dil-hafıza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dil-hafıza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2016 Perşembe

OZANLARDAN YAZILM(CI)LARA HAFIZA

OZANLARDAN YAZILM(CI)LARA HAFIZA

Bir Bilinç Ontolojisi Kurma Denemesi

“Hafıza Üzerine” konu başlıklı bu yazılamada “hafıza” kavramı, bilginin saklandığı kaynak, insan bilincindeki yeri ve etkisi, iktidar ve kültür bağlamında tartışma konusu edilecektir.

Nörobiyoloji, nörofizyoloji alanındaki güncel bilgilerimiz, bilginin, nöron adı verilen beyin hücrelerinden saçaklanan sinapslarda saklandığı ve/veya sinapslar arasında kurulan bağlar olduğu yönünde. Düşünme, hatırlama, bağlantı kurma gibi zihinsel faaliyetler, birbirine temas etmeden bir tür elektrik akımı şeklinde sinaptik bağlantılarla gerçekleşmekte. Epistemolojik anlamda bilgi, işi olgu, kavram, sorun ya da obje arasında kurulan bağ, daha önce görülmemiş bir ilişkinin dillendirilmesi olduğuna göre sinaptik bağlantının bir türüyle özdeştir.

İnsan bilinci, zihinsel yapısı, belleği, bilgi kaynağının sentaksına göre biçimlenir. Bunun en somut ve de güzel örneği, yazıdan evvel belleğin ya da tarihin ozanların diliyle kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır. Hatta Muhammed Peygamber’e 40 yaşındayken inmeye başlayan Tanrı kelamı Kuran-ı Kerim, 3. Halife Osman devrinde yazılı dile aktarılır; o zamana değin birden fazla kişinin ezberinde tutulur. İzmirli Homeros’a vakfedilen İlyada ve Odisea destanları da dolaşımından çok uzun yıllar sonra yazıya aktarılır. Destanların şiirselliği, kuşaktan kuşağa aktaran ozanların dokunuşlarına da bağlıdır.

Destanların manzum yapısı, anonimliğe, yazının kültürel hayata dâhil olmasıyla, yerini, zamanla nesre bırakır. Manzum eserler, bellek tarafından, nesir eserlere nazaran daha kolay tutulur ve aktarılır. Nesir, okuyanı ve/veya dinleyeni pasifleştirir; iktidara, bu anlamda, daha fazla içkindir. Bilgi, daha çok yazıda ete kemiğe bürünüp nesneleşir; simgelerle simgelerde nesneleşen bilgi; taşta, kilde, parşömende, kâğıtta, diskette, mikrofilmde, hard diskte ve artık serverlarda nesnelleşir. Bilginin, yapay zekâyla yazılıma dönüşmesi, eşzamanlı, dijitalleşmeyi doğurur. Bu yazılamada, bağlamsal anlamda, fona bilgi – bellek – iktidar kavramları alınarak h a f ı z a bağlamında bir tür “bilinç ontolojisi” yapılmaya çalışılacaktır.

Dil – kültür bağlamında “İnsan bilincinin grameri, kendisini işleyen bilginin gramerine göre şekillenir.” tezi, sıklıkla dillendirilir. Söz konusu tez; insanlık, kültür ve uygarlık tarihi, bilgi – bellek – iktidar ve bilinç bağlamında kronolojik olarak tartışma konusu edilerek temellendirilmeye çalışılacaktır.

Bilincin katmanal evriminin, doğrusal işlediği iddia edilemez daha çok sarmal hareket ettiği düşünülebilir. Yazılamanın amacı, söz konusu sarmal hareketi, sarmalın beş temel “durak”ının soyutlaması irdelenerek aktüel bilinci nesnelleşrerek ifşa etmektir. Sarmal yolculuğun kırılma noktaları: doğal, dillenme, dilsel, altdil/ler ve dijitalleşme. Her dönemde bilen, bellek oluşturan özne olarak anılan insanın varlıkla ilişkisi, insan bilincinin ontolojisini sürekli değiştirmiştir, buna bağlı olarak hayat/ı da!

