotu, öğrencilere, söylenenleri bağlamı içinde anlamaları için anlatırım. Çünkü hem alanıyla hem de güncel meselelerle ilgili çok sıkıntı yaşamış ama bir türlü ıslah olmamış biri olarak yaşayacağım olası sorunları daha baştan olabildiğince öngörerek mani olmaya gayret ederim.

İletişimin ya da belli türden bir konuyu konuşmanın temel koşulu dilsel becerilerdir. PISA sonuçları ele alındığında temel eğitimi bitiren öğrencilerin Türkçe okuryazarlığı konusunda “sınıfta kaldıkları” hepimizce malum. Dilsel becerilerinin yeterince gelişmemiş olması, söylenenleri ilişkilendirme becerilerinden yoksun olduğunu gösterir. Bu koşulda bırakın günceli gündelik konuların istişaresi dahi neredeyse olanaksız hale gelir. Hızlı okuma kursuna gittikten sonra Savaş ve Barış’ı okuyan birine “Kitap ne anlatıyor?” diye sorduklarında verdiği cevap gibi: “Olay Rusya’da geçiyor.” Karamsar değilim ama söylenenler ya da konuşulanların nereye gideceğinin önceden kestirilemediği bir iletişim ortamında konuşmak fiili gerçekleşemez. Yapılan, neredeyse yirmi yılını dolduran tartışma programlarında olduğu gibi çömkürerek böğürmekten öte değil. Hoş, olamaz da! Bu durumda ne yapacağız, ya da ne yapıyoruz?

Güncel meselelerden sınıfın gündemine düşen bir konu olması lazım. Öğretmen, öğrenci, sınıfın dengesi, farklı dünya görüşüne sahip öğrencilerin çatışması vb. pek çok sorun yaşanmasına neden olabilir; neticede kolay bir şey değil. İşin bir de idare boyutu var. Öğretmen örgütlenmesi üçü tanımlı ve biri değil dört kategoriye ayrılmış durumda. Eğitim-Sen, Türk Eğitim-Sen ve Eğitim Bir-Sen, üç ayrı dünya görüşünü temsil ederken bir de örgütsüz öğretmenler var. Sınıfta herhangi bir konunun konuşulması, diğer öğretmenlerce konuşanın sendikasına göre onaylanır ya da onaylanmaz. Yani söylenene değil söyleyene bakılır. Türkiye habitatındaki bu durum, Eski Yunanların “Mahkemeler karanlıkta yapılırdı ki söyleyene değil söylenene bakılsın diye!” sözünü hatırlattı. Bu kültür, konuşana güven verir. Kamplaşmanın derinleştirildiği siyasal-toplumsal habitatta konuşmak, öyle kolay bir mesele değil. O halde konuşmayacak mıyız? Tabii ki konuşacağız, konuşmanın sorumluluğumuz olduğunun bilinciyle üstelik.

Bu sıkıntılı ve de sorunlu konuyu, sınıfta konuştuğumuz bir konuyla somutlaştırıp konuya dair raslamsal düşüncelerle yazıyı bitirelim. Yakın zamanda 30 Kasım 2013’te gazetelere yansıyan bir haberde “AKP Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi Prof.Dr. Yasin Aktay’ın Bayburt’ta katıldığı panelde, “Türk dediğin bir sentezdir zaten. Türk diye bir ırk yok." sözleri tepkilere neden oldu, bazı öğrenciler salonu terk etti.”3 ifadeleri, belli ki televizyonlara ve sosyal medyaya da konu olmuş ve bazı öğrencilerim felsefe dersinde bana sordular. Ben de “Türk, Arap, Yunan, Ermeni, Kürt vb. sosyo-kültürel, hukuksal, siyasal kategorilerdir, olgusal kategoriler değildir. Çünkü antropolojik anlamda yapılan araştırmalar, Akdeniz coğrafyasında belli bir ırktan değil Akdeniz ırkından söz edilebileceğini söyler; kaldı ki daha düne kadar İzlandalıların saf ırk olduğu iddia edilirdi ama İzlandalıların DNA’ları üzerinde yapılan araştırmalar, onların da en az Akdenizliler kadar karmaşık olduklarını gösteriyor. Yani Türk, olgusal bir kategori olarak yoktur ama hukuksal, siyasal, kültürel anlamda vardır.” mealinde bir açıklama yaptım. Neredeyse infial yaratmış sözlerim. Kurumun müdürü, öğrencilerin ve bazı velilerin “Çocuklarımızı Türklüğe hakaret için mi kursa gönderiyoruz?” dediklerini benimle paylaştı ve konuyu sordu.

