modernizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
modernizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2014 Pazartesi

Modernist Paradigmanın Sonu: Okullara Veda

Modernist Paradigmanın Sonu: Okullara Veda

İlk söz
İnsan, trajik bir varlıktır; çünkü doğasını kaybetmiştir.


Bu yazı, Öncü Eğitimciler Derneği tarafından süreli olarak yayımlanan Öğretmenler Odası (http://www.ogretmenlerodasi.org.tr/) adlı derginin dosya konusu olarak belirlenen “Öğretmen Yetiştirme”yi irdelemek amacıyla klavyeye alınmış olup eğitime değil okula karşı argümanlar geliştirir; eğitim, tıpkı aile, siyaset, ekonomi, din ve sanat gibi toplumsal bir olgudur ve kurumdur; toplumu olanaklı kılan ya da bir yerdeki topluluğu "toplum" diye adlandırmamızı olanaklı kılan kurumlardır. Kurumlar, birlikte yaşamın kaçınılmaz sonucu olarak (da) telakki edilir. Sorun, insan yavrusunun eğitilmesinde değil, verilen ay ada yapılan eğitimin biçiminde. Burada duvarları yıkılmak istenen bu biçimdir.
İnsan, çeşitli mitolojilerde ve en son İbrahimi dinlerde dile gelen kavrayışı temele alarak evrene "antroposentrik" yani insanmerkezci bakmaya başlar; kendini, diğer canlılardan ayırmak adına birtakım tanımlar geliştirir; nedense bu tanımlar, yaşadığı çağın ruhuna göre (die Zeitgeist) makine, saat, bilgisayar, internet vb. gibi adlarla yapılagelmiştir. "Limitimiz, çağımızdır." sözünde dile gelen hakikatin çok yerinde ifade ettiği üzere okul, çağın bir kurumu olmanın ötesine düşmektedir her geçen gün. İşte bu yazılama da okulun arkaik bir kurum ve eğitim 'çözümü' olduğunu temellendirmek; arkaikliğin doğurduğu birtakım sorunlara dikkat çekmek amacıyla klavyeye alınmıştır. Yani, önce, öğretmenin (de) içinde yer aldığı fon; ardından öğretmenin “nasıl”lığı tartışma konusu yapılacaktır, fondan bağımsız düşünmeden ya da fonu ihmal etmeden.
İnsan doğası -psikanalizin önemli kuramcılarından Lacanca söylendiğinde-, bilincin dışına itilmiş bir varlıktır. İnsan, doğal varlıktan etik varlığa dönüşme sürecinde doğasallığını kaybeder; işte bu nedenle diğer canlı türlerinden daha fazla eğitime ihtiyaç duyar. İçgüdüsel olarak bu "sorun"u çözen canlılarla kıyaslandığında -belki de insan varlığının trajedilerinin altında yatan nedenlerden biri de budur- her girişiminde yeni “sorun”lar yaratır; olgusal farkların başında “sorun yaratma” gelmektedir.
İnsan, öğrenecek; öğrenecek ama nasıl? Karşılaştığı sorunları çözecek ama nasıl? İnsan türünün sorunlara bakışı, yalnızca doğa perspektifinden değildir; ahlak bir diğer perspektiftir ve sıklıkla ikisi çatışır. İnsanın tarihi, bir bakıma bu "çatışma"nın, ikisi arasında “salınma”nın tarihidir de. Eğitim, bu çatışmalara (da) "çözüm" bulmak iddiasında bir kurumdur. Karmaşıklaşan toplumsal yapı nedeniyle sistematik hale gelir, tıpkı küçük bir insan topluluğundaki iktidarın zamanla devletleşmesi gibi.