Kronolojik olması doğrusal kılmaz bilincin evrimini; hareketi, sarmal bir yapıya sahip olduğu gibi, her aşama, öncekini kapsar, içine alır ama özüne de sirayet eder; çünkü diyalektik işler. Her yeni katmak, mazidekini içerir lakin ondan başkadır. Özünü mavi oluşturur ama özü mazi/deki hali değildir. Değişimi özselldir aynı zamanda.

I. Doğal Dil
Varlık – İnsan – Özdeşlik – Doğrudandık
Doğal Dil, insan türünün antroposentik anlamda henüz bilinçten yoksun olduğu dönem işaret eder. Bilinçten yoksunluk, pür doğasallık, insanın evrim sürecinin henüz başlamadığı döneme eşlik eder.
İnsan türü dâhil her varlık, bütünlüğü olan birlik, yaşam, doğa içindedir. Ben ve öteki ayrımı, henüz, söz konusu değildir. Var olanlar, canlı – cansız, tehlikeli – tehlikesiz, yararlı – zararlı vb. dikotomik olarak kategorize edilir. Yaşamsal içgüdüyle ve koşullanmayla nesne ve imgesi arasında özdeşlik söz konusudur. İnsan, henüz dilsizdir, bilinçten yoksun; varlıkla dolaysız bir ilişki içindedir, özdeştir.

II. Dillenme
Varlık – İmgelem –Mekân
a. İlk mırıldamaların başladığı, bir ya da iki heceli sözlerin çıkarıldığı, “el-kol hareketleri” ile kimi kaygı, korku, mücadele yollarının aktarıldığı dönemdir.

b. Dilsel bir varlık olarak insan ve bilincini önceleyen bir tür hazırlık dönemi olarak da düşünülebilir. İnsanla varlık arasına kavramlar girmeye başlar. İnsan bilincinde nesne/varlık, zihinsel imgelem yoluyla canlanmaya başlar. Bu dönemde birkaç hecelik dil ve el-kol hareketleri bilinçte oluşan ve nesneyle eş anlamlılık dışında oluşanı anlatma pratiğidir.

c. İnsanın ayağa kalkamaya başladığı, doğal akışının değişmeye başladığı, ön ayaklarıyla – henüz elleri değildir – taşları alıp birbirine vurmaya başladığı, alete, daha doğrusu zihninde oluşturduğu biçime yöneldiği dönemdir. Nesneyle ya da varlıkla insanın arasına simge, dil, kavram girmiştir.
Derkenar – I
İlk dönemde genetik yol dışında “bilgi” aktarılmaz. Oysa ikinci dönemde nesne, yani av için sivriltilen taş ve mızrak, aktarılır. Bunlar, artık, birer kültür ürünüdürler. Kaldı ki taşları sivriltmek için ayağa kalkan insan türü, doğasallığından yavaş yavaş uzaklaşmakta ve doğasıyla ürettiği kültürü arasında diyalektiğin sonucu çatışmalı bir varlığa dönüşmektedir.

III. Dilsel
Varlık – Kavram – Yazı – Tarih
a. Bu dönemde oluşmaya başlayan dil ile ikinci dönemde realize olan simge – varlık – birleşir. Bu dönemde hem nesne hem de o nesnenin yapay dilde ve bunun hem nedeni hem de sonu, bir anlamda özdeş olduğu bilinç, kendini göstermeye başlar. Bilinç, insanın, insanlaşma süreci denen evriminde kritik bir dönem, bir tür kırılmaya karşılık gelir.[1]
b. Komünler şeklinde yaşayan avcı ve toplayıcı toplumlarda nesne – dil eş zamanlılığı, insanı bir kültür varlığına evriltir. Nesneler çoğaldıkça, onlara ad verilir; bunların yapılışının, kullanılışının aktarımı, eşzamanlı, dili yapılandırır. Karmaşıklaşan nesneler ve kültür, dili ve nesnesi ile öznesi olan bilinci şekillendirir. Dil – varlık diyalektiği bilinci yapılandırdıkça kültür dünyası genleşir ve doğa da kültür dünyasına dâhil edilir. Varlıkla insan arasına “dil” girer: dil ile birlikte insanla bilgi arasında artık “zaman” zardır. Bu, yeni bir durumdur ve günümüz insanının bilincinin kökleri burada da aranabilir.
c. Henüz yerleşik hayata geçilmemiştir. Çeşitli kovuklar ve mağaralar kullanılır. Mağara duvarlarına ağırlıklı olarak habitatlarındaki mücadeleler dinsel birtakım saiklerle de soyutlanarak resmedilir. Sanatın öyküsünün de başlatıldığı bu örnekler, insanla varlık arasına nesneleşmiş simgenin girmesidir. İz bırakmaktır. İmgenin simgeye dönüşmesidir. Dillenme, zihinsel tasarımın sesli, şekilsel, resimsel vb. formlarda dillendirilmesidir. Kültür, imgelerin çeşitli dilsel formlarda dıştalanmasıdır.