Şimdi buradaki sorun, konuşulan kitlenin kavrayışıyla, üslupla çok yakından ilgili. Kitle, akademik anlamda yapılan sınıflandırmayı kavramaktan uzaksa, lince varan bir tepkiyle de karşılaşabilir insan. İkinci kez yeniden soralım sorumuzu: O halde konuşmayacak mıyız? El cevap: Tabii ki konuşacağız, konuşmanın etik sorumluluğumuz olduğunun bilinciyle. Etik sorumluluğun “parrhesia”4 temelli konuşmak olduğunun bilinciyle ama.

Sınıfta günceli konuşmaya dair raslamsal düşünce kırıntıları
  • Gençlerin sert bakışları, güncele dair konuların konuşulmasında mevcut kamplaşmayı derinleştirir.
  • Modernizmle birlikte sosyal hayattan uzaklaştırılan okul ve sınıf, güncelin çırılçıplak konuşulması ve steril halin kırılmasıyla hayata yakınlaşabilir.
  • Parrhesia5, etik bir sorumluluktur. O nedenle öğretmen gibi öğrenciler de güncele dair düşüncelerini belli bir disiplinle ifade etmeye cesaretlendirilmelidir.
  • Günceli konuşmak, bireyi, içinde yaşadığı toplumun içinde kişileştirir. Öğrenci, konuşarak kişileşir.
  • Sınıfın çok farklı bir gündemi olabilir oysa bu durum, öğretmence küçümsenme konusu değil zenginlik olarak görülebilir.
  • Gündemdeki konuların kuramsal bir çerçeveye oturtulması, öğrencilerin parça parça bilgi yığınları arasında çeşitli bağlantılar kurmalarını sağlar.
  • Konuşmak, öğrenci grubunun birbirlerini tanıma ve anlamalarına olanak sağlar.
  • Konuşmak, konuşanlara, belli bir dünya görüşü kazandırır ya da dünya görüşlerinin farkına varmalarını.
  • Konuya dair konuşan özne, kullandığı terminolojiyle kendine dünyada bir “habitat “edinir.
  • Konuşmak, insanı özneleştirip “yurt” sahibi kılar.
  • Özne, konuşarak iletişim habitatıyla yüzleşir. Yüzleşmek, insanda, kendini ve çevresini tanımlamak ihtiyacı yaratır.
  • İletişim habitatı, ancak, öznelerin konuşmasıyla olanaklı zemin kazanabilir.
  • Yüksek kültür ve hoşgörüye olanaklı birlikte yaşamın koşulu konuşmaktır.

V. Metin Bayrak
31 Ocak 2014, Budapeşte

* Öncü Eğitimciler Derneği tarafından çıkarılan Öğretmenler Odası Dergisi'nin "Sınıfta Günceli Konuşmak" dosya konusunu ele alan 10. sayısında "Sınıfta Günceli Konuşmanın Dayanılmaz Ağırlığı" başlığıyla yayımlanmıştır. Derginin, ilgili sayısına http://ogretmenlerodasi.org.tr/ogretmenlerodasi10/ adresinden ulaşılabilir. 