Diğer canlı türleri gibi insan da varoluşu gereği "öğrenme"yi bir imkan olarak varoluşunda taşır. İndirgeyerek söylendiğinde bütün canlılar öğrenir; ama "doğru" öğrenir; oysa insanın öğrendikleri fazlasıyla konjonktüreldir. Öğrendikleri, sıklıkla, problem çözmekten ziyade problemleri derinleştirir; yani doğasıyla arasındaki makası açar; bu da eğitim kurumunun sürekli "tadil" edilmesinin hem nedeni hem de sonucudur.
Eğitim - İktidar
İnsan türünün eğitim ile iktidar arasındaki ilişkiyi keşfetmesi ne zor olur ne de uzun zaman alır; bu 'ayılma', insanı politik bir özneye dönüştürür; politik özneye dönüşen insan, artık, artık doğal durumla uyum içinde yaşayan bir canlı değildir. Politik özne, “ihtiyaç” yerine “gücü” ikame eder; güç ise -doğası gereği- doğal varlığı zehirler; insan, bir bakıma güç ile zehirlenmiş varlıktır. Politikleşen eğitim, insanı zehirler. İktidar tarafından yapılan keşfin kurbanıdır insan.  Politikleşen eğitimin, doğa içinde var olabilmek gibi bir sorunu artık yoktur; insan, aklıyla, artık o ‘sıradan’ sorunları çoktan geride bırakır; daha ‘büyük’leriyle uğraşır; kralların tanrılaşmaları, bunun, en somut göstergelerindendir. İnsanın tanrılaşması demek, iktidarın dokunulmazlığıdır bir bakıma; kutsal olan aşkındır; faninin zihin duvarlarının dışındadır; erişim alanında değildir; nitelikleri farklıdır; insan, safi fiziksel bir varlıkken iktidar ve temsilcilerinin aşkınlığı metafiziktir. Metafizik alanının aşkınsallığı, varlığına, zaman-dışılık niteliği kazandırır. Zaman ve mekan dışı olansa mutlaktır. İktidarın mutlaklaşması bir bakıma "böyle" de okunabilir. Deyim yerindeyse dogmaya dönüşmüş, fetişleşmiş bir olgudur. Günümüzde, sırasıyla, eğitim-okul-öğrenci/öğretmen, fetişleşen birer olgu olarak düşünülebilir. Tanrıların öldürüldüğü bir çağda yeni fetişlerin -pop yıldızlığı, kariyer, eğitim, para sahibi olma vb.- yaratılması antropolojik anlamda şaşırtıcı olmasa gerek.
Bugün değilse bile -çünkü dünyada böylesi bir trend artık çok romantik bulunmamakta- özellikle 20. y.y.daki eğitimin, "olmazsa olmaz" bir koşul olarak benimsediği biçimsel eğitim ve okul, itibarını her geçen gün yitirmekte. İktidar ve/veya devletle olan birlikteliğin kaçınılmaz sonucu kirlenmektir; hayata düşmanlıktır. Kökeninde doğa olan bir olgunun bu denli zulme dönüşmesi manidardır. Biz, profesyonel eğitimcilerin, "malumun ilamı"nı dillendirmesi, Greklerin diliyle söylersek "parrhesia"dır yani hakikati söylemektir. Okuldaki eğitim, artık zulme dönüşmüş, dizaynındaki kışla ve akıl haftanesinin dayandığı "panopticon" kavramı ve Aulthusser'den hareketle şu söylenebilir: Okul, “devletin ideolojik aygıtı”larından biri haline gelmiştir.  
Yetiştirmek, etkin ve edilgen iki taraf yanında bir sürece içkindir. Modernizmin Descartes tarafından atılan ve merkezine insan aklını koyan kavrayışın kaçınılmaz sonucu olan nesnel akıl, bilimle ve ona yön veren “iktidar aklı” ile hayatın duvarlarını berkitir. Nesnel akıl, kendi kategorilerini rafine hale getirdiği ölçüde hayatla arasındaki duvarın sertliği, kalınlığı ve yüksekliği artar. Bu nedenle önce anarşist bir tutum ile hareket ederek mevcut paradigmayı sarsıcı, duvarları yıkmaya yönelik girişimlerde bulunmak, kirlenmişlikten arınmanın önkoşulu olarak düşünülebilir.
Aday öğretmen
Aday? Eskilerin tabiriyle namzet. Yani asil değil, yani tescillenmiş değil, tescil? Kim tarafından, hangi usul ve içerik kullanılarak yapılır, yapılmakta, yapılacak? Bu ve benzeri sorular, belli bir örgütlenmeye içkindir. O halde burada biçimsel bir yapı söz konusudur. Biçimsel yapılanmanın gerisinde de İktidar! Peki o halde ne yapılabilir? İktidarsız alan, ilişki, kurum, yapı vb. söz konusu değildir; iktidar -büyük harfle olanı değil ama-, “eşyanın tabiatı gereği” vardır, olacaktır da; sorun, iktidarın varlığı değil, onun tasarruf usulu ya da biçimidir. Paradigmayı belirleyen ya da yaratan da bu biçimsel yapıdır. İktidar, ilişki ağındaki öznelerce ya da aktörlerce -insan varlığını aşan, süreç içindeki canlı-cansız bütün varlıklar- paylaşıldığı  oranda zehirlenmeden nefes alabiliriz. İktidarın paylaşılması, hata oranını da minimalize eder hiç şüphesiz. İktidar, bir anlamda ittifaktır da; şimdi, tam bu noktada soru(n), kaçınılmaz biçimde kendini dile getirir:


