parrhesia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
parrhesia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2014 Cuma

Sınıfta Günceli Konuşmak Üzerine

Sınıfta Günceli Konuşmak Üzerine*

Gazetelere 14 Mayıs 2011’de düşen bir haberi hatırladım nedense “Sınıfta Günceli Konuşmak” konulu yazıya başladığımda. Aşağıda kısaca ayrıntılarını paylaştığım haberin, konumuzu irdelemekte yol gösterici olacağı kanaatindeyim. Haber kısaca şöyle: DENİZLİ - Üçler Motorlu Taşıtlar Kooperatifi üyeleri, yargının lehlerine karar vermesine rağmen valilik ve belediyenin kendilerine güzergah izni vermemesini protesto etmek için bir minibüs daha yaktı. Böylece yakılan araç sayısı 3’e yükseldi. Aynı gerekçeyle, 29 Nisan ve 8 Mayıs’ta minibüsü yakan kooperatif üyelerinden Ali Ünlü de bugün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Denizli’de halka sesleneceği 29 Ekim Bulvarı’ndaki miting alanına 300 metre uzaktaki boş bir arsada 20 V 9837 plakalı minibüsünü ateşe verdi. İçine benzin dökülüp yakılan minibüs kısa sürede alevler içinde kaldı. Minibüs yanmaya başladıktan 5 dakika sonra olay yerine gelen itfaiye kullanılamaz hale gelen minibüsten yükselen alevleri söndürdü. Yanan minibüsün önünde basın açıklaması yapan Üçler Motorlu Taşıtlar Kooperatifi’nin avukatı Erol Karayazıcı, "Bu bir siyasi eylem değil, hak arama eylemidir (Vurgu, V.M.B). Kooperatif üyelerinin tek amacı, mahkemelerce tespit edilip onanmış, kazanılmış haklarının kendilerine teslim edilmesidir" dedi. Ali Ünlü ile basın açıklamasını okuyan avukat Erol Karayazıcı polis tarafından ifadelerini almak üzere Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.1

Şimdi, haberde dile gelen kavrayışı, daha sonra anmak koşuluyla bir yana bırakalım ve konu başlığına felsefece yaklaşalım: Konu başlığı, okul, sınıf, öğretmen, öğrenci, müfredat, devlet, ideoloji, hiyerarşi, gün, güncel, gündem, genç(ler), çocuk(lar), öğretmek, konuşmak, konuşmak fiilinin işteşliğinin ürettiği diyalektik vb. pek çok kavram içeriyor.


Kavramlara dair sorularla konuyu sorunlaştırmaya çalışalım: Hangi sınıfta? Kiminle? Neyi? Kim? Nerede? Nasıl? Hangi bağlamda? Nerede durarak? Kimin gündemini? Ülkenin hangi coğrafyasında? Hangi okulda? İlk bakışta pek çok soru dökülüverdi bilincimden. Sınırlarımız 1980 ile öyle bir çizildi ki bütün enerji, neredeyse futbola akıtılmaya başlandı. Futbol, izin verilen bir konu(ydu); bunun dışında hele politik herhangi bir konu ya da sorunsa hemen marjinalize edilird/siniz. Salazar’ın 3F formulü (Fado, Fiesta, Futbol), Türkiye’de arabesk-fantezi-pop müzik, futbol ve din şeklinde tezahür eder. Devlet, topluma bizzat kimlik biçer; bu kimlik: Türk - Sünni İslam sentezidir. Siyasetin alanı iktidarca tanımlanıp sınırlandırılır. Gündem, iktidarca çizilen sınırların içindeki konulardır. Siyaset, hayatın dışına itilir. Devlet, "Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek." dediği iddia edilen2 tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’da dile gelen ‘hakikat’ ile hareket eder. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, kulüpler ya da kısa bir anlatımla toplumsal, siyasal alan oluşturabilecek her türlü “alan” kapatılır. Toplumsal - siyasal alanın “gaz sıkışması” üretilen müzik, futbol ve cemaatleşme, klikleşme ile alınmaya çalışılır. Kamplaşma alanları bellidir. Kamp(ınız), duruşunuzu, terminolojinizi, bilincinizi, davranışlarınızı köklü biçimde belirler. Fakat bunun geriden gelen ama mutlaka gelen kaçınılamaz bir maliyeti vardır: özgürlük. Özgür olunmayan bir alanda kendini ifade edemez özne. Özgür olunmayan bir yerde sorumluluk da yoktur, yapılanlarda vicdan da gözetilmez. Hayatın tanımlılıklar içine sıkıştırıldığı, politikadan yalıtlandığı, kişilerin kendini ifade araçlarından yoksunlaştırıldığı bir ‘habitat’ içinde nefes alan öznelerin yaşadığı durum engellenmedir. İnsan, kişilik kazanıp bireyleşemez tanımlanan alanlarda. Bunun kaçınılmaz sonucu, saldırganlıktır. Toplumun patlamaya hazır bir bomba olduğunun farklı kesimlerce senelerdir dillendirilmesinin bir nedeni de bu olsa gerek.

Ana caddeye dönerek konuyu somutlaştıralım: Sınıfta günceli konuşacaksınız ama hangi bağlamda ve kim, nereden bakarak? İnsan, hiç şüphe yok ki dillendirmese de bir dünya görüşüne sahiptir; bir anlamda ideolojik öznedir de. O nedenle “Benim politik görüşüm yok.” diyen birinin sözüne itibar edilmez. Toplum içinde yaşayan her öznenin hayata belli noktalardan baktığı, bakmakla kalmayıp yaşadığı vakıadır.

Girişte anılan haberde eylem yapan minübüsçü esnafta dile gelen “bakış”, meselenin nasıl kavrandığını gösteren bir veri. Siyasetin pür halini icra eden politik özne, iki şeyin ayırdında değil; birincisi, kendisinin politik bir özne olduğunun; ikincisiyse yaptığının. Bu farkındalıksızlığın egemen olduğu bir habitatta politik alana dair nasıl bir tutum geliştirilebilir? Politik saha, daraltılıp futbola ve cemaat - tarikat eksenine sıkıştırılmış durumdadır. Politika, hayattır aynı zamanda. Toplum, toplumsal özneler arasındaki diyalektik ile nefes alır. Diyalektiği besleyen toplumlar, haklar ve özgürlükler alanını genişletebilirler.