1 Erişim: 24 Ocak 2014: http://www.radikal.com.tr/turkiye/erdoganin_mitingi_oncesi_alev_alev_protesto-1049256
2 Erişim 25 Ocak 2014: http://tr.wikipedia.org/wiki/Nevzat_Tando%C4%9Fan
3 Erişim 24 Ocak 2014: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/14539/AKP_li_Aktay__Turk_diye_bir_irk_yok.html
4 Parrhesia, Eski Yunanca “hakiakti söylemek” anlamında kullanılır. Burada da o bağlamda zikredilmiş, konuşmak, ama doğruyu konuşmak ya da hakikati dillendirmek anlamında.
5 Yunanca hakikati söylemek

24 Ocak 2014 Cuma

karne günü üzerine

karneden başlayıp eğitime oradan da kaçınılmaz biçimde iktidara gitmek eşyanın tabiatı gereği olsa gerek. ama  önce merkeze eğitimi alarak birkaç kavramın sözlük ve etimolojik anlamlarına bakalım.

latince “quaterni” fransızcaya “carnet” diye geçer, oradan da osmanlıcaya günümüzdeki haliyle “karne”; iki anlamı var; birincisi, dört, dörtlü; ikincisi bir kağıdın ikiye katlanması. ingilizce report ya da school card diye geçiyor. ingilizcedeki “report” ise latince “re-portare” fiilinden türetilmiş, geri taşımak anlamına gelen bir kelime.

eğitim, türkçe egid’den gelir ve bükmek anlamını da taşır. terbiye, arapça tarbiya’dan gelir birinci anlamı, büyütme, yetiştirme ve eğitme; ikinci anlamıysa suda yumuşatma. ingilizceye ıslah etmek, yetiştirmek, büyütmek anlamlarına gelen educare fiilinden geçer.

sözlük ve etimolojik hatırlatmaların ardından eğitimin, farklı kültürlerce eğip bükmek olarak anlaşıldığını görüyoruz. buradan hareketle eğitimin ezen - ezilen, üst - ast, buyuran - buyurulan, etkin - edilgen, güçlü - zayıf, siz - sen söylemine içkin olduğu  ileri sürülebilir. özünde eşitsizlik ilkesi üzerine kurulu ilişki, hiç şüphesiz eğitime tabi tutulanı mağdurlaştırmaktadır. hiç şüphesiz egemen, süreci kendi meşrebince yürütür ve yaptığı her şeyi kurumsal yapıları, dini, hatta bilim, felsefe ve sanatı da kullanarak rasyonalize eder. iktidar, farklı birimlerin koalisyonuysa eğitim söz konusu olduğunda kurumların ittifakı, ezme, eğip bükme işini yüklenir aralarında işbölümü yaparak.

ne kadar eğip büktüklerini de report ederler ya da belgelerler. karne, öğrencinin yani tanımlı mekansallık içinde özneleştirilerek kişilik kazan(dırıl)an bireyin iktidarca ölçülmesidir. ölçü birimi üzerinden de değer biçer. insan, dijital bir varlığa dönüş(türül)ür. böylece yaşam, nicel değerlere tahvil edilir. öğrencinin karnesinden dürüst, paylaşımcı, yardımsever, kendiyle barışık, mutlu… olup olmadığını göremeyiz.

nedense terbiye, eğitim, education kelimelerini düşününce hiyerarşi kavramı kendiliğinden çıkarıyor kafasını ve “eğitimin kendisi bir iktidar!” diyor. bu durumda ne yapacağız?