Soru(n)
Sınıf ya da atölye ya da daha büyük mimari ve kurumsal yapı olan okul nasıl bir biçim içinde varlık kazanırsa doğaya aykırılığı asgarileşip ihmal edilebilir hale gelir?
İktidar alanındaki ilişkiler; özgürce, harici etkilerin minimalize edildiği, rıza temelli bir fon içinde varlık kazandığı koşulda doğaya göreli anlamda yakın bir biçime kavuşabilir. Bunun için iktidarı değil ama İktidarı parçalamak, dağıtmak, atomize haldekileri özellikle patlatmak… yeni paradigmanın oluşumuna olanaklı zemin hazırlayabilir. Ardından, parçalara ayrılmış ya da doğal durumdaki haline rücu etmiş olur. Masa, olabildiğince heterojenleştiği vakit, iktidarın temsilleri arasında olguyla örtüşen ittifaklar(ı) kurmak. Böylece birleşik kaplar misali belli bir yere yığılma ya da birik(tir)me olanağı ortadan kalkmış olur.
Şimdi, aday öğretmenlik statüsüne yeni açılımlar kazandırması beklenen ya da beklendiği varsayılan bu yazı, amac(ın)a cevap veriyor mu? Yazılamanın girişinde dillendirildiği üzere ana resmi çizip öğretmenin içinde yer aldığı resim ve fon, dinamikleriyle, görünür kılınmaya çalışıldı. Şimdi düşünmemizi sürdürelim.
Anarşist aday öğretmen
Aday öğretmenin, alanı her ne olursa olsun göreli süreliğine birkaç farklı coğrafyada “surviver” türü staj ya da kamplarda yatay örgütlenme ilkesinin işletidildiği belli türden bir projenin gerçekleştirildiği kamplara katılması sağlanır. Mesela çok modernist ve bu nedenle de arkaik olan GSB yaz ve sömestre kampları buna örnek olabileceği gibi okul döneminin ilk ve ikinci sömestresinde niş programlar yaratılarak bu ve benzeri etkinliklerin simülasyonlarına olanak sağlanabilir. Aday öğretmen ve de facto öğrenciler ve yöneticiler, olguya, kendilerine ve birlikteliklerinin ürettiği dinamiğe, biçime vb. bakmak imkanı bulabilirler. Aday öğretmen, hedef kitleyi tanımak, problem çözme, örgütlenme, hiyerarşi vb. kavramların modernizm tarafından içeriklendirilmemiş örneklerini tecrübe ederler. Bu farkındalık da eğitim olgusunun bileşenleriyle doğrudan ilişki ve iletişimlerine olanaklı zemin hazırlayacağı varsayılabilir.

Aday öğretmen anaşizmi öğrenmeli ama yaşayarak, ancak o vakit statüko tarafından zehirlenen bilinçlerin panzehiri olabilecek altyapının oluşmasına katkıda bulunabilir. Fakat hiç şüphe yok ki Zeitgeist dediğimiz çağın egemen paradigmasını ya da koltuğunu sarsmak öyle kısa zamanda olmaz; her darbe monolitik yapının çatlamasını ve ardından yarılıp tekil gücünü kaybetmesini hızlandıracaktır. Paradigmayı sarsıcı girişimler, panzehir olabilecek altyapının oluşmasına, ancak, katkıda bulunabilir; yeni paradigmaysa zamanla, zaman -çağla- birlikte varlık kazanabilir.

Modernist Paradigmanın Sonu: Okullara Veda
T. Kuhn, 1962'de yazdığı ve bilimlerin hareketini analiz edip çeşitli yargılar ileri sürerek en rafine haline pozitivizmle gelen nesnel aklın fetişleşip bilimde nesnelleşmesine karşı geliştirdiği argümanları temellendirmek için kullandığı paradigma kavramı, ilerleyen süreçte sosyal bilimlere ve ardından gündelik hayata sirayet eder. Mevcut yapı ya da statüko, bir tür paradigmadır; parçalanması zamanla mümkündür. Mevcut paradigma, olgunun sorunlarını çözmekten uzaklaştığı ölçüde “anomali”ler yani “bunalım”lar yaratır. Eğitim ve okulla ilgili anomali yaşamayan ülke ya da toplum, sanırım, yok. Anomali, devrimin yani paradigma değişikliğinin önkoşuludur, kendisi değildir. Hayat, parçalanan öğelerin kırıntılarından ya da mimari terimlerle ifade etmek gerekirse eski yapının malzemeleri devşirilerek yapılandırılabilir; değilse, antropolojik mirasa rağmen yapılmış olur ve tarih, böylesi romantik girişimler çöplüğüdür bir bakıma.
Paradigmayı parçalamak, devşirme malzemeyle o birimleri bir araya getirmek, örgütsel yapının olanağını yaratıp hayatın o zeminde nasıl şekillenirse şekillensin önceden tasarlananlardan daha rafine olacağının örneği, bilakis yaşamın varlığıdır. İktidar ya da devlet ve kurumları, paradigmayı yıkamaz; hayat, belli bir olgunlaşmanın ardından biçimini kırar ya da mevcut biçime sığmamaya başlar; bu da bir tür anomalidir. Hayatın ürettiği anomalileri okuyabilen kültürler yaşamda ön alabilirler yeni paradigmayı oluşturarak.
 
