barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2016 Perşembe

Anadil Üzerine


Anadil Üzerine

“Akıcı düşler görün sessiz kardeşlerim, siz ki
Anadilinizi anasütünüzle aldınız küçükken”
Richard Wilbur, To The Etruscan Poets


Ne doğumla ne de kültürle başlar insan yavrusunun dünyayla teması. Çocuk, annenin rahminden önce ruhuna düşer ve oradan bakar dünyaya; annenin dünyayı kavradığı kültürle, kültürünü var eden dille.

Anne, yaşadığı ve/veya hissettiği dilde -ki, kimi zaman aynı dil/ler değildir bunlar- konuşur; bebek, anne karnındayken dinler konuşmaları, en çok da anneye kulak verir; çünkü anlayabildiği tek kişi anne(si)dir, anne(si)nin dilidir; o nedenle anadilimiz bir yana diller(imiz) bir yanadır. (Dünyada her geçen gün artan ikidilli ya da çokdilli insanlar ve bunun (ana)dil gelişimine ya da olgusuna etkisi, yazılamanın kapsamı dışında tutulmuştur.)

Bu yazılamada Kürdistan’daki bir dostumun anadil sorunu bağlamında kullandığı, paylaştığı bir alegori üzerinden pek çok sorun gibi neredeyse kangrene dönüşen ve yerleşik ‘çoğunluk’ kültürü ve türevi ‘büyük kimlik’ ve onunla ittifak içinde kendini berkiten devlet ya da iktidarın ideolojik maniplasyonuyla halenenen, halelendikçe olguya karşı körleşmemiz nedeniyle derinleştirdiğimiz “anadil” olgusuna bakmaya çalışacağım. Anadili, eğitim bağlamında kritik ederek konunun salt politik bir mesele olmadığını somut anlamda içerimlerini görünür kılmaya (da) gayret edeceğim.

İki yıl önce Kuzey Kürdistan’da esnaflık yapan orta halli mütedeyyin bir dostumuz, “Anadil hakkında / meselesinde ne düşünüyorsunuz?” diye sordu; “Anasütü gibi helaldir.” dedim; bana: “Biz Kürtler, doğumun hemen ardından anasının memesinden -Kürtçe- alınıp sütannedine -Türkçe- verilen ve oradan beslenen insanlarınız; Türkçe, bizim sütannemiz!”

Şairane bir alegoriyle hem Türkiye’deki “Kürt sorunu”nu hem de yazılamaya adını veren anadil ve anailde eğitim konusunu can alıcı biçimde bir alegoriyle anlaşılır kılıyor. Bu, Türkçeyi sütanneye benzeten Anadolu-Mezopotamya bilgeliği karşısında yalnızca saygıyla eğilip hem kuramsal hem de politik retoriklere kulakları tıkamak gerektiği kanaatimi güçlendirdi. Greklerin “pratik bilgelik” dediklerinin bir tür ete kemiğe bürünmüş örneği olarak değerlendirilebilir.

Dünyada her gün yaşayan bir dil ölüyor ve dünya, “ölü diller cehennemi”ne dönüyor. BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) 21 Şubat Dünya Anadili Günü vesilesiyle 2009 yılında kapsamlı bir çalışma yayımlar. Türkiye'de Ubıhça (Kafkas dil ailesinden), Mlahso (Doğu Süryani dillerinden) ve Kapadokya Yunancası öldü, artık konuşan, bilen tek insan kalmadı. Yok olma tehlikesi altında on beş mevcut; bunlar: Hertevin (Siir kökenli Kuzeydoğu Arami dillerinden); Gagavuzca; Türkiyeli Yahudilerin konuştuğu Ladino; Süryanice; Abazaca; Hemşince; Lazca; Pontus Yunancası; Romani (Çingene dillerinden); Suret (Süryanice'ye benzeyen ve Türkiye'de konuşanının kalmadığı dil); Ermenice; Abhazca; Adige; Kabar-Çerkes dilleri ve Zazaca (Zazaki).

1940'larda dünyada konuşulan 3.000 dil tespit edilir; kimi araştırmacılara göre bu rakam 5.000 kimilerine göreyse 6.000. UNESCO'ya göre her yıl en az 10 dil ölmektedir. Önümüzdeki 100 yıl içinde, yerel dil ve kültürlere yönelik yaşatıcı politikalar geliştirilmediği koşulda dillerin büyük kısmı ortadan kalkacak ve geriye Çince, Malayca, Hintçe, İspanyolca, İngilizce, Almanca, Fransızca, Endonezce gibi dillerin kalacağı öngörülmekte.1

Hocam Bilge Karasu, seçmeli olarak verdiği “Metin Okuma ve Yazma) derslerinde, sık sık, “Her dil, dünyayı ayrı böler.” derdi. Ölen her dil ile fizik ve kültür/el dünyadan da o dili kurup geliştirip yaşatan birikimler de yok oluyor. Ölen her dil ile doğadaki biyolojik çeşitlilik de azalıyor. Dilin salt bir kültürel fenomen olmanın ötesinde bir ontolojiye sahip olduğu vakıadır.