eğitim, bütün iddiasına rağmen, dilediği gibi insan yetiştirememekte; çünkü insanın bir özünün olmadığını, dilediği gibi biçimlendirebileceğim iddiasındadır; oysa davranışçı kuram, insan ve davranışlarının yalnızca bir yönünü açıklayabilir; insansa karmaşık bir varlık olarak asla tek bir kuramsal çerçeve içine sığdırılamaz. bütün güçlü yapılarına rağmen dinlerin ve ideolojik yapılanmaların içinde doğmuş büyümüş ve rejim karşıtı insanların varlığı bunun en somut göstergesidir.
eğitim(i) veren, ilişkinin normlarını da belirler. iktidar, kendini norm belirleyici olarak gösterir. ilişki, ortak akıl üretmenin koşulunu taşımaz. akıl, ortak değildir, çünkü olamayacağı, bir bebek ya da çocuğun iradesinden ahlaksal ve hukuksal anlamda söz edilemeyeceği iddia edilir; o nedenle eğitim veren ya da eğen büken, ilişkinin biçimini ve içeriğini belirler; sıklıkla da hedef özneye “rağmen” yapar bunu. hatta “o”nun iyiliği için. ‘iyi niyet’ taşınarak. hatta kutsal bir vazife icra edilerek. ama “cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşelidir.” deyişi de bize göstermektedir ki kişinin benliğini ezen her türden eğitim tasarrufu, hayatı daraltıcı sonuçlar doğurur.

karne gününde eğitim eleştirisi yapmak değil(di) niyetim, tekrar ana caddeye yani konuya dönelim. karnenin, öğrencilerin ağırlıklı olarak akademik aynaları olduğu iddia edilir; oysa iktidarca belirlenmiş kategorilerde, yine iktidarca belirlenen içeriklerin, yine iktidarca ehliyet verilen eğitimcilerce verilen eğitimlerin ölçülmesidir neticede. kaldı ki müfredatın ya da eğitim içeriklerinin çoklu zeka kuramına ne denli uygun olduğu tartışılır.

biçim ve içerik anlamında özellikle modernizme birlikte şekillenen eğitimin militer yapısını kırmak için önce eşzamanlı biçim ve içerik kalıplarının parçalanması için uğraş vermek gerektiği kanaatindeyim. ‘demokrasi’ komedisinin oya sıkıştırılmasını reddetmenin yolu oy kullanmamaksa eğitim alanındaki iktidarı yok saymak için de karne almama eylemi yapmak lazım. hatta daha radikal anlamda okula gitmeme eylemi. bütün öğrencilerimi karne almamaya çağırıyorum.

ebeveynlere kısa not
çocuk sahibi olmak, onun bedeni ve ruhu üzerinde tasarruf sahibi olma hakkı vermez. karne hediyesi, ders başarısı üzerinden öğrenciyi algılamak, koşullu ilişki geliştirilmesine neden olmakta. oysa sevgi, koşulsuz olduğunda anlamlıdır ya da sevgidir. koşula bağlı olana kavramsal anlamda sevgi denmez. motivasyon için tehditvari yaklaşımlar, ceza vb. pratikler, 20. yy. ile birlikte tarihe karıştı. çünkü iktidarın her türünü reddedici bilince sahip bir insan türü oluşmakta. yaklaşım, olguyla ya da realiteyle örtüştüğü ölçüde problem çözme kabiliyetine koruyabilir. hayattaki varlığı da buna bağlıdır.

bu kısa yazılamayı türkçe yazılmış bir haiku ile bitirelim…

eğitim
taştım
ıslah
d
a
edilmiştim
nasıl
oldu
?