Aslında aday öğretmenden söz ediyoruz ama bu olgu, yönetim yani politikanın bir yanıdır; yani makro yaklaşımlarla ‘çözülebilecek’ bir sorundur. Yaklaşım her ne olursa olsun, ilksel anlamda, altında “taşıyıcı” olarak olguyla örtüşen, olgunun doğasını ihmal etmeyen, olgunun tarihsel ihtiyaçlarını gören, onunla olabildiğince çakışan ya da örtüşen “fikir” ya da “kuram” yol gösterici olabilir. Bu fikir ya da kuram, belli türden felsefi dayanaklara gereksinim duyar; o felsefe de bir insan tasavvuruna; değilse, Türkiye vb. ülkelerde sıklıkla örneklerine rastlanan “Ben yaptım oldu!”culuktan farkı olmaz; ve Osmanlı Maarif Nazırı Emrullah Efendi’nin şaka amacıyla söylediği iddia edilen “Şu mektepler (okullar) olmasaydı maarifi (eğitim bakanlığı) ne güzel idare ederdim.” sözü, 1908’i müteakip 10 ay içinde 7 bakan değiştiren ve hiç birinin çalışamadığı bir gelenek, şu andaki yapılanların “neden”ini aşikar kılan önemli bir tarihsel ‘miras’ olsa gerek. Emrullah Efendi’den günümüze mesele, varlığını farklı sorunlarla da olsa özünü muhafaza ederek yaşamakta. Bunun en somut örneği “formasyon” meselesidir. sadece son 10 yıldaki uygulamaların listesini yapmak -eğer yapabilen olursa- bile yeterli olsa gerek.
Öğretmen yetiştirme, hala çözülememiş bir sorun olarak varlığını sürdürmekte. Deneme-yanılma(ma) yerleşik bir bakışa dönüşmüş durumda ne yazık ki; konunun “bu” yanı ihmal edilerek yazılamayı ya da düşünmeyi çeşitli yargılar ya da tezler dillendirerek  soluklandırmaya çalışalım.


Ön sonuç
Eğitim, nesnel akıl tarafından  dizayn edildiği ölçüde doğasallığından uzaklaşır; çünkü elinde çekiç olan birinin her şeyi çivi görmesi gibi onu zihnindeki insan tasavvuruna sıkıştırmak için gayret eder ve politika üretir. Yine mimariden ya da şehircilik alanından hareketle bir tur analoji yaparak yargımızı somutlaştıralım. İster lüks, ister villa ister TOKİ olsun ya da benzerlerine 19. y.y. sonları ya da 20. y.y. başlarında Batı Avrupa’da çok rastlanan kamusal bir birim olan kentselliğin tasarruf biçimi olan kapalı yerleşim birimi olarak site ile kamusallık tanımlı mekansallığa indirgenir ve bunun sonucu hayat, çoraklaştırılır. Hiç birinde İzmir’deki Kemeraltı’nın, Ankara’da Ulus’un, Diyarbakır’da Dağkapı’nın ya da İstanbul’da Kadıköy Çarşı’nın ne tarihselliği ne de canlılığı vardır, asla da olamaz. Çünkü, tekil bir akıl tarafından dizayn edilmiştir. Bırakalım, sonuca giden yolda tez, kendini dillendirdisin:
“Okulun boyutları sınırlı sayıdadır; sokak/hayat, sınırsız; sonsuz, limit dışıdır; sokak, okulu içerir ve aşar.”
Ara sonuç
Ademi merkeziyetçilik kavramını yeniden hatırlayalım. Her okul, kendi ihtiyaçlarını belirlese, kaldı ki verilecek hizmetler, çağın ruhu gereği zaten bellidir; hizmet ve kalemleri, hizmet verenlerle alanların keskin biçimde kategorizasyonu değil, etkileşimleri -tıpkı olgusal durumdaki gibi- temele alınarak içeriklendirilebilir.
Sonuç
Yazılamanın “sonuç” kısmına kadar sabırla okuyanlara bir çift sözümüz var: “Cebinize iki soru koyup gidebilirseniz sizden zengini yoktur.” sözünden mülhem birkaç soruyla ayrılmanız amaçlanmakta.
Sorun, yani eğitim, okul, öğretmen, öğrenci, müfredat vb. felsefeci gözüyle ele alındığında epistemolojiktir; çünkü bilginin değeri sorunludur ya da pozitif bilginin değeri sorunludur. Oysa modernizm ile birlikte pozitif bilgi fetişleştirilir; hayat, fetişlerin üzerine inşa edilmeye çalışılır.
Öğretmen yetiştirme konusunu ele alan bu yazılama, öğretmenin hizmet ettiği kurum ya da fondan bağımsız düşünülemeyeceğini, genelinde eğitim özelinde okul kavramının, kaçınılmaz biçimde analiz edilmesini, ilişkilendirilip tarihsel mazisinden gelen süzülmüş deneyimlerle harmanlanarak yeniden içeriklendirilmesini, “anomali”ler yaşayan mevcut paradigmanın yerine yenisini devşirmenin önkoşulu olduğunu ileri sürer. Değilse, mevcut fona neyi koyarsak koyalım patolojiye ya da ağrıya çözüm değil olsa olsa bir tür uyuşturucu etkisi gösterir yani baskılar.
Sonsöz
Sonsöz niyetine “eğitim”e değil ama “okul”a dair bitirici ya da tüketici tez:
“Öğretmen, modernizmin ürettiği devlet erkinin ideolojik kırbaççısıdır.”