Sınıfta güncel meseleleri her zaman kendi disipliniyle ilişkilendirerek dillendirmeye gayret eden bir öğretmen olarak bir gözlemimi, ardından da yaşadığım bir olayı paylaşmak istiyorum. 2013 yılının 30 Mayıs’ı yani Gezi kalkışmasının başladığı tarih, öğrenci kitlesini politik alana dahil etti. Gezi, pek çok anlamda kırılmadır. Konumuz bağlamında bakılırsa sınıfın politik alana evrilmesinde, öğrencilerin de politik özneliklerinin farkına varmalarında kilometre taşıdır. “Gezi” ile başlayıp “dershaneler”le devam eden ama artık gündelik dile espri olarak yerleşen meşhur “ayakkabı kutu”suyal tavana vuran güncel, eni konu konuşulur oldu sınıflarda da. Daha önceleri hemen sıkılan öğrenciler, konuyu anlamak istercesine merakla dinliyorlar, sorular soruyorlar.

Ders verdiğim alanın ‘marjinal’ görülmesi nedeniyle genellikle sabıkalı bulunuruz daha tanınmadan. Güncele dair bir şey söylemeden önce anekdot tadında bir fıkra: Papa New York’a gider, JFK Havalimanı’nda gazeteciler karşılar, içlerinden biri papaya “New York’taki genelevler hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorar; ömür boyu cinsel perhiz yemini etmiş olan Katolik Hristiyanların ruhani lideri, “Bu sonu bana sorulur mu, benimle ne ilgisi var?” anlamında “New York’ta genelev mi var?” diye sorar; ertesi gün gazetede, sürmanşetten şu ‘haber’ verilir: “Papa, New York’a iner inmez New York’ta genelev olup olmadığını sordu!” Bu anekdotu, öğrencilere, söylenenleri bağlamı içinde anlamaları için anlatırım. Çünkü hem alanıyla hem de güncel meselelerle ilgili çok sıkıntı yaşamış ama bir türlü ıslah olmamış biri olarak yaşayacağım olası sorunları daha baştan olabildiğince öngörerek mani olmaya gayret ederim.

İletişimin ya da belli türden bir konuyu konuşmanın temel koşulu dilsel becerilerdir. PISA sonuçları ele alındığında temel eğitimi bitiren öğrencilerin Türkçe okuryazarlığı konusunda “sınıfta kaldıkları” hepimizce malum. Dilsel becerilerinin yeterince gelişmemiş olması, söylenenleri ilişkilendirme becerilerinden yoksun olduğunu gösterir. Bu koşulda bırakın günceli gündelik konuların istişaresi dahi neredeyse olanaksız hale gelir. Hızlı okuma kursuna gittikten sonra Savaş ve Barış’ı okuyan birine “Kitap ne anlatıyor?” diye sorduklarında verdiği cevap gibi: “Olay Rusya’da geçiyor.” Karamsar değilim ama söylenenler ya da konuşulanların nereye gideceğinin önceden kestirilemediği bir iletişim ortamında konuşmak fiili gerçekleşemez. Yapılan, neredeyse yirmi yılını dolduran tartışma programlarında olduğu gibi çömkürerek böğürmekten öte değil. Hoş, olamaz da! Bu durumda ne yapacağız, ya da ne yapıyoruz?

Güncel meselelerden sınıfın gündemine düşen bir konu olması lazım. Öğretmen, öğrenci, sınıfın dengesi, farklı dünya görüşüne sahip öğrencilerin çatışması vb. pek çok sorun yaşanmasına neden olabilir; neticede kolay bir şey değil. İşin bir de idare boyutu var. Öğretmen örgütlenmesi üçü tanımlı ve biri değil dört kategoriye ayrılmış durumda. Eğitim-Sen, Türk Eğitim-Sen ve Eğitim Bir-Sen, üç ayrı dünya görüşünü temsil ederken bir de örgütsüz öğretmenler var. Sınıfta herhangi bir konunun konuşulması, diğer öğretmenlerce konuşanın sendikasına göre onaylanır ya da onaylanmaz. Yani söylenene değil söyleyene bakılır. Türkiye habitatındaki bu durum, Eski Yunanların “Mahkemeler karanlıkta yapılırdı ki söyleyene değil söylenene bakılsın diye!” sözünü hatırlattı. Bu kültür, konuşana güven verir. Kamplaşmanın derinleştirildiği siyasal-toplumsal habitatta konuşmak, öyle kolay bir mesele değil. O halde konuşmayacak mıyız? Tabii ki konuşacağız, konuşmanın sorumluluğumuz olduğunun bilinciyle üstelik.

Bu sıkıntılı ve de sorunlu konuyu, sınıfta konuştuğumuz bir konuyla somutlaştırıp konuya dair raslamsal düşüncelerle yazıyı bitirelim. Yakın zamanda 30 Kasım 2013’te gazetelere yansıyan bir haberde “AKP Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi Prof.Dr. Yasin Aktay’ın Bayburt’ta katıldığı panelde, “Türk dediğin bir sentezdir zaten. Türk diye bir ırk yok." sözleri tepkilere neden oldu, bazı öğrenciler salonu terk etti.”3 ifadeleri, belli ki televizyonlara ve sosyal medyaya da konu olmuş ve bazı öğrencilerim felsefe dersinde bana sordular. Ben de “Türk, Arap, Yunan, Ermeni, Kürt vb. sosyo-kültürel, hukuksal, siyasal kategorilerdir, olgusal kategoriler değildir. Çünkü antropolojik anlamda yapılan araştırmalar, Akdeniz coğrafyasında belli bir ırktan değil Akdeniz ırkından söz edilebileceğini söyler; kaldı ki daha düne kadar İzlandalıların saf ırk olduğu iddia edilirdi ama İzlandalıların DNA’ları üzerinde yapılan araştırmalar, onların da en az Akdenizliler kadar karmaşık olduklarını gösteriyor. Yani Türk, olgusal bir kategori olarak yoktur ama hukuksal, siyasal, kültürel anlamda vardır.” mealinde bir açıklama yaptım. Neredeyse infial yaratmış sözlerim. Kurumun müdürü, öğrencilerin ve bazı velilerin “Çocuklarımızı Türklüğe hakaret için mi kursa gönderiyoruz?” dediklerini benimle paylaştı ve konuyu sordu.