v. metin bayrak
24 ocak 2014’istanbul, f.zade


21 Nisan 2012 Cumartesi

Eğitim Olgusu Üzerine


Eğitim Olgusu Üzerine

Öğrenciler, artık, psikolojik, sosyal, seksüel, fiziksel... hemen her anlamda erken olgunlaşmaktalar. Bir canlı olarak yoğun enerji verici yiyecek - içeceklerle beslenmelerinin yanında görsel medya ve sosyal ortamlar da sosyal - ahlaksal bir varlık olarak oluşmalarını hızlandırmakta. Zihinsel uyaranlar da aynı ölçüde göreli olarak fazla. Bu durum, öğrencilerin antropolojik, sosyolojik, psikolojik ve biyolojik anlamda evrimlerinin olağan seyrini hızlandırmakta. Karşımızdaki kitleyi elimizdeki kavramsal - kuramsal çerçeve ile yeterince kavrayamıyoruz. Öğrencilerle yalnızca ebeveynlerin değil eğitimcilerin de yaşadıkları iletişim sorunlarının altında yatan temel nedenlerden birinin bu olduğu kanaatindeyim. Olguyla ilgili özetle şu söylenebilir: karşımızda dünyayı belli biçimde kavrayan, her anlamda karmaşalar yaşayan ama bizim yaklaşımlarımızdaki çelişkileri rahatlıkla fark edip yalnızca bizi değil otoritenin her türünü reddeden bir insan türü gelişmekte. Onlara yaşam alanı açtığımızda, bir başka deyişle "kendi yaşamlarının özneleri" olmaları yolunda küçümsemeden hayatı kavrama şekillerine, yaşam alanlarına özen gösterip saygı duyduğumuzda sağlıklı gelişimlerine katkıda bulunabileceğimiz inancındayım. Öğrencileri birer nesneye dönüştürüp ölçen zihniyet, arzu ettiğimiz “iyi insan”ı yetiştirmekten uzak olduğu gibi iletişim kurmamızı da engellemekte ve hizmet vermekle yükümlü olduğumuz kitleye yabancılaştırmakta; o nedenle eğitimin odağına ne öğretmeni ne de öğrenciyi; ilişkiye konu olan iletişimi koymak anlamlı olsa gerek; çünkü ilişkiyi olanaklı kılanın iletişim olduğu kanaatindeyim. Ders konularını, bu bakış açısıyla interaktif yöntemle aktarıp öğrencilerde farkındalık geliştirme perspektifiyle hareket edilerek göreli olarak başarıya ulaşılabileceği düşüncesindeyim.

V. Metin Bayrak
Felsefe Öğretmeni
Şubat 2011’ Bahçeşehir, İstanbul

30 Mart 2012 Cuma

Sınavların ‘Ölçü’sü Üzerine

Sınavların ‘Ölçü’sü Üzerine*

Bireyin sağlıklı gelişimi bağlamında Türkiye’de yaşanan sınav olgusunun, eğitim, eğitim politikası, okul, ölçü, rekabet, birey, sağlıklı gelişim, fiziksel, sosyal, ruhsal, entelektüel, uyarılma, verim, mutluluk, kendilik algısı, başarı, iyi insan, stres, maliyet, kaba pragmatizm… kavramları üzerinden didiklendiği bu yazıda olguyla ilgili çeşitli sorular, müzevazı çözüm önerileri üretilmekte; konuya taraf olan öznelerde farkındalıklar oluşturma -dershane olgusu ihmal edilip bir başka yazıya bırakılarak- hedeflenmekte.