Dünyaya egemen olan dil paradigması konjonkturel olarak sürekli dalgalanır. Avrupamerkezci bakışla Grekçe, Latince, Arapça, Latince, Fransızca ve nihayet İngilizce… Bu, kimi ülkeler için de söz konusudur; mesela ABD’deki Hispanik popülasyonun 2050’den itibaren İngilizce konuşanların sayısını aşacağı öngörülmekte; böylece İspanyolca’nın ABD’de birinci dile dönüşmesi İngilizcenin ise ikinci dil olması beklenmekte; bu sonucun, şüphesiz, küresel kültür için de (zorunlu) sonuçları olacaktır.

Dil, kültürün taşıyıcısıdır; kültür, dilde yaşar. Yaşayan dil, beslendikçe serpilir; dili besleyen pek çok dinamik yanında belki de en etkili olanı yazılı ürünler(i)dir ve bellek, daha çok yazı(da)dır. Kürdistan’da sokak dili yani yaşayan dil Kürtçe olmasına rağmen bütün tabelalar Türkçe. “Neden?” diye sorduğunuzda “Çünkü Kürtler, Kürtçeyi okuyamıyorlar.” 

Dil, kültürle(n)menin bir aracı; bu anlamıyla da devletin ideolojik araçlarından biri olarak tasarruf edilir. Devletin kurucu iradesi ve mensubu olduğu büyük kimlik grubu ‘çoğunluk’ tahakkümünü dile dair politikalarıyla (da) işletir: Sonuç, Kürtlerin Kürtçeyi okuyamaması. Kürdistan’dan göçe zorlanan ailelerin çocuklarının artık Kürtçeyi konuşamamaları!

Dilsizleşme, yurtsuzlaşmadır da. Yurdundan edilenler, eşzamanlı dillerini, maneviyatlarını da kaybederler. Yurdunda olup yazılı kaynaklarla beslenmeyenlerse egemen dillerce aşılanır ve asimilasyon süreci hızlanır. Egemenlik, politik bir kavram yanında dilsel içerimleri de olan bir olgudur. Heidegger, “Dil, varlığın evidir.” derken, sanırım, Tevrat’ın “Önce kelam vardı.” ayetine (de) atıfta bulunur. Wittgeinstein, “Dünya, olduğu gibi olan herşeydir.” derken dil-dünya ayrımı yapar oysa dünya, kültürel bir olgudur ve dilseldir de. Dünya, dilsel bir yaratımdır. Dilin alınması, dünyanın sonudur. Dünya, dildir. Varlığa ruhunu verendir bir bakıma, ona can, kan veren. Devletlerin asimilasyon politikalarına dilsen başlamaları ya da dili hiçbir zaman ihmal etmemelerinin temel nedeni bu (da) olsa gerek.

Dil, bir düşünme, dünyayı kavrama metodolojisi, bilincin de grameridir. Dilin yitimi, bilincin gramersizleşmesidir; anadilde düşünüp bir başka dile aktarılan ve kültürde ya da hayatta karşılığı olmayan söz öbekleridir. Dilsizleşmek, yurtsuzlaşmak yanında bir tür astım krizidir. “Bir başka dille” ya da “bir başka dilde” yaşamak, makineyle teneffüs etmektir. Kötürümleşir makineye bağlı insan. İnsanın annesine olan yönelimi kültür dışıdır, diline de!

Yazılama, anadil olgusunu “eğitim” bağlamında irdelemek amacıyla klavyeye alındı. Türkiye gibi sorunları içinden çıkılmaz kılıp çözümsüzlük ve zorunlu sonucu çaresizlik üreten ülkelerde hiçbir sorun politikadan azade ele alınamaz; sorunlar da politikayla çözül(e)mez; hayat da bu kısırdöngü içinde akar bu yarımlıklar memleketinde. Devlet, kamusal alanlar yanında zihinleri de vesayeti altına alır. İnsan, kim olursa olsun onsuz yani ister akademisyen ister işinsanı esnaf, ‘sıradan’ yurttaş… devletsiz ‘reşit’ değildir; o nedenle ısrarla ihtiyaç duyar ona; bir tür devlet bağımlısıdır çünkü ancak onunla yetişkin olabileceğini düşünür oysa onunla yalnızca “köle statüsünde varlık kazanabilir: çizdiği kimlik grupları -ki egemenlerin rengine göre değişebilir- ve rollerini icra ederek. Apoleti olan akademisyenlerin parti sözcüleri gibi bir ürün/ün tüketiciye anlatmak amacıyla PR’ını yapan “RoadShow” toplantılarından farkı yoktur ne yazdıklarının ne de söylediklerinin.