Şimdi buradaki sorun, konuşulan kitlenin kavrayışıyla, üslupla çok yakından ilgili. Kitle, akademik anlamda yapılan sınıflandırmayı kavramaktan uzaksa, lince varan bir tepkiyle de karşılaşabilir insan. İkinci kez yeniden soralım sorumuzu: O halde konuşmayacak mıyız? El cevap: Tabii ki konuşacağız, konuşmanın etik sorumluluğumuz olduğunun bilinciyle. Etik sorumluluğun “parrhesia”4 temelli konuşmak olduğunun bilinciyle ama.

Sınıfta günceli konuşmaya dair raslamsal düşünce kırıntıları
  • Gençlerin sert bakışları, güncele dair konuların konuşulmasında mevcut kamplaşmayı derinleştirir.
  • Modernizmle birlikte sosyal hayattan uzaklaştırılan okul ve sınıf, güncelin çırılçıplak konuşulması ve steril halin kırılmasıyla hayata yakınlaşabilir.
  • Parrhesia5, etik bir sorumluluktur. O nedenle öğretmen gibi öğrenciler de güncele dair düşüncelerini belli bir disiplinle ifade etmeye cesaretlendirilmelidir.
  • Günceli konuşmak, bireyi, içinde yaşadığı toplumun içinde kişileştirir. Öğrenci, konuşarak kişileşir.
  • Sınıfın çok farklı bir gündemi olabilir oysa bu durum, öğretmence küçümsenme konusu değil zenginlik olarak görülebilir.
  • Gündemdeki konuların kuramsal bir çerçeveye oturtulması, öğrencilerin parça parça bilgi yığınları arasında çeşitli bağlantılar kurmalarını sağlar.
  • Konuşmak, öğrenci grubunun birbirlerini tanıma ve anlamalarına olanak sağlar.
  • Konuşmak, konuşanlara, belli bir dünya görüşü kazandırır ya da dünya görüşlerinin farkına varmalarını.
  • Konuya dair konuşan özne, kullandığı terminolojiyle kendine dünyada bir “habitat “edinir.
  • Konuşmak, insanı özneleştirip “yurt” sahibi kılar.
  • Özne, konuşarak iletişim habitatıyla yüzleşir. Yüzleşmek, insanda, kendini ve çevresini tanımlamak ihtiyacı yaratır.
  • İletişim habitatı, ancak, öznelerin konuşmasıyla olanaklı zemin kazanabilir.
  • Yüksek kültür ve hoşgörüye olanaklı birlikte yaşamın koşulu konuşmaktır.

V. Metin Bayrak
31 Ocak 2014, Budapeşte

* Öncü Eğitimciler Derneği tarafından çıkarılan Öğretmenler Odası Dergisi'nin "Sınıfta Günceli Konuşmak" dosya konusunu ele alan 10. sayısında "Sınıfta Günceli Konuşmanın Dayanılmaz Ağırlığı" başlığıyla yayımlanmıştır. Derginin, ilgili sayısına http://ogretmenlerodasi.org.tr/ogretmenlerodasi10/ adresinden ulaşılabilir. 

1 Erişim: 24 Ocak 2014: http://www.radikal.com.tr/turkiye/erdoganin_mitingi_oncesi_alev_alev_protesto-1049256
2 Erişim 25 Ocak 2014: http://tr.wikipedia.org/wiki/Nevzat_Tando%C4%9Fan
3 Erişim 24 Ocak 2014: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/14539/AKP_li_Aktay__Turk_diye_bir_irk_yok.html
4 Parrhesia, Eski Yunanca “hakiakti söylemek” anlamında kullanılır. Burada da o bağlamda zikredilmiş, konuşmak, ama doğruyu konuşmak ya da hakikati dillendirmek anlamında.
5 Yunanca hakikati söylemek

30 Mart 2014 Pazar

ontolojisi kay(dırıl)an 'seçim' üzerine


gezi'ye...

"Oy kullanmak haksız sistemin bekasına hizmet olmasın? Oy kullanarak iradelerinizi temsiliyete teslim ettiğinizde aynı tas aynı hamam feda edilen yine insan olmayacak mı?” diye soruyor mehmet atak, 28 mart 2014 tarihinde barış için vicdani ret yazışma grubuna düşen hür bakış portalındaki (http://hurbakis.net/content/oy-kullanmak-haksiz-sistemin-bekasina-hizmet-olmasin) yazısında. bu, yerinde soruda dile gelen kaygıyı destekleyecek birkaç soru sorarak ontolojisi kayan seçim(ler)e dair yazımızı derinleştirelim: demokratik olmayan bir düzenin, demokratik olmayan, fiili sıkıyönetim ilan etmiş, hukuk devletini rafa kaldırmış parti-devletin, her türlü hile ve manipülasyonuna açık ontolojisi kaymış seçimlerde oy kullanmak, mevcut statükoyu ve hukuksuzluğu aklayacağı gibi iktidarı aklayıcı bir işlev görmeyecek mi? 

ülke, gerildikçe gerildi. ne zaman kopacağı belli değil. uzlaşı, ortak akıl üretmek, diyalog... kültürü ağır aksak da olsa giderken onlarca yıldır inşa edilmeye çalışılan kültür, ciddi ölçüde yara aldı... olağanüstü koşulların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz... bütün ülke, yasa dışı dinleme ve izlemelerle röntgencilikte birleştirilmiş. bilgi ile inanç, birbirine ikame edilerek zihnin yapısı eğilip bükülüyor...

türkiye, 1 mayıs 2013'te başlayan ve gezi süreciyle kendine totaliter polis devleti kimliği inşa etmeye devam ediyor. en son suriye ile savaş tamtamları çalmak, halkanın ya da sürecin henüz tamamlanmadığını, sahneye yeni oyunların konacağının işareti olarak yorumlanabilir. suriye ile çıkarılması arzu edilen savaşın 'statejisi' dinlemeye-izlemeye takılıp internete düşünce kimi çevreler, "vatana ihanet", kimileri "devletin bittiği", kimileri "kişi haklarının ihlali", kimileri "tapelere sıkıştırılmış ülke siyaseti" şeklinde değerlendiriyor. ne denirse densin, meşruiyetini, işlerliğini vb. yitirmiş bir iktidar, devlet, işleyiş söz konusu. 