Derkenar – II
Bilginin somutlaşmasıdır bir bakıma kültür ürünü nesne – mızrak – gibi bellek de. Yontulmuş taş, el-kol hareketi, iptidai mırıldanma ve birkaç hecelik sesler, mağara duvarlarına çizilen resimler, klanların, şamanların vücutlarına yaptıkları süsler vb. her biri genel anlamda kültür, özel anlamdaysa dildir ve belleğin ete kemiğe bürünüp somutlaşmasıdır; bir bakıma somut bellektir.

IV. Altdil/ler
Varlık/lar – Diller – Metalanguage – Altdil/ler
a.  Yerleşik hayata geçilmesiyle mimari mekanlar üretilir. Toprak işlenir. Yaşanan çevre süslenerek habitat manalandırılır. Tapınakta ve/veya tapınakla çeşitli sembollerde dinsel, büyüsel iletiler yaratılır.
b. Yazının keşfiyle birlikte insan ile varlık arasına yazı girer. İnsanın yarattığı ikinci dünyanın temelleri atılmış ve insanın en büyük hapishanesi olan mana dünyası böylelikle inşa edilmiş olur. İnsan, dil ile artık bilim üretmek zorundadır. Çünkü doğadan soyutlanmış, dünya içinde dünya kurmuş, doğal dünyanın içine, onunla özdeş olmayan bir tür replika yahut simülasyonu olan mana dolu bir dünya kurmuş ev içine girip kendini içinde açılacak sonsuz kapılı labiranta hiç çıkmamacasına girmiştir. Bilim, işte bu labiranttaki kapılar toplamıdır. Bilim, bilincin hem nedeni hem de sonucu olan bu sentaksın ürünü olan semantik bellektir.
c. Modern zamanlar olarak da nitelendirilen bu dönemde yeni olan görelidir: eskinin konumlandırılmasına bağlı olarak tasarımlanır; yer yer deyim yerindeyse ideolojik olarak üretilir. Literatürdeki uzlaşıyla göre Yeniçağ ile özdeşleştirilir.[2]
d. Modern devletler, eğitimi mabedler ve sarayın dışına çıkarır. 19. yüzyılda endüstri devriminin sonucu olarak kentler, günümüz ekonomi-politikası sonucu hacmen büyür ve kültürel bağlamda hererojenleşir.  Din, politika, ekonomi, eğitim, sanat vb. kitleselleşir; kitleselleşmesi politize edilmesine yol açar ve bunun zorunlu sonucu olarak da ideolojikleşir. İdeolojik boyut kazanan bilgi ve türevi ürünlerle modern devletlerin alakası bu bağlamda anılmaya değerdir. Modern devletlerin ve/veya ulus-devletlerin hafıza kavramıyla uğraşıları da buna örnek gösterilebilir. En karikatürize örneği, arkeolojinin 19. yüzyılda ulus inşasında ideolojik bir araç olarak kullanılmasıdır. Mazinin, bugünden tasarımlanmasıyla bugünün maziye göre konumlandırılması. Bugünün, mazi tarafından belirlendiği illüzyonuyla mazinin bugünün sığ ve ideolojik konseptiyle inşasında hafıza oluşturmak(k)! Olgu, hiç şüphesiz tek taraflı ve doğrusal değildir. Diyalektik her yerde ve herşeydedir. Hüçbir şey diyalektik süreçlerin dışında kalamaz. Mesela burjuvaziyle birlikte doğan kafeler, belleğin ve kamusal alanların sivilleşmesini de beraberinde getirmiştir. Etkileşim, karşılıklı olarak besle(n)menin hızı ve türü artmıştır, artmaya da devam etmektedir.