Üç yılda bir yapılan PISA araştırması, çok net biçimde anadilde eğitim almayanların akademik becerilerinin göreli olarak düşük olduğunu gösteriyor. Ve bu sonuçlar kültürel değil, anadil sorunu yaşayan ülkelerde anadilde eğitim alanlar ile al(a)mayanların başarıları kıyaslandığında ortaya çıkan apaçık hakikat. Bu konuda alanyazınında pek çok çalışma bulunmakta. Türkiye özelinde ERG yayınlarından “Türkiye’de Ortaöğretimde Kapsayıcı Durum Analizi”den somut verilere ulaşılabilir.2

PISA 2012 Araştırması Ulusal Nihai Rapor’da fel, matematik ve türkçe kategorilerinde yapılan “okuryazarlık” ölçümüünde ilk sırada fen, ikincide matematik ve son olarak da Türkçe gelmekte. Bu üç alan içinde 15 yaş grubundaki yani temel eğitimi almış öğrencilerin en başarısız oldukları alan Türkçe. Rapor:3

Türkiye’deki “Kürt sorunu”  hiç şüphesiz özgül koşullara sahip ama sık sık İspanya - Katalunya örneği ile (de) mukayese edilir. İspanya’da Katalanca yanında Galiçyanca ve Baskça da konuşulur ve bu dillerde eğitim yapılır. Yaklaşık 40 yıl süren Franco döneminin ardından kimi politikalar hayata geçirilmeye başlanmıştır. Sıklıkla sağcı politikaların ısıttığı anadil eğitimi ve anadilde eğitim, ülke gündemini işgal etmekte. İktidar/lar, dili, ideolojilerinin bir enstrümanı olarak görmeyi sürdürdükleri sürece toplumsal barışın tesisi de uzaklaşmakta. Hak gasbının olduğu yerde barışın tohumları yeşermez, ancak ölüm doğar ve egemen olur hayata.

Kaldı ki BM İnsan Hakları Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi vb. anadilde eğitimi tanıyan uluslararası ve/veya ulusüstü hukuk metinleridir. İnsanlığın ortak ürünü de denebilecek bu ve benzeri hukuk metinleri de meşru hakların korunmasını ne yazık ki tek başına sağlayamıyor.

Kamu idaresi, olgunun ya da hayatın ürettiği sorunları çözebildiği, kamunun taleplerini, ihtiyaçlarını giderebildiği -ayrım gözetmeksizin- ölçüde meşruluğunu koruyabilir; hayata ve yönetmek iddiasındaki “kamu”suna düşman hiçbir idare makamında oturamaz. 

Doğanın politizasyonu karşısında doğa, daima güçlü gelen taraf olacaktır. Dil, her ne kadar kültür/el öğe olsa da hayatı ve hayatın türevi olan devleti vareden manayı üretendir ve daha köklüdür. İnsan yavrusunun, memelerinde sütü varken annesinden koparılıp bir başka anneye verilmesi zulümdür çünkü doğasallığının ihtiyaç duyduğu koku değildir sütannesinin kokusu; koku travması da denebilecek anneli annesizliktir yaşadığı; varken yoksun bırakılmanın travması daha derindir. Savaşın içine doğmuş öfkeli çocukların yaptıklarının ve/veya yapamadıklarının sorumlusu, daha çok sütanneleri olan Türkçede değil midir?

“Reel politik”, “siyaseten doğru” gibi kavramsal retoriklerin zulme kılıf dışında bir işlevi olamaz. Anasütü nasıl ‘helal’ ise anadilde eğitim de ‘helal’dir; ‘helal’ olmanın ötesinde meşru bir haktır ve kamu idaresinin işi, sorumluluğu bu hakkın kullanılmasının altyapısını oluşturmaktır; gerisi ‘ama’lı, ‘amasız’ zulümdür ve doğaya aykırılık, hayata düşmanlıktır; hayat, düşmanlığın, hak gasbının doğurduğu savaşta değil huzur ve refahın bileşkesi olan mutluluğu yaratan barıştadır; ve bebekler, ancak, barışta büyüyebilirler.

V. Metin
Mayıs 2016, Muğla

Anahtar kelimeler: Anadil, Kürtçe, barış, anadilde eğitim, dil-kültür, dil-hafıza, anadilde eğitim hakkı, Kürt sorunu

Dipnotlar:
1. Erişim: 04.08.2016: http://bianet.org/bianet/bilim/112702-unesco-turkiye-de-15-dil-tehlikede



2. Erişim: 03.08.2016: http://www.egitimreformugirisimi.org/sites/www.egitimreformugirisimi.org/files/ERG_KapsayiciEgitim_DurumAnalizi.pdf
3. Erişim: 03.08.2016: https://drive.google.com/file/d/0B2wxMX5xMcnhaGtnV2x6YWsyY2c/view

14 Haziran 2016 Salı

Gülüş Üzerine

Gülmek, belki de bütün dillerdeki ortak fiillerin başında gelir. Gülmek eylemini gerçekleştirenin gülüşü, onu, diğer insanlardan ayıran bir tür parmak izidir.

Dostoyevski, “Bir insan gülerken onun yüzüne, gülüşüne bakabiliyorsanız, o, sizin dostunuzdur.” sözüyle gülüşün ya da gülmenin insanın, ruhunu, bir başkasına açma yolu olduğunu gösterir.

U. Eco’nun  Gülün Adı romanı, Aristoteles’in olduğu iddia edilen ve “gülme”yi konu alan kitabı merak eden keşişlerin gizemli şekilde ölmelerinin de hikâyesidir.

Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında yüzü kırış kırış olan ve henüz genç denebilecek yaştaki garson için şunlar söylenir: “Yüzü kırış kırıştı, belli ki gülmekten değil, sırıtmaktan.” Gülmenin içtenliğine karşı sırıtmak sığ, yapay ve zorakidir; sezilir bir gülüşün içten olup olmadığı. İnsan, Lacanca söylersek bilinçdışıyla kavrar bir gülüşün içten olup olmadığını. İnsanın mani olamayacağı davranışları yahut eylemleri vardır; gülmek de bunlardan biridir tıpkı ağlamak, hüzünlenmek, sevinçli bir haberle kendinden geçmek, hatta uyumak, titremek, terlemek gibi. Bunlardan yola çıkarak gülmenin iradi bir eylem olmadığı söylenebilir. İnsanın, bir canlı olarak varoluşuna -: manevi varoluşuna demek daha yerinde olabilir.- özgüdür; İnsanın tözüdür.

İnsanın karakterini, zekâsını, kültürünü, duygu dünyasını, başka pek çok eylemi, özelliği yanında gülüşü de ele verir; kim olduğumuz, biraz da “nasıl” ve “neye” güldüğümüzle (de) ilişkilidir.

Öte yandan gülmek, tanrısal bir özellik olarak da değerlendirilebilir. İnsanın gülmesi, güldüğü ortama, kişi ya da kişilere ve en önemlisi kendine – de facto yaşama- karşı takındığı kalkanları indirip teslim olmasıdır. Gülmek, teslimiyettir. İnsanın, bir anlamda doğasına yönelik teslimiyetidir; teslimiyeti hayatadır, doğayadır, kültüredir. İnsanın, bütün kalkanlarından arınıp sıfatlarından soyunmasıdır.

Arınmayı sağlayan gülüş, hayata koşulsuz teslimiyeti sağladığı gibi insanı garkeden sıfatlar(ın)dan soyunmasına da imkân sunar. En çok çocuklar güler. İnsan, yaşlandıkça daha az güler; ölümün kasvetine teslim olur ve muhafazakarlaşır. Kalkanlarının artmasına bağlı olarak gülmesi de azalır. Gülmesi azaldıkça uzaklaşır cennetinden ya da cennetten. Gülmenin yerini sinameki suratlar, mutsuzluk, birbirinden uzak ruhlar alır.

Kimi kültürlerde gülmenin ‘kadınsı’ bir davranış olduğu ve insanı ‘hafifleştirdiği’ iddia edilir. Hiç kuşkusuz ataerkil, muhafazakar, hatta mutassıp bir bakıştır bu! Gülen kadının yaydığı iktidar halesinden korkulur; çünkü o, kendini hayata bırakabilme, kalkanlarından soyunabilme becerisine sahiptir; çıplaklığın/ın, hafifliğin/in yarattığı müdanasızlığı, özgürlüğü deneyimlemiş bir varlıktır aynı zamanda. Gücü, sıradanlığa yeten ve hem kendisi cehennem olan hem de cehennem/ler yaratan “hayat”ın, özgürlüğü bulduğu yerde boğması, başka nasıl açıklanabilir ki?

‘Büyük insanlar’ ciddidir ve omuzları kalabalık bu sıfat budalaları gülmezler, bilakis her şeye kabarabilen öfkeleriyle genellikle nefret kusarlar. Türkçedeki “Ağır ol, molla desinler.” sözünün “oto-cellat”ıdırlar. Hayatlarını, kendileri dışında yazılmış bir oyunun koşulsuzca, sorgusuzca, icrasına vakfetmiş zavallılar topluluğudurlar. Gülmek, devrimdir; gülerek reddederiz, gülerek hayata, hakikate teslim oluruz.

Gülmek, kutsaldır; gülmenin ele avuca sığmazlığı, ona, koşulsuz bir iktidar halesi kazandırarak dokunulmazlaştırması biraz da bu yüzdendir.

Gülmek, iyileştirir; fizyolojik olarak çeşitli mutluluk hormonları salgılatır ve fiziksel anlamda da başta yüz ve karın olmak üzere pek çok kası çalıştırır; gülmeye bağlı olarak bağışıklık sistemini güçlendirir; insan ruhunu açarak hayatın kendine daha fazla dokunmasını –ki eşzamanlı o da hayata dokunur- sağlar.

Gülmek, varlığın kapılarını açar ve cenneti ifşa eder; cennettir, hayatı cennetleştirir: bir tür yeryüzü cenneti oluşur halesinde. 

Gülüşün önünde hiçbir güç duramaz ne şiddet ne de iktidar. Hangi iktidar olursa olsun –ister kişi ister kurum- gülünçleştiği an, kendisine gülündüğü vakit gücü elinden alınır; daha kısa bir anlatımla iktidarının sonudur.

Gülmek, barıştır. En acımasız, gaddar, sadist kişiye en öfkeli anında içten bir gülüşle gülümseyerek bakmanın –sırıtarak değil kesinlikle- tanrısallığı karşısında hiçbir güç duramaz.

Gülmek, aşktır; kimi ömürler bir gülüşün yolunda geçer, kimileriyse gülüşsüz bir ömrün yoksunluğunun yarattığı yoksulluğunda.