bu sıcak gündemin arasında gidilen seçimler, nasıl okunabilir? bireysel anlamda nerede durulabilir? safların keskinleştirildiği iktidar söylemine rağmen ne yapılabilir? üçüncü bir yol ya da gri alan mümkün müdür? bu yazıyla, bir anlamda gri alanın mümkün olduğu gösterilmeye çalışılacaktır. bir alegorinin yardımıyla düşünelim: 
ne verilirse sonsuz bir iştah ile tüketen ve şekli sürekli değişen, bilinçten yoksun olduğu düşünülen amorf bir varlık hayal edelim adına turkos denen... önünde bir şey olmadığından sağa sola saldıran... tehlikeli... yediği ya da beslendiği sürece tehlikeli... bilenlerin, her ne pahasına olursa olsun beslediği... fakat turkos'un bir sorunu vardır: turkos, yedikçe şişer... bir gün muhakkak patlayacağını bilir herkes... nedense kimse dillendirmez... tam bir omerta durumu... o yedikçe, işlerin yolunda olduğu ileri sürülür... onun ne kadar tehlikeli olduğu anlatılır sürekli... turkos'un başını bile kaldırmasından çekinilir... "yeter ki yesin!" denir... nasılsa tehlike yoktur, o yediği sürece... turkos, yemeye o kadar kaptırır ki, bir süre sonra besleyicilerin turkos'a kendinden parçalar kesip yedirdiklerini bile farketmez olur... sanki kendi bedensel bütünlüğüne yabancılaşmıştır... bir yandan uzuvlarını kaybederken diğer yandan şişmeye devam eder... bütün uzuvlar, mide tarafından yutulur... patlaması, an meselesidir... nabzı tutmak için yanından da ayrılamaz kimse... insanca, üstelik pek insanca merakla beklerler... patlamasının kaçınılmazlığı, çaresizliği pekiştirir. son uzuv olan ağız da mide tarafından yutulur... mükemmelleşir... kaos, sona ermiştir... her şeyi(ni) yutup daire şeklini alan turkos, kaostan kosmosa geçmiştir...


grek mitolojisine göre önce kaos (esnayen boşluk) vardır; demiourgos, kaosu kosmosa dönüştürür... kaos teorisine göreyse bir olayın seyri, sonsuz değişkenin, parametrenin hareketiyle oluşur. kaosun dinamiği, olayın ortamındaki etmenlerce belirlenir. kaos, düzen işin şarttır. düzensizlik dahi kendi içinde birtakım ilkelerle hareket eder. kaosa dair "düzen, düzensizliği yaratır; düzen, yarattığı düzenden doğar. ulaşılan yeni düzen, kendiliğinden örgütlenen bir süreç vasıtasıyla kestirilemez bir yöne doğru gelişir." önermesi ileri sürülebilir. hayata müdahale kendi dengesini bulmasını güçleştirmekte. iktidarı ve/veya muhalefetiyle egemenler, kaosun, korkunçluğunu zerk ederler, düzeni ya da dengeyi üretebilecek kaosa izin verilmez. oysa dengenin dinamiği kaostur. demokrasi, bir anlamda kaosun işlemesidir de. belki de o nedenle kendi krizlerini harici dinamikler olmaksızın aşacak çözümleri üretebilir. demokrasinin temel araçlarından biri olan seçim, akp ile demokrasinin kendisine dönüştürüldü. böylece demokrasinin ilineği (araz) olan seçim, tözüne (cevher) evriltildi. 17 aralık yolsuzluk iddialarının ardından bu kez de adaleti sağlayan mekanizmaya evriltildi. bunların neticesinde iki kez ontolojisi kay(dırıl)mış oldu. şimdi kısaca seçim kavramına tarihsel bir varlık olarak bakalım ve onun ontolojik (varlıksal) kimliğini görünür kılmaya çalışalım. 

kültürel ve doğal her türden olgunun tarihi olduğu gibi seçimlerin de bir tarihi var. seçimler, antik yunan polislerinde birtakım koşulları, mesela atina için atina doğumlu olmak, erkek olmak, gerekli eğitimleri yapmak, askerlik hizmetini yerine getirenlerin yurttaşlık yeminlerinin ardından kazanılan bir statüdür. fransız devrimi'nin edinimlerinden biri olan oy verme, yalnızca belli oranda vergi verenlerin hakkıdır. 1265'te magna carta libertatum (büyük sözleşme) ile başlayan 18. ve 19. yüzyıllarda amerikan bağımsızlık bildirgesi ve fransız insan ve yurttaşlık hakları bildirgesi'nde gelişim göstererek ilk modern örneğine anglo-sakson dünyanın 'uzak' parçalarından biri olan yeni zelanda'da 1893'te kadınların da oy vererek katıldığı seçimlere rastlanır. 

kısa tarihsel hatırlatmanın perspektifiyle yakın döneme bakıldığında neler görülebileceğine bakalım: 1982 anayasası ile yönetilen, siyasi partiler kanunu değiştirmeyen, %10 seçim barajını kaldırmayan, bütün belediye başkanı adaylarının ve milletvekili adaylarının genel merkez (siz, genel başkan diye anlayın) tarafından belirlendiği bir siyasi iklimde oy vermek, "bu" düzeni evetlemektir... bu düzeni evetlemiyorum... dışsal müdahaleler olmasaydı 90 yıllık cumhuriyet tarihinde şu ya da bu biçimde hayat kendi dinamiğini elbet bulacaktı. hayat, ancak düzen içinde varlık bulabilir, düzensizlik sürdürülebilir bir olgu değildir. 

mevcut, sürdürülebilir görülmeyen, kimilerince iflas ettiği devlet, kurumsal anlamda dimdik ayaktadır. "suriye savaşı" ile ilgili sızdırılan bilgiler, dinlemeler, devlet aklının her şeyin farkında olduğunun işaretidir. görülen ya da olduğu söylenen sorunlar, merkezdeki "leviathan"ın çeperindedir. sorun, çeper değildir. akp ve karşıtlarını birleştiren de çeperle uğraşmalarıdır. lakin bu tutumların problem çözmekten uzak olduğu kanaatindeyim... 'çözerken' başka problemler yaratmaya gebedir... doğabilecek sorunları görmenin ve dillendirmenin entelektüel sorumluluk olduğu kanaatindeyim. umudu besleyen sorumluluktur, hayata dair sorumluluk. bir annenin, öğretmenin, soframıza gelen sebze-meyveyi taşıyan kamyon şoförünün... sorumluluğudur hayatı var eden. işte entelektüel sorumluluk da "parrhesia"dır, yani "hakikati söylemek"tir. "umut, en son kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır." dese de nietzche, suni taraflar arasında salınmadan umut etmektir hayat. bilgi yerine, sıklıkla, mitlerle, fantezilerle hareket ederek akıl yürütmeler yapılır. ulaşılan 'sonuç' baz alınarak inşa edilir hayat. bilgi üzerine inşa edilmeyen hayat, yarım bile değildir. işte adorno'nun "yanlış hayat, doğru yaşanmaz." sözü, bir anlamda budur. parrhesia, taraf(ı) olduğunuz kampa göre değişemez. aynaya bakalım... çakma sahtelik üzerine kurulu olan maneviyatla yüzleşme zamanı... sahi, eksik ya da yanlış olan ne(dir)? parrhesia'yı eğip bükmek olmasın? o halde "kral çıplak!" demek zamanı değil midir?  