V. Dijitalleşme
Varlık – Varlık – Dolayısızlık
Bilgi toplumu, kitle iletişim araçları, bilgisayar, yazılım, internet, online erişim, sanal gerçeklik, insanın arayüze dönüşmesi, avatar/laşma vb. günümüz insanının bilincinin gramerinin sentaksının ve de facto semantiğini oluşturan terimleridir. İnsanla doğa arasında, dijital çağla, dolaysız ilişki yeniden kurulur. Simulakr/lar, tam da bu noktada anlam kazanır. Kimi eğitimlerin – pilot, sürücü vb. simülasyonlar da yazılımın yarattığı illüzyonlarla yapılması, insanın maziye yani doğal duruma avdeti olarak da yorumlanabilir, lakin bu avdet, yukarıda da anıldığı gibi, dairesel değil sarmalıdır.

İnsan türünün dil-bilinç evriminin panoramik bakışının ardından belleğin evrimine, başkalaşımına kısaca değinerek yazılmamanın kendini inşasına devam edelim, zamanda akmaya: panta rhei! (Herakleitos’a selam!)

Bellek
Bellek; şamanlardan, ozanlardan taşlara, mimari mekânlara aktarılır. Onu tarif etmek, değiştirmek göreli olarak güçtür. Şüphesiz onu üretmek de. Hangi güç, dinsel ve/veya yönetim erki olmaksızın belleği üretebilir? “Üretmek” fiilini özellikle kullanıyorum çünkü bellek, olgunun yaşanmasıyla oluşur ya da olgunun yaşanmasıdır. Belleği oluşturmaksa iktidara, güce, olanaklara, inanca, yaşama dair derde vb. içkindir. İktidar, bellek yaratabilmek, oluşturabilmektir de. El-Kaide’nin Afganistan’da ve türevi IŞİD’in Suriye pratikleri, SSCB’nin Çarlık Rusya’sına, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’ya, İslamiyet’in pagan Arap inanışına ve kutsallarına, Hristiyanlığın Roma’da tanınmasının ardından yapılanlar – mesela İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılması-vb. yaklaşımlar, uygulamalar, bellek versus karşı-bellek diyalektiğine örnek gösterilebilir.

Bellek oluşturmanın iktidar, sermaye, inanç vb. kavram ilişkisinin kimi somut örnekler üzerinden gösterilmesinin ardından “bellek” konusuna odaklanarak sürdürelim yazılamamızı; düşünmemize, raslamsal düşünme pratiklerinin desteklediği hipotetik tezlerle devam edelim açmaya çalıştığımı patikada.

Belleğin taşıyıcısı olan nesnelerin güçlülüğü, sağlamlığı, dayanıklılığı, tahribatın görece zor olması vb. açılardan bakıldığında kronolojik olarak mantıksal-olgusal bir evrimden söz edilebilir. Yazılamanın raslamsal tezi de bu “tespit”te varlık kazanır.

Nesnelleşmiş bellekler ve/veya Bellek mecraları
Bellek nesneleri
·         Hafıza
·         Taş
·         Kil tablet
·         Papirüs
·         Parşömen
·         Kâğıt
·         Mikrofilm
·         Disket
·         Harddisk
·         Server

Dijitalleşme, 1950’lerde bilgisayarın hayata dâhil olmasıyla başlatılabilir; yapay zekâ da eşzamanlı hayatı, dünyayı şekillendirmeye.

İnsan, ozanlardan öğrenirken, mabetlerden, devletin resmi kurumlarından, şimdi yazılımcıların ürettiği programlarla bir tür ara yüze dönüşerek öğrenmektedir.
İnsan beyni -günümüz deneysel çalışmalar ışığında nörobiyoloji, nörofizyoloji kavramlarıyla incelendiğinde-, öğrenme yoluna ya da metodolojisine ve uyarıcı türü, şiddeti ve çeşitliliğine göre şekillenir.