V. Metin Bayrak
1 Ekim 2014, Beyoğlu, İstanbul

15 Eylül 2014 Pazartesi

okul üzerine

okul? modernizmle birlikte hayata dahil olan bir olgu. öncesi? eğitim her dönem var ama örgütlenmiş, yapılanmış, sistematik hale gelmiş şekli, bir ölçüde hristiyan tarikatlarına ait manastırlarda görülse de günümüzdeki şekline 19. y.y.da kavuşur. Mayasında kışla ve militarizm vardır. Hapishaneyle kışlanın birleştirilmesiyle ortaya daha ‘modern’leri çıkar.

öğrenci? günümüz köleleri çocukların temerküz kampları sakini... bir tür tüketim askeri adayı... kapitalizm tarafından zerk edilen gerçekleştirilmemiş hayallerin zoraki kahramanı... zalimin zulüm nesnesi...

bugün? tam anlamıyla sirke dönen okullar, yeni nesil tarafından her geçen gün daha fazla ti’ye alınarak işlevsizleştirilmekte. kapitalizm tarafından zorlama statü etiketlerine sahip olsa da hayatın seli karşısında ihmal edilebilir sayı ve güçtedirler.

hayat? “hayat, kurama değil; kuram, hayata göre modelledir.” hakikati, önce modernizm, ardından onun rafine hale getirdiği pozitivizmde tersine döndürülür. bütün ulus-devlet inşa pratikleri tersine işletilen ilkenin arızalarıyla doludur. bunun maliyetini hesaplayamayacağız; belki, kalırsa, sonraki kuşaklar. tek akılla dizayn edilen her şey dökülmekte, kendisiyle birlikte hayatı da tüketmekte.

ölüm? günümüzde yaklaşık beş bin dil konuşuluyor ve bunun %90’ı tehdit altında. 100 yıl sonra yaşayan dil sayısı 500’ü geçmeyecek ki bunun da pek azı yaşamını sürdürebilecek... tek akıl, işlemeye devam ediyor… okullar, küreselleşmenin, kar-zarar perspektifli sosyal politikaların en önemli aracı işlevini üstlenmekte. her dille pek çok duygu, varlık, düşünce… de ölerek… ve hayat, her geçen gün daha da çoraklaşmakta…

okul? devletin kendini yaşatmak adına zorla ayakta tuttuğu kurumlardan... devletin zayıflatılmasıyla okullar da zayıflayıp kapladığı alandan dışarı itilecektir yavaş yavaş, bu süreç bir bakıma başladı ve hızla sürüyor... her şeyi sertifikalara bağlayan devlet -yerleşik iktidar yapılanması da diyebiliriz biz ona-, kendini "izin merci" statüsünde tutarak yaşatmaya çalışıyor... özgür bir toplum, devletin eğitimden elini çekmesiyle olanaklı olacaktır... iktidar yapılanmalarının, ürettikleri paradigmaları zerk etmek amacıyla kullandıkları eğitim kurumları, çoktandır "nasıl iyi müşteri olunur?"un simülasyonunu icra etmekte...

bilinç? okulla, nesnel akılla, modernizmle, kapitalist üretim ilişikileriyle… zehirlenen bilinç, kendinde değildir. ancak, sezgileriyle hareket edebilir; bu olanağı her daim vardır. kendini zehirleyen paradigmanın esiri olup “gönüllü kölelik” sürdürmek kaderi değildir. öğrenci olmayı reddetmek, müşteri olmayı reddetmekle eşanlamlıdır. tüketerek varolabilen kapitalist bilinç, onun kendisini yeniden üretmesine mani olarak kırılabilir; bunun için öğrenci olmayı reddetmeye, okulu, bir eğitim kurumu olarak vicdanen reddetmeyedir çağrım… çağrıcı, dışarıdan bir “özne” statüsünde değildir; bizzat içeriden yani ‘ders veren’ statüsündedir… bir ‘eğitimci’ olarak üstlendiğim görev, çatının parçalanmasıdır… okulların dağıtılması için çalışan ajandası açık bir ‘ajan’ım. kendimi ihbar ediyorum…

“ayşe! ali! hadi, okula gitme(yin)!…oyuna devam...” :-)

V. Metin Bayrak
15 Eylül 2014, Kağıthane, İstanbul

30 Mart 2014 Pazar

ontolojisi kay(dırıl)an 'seçim' üzerine


gezi'ye...