cumhuriyet, vadesini doldurmuştur. akp'ye bu anlamda destek verilebilir(di), ki verildi de ama akp'nin devleti, kaosun ardından düzeni doğuracak bir yapı değildir. düzen, ortak akıl ile üretilebilir(di) ama olmadı, olamazdı da çünkü ajandasında demokrasi olmayan, taşra oportünizmiyle, ortadoğulu neoliberal modelle hareket eden sözüm ona sünni müslüman milliyetçisi taşeron müteahhit siyasi kavrayışla olamazdı, olmadı da...

menderes'i 'demokrasi şehidi' ilan eden, tarihsel bilgi ve bellekten yoksun ideolojik kavrayış mide bulantısından ziyade zihinsel bulantıya neden olur. milli irade kavramını patolojikleştirip üzerine siyasi kimlik inşa etmeye çalışan oksimoron hibrit siyasi 'kültür'den yaşam doğmaz. dünyada her şeyin bir tarihi var, varlığınızı belirleyen tarihsel mana dışına çıkamazsınız, tarihsel bilinci kuşatan ihmal ettiğiniz işte bu bellektir biraz da. 

türkiye'de hiçbir şey olduğu şey değildir. o nedenle algı da olanaksızlaşır. 30 mart'ta başlayıp cumhurbaşkanlığı (cumhurbaşkanını 'halk' seçecek ama henüz yasal düzenlemeleri yapılmış değil, kurumsal yapılanması, içtihadı oluşmamış, 'yapılanma', patolojiyi olağanlaştıran uygulamalara gebedir.) ve genel seçimlerle devam edecek seçim maratonunun her yanı patolojidir. kavramsal anlamda demokrasinin bir aracı olarak konumlandırılıp içeriklendirilen seçim ya da türkiye'de seçim(ler), pek çok açıdan "seçim" değildir. bu nedenle oy kullanmayı, bu kirli, kanla beslenen, ırkçı, mezhepçi, bölgeci, cinsiyetçi vb. problem çözme kabiliyetinden uzak, hatta bilakis sorunları bile derinleştiremeyen, mevcudu muhafaza eden tutumları evetlemeyi, artık replikadan bile uzak bu arkaik oyunda rol oynamayı reddediyorum. çünkü: 
a. kaosa mani olmanın düzeni geçiktireceğini, hastalıklı yapının kurumlaşmasına neden olacağını söyler fizik.
b. seçimlerin ontolojisinin iki kez kaydırılması nedeniyle yapılanın seçimden uzak olduğunu düşündürür felsefe.
c. mevcut siyasi partiler yasasının dikey örgütlenme esasıyla iş gördüğünü, siyasi partilerin halktan toplanan vergilerce fonlandığını gösterir ekonomi politik. 
d. bırakın modernizmi post-modernist dönemim ötesini yaşadığımız bir dönemde modernist seçim yönteminin ya da biçiminin mevcut sorunları çözme yeteneğini -arkaik olması nedeniyle- taşımadığını yazar tarih.
e. ötekileştirici dilin sorunları çözmekten uzak, kavgacı bir ortamda safları derinleştirmenin, mevcut hastalıklı yapıyı evetlemek, ona hizmet etmek olduğunu konuşur dil. 

sonuç
seçimlerin ontolojisi, önce demokrasinin özüne, ardından yargının özüne kaydırılmıştır; oysa ikisi de değildir. o halde ontolojik anlamda yapılan seçim değildir; o halde bugün yapılmakta olan seçim, fonuna taşeron müteahhide ihale edilen sahne tasarımını alan bir tiyatrodan ibarettir. 

yazıyı, gezi sürecinde 'sayın' başbakan'a yazdığım, okumadığını, okusa bile dikkate almadığını bildiğim yazıdan bir pasajla bitirelim; çağrım, gücü temsil eden, güce sahip olduğu yanılsamasıyla nefes alan herkesedir: 
"gelin, inatlaşmayı bırakalım. ben, güçlü türkiye istemiyorum, huzur ve refah içinde yaşayan mutlu insanların yaşadığı bir ülke istiyorum. güç, ona sahip olan için de çevre için de bir tür frankenstein olarak barışa, huzura, feraha ve bunların sonucu olan mutluluğa tehdittir. iktidar, dipsiz bir kuyudur; besledikçe daha fazla beslenmek ister. “güçlü türkiye!” talebinin sonu yoktur. gelin, damarlarımıza her gün zerk edilen güç zehrini boşaltalım. büyük bir çıbana dönüşen bu söylemin içindeki irinin antibiyotiği diyalog. bakın, toplumun ateşini yükseltiyor bu çıban. irini atınca nasıl rahatlayacağız. siz, temsil ettiğiniz -sahip olduğunuz demiyorum, çünkü iktidar, özü gereği yalnızca temsil edilebilir- güç nedeniyle irini boşaltabilirsiniz. boşaltmadığınız taktirde yüksek ateşten rasyonalitemizi yitireceğiz hep birlikte." http://vmetinbayrak.blogspot.com.tr/2013/06/guclu-degil-mutlu-bir-dunya-istiyorum.html 
bırakın da turkos, nihai olmayan şeklini alsın, kaos nefes alsın... alsın ki düzene galebe çalabilsin...