Soru/n şudur: Dijitalleşmeyle bellek nasıl oluşturulup muhafaza edilecek; bir tür arayüze dönüşen insanın bilinci nasıl şekillenecek? Metodolojik olarak insan bilincinin bir tür ontolojisi yapılarak yukarıda anılan sürecin ve sorunun izi sürülebilir. 

İnsan, bilme konusu haline getirdiği varlık alanına ne tür araçlarla ya da yollarla yaklaşır? Öznesi olduğu süreçte bilgiyi nasıl işler ve imgelem/e dünyası nasıl şekillenir? Epistemoloji, şüphesiz Batı Metafiziği baz alındığında Greklerle başla(tılı)r; oysa Klasik Antikite, insan türünün, evrimleşme, insanlaşma ya da etik varlığa dönüşmesinde çok yeni bir döneme karşılık gelir. O nedenle bu yazılama, insanın bellek oluşturma süreçlerini kavramsallaştırmada “hazır” dönemleri kullanmaktan ve yerleşik iktidarı –paradigmayı- yeniden üretmekten imtina ederek dönemleri/ni kavramsallaştırma ve temellendirme iddiasındadır.

Dijitalleşmeyle doğan ya da dijitalleşmenin kendisi, onunla özdeş yapay zekâyla insan, bilme konusu yaptığı evreni, tıpkı dilsiz ‘türdeşi’ gibi dolaysız müşahede eder. İlkelleşme, doğal duruma dönme şeklinde de telakki edilebilir. Aynılık ya da benzerlik, Hegelce söylendikte sarmaldır. Aynı ya da benzerdir ama diyalektik nedeniyle ontolojisi farklıdır. Dolaysızı fizikselken şimdi artık dijitaldir, dolaysızı yazılım aracılığıyla deneyimlenir.

Dijital dokunma, her ne kadar duyuları aşıp doğrudan sinaptik bağlantı oluşturmaya, vitaminin doğal besinler yerine drajelerden alınmasına, benzetilebilir. Nasıl ki drajelerle beslenme, fizyolojik yapıyı, metabolizmayı büyük ölçüde atıllaştırırsa, dijital bilme de aynı şekilde bilme sürecinde insanın duyusal, duygusal, bilgi nesnesinin sonsuz uyarıcı kimliğinden soyulmasına, tekyüzleşmesine neden olur. Zamanla beyindeki dallanmaların, saçaklanmaların azalacağı öngörülebilir; çünkü dallanma, saçaklanma, uyarıcı çeşitliliğine bağlı oluşur; uyarıcılar ne denli sonsuzsa dallanıp saçaklanma da o denli çeşitlenir, işler ve bunların sonucu güçlenir. Duyuları, duyguları katılaşan insan neye evrilir? İnsanlığın bilinci, duyularsız nasıl bir ontoloji yaratır?

Bilincin grameri olarak kavramsallaştırdığımız “resim” korkutucudur. Bir tür Cesur Yeni Dünya distopyasında karikatürize edilen ‘avatarlar’ bizleri beklemekte. (A. Huxley’e Selam!) bu noktada cyberglar ve avatarlar anılmaya değerdir. İnsanın, üretimdeki yerini her geçen gün önce mekanik, ardından elektronik şimdi de robotlara yani yazılımlara bırakmasıyla çalışma, üretme kavramları ve süreçlerinin dışına itilmesiyle kölelik mutasyona uğrayarak çalışmaktan, üretmekten tüketmeye dönüşür; eğlenme, tüketimin bir başka yüzüdür. (Adorno ile Horkheimer’e Selam!)

Ekonomi-politik, salt ihtiyaç giderme olarak tasarruf edilemez; insana dair her etkinlik manaya, bilince içkindir. Sürecin üretim-verim-kar kavramlarına indirgenmesi, mana halesinin dağıtılması ya da kırılması anlamına geldiği iddia edilebilir.