"Oy kullanmak haksız sistemin bekasına hizmet olmasın? Oy kullanarak iradelerinizi temsiliyete teslim ettiğinizde aynı tas aynı hamam feda edilen yine insan olmayacak mı?” diye soruyor mehmet atak, 28 mart 2014 tarihinde barış için vicdani ret yazışma grubuna düşen hür bakış portalındaki (http://hurbakis.net/content/oy-kullanmak-haksiz-sistemin-bekasina-hizmet-olmasin) yazısında. bu, yerinde soruda dile gelen kaygıyı destekleyecek birkaç soru sorarak ontolojisi kayan seçim(ler)e dair yazımızı derinleştirelim: demokratik olmayan bir düzenin, demokratik olmayan, fiili sıkıyönetim ilan etmiş, hukuk devletini rafa kaldırmış parti-devletin, her türlü hile ve manipülasyonuna açık ontolojisi kaymış seçimlerde oy kullanmak, mevcut statükoyu ve hukuksuzluğu aklayacağı gibi iktidarı aklayıcı bir işlev görmeyecek mi? 

ülke, gerildikçe gerildi. ne zaman kopacağı belli değil. uzlaşı, ortak akıl üretmek, diyalog... kültürü ağır aksak da olsa giderken onlarca yıldır inşa edilmeye çalışılan kültür, ciddi ölçüde yara aldı... olağanüstü koşulların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz... bütün ülke, yasa dışı dinleme ve izlemelerle röntgencilikte birleştirilmiş. bilgi ile inanç, birbirine ikame edilerek zihnin yapısı eğilip bükülüyor...

türkiye, 1 mayıs 2013'te başlayan ve gezi süreciyle kendine totaliter polis devleti kimliği inşa etmeye devam ediyor. en son suriye ile savaş tamtamları çalmak, halkanın ya da sürecin henüz tamamlanmadığını, sahneye yeni oyunların konacağının işareti olarak yorumlanabilir. suriye ile çıkarılması arzu edilen savaşın 'statejisi' dinlemeye-izlemeye takılıp internete düşünce kimi çevreler, "vatana ihanet", kimileri "devletin bittiği", kimileri "kişi haklarının ihlali", kimileri "tapelere sıkıştırılmış ülke siyaseti" şeklinde değerlendiriyor. ne denirse densin, meşruiyetini, işlerliğini vb. yitirmiş bir iktidar, devlet, işleyiş söz konusu. 


bu sıcak gündemin arasında gidilen seçimler, nasıl okunabilir? bireysel anlamda nerede durulabilir? safların keskinleştirildiği iktidar söylemine rağmen ne yapılabilir? üçüncü bir yol ya da gri alan mümkün müdür? bu yazıyla, bir anlamda gri alanın mümkün olduğu gösterilmeye çalışılacaktır. bir alegorinin yardımıyla düşünelim: 
ne verilirse sonsuz bir iştah ile tüketen ve şekli sürekli değişen, bilinçten yoksun olduğu düşünülen amorf bir varlık hayal edelim adına turkos denen... önünde bir şey olmadığından sağa sola saldıran... tehlikeli... yediği ya da beslendiği sürece tehlikeli... bilenlerin, her ne pahasına olursa olsun beslediği... fakat turkos'un bir sorunu vardır: turkos, yedikçe şişer... bir gün muhakkak patlayacağını bilir herkes... nedense kimse dillendirmez... tam bir omerta durumu... o yedikçe, işlerin yolunda olduğu ileri sürülür... onun ne kadar tehlikeli olduğu anlatılır sürekli... turkos'un başını bile kaldırmasından çekinilir... "yeter ki yesin!" denir... nasılsa tehlike yoktur, o yediği sürece... turkos, yemeye o kadar kaptırır ki, bir süre sonra besleyicilerin turkos'a kendinden parçalar kesip yedirdiklerini bile farketmez olur... sanki kendi bedensel bütünlüğüne yabancılaşmıştır... bir yandan uzuvlarını kaybederken diğer yandan şişmeye devam eder... bütün uzuvlar, mide tarafından yutulur... patlaması, an meselesidir... nabzı tutmak için yanından da ayrılamaz kimse... insanca, üstelik pek insanca merakla beklerler... patlamasının kaçınılmazlığı, çaresizliği pekiştirir. son uzuv olan ağız da mide tarafından yutulur... mükemmelleşir... kaos, sona ermiştir... her şeyi(ni) yutup daire şeklini alan turkos, kaostan kosmosa geçmiştir...


grek mitolojisine göre önce kaos (esnayen boşluk) vardır; demiourgos, kaosu kosmosa dönüştürür... kaos teorisine göreyse bir olayın seyri, sonsuz değişkenin, parametrenin hareketiyle oluşur. kaosun dinamiği, olayın ortamındaki etmenlerce belirlenir. kaos, düzen işin şarttır. düzensizlik dahi kendi içinde birtakım ilkelerle hareket eder. kaosa dair "düzen, düzensizliği yaratır; düzen, yarattığı düzenden doğar. ulaşılan yeni düzen, kendiliğinden örgütlenen bir süreç vasıtasıyla kestirilemez bir yöne doğru gelişir." önermesi ileri sürülebilir. hayata müdahale kendi dengesini bulmasını güçleştirmekte. iktidarı ve/veya muhalefetiyle egemenler, kaosun, korkunçluğunu zerk ederler, düzeni ya da dengeyi üretebilecek kaosa izin verilmez. oysa dengenin dinamiği kaostur. demokrasi, bir anlamda kaosun işlemesidir de. belki de o nedenle kendi krizlerini harici dinamikler olmaksızın aşacak çözümleri üretebilir. demokrasinin temel araçlarından biri olan seçim, akp ile demokrasinin kendisine dönüştürüldü. böylece demokrasinin ilineği (araz) olan seçim, tözüne (cevher) evriltildi. 17 aralık yolsuzluk iddialarının ardından bu kez de adaleti sağlayan mekanizmaya evriltildi. bunların neticesinde iki kez ontolojisi kay(dırıl)mış oldu. şimdi kısaca seçim kavramına tarihsel bir varlık olarak bakalım ve onun ontolojik (varlıksal) kimliğini görünür kılmaya çalışalım. 