"gezi'ye selam!" diyeceğim ama sandığa gitmemiştir. sakallı celal'in geçen yüzyılda söylediği seyahatinize devam... oy vermeye devam...

v. metin bayrak
30 mart 2014'memleketiniz

21 Mart 2013 Perşembe

barış üzerine ya da parrhesia

barış üzerine ya da parrhesia*
“usul, esası belirler.”

thales’e sormuşlar, insan için en kolay şey nedir diye, öğüt vermek; peki insanı en son terk eden şey nedir diye sorduklarında ise umut demiş. pandora’nın kutusu içinde kalan son şey de umuttu. evet, umut en son terk eder belki de asla terk etmez insanı. ama nedense bir de nietzsche’yi hatırlarım umut söz konusu olduğunda: “umut, en son kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır.”  meseleye pek çok açıdan bakılabilir. savaştan beslenen kan içicilerden değilsek, ki aklı başında olan hiç kimsenin bunu arzu ettiğini düşünmüyorum, mevcut durumun devamı istenmez.


vicdan yıkamak deyimini kullanıyorum pek çok bağlamda. türkiye’nin kendince bir sorun çözme ‘becerisi’ olduğu hepimizce malumdur. hani adorno, “yanlış hayat doğru yaşanmaz.” der; burada yaşayanlar, bir sorunu çözerken birden çok sorun yaratarak yaşamı içinden çıkılmaz hale getirmekte çok başarılılar. ısrarla bir yanlışı bir başka yanlışla çözmeye çabalayarak zaman, emek, kaynak... israf ederler ama hayatlar(ı) sona erse de umut(ları) hiç tükenmez.


"biz, bize benzeriz." deyimi, sorunların çözülmeden kalmasını da meşrulaştırmakta; karar vericiler, "kim çözmüş ki biz çözelim...” rasyonalizasyonunda. “iktidar olmak” ile “hükümet olmak” kavramlarının özdeş olmadığı ve/veya gör(dür)ülmediği bir ülkede hükümet etmenin sorumluluğu göreli olarak azdır.


türkiye’nin yarımlıklar ülkesi olduğunu sıklıkla pek çok bağlamda kullanmaya başladım. nereye baksam bir yarımlık, hamlık, olmamışlık, çiğlik, tatsızlık, eğreti durmak... barış görüşmelerinde de bunu görmek nedense şaşırtmıyor. barış görüşmelerine başlamadan önce pkk lideri ile ilgili idam cezasını gündeme getiren bir iktidar ve onun başından beklenenleri görünce kavram dünyam körleşip müdrikem lal oluyor.

tarihle barışmak, arı kovanına çomak sokup ortalığa her şeyi saçmak... bu iddialar, çok güzel, çok janjanlı da ülkede somut anlamda değişenin ne olduğu, türkiye’nin uluslararası endekslerdeki yerinin ne anlamda değiştiği, hatta değişip değişmediği tartışılır. müthiş bir pr desteği ile kitleler üzerinde yaratılan, umutla beslenen, bilinçaltı müslüman olan bu ortadoğululuğu ağır basan kitlelerin umutları üzerinden gösterilen havuçlarla gazları alınarak iktidar kendini kökleştirmekte. iktidara tapınan kitleler için kült yaratmak, akp pr’ının ve sözüm ona muhafazakar hareketin şah damarını oluşturmakta.


insan, yaratılan illüzyon içinde şu soruları sormadan edemiyor: neyin barışı, beş bin köy yakılmış, faşist bir asimilasyon uygulanmış ve şaşırtıcı biçimde hala uygulanmakta. orta anadolu, bursa, ege’de sıklıkla olup bitenleri, karadeniz'de yaşananlara bakınca tarihte olup bitenlere sünger çekip geleceğe bakmak, kardeşlik... ne güzel ve kimsenin yadsıyamayacağı ifadeler olarak pr ile yaratılan akp kültünü mutlaklaştırmakta.  istanbul, savaş mağduru kürtlerin hayatta kalmak için verdiği mücadelenin sahnelendiği yerlerden yalnızca biri. kurucu ideolojiye gidilebilir, sorunun kökünü anlamak için ama cumhuriyet, osmanlı’dan devraldığı ermeni meselesine, kürt meselesini eklemiş, yetmemiş, ulus-devlet yaratmak adına içteki gayrimüslim ve türk olmayan unsurları eritip kürtaj ederek kimlik inşa sürecini derinleştirmiş; bu ilke ya da ideoloji etrafında da politika üretmiş. 1970’lerde buna kıbrıs meselesini de eklemiş ve artık büyüyen ve dünyaya göreli olarak entegre olmaya başlayan -artık kim değil ki- türkiye’nin sırtındaki yumurta küfesiyle yaşamasının imkanı kalmamıştır. sermaye, ab, abd, küresel konjonktür.... meselelerin sırasıyla çözümünü istiyor; istiyor da halklar istemiyor mu? en başta da kürt halkı? ama olgunlaşması gerekir bir sorunun çözülebilmesi için. peki can alıcı soru(n) şu: olgunlaştı mı? katalizöre ihtiyaç var mı? az önce saydığımız dinamikler katalizör işlevi görebilir; görmelidir de; barış için değerlendirilebilecek her türlü imkan işe koşulmalıdır.  fakat endişem, yazının alt başlığında dile getirilen “usul, esası belirler.” ilkesinin göz ardı edilmesi. nasıl ki kürt coğrafyası türk kimliği yaratmak, müslüman olmayanlardan arındırmak için ideolojik olarak osmanlı ve cumhuriyet tarafından kullanılmış, ardından da göreli olarak işi bitince kürtleri ezmeye, sindirmeye, asilime ezmeye başlamış emperyal düşler gören iktidar sarhoşluğuyla "hikmet-i hükümet"e teslim olmuşken mi gelecek barış? ergenekon, kck yargılamalarındaki devlet güvenlik mahkemesi kimlikli mahkemeleri koruyan, hatta özel statüde mahkemeler kurarak adil yargılama usullerini ihlal edip hukuku dolaşarak “hile-i şeriye”ye başvuran zihniyet mi?

ayrılık? federatif yapı, demokratik özerklik, güçlendirilmiş yerel yönetimler ve meclisleri, kurucu halk olarak anayasada yer almak, anayasal yurttaşlık, ana dilde eğitim, savunma... pek çok kavram dillendirilmekte. dikey örgütlenme burada da kendini göstermekte. %10 barajı dururken, kck davasından binlerce insan (siyasetçi, öğrenci, akademisyen, gazeteci vb.) sırf kürt kimlikleri nedeniyle içerdeyken, faşistçe yargılanmaktayken neyin barışı?

“barış” deyimi, savaşın ikrarıdır. savaş, neyin savaşıdır? bölünmenin, küçülmenin, varsa yoksa toprak, mülkiyet, fetih, erkek akıl, maziye özlem, kendini mazide konumlandırma, emperyal düşler... şimdi de yeni-osmanlıcılık akımı yaratılmıyor mu? osmanlı coğrafyasına yeniden egemen olmak isteyenlerin megalomanisiyle makaleler yazılıp çizilmiyor mu? sünni şeriatla beslenen erkek akıl, bir tür arkaik kimliksel orgazm yaşamıyor mu üretilen yeni-osmanlıcılık akımıyla.