Eğitim, kültür, maziden aldıklarımızı zenginleştirerek geleceğe aktarmak; geleceğimiz, çocuklarımız. Biz, her anlamda onların özgürleşmeleri için çaba harcamaktayız; çevresel etmenler de onları özgürleştirici yönde; fakat öte yandan kısıtlamalar, sınırlandırmalar ve kurallar içinde hareket etmelerini istiyor htta bekliyoruz. Bu, ilk bakışta ciddi bir çelişki gibi görünüyor, en kestirme yoldan çocuklar bu yaklaşımlarımızı "yemiyorlar". Kaldı ki, çevresel uyaranlar, çocukların her anlamda erken uyanmalarına da neden olmakta. Geçenlerde akademik bir çalışma sonucu yayımlandı basında: ergenlik 8 - 9 yaşlarında başlıyor. Çocuklar, yalnızca fiziksel değil seksüel anlamda da erken olgunlaşmaktalar. Bir canlı olarak yoğun enerji verici yiyecek - içeceklerle beslenmelerinin yanında görsel medya, sosyal ortamlar da kişilik, sosyal - ahlaksal bir varlık olarak kurulmalarını hızlandırmakta. Zihinsel uyaranlar da had safhada. Bu durum, çocuklarımızın antropolojik, sosyolojik, psikolojik, biyolojik anlamda evrimlerinin olağan seyrini hızlandırmakta. Hani, mevcut güncel olguyu mazinin kavramlarıyla anlama girişimini anakronik buluruz ya; işte, çocuklarımızla yalnızca ebeveynlerin değil eğitimcilerin de yaşadıkları iletişim sorunlarının altında yatan temel etmenlerden biri de bu olsa gerek. En kestirme yoldan özetle şu denebilir: karşımızda dünyayı belli biçimde kavrayan ama her anlamda karmaşalar yaşayan, yaklaşımlarımızdaki çelişkileri rahatlıkla fark edip otoritenin her türünü reddeden bir insan türü gelişmekte. Onlara yaşam alanı açtığımızda, bir başka deyişle "kendi yaşamlarının özneleri" olmaları yolunda küçümsemeden hayatı kavrama şekillerine, yaşam alanlarına özen gösterip saygı duyduğumuzda sağlıklı gelişimlerine katkı sağlayabiliriz. Onları birer nesneye dönüştürüp ölçen zihniyetin, arzu ettiğimiz “iyi insan”ı yetiştirmediği konuya angaje olan öznelerce sürekli tam bir konsensus içinde dillendirilmesi, problemin aciliyetinin bütün çıplaklığıyla, demokles’in kılıcı gibi üzerimizde olduğunun en büyük kanıtı olsa gerek.

Seçmek, yerleştirmek. Nasıl? Adalet perspektifi olan bir seçim olanaklı mıdır? Seçim, ölçüye göre olacağından şu denebilir: ölçü mutlak mıdır? Nereden bakılırsa bakılsın görece güç bir iş ölçüp seçmek; çünkü “ölçü” insan tarafından sınırları çizilerek belirlenmekte; bu nedenle her zaman eleştiriler alması beklenmeli. Bunların göz önünde tutularak "olgu"ya yaklaşılması gerektiği kanaatindeyiz. Birkaç soru ile olguyu daha da açalım:
Olgu (akademik başarı), ölçülebilir mi?
Elimizdeki ölçü olguyu (insanı) ölçebilir mi?
Elimimizdeki ölçü olgunun kaç değişkenini hesaba katmakta?
Ölçünün ölçülmeye ihtiyacı yok mudur?
Ölçü mutlak mıdır?
Son yıllarda ister liselere ister üniversiteye giriş olsun tam bir yap-boz tahtasına dönüştürülmüş, her sistemin, öğretmenler, öğrenciler, velilerce anlaşılması bile ciddi zaman almakta, hatta pek çoklarınca anlaşılmadığı da görülmekte. Eğitimde, sınavda ölçü kavramını didiklemeye çabaladığımız bu yazıyı somut bir zeminde işlemek adına SBS örneğine bakalım.

Ölçmede ağırlık olarak baz alınanlar, SBS puanı  % 70, karne notu  %25 ve davranış notu % 5. Aradığımız insanın iyi insan (davranış notu) olmasının toplam ağırlık içindeki payı % 5 etkili. Örtük mesaj: “İyi insan olmasan da olur.” Diğer özelliklerin, senin kariyer yapacağın -de facto saygın bir kimse olabileceğin- eğitimi alman için yeterlidir. Bu yaklaşım biçiminin doğurduğu handikaplar, "görünmez kayıplar" ölçülüp hesaplanabilmekte midir? 