Haz, mutluluk, sevinç, başarı, doğum, kavuşma, mezuniyet, başarılı biten bir ameliyat, merakla beklenen bir haber vb. yaşamda arzu edilen ne varsa hepsine eşlik eden gülme, gülüş, gülümsemedir. İnsanların kalplerini, ruhlarını, birbirine açan, yakınlaştıran ruhsal ortaklıkların yolunu döşeyen yine gülüşlerdir, karşılıklı gülümsemelerdir. Aşklar da gülüşlerle başlar. Nerede gülüş varsa orada hayat vardır. Nerede hayat varsa gülüş, hemen yanıbaşındadır, mutluluğu da beraberinde getirir. İnsanın gözlerini aşıp ruhuna dokunuveren o kısacık an, evrenin bütün gizlerini sonuna kadar açtığı cömertliğidir.

V.Metin


Mayıs, 2016, Dalaman

30 Ağustos 2014 Cumartesi

barışın 'zafer'e kurbanı üzerine

bugünün anlam ve önemine dair geleninde medyada özelinde sosyal medyada yazılan, çizilen, paylaşılanları iktidar, statüko, devrim, simge, maneviyat, savaş, kan, ölüm, barış, vicdani ret kavramları açısından ertesi günün -dünya barış günü olmasını göz önünde bulundurarak- perspektifiyle kritik etmeye çalışacağım.  

bugün zafer kutlamaları yapıp savaşa, savaştaki kahramanlıklara övgüde bulunup öbür gün barış mesajları vermek, en makul tabirle benim için tuhaf, bu tuhaflığın üzerine düşünmek istedim ve bu yazıyı klavyeye almak ihtiyacı duydum. çünkü biliyorum ki bugün zafer bayramını kutlayıp örtük biçimde savaşı, kanı, ölümü kutsayanlar, yarın barış mesajı verecekler. 

ucu nereye dokunursa dokunsun her 'zafer'in "pirus zaferi" olduğu konusunda anlaşalım; çünkü zafer, savaşa içkindir. zaferi yad etmek, de facto savaşı yad etmektir. 

iktidar tarafından üretilip parlatılan takvim günleri ideolojik bir enstrümana dönüştürülerek statüko oluşumuna tuğla taşınır; diğer yandan kale ne denli yükseltilirse o denli dışarıdan gelebilecek tehditlere ve içeride yaşatılanlara eş zamanlı göz dağı verilmiş olur. statüko, pekiş(tiril)ir, düzenin fıtratına dönüşüverir. her iktidar, öncelikle simgelere dokunur; mazininkileri yıkar, yenilerini inşa eder. iktidar, kendi maneviyatını simgeler üzerinden görünür kılar. belli bir düzeni ya da mevcut statükoyu yıkmak demek bir anlamda yerleşik simgeleri parçalamak demektir. iktidarların devrimciliklerini sınayan ölçü biraz da simgeleri yıkma biçimi ve hızı olduğu kadar yenilerini nasıl ve ne kadar zamanda inşa ettiğiyle de ilişkilidir. 

düşünce, özü gereği, sınırı olmayan bir insan başarısıdır. iktidar, arkasına belli bir düşünceyi alır, mevcudu onunda dönüştürür, alternatif üretir, muhalefette olan düşünce iktidara dönüşürken statükolaşır ve eş zamanlı yozlaşır. tarih, bu tezi doğrulayacak 'devrim'lerle doludur. 

30 ağustos'u sahiplenip neredeyse dünya görüşüne siper edenlerin, hemen bir gün sonra dünya barış gününde sosyal medyadaki hesaplarının rengini "barış" yapmaları, şizofreni değilse nedir? peki buradaki saik nedir? barış istiyorsak ve bunun kalıcı olmasıysa dileğimiz, iktidar -kimin iktidarı olursa olsun- tarafından üretilen retorikleri, simgeleri ifşa edip kamusal hayattan ve hafızadan temizlemek yönünde eylemlilikler geliştirmeli insan. 

dilerim bir gün 30 ağustos'ta yunanistan ve türkiye insanları afyon'da; tarihte savaşan 'halklar' ya da taraflar da, savaş meydanlarında bir araya gelirler ve birlikte şölen yaparlar, sarılıp dans ederler, yanlarında getirdikleri içkileri birbirlerine ikram ederler ve oracıkta sarhoş olurlar. yine dilerim ki, birinin kaybına sevinmenin, daha fazla ve 'başarılı' şekilde öldürdüğümüz için gururlanmanın ruhumuzu zehirlediğini fark eder; statükoya dönüşen iktidar retoriklerinin kirlettiği dilimizden, maneviyatımızdan azadeleşiriz. 

zafer, kanın, ölümün taçlandırılmasıdır bir bakıma. barış taleplerinin naif bulunması, savaşa içkin olan zaferin ve statükonun onaylanmasıdır. statükoyu bir daha palazlanmayacak şekilde hayatın dışına itmek, onun, üzerinde varlık kazandığı simgeleri(ni) anmamaktır. o nedenle ben de "zafer bayramı"nı anmayı, vicdanen reddediyorum. bununla zaferi, kanı, savaşı, ölümü... kutlamayı da vicdanen reddediyorum... 

dileğime, hayalime ortak olmayadır çağrım yani barışa, hayata, gülmeye, aşka...