kültürel ve doğal her türden olgunun tarihi olduğu gibi seçimlerin de bir tarihi var. seçimler, antik yunan polislerinde birtakım koşulları, mesela atina için atina doğumlu olmak, erkek olmak, gerekli eğitimleri yapmak, askerlik hizmetini yerine getirenlerin yurttaşlık yeminlerinin ardından kazanılan bir statüdür. fransız devrimi'nin edinimlerinden biri olan oy verme, yalnızca belli oranda vergi verenlerin hakkıdır. 1265'te magna carta libertatum (büyük sözleşme) ile başlayan 18. ve 19. yüzyıllarda amerikan bağımsızlık bildirgesi ve fransız insan ve yurttaşlık hakları bildirgesi'nde gelişim göstererek ilk modern örneğine anglo-sakson dünyanın 'uzak' parçalarından biri olan yeni zelanda'da 1893'te kadınların da oy vererek katıldığı seçimlere rastlanır. 

kısa tarihsel hatırlatmanın perspektifiyle yakın döneme bakıldığında neler görülebileceğine bakalım: 1982 anayasası ile yönetilen, siyasi partiler kanunu değiştirmeyen, %10 seçim barajını kaldırmayan, bütün belediye başkanı adaylarının ve milletvekili adaylarının genel merkez (siz, genel başkan diye anlayın) tarafından belirlendiği bir siyasi iklimde oy vermek, "bu" düzeni evetlemektir... bu düzeni evetlemiyorum... dışsal müdahaleler olmasaydı 90 yıllık cumhuriyet tarihinde şu ya da bu biçimde hayat kendi dinamiğini elbet bulacaktı. hayat, ancak düzen içinde varlık bulabilir, düzensizlik sürdürülebilir bir olgu değildir. 

mevcut, sürdürülebilir görülmeyen, kimilerince iflas ettiği devlet, kurumsal anlamda dimdik ayaktadır. "suriye savaşı" ile ilgili sızdırılan bilgiler, dinlemeler, devlet aklının her şeyin farkında olduğunun işaretidir. görülen ya da olduğu söylenen sorunlar, merkezdeki "leviathan"ın çeperindedir. sorun, çeper değildir. akp ve karşıtlarını birleştiren de çeperle uğraşmalarıdır. lakin bu tutumların problem çözmekten uzak olduğu kanaatindeyim... 'çözerken' başka problemler yaratmaya gebedir... doğabilecek sorunları görmenin ve dillendirmenin entelektüel sorumluluk olduğu kanaatindeyim. umudu besleyen sorumluluktur, hayata dair sorumluluk. bir annenin, öğretmenin, soframıza gelen sebze-meyveyi taşıyan kamyon şoförünün... sorumluluğudur hayatı var eden. işte entelektüel sorumluluk da "parrhesia"dır, yani "hakikati söylemek"tir. "umut, en son kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır." dese de nietzche, suni taraflar arasında salınmadan umut etmektir hayat. bilgi yerine, sıklıkla, mitlerle, fantezilerle hareket ederek akıl yürütmeler yapılır. ulaşılan 'sonuç' baz alınarak inşa edilir hayat. bilgi üzerine inşa edilmeyen hayat, yarım bile değildir. işte adorno'nun "yanlış hayat, doğru yaşanmaz." sözü, bir anlamda budur. parrhesia, taraf(ı) olduğunuz kampa göre değişemez. aynaya bakalım... çakma sahtelik üzerine kurulu olan maneviyatla yüzleşme zamanı... sahi, eksik ya da yanlış olan ne(dir)? parrhesia'yı eğip bükmek olmasın? o halde "kral çıplak!" demek zamanı değil midir?  

cumhuriyet, vadesini doldurmuştur. akp'ye bu anlamda destek verilebilir(di), ki verildi de ama akp'nin devleti, kaosun ardından düzeni doğuracak bir yapı değildir. düzen, ortak akıl ile üretilebilir(di) ama olmadı, olamazdı da çünkü ajandasında demokrasi olmayan, taşra oportünizmiyle, ortadoğulu neoliberal modelle hareket eden sözüm ona sünni müslüman milliyetçisi taşeron müteahhit siyasi kavrayışla olamazdı, olmadı da...