“elleri kanlı, katil, vicdansız, bunun hesabını vereceksin, intikam(ım) alınacak, kanı yerde kalmayacak, devran elbet bir gün dönecek, yaptığın yanına kar kalmayacak...” bunları çoğaltmak olanaklı. şiddetle beslenen ataerkil kültür, 'erkekçe' bakar meselelere ve şiddeti, gururu, gücü, hakimiyeti temele alarak sorunları çözmek ister görünür; çözmek ister görünür, çünkü, hareket ettiği kavramlarla sorun çözülmez, derinleştirilir. zaten sorunları doğuran, derinleştirilen, kronikleştiren kavramlar ortadayken bu kavramlarla barışı tesis etmek, en kısa anlatımla bir tür illüzyon yaratmaktır.

barıştan yana olan ve karşı olan diye iki kör kategoriye hapsedilemez hayat, entelektüellerin yaşayan herkes gibi kanaatlerini sakınmasızca ifade etmeye hakları vardır, haktan öte sorumluluktur; en çok da entelektüellerin. barışı tesis etmede, hepimiz ortak akla katkıda bulunmalıyız. antik yunan’da duruşmalar karanlıkta yapılırmış ki söyleyene değil de söylenene bakılsın diye; ben de ne erdoğan ne akp ne de öcalan ile ilgileniyorum. somut anlamda yapılan ve bunun sonucu çıktının ne olacağı, simgelerden daha çok ilgilendiriyor beni. elbette tarih, birtakım isimler üzerinden olayları anlatacak; isimler, magazin olmanın ötesinde herhangi bir anlam ifade etmiyor bana. ortak akıl için konunun tarafı olanların bir araya geldiği platform oluşturulamaz mı? yıllardır bu meselenin tarafı olmuş, bu anlamda araştırmalar yapmış kişi, kurum ve kuruluşlar, süreci yönetecek akil bir kişinin yönetimi ve koordinasyonunda neden toplanmaz. sahaya kandil ve öcalan’ın sürülmesi, mit müsteşarı üzerinden bizzat erdoğan’ın inisiyatif alması aristoteles’in çok yerinde ifade ettiği “çok kişinin yanılma ihtimali bir kişinin yanılma ihtimalinden azdır.” tespitine aykırı değil mi? sürece meclis angaje edilerek barış sürecini, millet adına neden meclis yönetmez? mecliste kurulacak barış komisyonunun oluşturacağı akil insanlar ile coğrafyanın geleneğinde olan anlaş(tır)ma kültürü neden işletilmez?

“usul, esası belirler.”, hukukun temel ilkelerinden biridir. metodolojik olarak süreç henüz olgunlaşmadan, erdoğan’a başkanlık yolunu açacak anayasa ve diğer düzenlemelerle ilgili akp - bdp koalisyonu üzerinden kökleri derinlerde, kronikleşmiş, onbinlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın yerinden edilmesine, göçe zorlanmasına neden olan, yüzlerce milyar dolara mal olmuş... bir sorunu -belki de sorunsal demek daha doğru- çözmenin bir yere yol, baraj ya da köprü yapmaktan farklı ele alınması gerektiği açıktır. bu nedenle sürecin yalnızca mit - erdoğan - akp / pkk - kandil - öcalan- bdp üzerinden işletilmesi, sürecin ciddi bir malipülasyonla işlediğinin ikrarı olarak okunabilir.


“barış görüşmeleri”ni, bölgenin yüz yıl önce cetvelle çizilen sınırlarının değişen dünya dinamikleri nedeniyle yeniden çizilmek istendiği günümüzde amaçlananlar, kanımca şunlar olabilir:
a. amerika’ya karşı rusya ve çin’in egemenliğini kırmak için sünni blok kurarak ırak’ın ardından suriye’yi de parçalamak
b. kuzey ırak’taki kürdistan özerk bölgesi’nin ardından türkiye kürdistanı’nı tüzel kişiliğe kavuşturmak; buna suriye kürdistanı’nı eklemek
c. dördüncü ve son halka olarak iran kürdistanı’nı büyük kürdistan’a dahil etmek
d. iran’dan kürdistan’a ilhak edilecek bölgeyle birlikte iran’ın bütünlüğü sarsılarak hazar’ın güneyindeki büyük azerbaycan’ı kurarak iran’ı etkisizleştirmek
e. dört ülkeye yayılmış kürdistan’ı yumuşak da olsa federatif yapıyla birbirine entegre edip suriye kürdistanı üzerinden akdeniz’e açarak türkiye’ye alternatif bir şerit oluşturmak
f. türkiye’yi sorunlu bölgesinden ayırıp ab içinde göreli olarak eritilebilir niceliğe getirerek entegrasyonunu olanaklı hale getirmek
g. ab uyum yasaları arasında yer alan yerel yönetimleri güçlendirme, yeni anayasa, başkanlık sistemi ile yavaş yavaş üniter yapıyı federatif yapıya evriltmek
h. kurulacak federatif yapıyla osmanlı coğrafyasıyla ekonomik iş birliği üzerinden türk sermayesinin ab, abd ve küresel sermaye ile kuracağı ortaklılar üzerinden bölgede hakimiyet kurmak
i. türkiye’nin taşeronluğu ile batı blokunun -ve de facto küresel sermayenin- bölgeye egemen olmasını sağlamak


sonuç
mutluluk, huzur ve refahın optimum bileşkesi olarak okunabilir. insanlar, nasıl mutluluk için mücadele ediyorlarsa toplumlar da temel olarak mutlu bir yaşam sürmek isterler tıpkı tek tek insanlar gibi. bunun hangi şemsiye altında olacağı tali bir meseledir. barış görüşmeleri, huzur ve refah için altyapı oluşturabilecek mi? mutluluğun koşulları olan huzur ve refah nasıl sağlanacak? bu açıdan baktığımda sürecin yeterince olgunlaştığı kanaatinde değilim. her şeyin akp ve taşıdığı taşeron(cu) maneviyatını kaba materyalizme, pragratizme ve bunların bileşkesi olan oportünist zihniyetin kökleşmesine tahvil edildiği, hukukun eğilip büküldüğü bir siyasal iklimde “amaç” olan barışın apar topar sağlanabileceği düşünülmekte. usul ihlallerine rağmen girişimi desteklemek, sürece destek vermek insan olmanın gereği olsa gerek. beklenti çıtasını yüksek tutmak, illüzyon yaratmak, her şeyin mite, insanların kolayca azize, evliyaya dönüştü(rüldü)ğü coğrafyada duygular, mantığa egemen olur sıklıkla. serinkanlılıkla iyileşmeye katkıda bulunmaya gayret ederek ideal olana “roma, bir günde kurulmadı.” özdeyişini hatırlayarak yaklaşılabilir.