Yapay zekâyla yeni bir kölelik müessesi doğmakta. Arayüzler, bir tür köledir, çünkü her ne kadar programın kullanıcıları yani ‘operatörler’ olsalar da, iradeleri yoktur çünkü ‘sistem’ yani kendisi otonom iradi bir özneye dönüşen yazılım, buna izin vermez. İnsan, artık bir tür aksam, bir yapının bileşenlerinden biri ya da bir tür eklentidir, merkezde değildir. Bir bileşen olarak söz konusu resim içinde özne olduğu söylenemez; özne, nesneleşmiştir; insan, bilinciyle birlikte artık nesnedir. Yazılımcılarsa üst sınıf köleler; kaldı ki her yazılım, artık, devasa yapılardır ve tekil bir öznenin – operatör ve/veya yazılımcı – bilincinin, bakışının tasarruf edebileceği bir yapıyı bırakın kurmayı kavraması dahi olanaksızdır. (Cern’dekilere Selam!)

İnsan, dijitalleşen bellekten önce kültürün hem nesnesi hem de öznesidir; oysa şimdi onu yeniden üreten değil tekrar edendir. mazi sarmalken şimdi fasit dairedir. Kültür, hikaye dinleyicileri ve anlatıcılarca genleşi(tirili)rken, dijitalleşmeyle kişi arayüze dönüşür. Kişi, bellek oluşturucu kimliğini kaybetmiştir. Ozan kişiyken ve üreticiyken server, yalnızca depodur. Günümüzde "bilgi"nin veri ya da enformasyon ile özdeşleşletirilmesi de bunun sonucu olsa gerek.

Yazılamayı, bilincin ontolojisinden yeniden ana aksa akıtırsak yani “hafıza” konusuna; fonu dijital, yapay zekâ olan bu dönemde G. Orwell’in 1984’ünde Smith’in The Times’teti işini hatırlayarak kritiğimizi yapıp ardından hipotetik tez(ler)imizi inşa etmeye çalışalım. Smith, rejimin, yaşayan dilden çıkardığı kelimeleri, değiştirdiği kelimeleri eski sayılardan bulup ilgili yerleri yeniden yazar. Yani şimdiye dek olanı karikatürize ederek gazete yani güncel bellek üzerinden ele alır.

SS ya da Küresel Sermaye, tıpkı Cern’de, tıpkı yazılım örneklerinde olduğu gibi tekil değil çok bileşenlidir; yapısı ya da özelliği, onun, kendi dinamikleriyle ve networküyle otonom hareket etmesine neden olur.[3]

Otonomluğu, onun ‘bağımsız’ bir özneymişçesine hareket etmesine olanak sağlar. Her aktör, networkündeki diğer aktörlerle – ki her birinin ontolojisi, kendisiyle benzerlik geçirir. SS’in ittifakı yerleşik devlet ve türevlerinden mürekkep küresel ve/veya ulusalararası örgütler (OECD, IMF, Dünya Bankası vb.) – bilgi, hafıza, tarih vb. aynı zamanda ideolojik yanlara da sahip aktörler -, ortak çıkarlar/ı nedeniyle serverlar’dan maziye ya da bugüne dair olan herhangi bir “bilgi”yi silemez mi? Silinenin yerine konması olanaksızsa, silinme ihtimali nasıl ortadan kaldırılabilir?

Evet, başlarda sorduğumuz iki sorudan ana askımızla ilgili olanına dönük! Nasıl? SS’in elinden, kamuya devri olanaklı mıdır? Nasıl? Bu, teorik bir soru/n olmaktan çok Aristotelesçe ve Fovcaultca soruldukta önce etik ardından politiktir!

Sorunun politik yanı, bir başka yazılmanın konusudur. Bu, bir dizi yazılmada sondajlanarak işlenecek, inşa edilecek, serimlenecek, yani kavramsallaştırmalara ihtiyaç duyan bir Heideggerce bir düşünmeyi gerektirmekte . Bellek kronolojisi, bilincin evrimi, bilinç ontolojisi, bellek ve iktidar, yerleşme, kamusallaşma vb. altbaşlıklarından her biri bir başka yazılmada ele alınıp olgular inşa edilip ifşa edilerek kavramsallaştırmalara gitmek bir tür entelektüel sorumluluk olarak orada beklemektedir.