menderes'i 'demokrasi şehidi' ilan eden, tarihsel bilgi ve bellekten yoksun ideolojik kavrayış mide bulantısından ziyade zihinsel bulantıya neden olur. milli irade kavramını patolojikleştirip üzerine siyasi kimlik inşa etmeye çalışan oksimoron hibrit siyasi 'kültür'den yaşam doğmaz. dünyada her şeyin bir tarihi var, varlığınızı belirleyen tarihsel mana dışına çıkamazsınız, tarihsel bilinci kuşatan ihmal ettiğiniz işte bu bellektir biraz da. 

türkiye'de hiçbir şey olduğu şey değildir. o nedenle algı da olanaksızlaşır. 30 mart'ta başlayıp cumhurbaşkanlığı (cumhurbaşkanını 'halk' seçecek ama henüz yasal düzenlemeleri yapılmış değil, kurumsal yapılanması, içtihadı oluşmamış, 'yapılanma', patolojiyi olağanlaştıran uygulamalara gebedir.) ve genel seçimlerle devam edecek seçim maratonunun her yanı patolojidir. kavramsal anlamda demokrasinin bir aracı olarak konumlandırılıp içeriklendirilen seçim ya da türkiye'de seçim(ler), pek çok açıdan "seçim" değildir. bu nedenle oy kullanmayı, bu kirli, kanla beslenen, ırkçı, mezhepçi, bölgeci, cinsiyetçi vb. problem çözme kabiliyetinden uzak, hatta bilakis sorunları bile derinleştiremeyen, mevcudu muhafaza eden tutumları evetlemeyi, artık replikadan bile uzak bu arkaik oyunda rol oynamayı reddediyorum. çünkü: 
a. kaosa mani olmanın düzeni geçiktireceğini, hastalıklı yapının kurumlaşmasına neden olacağını söyler fizik.
b. seçimlerin ontolojisinin iki kez kaydırılması nedeniyle yapılanın seçimden uzak olduğunu düşündürür felsefe.
c. mevcut siyasi partiler yasasının dikey örgütlenme esasıyla iş gördüğünü, siyasi partilerin halktan toplanan vergilerce fonlandığını gösterir ekonomi politik. 
d. bırakın modernizmi post-modernist dönemim ötesini yaşadığımız bir dönemde modernist seçim yönteminin ya da biçiminin mevcut sorunları çözme yeteneğini -arkaik olması nedeniyle- taşımadığını yazar tarih.
e. ötekileştirici dilin sorunları çözmekten uzak, kavgacı bir ortamda safları derinleştirmenin, mevcut hastalıklı yapıyı evetlemek, ona hizmet etmek olduğunu konuşur dil. 

sonuç
seçimlerin ontolojisi, önce demokrasinin özüne, ardından yargının özüne kaydırılmıştır; oysa ikisi de değildir. o halde ontolojik anlamda yapılan seçim değildir; o halde bugün yapılmakta olan seçim, fonuna taşeron müteahhide ihale edilen sahne tasarımını alan bir tiyatrodan ibarettir. 

yazıyı, gezi sürecinde 'sayın' başbakan'a yazdığım, okumadığını, okusa bile dikkate almadığını bildiğim yazıdan bir pasajla bitirelim; çağrım, gücü temsil eden, güce sahip olduğu yanılsamasıyla nefes alan herkesedir: 
"gelin, inatlaşmayı bırakalım. ben, güçlü türkiye istemiyorum, huzur ve refah içinde yaşayan mutlu insanların yaşadığı bir ülke istiyorum. güç, ona sahip olan için de çevre için de bir tür frankenstein olarak barışa, huzura, feraha ve bunların sonucu olan mutluluğa tehdittir. iktidar, dipsiz bir kuyudur; besledikçe daha fazla beslenmek ister. “güçlü türkiye!” talebinin sonu yoktur. gelin, damarlarımıza her gün zerk edilen güç zehrini boşaltalım. büyük bir çıbana dönüşen bu söylemin içindeki irinin antibiyotiği diyalog. bakın, toplumun ateşini yükseltiyor bu çıban. irini atınca nasıl rahatlayacağız. siz, temsil ettiğiniz -sahip olduğunuz demiyorum, çünkü iktidar, özü gereği yalnızca temsil edilebilir- güç nedeniyle irini boşaltabilirsiniz. boşaltmadığınız taktirde yüksek ateşten rasyonalitemizi yitireceğiz hep birlikte." http://vmetinbayrak.blogspot.com.tr/2013/06/guclu-degil-mutlu-bir-dunya-istiyorum.html 
bırakın da turkos, nihai olmayan şeklini alsın, kaos nefes alsın... alsın ki düzene galebe çalabilsin...

"gezi'ye selam!" diyeceğim ama sandığa gitmemiştir. sakallı celal'in geçen yüzyılda söylediği seyahatinize devam... oy vermeye devam...

v. metin bayrak
30 mart 2014'memleketiniz