V. Metin Bayrak
30 Ağustos 2014, Kağıthane, İstanbul 

18 Ekim 2013 Cuma

askere gitmeyin!

askere gitmeyin!
askere gitmeyin!, çünkü iktidarın, ideolojik bir aracı olan askerlik kurumu aracılığıyla (da) insan bedeni ve bilinci üzerinde tahakküm kurarak kişiyi, toplumu ve insanlığı özgürlükten, güvenlikten, refahtan, mutluluktan uzaklaştırması ne etik açıdan ne de siyaseten meşrudur; dünya barışına, dünya yurttaşlığına (cosmopolitas) katkıda bulunmak için çabalayan biri olarak ben gitmedim; yaşamı(mı)n nesnesi değil öznesi olmak istedim hep; siz de askere gitmeyin, kendi yaşamınızın öznesi olun, savaşa değil, barışa ve mutluluğa nefes al(dır)ın!*

* bu metin, "askere gitmeyin!" kampansına destek vermek amacıyla kaleme alınmış ve http://www.askeregitmeyin.com/ sitesine gönderilmiştir. 13 ekim 2013 tarihine kadar siteye ulaştırılan metinler, kitap haline getirilerek yayımlanacaktır.

v. metin bayrak
28 eylül 2013'istanbul, levent

21 Mart 2013 Perşembe

barış üzerine ya da parrhesia

barış üzerine ya da parrhesia*
“usul, esası belirler.”

thales’e sormuşlar, insan için en kolay şey nedir diye, öğüt vermek; peki insanı en son terk eden şey nedir diye sorduklarında ise umut demiş. pandora’nın kutusu içinde kalan son şey de umuttu. evet, umut en son terk eder belki de asla terk etmez insanı. ama nedense bir de nietzsche’yi hatırlarım umut söz konusu olduğunda: “umut, en son kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır.”  meseleye pek çok açıdan bakılabilir. savaştan beslenen kan içicilerden değilsek, ki aklı başında olan hiç kimsenin bunu arzu ettiğini düşünmüyorum, mevcut durumun devamı istenmez.


vicdan yıkamak deyimini kullanıyorum pek çok bağlamda. türkiye’nin kendince bir sorun çözme ‘becerisi’ olduğu hepimizce malumdur. hani adorno, “yanlış hayat doğru yaşanmaz.” der; burada yaşayanlar, bir sorunu çözerken birden çok sorun yaratarak yaşamı içinden çıkılmaz hale getirmekte çok başarılılar. ısrarla bir yanlışı bir başka yanlışla çözmeye çabalayarak zaman, emek, kaynak... israf ederler ama hayatlar(ı) sona erse de umut(ları) hiç tükenmez.


"biz, bize benzeriz." deyimi, sorunların çözülmeden kalmasını da meşrulaştırmakta; karar vericiler, "kim çözmüş ki biz çözelim...” rasyonalizasyonunda. “iktidar olmak” ile “hükümet olmak” kavramlarının özdeş olmadığı ve/veya gör(dür)ülmediği bir ülkede hükümet etmenin sorumluluğu göreli olarak azdır.


türkiye’nin yarımlıklar ülkesi olduğunu sıklıkla pek çok bağlamda kullanmaya başladım. nereye baksam bir yarımlık, hamlık, olmamışlık, çiğlik, tatsızlık, eğreti durmak... barış görüşmelerinde de bunu görmek nedense şaşırtmıyor. barış görüşmelerine başlamadan önce pkk lideri ile ilgili idam cezasını gündeme getiren bir iktidar ve onun başından beklenenleri görünce kavram dünyam körleşip müdrikem lal oluyor.

tarihle barışmak, arı kovanına çomak sokup ortalığa her şeyi saçmak... bu iddialar, çok güzel, çok janjanlı da ülkede somut anlamda değişenin ne olduğu, türkiye’nin uluslararası endekslerdeki yerinin ne anlamda değiştiği, hatta değişip değişmediği tartışılır. müthiş bir pr desteği ile kitleler üzerinde yaratılan, umutla beslenen, bilinçaltı müslüman olan bu ortadoğululuğu ağır basan kitlelerin umutları üzerinden gösterilen havuçlarla gazları alınarak iktidar kendini kökleştirmekte. iktidara tapınan kitleler için kült yaratmak, akp pr’ının ve sözüm ona muhafazakar hareketin şah damarını oluşturmakta.