Metodolojik olarak yukarıda, öznenin, yazılımın bileşenlerin öğelerinden birine dönüştüğünden söz edildi. (Örn. Cern) Bu çalışma da benzer koşullarda Zeitgeistta nefes alan(lar)ca klavyeye alınmayı bekliyor. O nedenle ozanlar dönemine atıfta bulunmak amacıyla anonimleşmek ister ve pek çok kişinin – henüz özneliğini muhafaza edenlerce – imecesiyle, dayanışmasıyla, el ele vermesiyle ete kemiğe bürünmeyi beklemekte ve bitmiş değildir, tıpkı ozanlar/ın çağındaki gibi farklı isimsizlerin katkısına açıktır.[4]

1995, Ankara – 2015, Muğla

[1] Bu, şüphesiz, ana derdi hafıza olan bir yazılmamanın tüketmek iddiasını taşıyamayacağı denli derin ve çetrefilli bir konudur. Kronolojik olarak dönemlerden biri olması nedeniyle değinmek ve önemine dair çeşitli hatırlatmalara yer verip çeşitli sorular sorarak yazılmaya devam edelim!

[2] Batı Metafiziğinin merkeze alındığı bir bakışla, modern devletlerin menşei de bu dönemde aranır ve/veya başlatılır

[3] Burada kapitalist ekonomi-politik fon içinde kaldığımız varsayılmakta. Hoş, fonun değişmesi, paradigmanın değişmesi demektir ki bunun için Khunca söylesek anomali gerekir ki şu an o anomali, kentlerin sürdürülebilirlikten uzaklığı, küresel ekonomik krizler, mülteci krizleri, occupy kültürü, İslamiyet’in ‘akıncı’ kuvvet olarak karşı çıkar göründüğü Batı Metafiziği egemenliğinin değişmesi demektir. Bu, yazılamayı klavyeye alan fakirin aktivist yönü, entelektüel yanıyla birleşerek bu yönde mücadele etmektedir. Goethe’nin sözü burada da anlamlıdır. Evet, bir insan ve henüz özne olarak rahatsızsam “noesis” kategorisindeki tezlerimi ki o nedenle “raslamsal”, “hipoletik” nitelemelerle birlikte kullanıyorum, Don Kişotça gelebilir. Mevcuda meydan okumanın grameri biraz da böyle değil midir?
[4] Yazılmamanın bilinç ontolojisi kavramı, 1995’te teorize edilmiş, inşaatı 2015’in Aralık ayında, kişisel blogda yayımlanması 2016 Kasım’ında mümkün olmuştur.

4 Ağustos 2016 Perşembe

Anadil Üzerine


Anadil Üzerine

“Akıcı düşler görün sessiz kardeşlerim, siz ki
Anadilinizi anasütünüzle aldınız küçükken”
Richard Wilbur, To The Etruscan Poets


Ne doğumla ne de kültürle başlar insan yavrusunun dünyayla teması. Çocuk, annenin rahminden önce ruhuna düşer ve oradan bakar dünyaya; annenin dünyayı kavradığı kültürle, kültürünü var eden dille.

Anne, yaşadığı ve/veya hissettiği dilde -ki, kimi zaman aynı dil/ler değildir bunlar- konuşur; bebek, anne karnındayken dinler konuşmaları, en çok da anneye kulak verir; çünkü anlayabildiği tek kişi anne(si)dir, anne(si)nin dilidir; o nedenle anadilimiz bir yana diller(imiz) bir yanadır. (Dünyada her geçen gün artan ikidilli ya da çokdilli insanlar ve bunun (ana)dil gelişimine ya da olgusuna etkisi, yazılamanın kapsamı dışında tutulmuştur.)

Bu yazılamada Kürdistan’daki bir dostumun anadil sorunu bağlamında kullandığı, paylaştığı bir alegori üzerinden pek çok sorun gibi neredeyse kangrene dönüşen ve yerleşik ‘çoğunluk’ kültürü ve türevi ‘büyük kimlik’ ve onunla ittifak içinde kendini berkiten devlet ya da iktidarın ideolojik maniplasyonuyla halenenen, halelendikçe olguya karşı körleşmemiz nedeniyle derinleştirdiğimiz “anadil” olgusuna bakmaya çalışacağım. Anadili, eğitim bağlamında kritik ederek konunun salt politik bir mesele olmadığını somut anlamda içerimlerini görünür kılmaya (da) gayret edeceğim.