Maliyet fayda prensibi ile olguya bakıldığında “Sınavla sağlanan fayda nedir?” sorusu şiddetle kendini sordurtur berrak zihinlere. Konu faydanın maliyetleri nelerdir? Mevcut uygulama, yalnızca elemeyi, eleğe göre yerleştirmeyi sağlamakta; görünmez kayıplar bağlamındaki maliyetler(i) ise derinlemesine, çok boyutlu çalışmalarla somutlaştır(ıl)ıp rakamsal anlamda sosyolojik boyutu hesaplanmış,  dile getirilmiş, eğitim politikaları üretilirken göz önünde bulundurulmuş, demokratik katılım sağlanarak süreç analizi yapılmış… mıdır?

Puan perspektifi olan not eksenli eğitim, eğitimi, öğretime indirgemekte. Yarışı, rekabeti derinleştirmekte. Henüz toplumsal değerleri yeni tanımaya başlayan öğrencinin ahlak dünyalarının sınava göre şekillenmesinin gelişim anlamında doğurduğu / doğuracağı sonuçlar, bırakın hesaba katılmayı, düşünülmüş müdür?

Öğrencilerin fiziksel gelişimleri açısından sınavlara, sınavın yarattığı fiziksel, sosyal çevreye bakıldığında öğrencilerin, okul dışında kalan zamanlarının neredeyse tamamını dershanelerin alması görece hızlı bir gelişim gösterdikleri dönemleri okulun bir tür benzeri olan mekânlarda geçirmelerine neden olmakta, tek boyutlu yalnızca akademik anlamda uyarılmakta oldukları görülmekte. Yetersiz, aşırı uyarılan bireyin ruhsal, fiziksel dünyasında meydana gelen travmalar, hiç kuşku yok ki bir başka tartışmanın konusu.

Sınavlar nedeniyle bireyin (öğrencinin) kendilik algısı aşınmakta; şiddetli biçimde beliren, benliği kaplayan yetersizlik duygusu, güveni, güven, yaşamla, kendiyle barışıklığını zedelemekte. Dershaneler, dershaneye dönüşen okullar, bir tür PR olan eğitim marketingi ile yaratılan kavramlarla eğitime, SBS'ye (ÖSS’ye, YGS’ye…) bakan veliler, henüz sosyal benliği yeterince gelişmemiş, kendini algılandığı gibi algılama eğiliminde olan 6. sınıf öğrencisi üzerindeki etkisi, ergenliğe yeni girmiş 7. sınıf, ergenliğin en büyük karmaşalarını yaşayan 8. sınıf öğrencileri üzerindeki etkileri hesaba katılarak düzenleme yapılması gerektiği kanaatindeyiz.

Pek çok aile, çocuğunun 'yeterince' derse çalışmaması ve/veya başarılı olmamasının çözümünü dikkat dağınıklığına, olayın yeterince farkında olmadıklarına bu farkındasızlığın temelinde sorumluluktan kaçma gibi kişilik problemlerinin olabileceğinden söz ederek profesyonel yardım almaktalar, söz konusu çocuklara ilaç verilmekte. Oysa çocuk, öznesi olmadığı bir hayat(ta) yaşamakta; kendinden beklenenlerin sunuluş biçiminin faşizanca olduğunun kavramsal olmasa bile farkındalığıyla bakmakta. Velilerce yüklenen sorumluluklardan kaçış, bir anlamda kendini koruma refleksi olarak da okunabilir.

Henüz yetişkin olmayan, çocuk sayılabilecek bağışıklık sistemleri yeterince gelişmemiş bireylerin (öğrencilerin) başarının, rekabetin, şiddetli baskısı altında nefes alıp büyümeleri, sınav gibi ciddi, ağır bir strese maruz kalmaları sonucu ileriki yaşlarında ne kadarının ne tür kanserlere yakalanacağı, sosyal maliyetleri yanında sosyal güvenliğe maliyetinin ne olacağı hesaplanabilir mi?  Konu sistem getirilirken uzman hekimlerden görüş istenmiş midir? Ya da bu anlamda herhangi bir çalışma yapılmış mıdır? Yapılmakta mıdır?