insan, yaratılan illüzyon içinde şu soruları sormadan edemiyor: neyin barışı, beş bin köy yakılmış, faşist bir asimilasyon uygulanmış ve şaşırtıcı biçimde hala uygulanmakta. orta anadolu, bursa, ege’de sıklıkla olup bitenleri, karadeniz'de yaşananlara bakınca tarihte olup bitenlere sünger çekip geleceğe bakmak, kardeşlik... ne güzel ve kimsenin yadsıyamayacağı ifadeler olarak pr ile yaratılan akp kültünü mutlaklaştırmakta.  istanbul, savaş mağduru kürtlerin hayatta kalmak için verdiği mücadelenin sahnelendiği yerlerden yalnızca biri. kurucu ideolojiye gidilebilir, sorunun kökünü anlamak için ama cumhuriyet, osmanlı’dan devraldığı ermeni meselesine, kürt meselesini eklemiş, yetmemiş, ulus-devlet yaratmak adına içteki gayrimüslim ve türk olmayan unsurları eritip kürtaj ederek kimlik inşa sürecini derinleştirmiş; bu ilke ya da ideoloji etrafında da politika üretmiş. 1970’lerde buna kıbrıs meselesini de eklemiş ve artık büyüyen ve dünyaya göreli olarak entegre olmaya başlayan -artık kim değil ki- türkiye’nin sırtındaki yumurta küfesiyle yaşamasının imkanı kalmamıştır. sermaye, ab, abd, küresel konjonktür.... meselelerin sırasıyla çözümünü istiyor; istiyor da halklar istemiyor mu? en başta da kürt halkı? ama olgunlaşması gerekir bir sorunun çözülebilmesi için. peki can alıcı soru(n) şu: olgunlaştı mı? katalizöre ihtiyaç var mı? az önce saydığımız dinamikler katalizör işlevi görebilir; görmelidir de; barış için değerlendirilebilecek her türlü imkan işe koşulmalıdır.  fakat endişem, yazının alt başlığında dile getirilen “usul, esası belirler.” ilkesinin göz ardı edilmesi. nasıl ki kürt coğrafyası türk kimliği yaratmak, müslüman olmayanlardan arındırmak için ideolojik olarak osmanlı ve cumhuriyet tarafından kullanılmış, ardından da göreli olarak işi bitince kürtleri ezmeye, sindirmeye, asilime ezmeye başlamış emperyal düşler gören iktidar sarhoşluğuyla "hikmet-i hükümet"e teslim olmuşken mi gelecek barış? ergenekon, kck yargılamalarındaki devlet güvenlik mahkemesi kimlikli mahkemeleri koruyan, hatta özel statüde mahkemeler kurarak adil yargılama usullerini ihlal edip hukuku dolaşarak “hile-i şeriye”ye başvuran zihniyet mi?

ayrılık? federatif yapı, demokratik özerklik, güçlendirilmiş yerel yönetimler ve meclisleri, kurucu halk olarak anayasada yer almak, anayasal yurttaşlık, ana dilde eğitim, savunma... pek çok kavram dillendirilmekte. dikey örgütlenme burada da kendini göstermekte. %10 barajı dururken, kck davasından binlerce insan (siyasetçi, öğrenci, akademisyen, gazeteci vb.) sırf kürt kimlikleri nedeniyle içerdeyken, faşistçe yargılanmaktayken neyin barışı?

“barış” deyimi, savaşın ikrarıdır. savaş, neyin savaşıdır? bölünmenin, küçülmenin, varsa yoksa toprak, mülkiyet, fetih, erkek akıl, maziye özlem, kendini mazide konumlandırma, emperyal düşler... şimdi de yeni-osmanlıcılık akımı yaratılmıyor mu? osmanlı coğrafyasına yeniden egemen olmak isteyenlerin megalomanisiyle makaleler yazılıp çizilmiyor mu? sünni şeriatla beslenen erkek akıl, bir tür arkaik kimliksel orgazm yaşamıyor mu üretilen yeni-osmanlıcılık akımıyla.

“elleri kanlı, katil, vicdansız, bunun hesabını vereceksin, intikam(ım) alınacak, kanı yerde kalmayacak, devran elbet bir gün dönecek, yaptığın yanına kar kalmayacak...” bunları çoğaltmak olanaklı. şiddetle beslenen ataerkil kültür, 'erkekçe' bakar meselelere ve şiddeti, gururu, gücü, hakimiyeti temele alarak sorunları çözmek ister görünür; çözmek ister görünür, çünkü, hareket ettiği kavramlarla sorun çözülmez, derinleştirilir. zaten sorunları doğuran, derinleştirilen, kronikleştiren kavramlar ortadayken bu kavramlarla barışı tesis etmek, en kısa anlatımla bir tür illüzyon yaratmaktır.

barıştan yana olan ve karşı olan diye iki kör kategoriye hapsedilemez hayat, entelektüellerin yaşayan herkes gibi kanaatlerini sakınmasızca ifade etmeye hakları vardır, haktan öte sorumluluktur; en çok da entelektüellerin. barışı tesis etmede, hepimiz ortak akla katkıda bulunmalıyız. antik yunan’da duruşmalar karanlıkta yapılırmış ki söyleyene değil de söylenene bakılsın diye; ben de ne erdoğan ne akp ne de öcalan ile ilgileniyorum. somut anlamda yapılan ve bunun sonucu çıktının ne olacağı, simgelerden daha çok ilgilendiriyor beni. elbette tarih, birtakım isimler üzerinden olayları anlatacak; isimler, magazin olmanın ötesinde herhangi bir anlam ifade etmiyor bana. ortak akıl için konunun tarafı olanların bir araya geldiği platform oluşturulamaz mı? yıllardır bu meselenin tarafı olmuş, bu anlamda araştırmalar yapmış kişi, kurum ve kuruluşlar, süreci yönetecek akil bir kişinin yönetimi ve koordinasyonunda neden toplanmaz. sahaya kandil ve öcalan’ın sürülmesi, mit müsteşarı üzerinden bizzat erdoğan’ın inisiyatif alması aristoteles’in çok yerinde ifade ettiği “çok kişinin yanılma ihtimali bir kişinin yanılma ihtimalinden azdır.” tespitine aykırı değil mi? sürece meclis angaje edilerek barış sürecini, millet adına neden meclis yönetmez? mecliste kurulacak barış komisyonunun oluşturacağı akil insanlar ile coğrafyanın geleneğinde olan anlaş(tır)ma kültürü neden işletilmez?