* yun. doğruyu söylemek, hakikati söylemek.

v. metin bayrak
istanbul, newroz’13

23 Ocak 2013 Çarşamba

kılık kıyafet yasası üzerine


kılık kıyafet yasası üzerine

"faşizm, hukukun ölçüsüzlüğünden de beslenir."

burada çeşitli filozoflara ve kavramlara atıf yapılarak konuyu entelektüel bir kafese hapsetmek amaçlanmamakta; aksine olabildiğince yalın, çıplak, ortada olan bir durumun eskilerin tabiri ile "malum-u ilam"ı istenmekte.

kılık kıyafete dair milli eğitim bakanlığı'nın aldığı karar üzerine çeşitli çevreler, kendi meşreplerince düşüncelerini, eleştirilerini, çekincelerini... dile getirdiler. dikkat çekici olan, kimsenin bakanlığın aldığı kararın meşruiyetini sorgulamaması. hiç kuşku yok ki bu, felsefi bir tartışma olur. devletin, hukuku kullanarak hayatın içine daha fazla sızması ve her geçen gün resmi iktidarın kanser hücresini andırırcasına kamusal alandan başlayarak özel alanlara da sızması, ne psikolojik ne siyasi ne felsefi anlamda ihmal edilebilecek bir konu. 

burada iki ayrı probleme dikkat çekilmek istenmekte: birincisi, devletin hukuku ideolojik bir araç olarak kullanıp hayatın her alanına daha fazla sızması; ikincisi, türkiye'deki 'ılımlı' islamcı iktidarın liberalizm ve sünni islam kültürünü birleştirme çabaları sonucu hukuk devleti ilkesinin aşındırılması. 

patoloji, iktidarın yaşamın her alanına "hukuk" denilen devletin ideolojik aygıtını kullanarak sızmasıdır. iktidar, modern demokrasilerle hayatın daha fazla içine girmeye, onu dönüştürmeye, onu biçimlendirmeye, sınırlarını belirlemeye... başladı. ilk bakışta görülebilecek türde bir çelişkidir bir bakıma bu. neden mi? insanı özgürleştirdiği iddia edilen modern demokrasilerde özne, iktidarın manipülasyonunda olan hukukla daha fazla sınırlandırılmakta. iktidar, hayatın her alanını kuşatmakta. pek çok ülkede tartışma konusu olan "kürtaj" da iktidarların ölçüsüzlüğü 'ölçü' aldığını açıkça göstermekte. "hayat karmaşıklaşmakta; elimizde hukuk dışında bir araç yok." söylemi, hayatı koşulsuzca hukuka tahvil etmektir. belki de başka bir "çözüm" ya da "yol" üretememekte hayat. hukuka felsefi sınırlar çizme vakti geldi. hoş, kimi entelektüeller insan haklarını bir çerçeve ya da sınır olarak önermekteler. fakat hukukun siyasi kimliği, iktidarların meşrebince konjonktürel olarak tahrif edilebiliyor ve tanımlanabiliyor. devlet, hukuk, iktidar, kuvvetler, demokrasi, piyasa... birleşip bir arapsaçına dönüştürmekte hukuku ve algısını olanaksızlaştırmakta; uzmanların bile içinde kaybolduğu dipsiz bir kuyuya dönüşmekte. insanın kaybolduğu bir alanda, kaybolmasına neden olan şeyin rehberliğine ihtiyaç duyulmakta. işte kaçınılmaz paradoks burada yatmakta. o halde konuşmak beyhude mi? 

türkiye'de şu kırk yıllık ömrümde nereye bakarsam bakayım "yarımlık"lar görüyorum. bunun son örneği, kılık kıyafeti serbest kılarken diğer yandan kız öğrencileri tesettüre sokmanın hukuksal altyapısını da getiren düzenlemede görülmekte. türban ve/veya tesettür, kişisel olarak beni rahatsız etmiyor; burada takıldığım nokta: demokratik, laik bir devletin, kendini anayasaya ve hukuka aykırı biçimde belli bir dinin belli türden bir kavranışına hapsolmasıdır. okullar, ibadet mekanları değildir. yasa, diğer dinlere mensup öğrencilerin diledikleri biçimde giymelerini sağlamakta mıdır? din dersi altında islamiyet dışında başka hangi dinlere, peygamberlere yer verilecek? soruları çoğaltmak olanaklı. niyetler amellerden bağımsız değildir ya da muhammed peygamberin diliyle söylersek: "ameller, niyete göredir." önce öğrencilerin, ardından yurttaşların tesettüre sokulmak istenmesi, siyasi bir proje olarak anlaşılabilirdir. hepimiz, özü gereği siyasi özneleriz; hayata kendimizce dokunuyoruz ve onun gelecekte alacağı kimliği şekillendiriyoruz. siyasi ve/veya ılımlı islamcılar'ın da hayatı ajandalarına göre tesis etmek istemeleri, gayet anlaşılabilir. fakat sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalar, hayatın "toplum mühendisliği"ne izin vermeyecek denli sonsuz değişkene bağlı olarak aktığını; ajandasında toplumu belli bir yönde değiştirmek isteyen siyasi hareketlerin "arkaik" olduğunu göstermekte.

söylenen her söz, yapılan her davranış hayatın kimliği üzerinde etkilidir. hayat, özneler arası diyalektik üzerinde yükselmekte. hayata güvenmek gerek ama seyirci olarak değil, oyuncu kimliğimizin bilincinde olarak.

olup bitenleri analiz etmek, yaşananların üzerindeki ambalajı sıyırıp çırılçıplak görünür kılmak, yunanların deyimiyle "parrhesia" (doğruyu söylemek, yun.), bir tür entelektüel anlamda sorumluluk olsa gerek. 

V. Metin Bayrak
Levent, İstanbul, Ocak 2013