SBS, liselere, üniversitelere girişte yapılacak düzenleme ile birlikte ele alınmalı; aralarında koordinasyon olan kurullarca makro olarak neticelendirilmeli. Kariyer, iyi üniversiteden geçmekte; iyi üniversitelere iyi liselerden gidilebilmekte. Meslek liseleri atıl kaldıkça; genel liselerle meslek liselerin oranları OECD ülkelerinin oranına taşınmadıkça hem liselerin hem de üniversitelerin önündeki yığılmalarla mücadele etmek için her dönem gündelik çözümlere ihtiyaç duyulacaktır. Mevcut durum, yanlıştır; bu yanlış düzeltilmeden yapılan her girişim yanlış olmaya mahkûmdur; daha kısa bir anlatımla bir yanlış, bir başka yanlışla düzeltilemez.

Spor, müzik resim gibi alanlar, liselerden çıktığı, liselerin sınav odaklı olması gibi ilköğretim de bu süreçle sınav odaklı hale gelmiş bulunmakta. Eğitim, öğrencilerde, öğretmenlerde, velilerde, kavram olarak sınavın aracı gibi canlanmakta. SBS, yerine, karne notlarını temele alan, okul dönemlerinde bütün okullarda eşzamanlı yapılan klasik sınavlarla her okulun öğrencilerini oluşturulacak karma zümrelerle değerlendirerek nesnellik göreli olarak sağlanabilir. Böylece öğrenciler, testten uzaklaştırıldığı gibi dershanelerden de uzaklaştırılmış olurlar. Bu uygulama, pilot olarak ilköğretimlerden başlayarak liselerde aşamalı yapılabilir. Böylece, teste sıkışıp tost olan nesillerimiz bu cendereden kurtarılıp eğitimi, öğretime indirgemiş politikalar, ne yazık ki yerleşmiş niceliği gözeten kaba faydacı zihniyet bertaraf edilerek dünya gerçeklerinden kopukluk giderilebilir. Eğitim – öğretim yılı, konu uygulamanın hayata geçirilmesi bağlamında yeter süreye sahiptir. Güncel bilişim teknolojilerin de yardımıyla klasik tarzda sorularla öğrenciler, çok boyutlu değerlendirilebilirler. Bu süreçte hiç kuşkusuz rehber öğretmenlerin öğrenciler hakkında kimi ölçekleri baz alarak hazırlayacakları raporlar da kullanılmalıdır. Bu uygulama ile öğrencilerin Türkçe – Matematik – Fen – Sosyal – İngilizce akademik bilgisi dışında öncelikle bir insan olarak değerlendirildiğinin (10 fen sorusundan 8’ini yapmak mıdır ölçü doktor olmak için yoksa mesleğin gerektiriği insani özellikler mi?) bilinciyle eğitim süreçlerine bakmaları sağlanabilir. Öğrencilerin tek boyutlu yetişmeleri, bütün kesimlerce eleştiri konusu yapılmakta; resim, müzik, spor, sosyal kulüplerden de alacakları puanlar, onların bu alanlara “sınava etkisi yok” sığ yaklaşımlarını değiştirmelerini sağlayacağı kanaatindeyiz. Yüzlerce saat matematik dersi alan öğrenci ne kazanmakta? Buna karşın yalnızca 10 (on) saat dans, müzik ya da spor dersi alan öğrenci, bir insan olarak zenginleşmez mi? Eğitimin ana amacının ülkenin teknik, sosyal anlamda ihtiyaç duyduğu “iyi insan”ı (ki, iyi insan aynı zamanda mutlu insandır), akademik başarıya odaklanmış eleği farklılaştırdığımız koşulda görece daha kolay yetiştirebiliriz.

* Artı Eğitim Dergisi, Temmuz 2011 sayısında yayımlanmıştır; ilgili bağlantı adresi: http://www.artiegitim.com.tr/n-1028-sinavlarin-olcusu-uzerine.aspx
V. Metin Bayrak
Esentepe, İstanbul, Temmuz 2011