“usul, esası belirler.”, hukukun temel ilkelerinden biridir. metodolojik olarak süreç henüz olgunlaşmadan, erdoğan’a başkanlık yolunu açacak anayasa ve diğer düzenlemelerle ilgili akp - bdp koalisyonu üzerinden kökleri derinlerde, kronikleşmiş, onbinlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın yerinden edilmesine, göçe zorlanmasına neden olan, yüzlerce milyar dolara mal olmuş... bir sorunu -belki de sorunsal demek daha doğru- çözmenin bir yere yol, baraj ya da köprü yapmaktan farklı ele alınması gerektiği açıktır. bu nedenle sürecin yalnızca mit - erdoğan - akp / pkk - kandil - öcalan- bdp üzerinden işletilmesi, sürecin ciddi bir malipülasyonla işlediğinin ikrarı olarak okunabilir.


“barış görüşmeleri”ni, bölgenin yüz yıl önce cetvelle çizilen sınırlarının değişen dünya dinamikleri nedeniyle yeniden çizilmek istendiği günümüzde amaçlananlar, kanımca şunlar olabilir:
a. amerika’ya karşı rusya ve çin’in egemenliğini kırmak için sünni blok kurarak ırak’ın ardından suriye’yi de parçalamak
b. kuzey ırak’taki kürdistan özerk bölgesi’nin ardından türkiye kürdistanı’nı tüzel kişiliğe kavuşturmak; buna suriye kürdistanı’nı eklemek
c. dördüncü ve son halka olarak iran kürdistanı’nı büyük kürdistan’a dahil etmek
d. iran’dan kürdistan’a ilhak edilecek bölgeyle birlikte iran’ın bütünlüğü sarsılarak hazar’ın güneyindeki büyük azerbaycan’ı kurarak iran’ı etkisizleştirmek
e. dört ülkeye yayılmış kürdistan’ı yumuşak da olsa federatif yapıyla birbirine entegre edip suriye kürdistanı üzerinden akdeniz’e açarak türkiye’ye alternatif bir şerit oluşturmak
f. türkiye’yi sorunlu bölgesinden ayırıp ab içinde göreli olarak eritilebilir niceliğe getirerek entegrasyonunu olanaklı hale getirmek
g. ab uyum yasaları arasında yer alan yerel yönetimleri güçlendirme, yeni anayasa, başkanlık sistemi ile yavaş yavaş üniter yapıyı federatif yapıya evriltmek
h. kurulacak federatif yapıyla osmanlı coğrafyasıyla ekonomik iş birliği üzerinden türk sermayesinin ab, abd ve küresel sermaye ile kuracağı ortaklılar üzerinden bölgede hakimiyet kurmak
i. türkiye’nin taşeronluğu ile batı blokunun -ve de facto küresel sermayenin- bölgeye egemen olmasını sağlamak


sonuç
mutluluk, huzur ve refahın optimum bileşkesi olarak okunabilir. insanlar, nasıl mutluluk için mücadele ediyorlarsa toplumlar da temel olarak mutlu bir yaşam sürmek isterler tıpkı tek tek insanlar gibi. bunun hangi şemsiye altında olacağı tali bir meseledir. barış görüşmeleri, huzur ve refah için altyapı oluşturabilecek mi? mutluluğun koşulları olan huzur ve refah nasıl sağlanacak? bu açıdan baktığımda sürecin yeterince olgunlaştığı kanaatinde değilim. her şeyin akp ve taşıdığı taşeron(cu) maneviyatını kaba materyalizme, pragratizme ve bunların bileşkesi olan oportünist zihniyetin kökleşmesine tahvil edildiği, hukukun eğilip büküldüğü bir siyasal iklimde “amaç” olan barışın apar topar sağlanabileceği düşünülmekte. usul ihlallerine rağmen girişimi desteklemek, sürece destek vermek insan olmanın gereği olsa gerek. beklenti çıtasını yüksek tutmak, illüzyon yaratmak, her şeyin mite, insanların kolayca azize, evliyaya dönüştü(rüldü)ğü coğrafyada duygular, mantığa egemen olur sıklıkla. serinkanlılıkla iyileşmeye katkıda bulunmaya gayret ederek ideal olana “roma, bir günde kurulmadı.” özdeyişini hatırlayarak yaklaşılabilir.

* yun. doğruyu söylemek, hakikati söylemek.

v. metin bayrak
istanbul, newroz’13