İki yıl önce Kuzey Kürdistan’da esnaflık yapan orta halli mütedeyyin bir dostumuz, “Anadil hakkında / meselesinde ne düşünüyorsunuz?” diye sordu; “Anasütü gibi helaldir.” dedim; bana: “Biz Kürtler, doğumun hemen ardından anasının memesinden -Kürtçe- alınıp sütannedine -Türkçe- verilen ve oradan beslenen insanlarınız; Türkçe, bizim sütannemiz!”

Şairane bir alegoriyle hem Türkiye’deki “Kürt sorunu”nu hem de yazılamaya adını veren anadil ve anailde eğitim konusunu can alıcı biçimde bir alegoriyle anlaşılır kılıyor. Bu, Türkçeyi sütanneye benzeten Anadolu-Mezopotamya bilgeliği karşısında yalnızca saygıyla eğilip hem kuramsal hem de politik retoriklere kulakları tıkamak gerektiği kanaatimi güçlendirdi. Greklerin “pratik bilgelik” dediklerinin bir tür ete kemiğe bürünmüş örneği olarak değerlendirilebilir.

Dünyada her gün yaşayan bir dil ölüyor ve dünya, “ölü diller cehennemi”ne dönüyor. BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) 21 Şubat Dünya Anadili Günü vesilesiyle 2009 yılında kapsamlı bir çalışma yayımlar. Türkiye'de Ubıhça (Kafkas dil ailesinden), Mlahso (Doğu Süryani dillerinden) ve Kapadokya Yunancası öldü, artık konuşan, bilen tek insan kalmadı. Yok olma tehlikesi altında on beş mevcut; bunlar: Hertevin (Siir kökenli Kuzeydoğu Arami dillerinden); Gagavuzca; Türkiyeli Yahudilerin konuştuğu Ladino; Süryanice; Abazaca; Hemşince; Lazca; Pontus Yunancası; Romani (Çingene dillerinden); Suret (Süryanice'ye benzeyen ve Türkiye'de konuşanının kalmadığı dil); Ermenice; Abhazca; Adige; Kabar-Çerkes dilleri ve Zazaca (Zazaki).

1940'larda dünyada konuşulan 3.000 dil tespit edilir; kimi araştırmacılara göre bu rakam 5.000 kimilerine göreyse 6.000. UNESCO'ya göre her yıl en az 10 dil ölmektedir. Önümüzdeki 100 yıl içinde, yerel dil ve kültürlere yönelik yaşatıcı politikalar geliştirilmediği koşulda dillerin büyük kısmı ortadan kalkacak ve geriye Çince, Malayca, Hintçe, İspanyolca, İngilizce, Almanca, Fransızca, Endonezce gibi dillerin kalacağı öngörülmekte.1

Hocam Bilge Karasu, seçmeli olarak verdiği “Metin Okuma ve Yazma) derslerinde, sık sık, “Her dil, dünyayı ayrı böler.” derdi. Ölen her dil ile fizik ve kültür/el dünyadan da o dili kurup geliştirip yaşatan birikimler de yok oluyor. Ölen her dil ile doğadaki biyolojik çeşitlilik de azalıyor. Dilin salt bir kültürel fenomen olmanın ötesinde bir ontolojiye sahip olduğu vakıadır.

Dünyaya egemen olan dil paradigması konjonkturel olarak sürekli dalgalanır. Avrupamerkezci bakışla Grekçe, Latince, Arapça, Latince, Fransızca ve nihayet İngilizce… Bu, kimi ülkeler için de söz konusudur; mesela ABD’deki Hispanik popülasyonun 2050’den itibaren İngilizce konuşanların sayısını aşacağı öngörülmekte; böylece İspanyolca’nın ABD’de birinci dile dönüşmesi İngilizcenin ise ikinci dil olması beklenmekte; bu sonucun, şüphesiz, küresel kültür için de (zorunlu) sonuçları olacaktır.

Dil, kültürün taşıyıcısıdır; kültür, dilde yaşar. Yaşayan dil, beslendikçe serpilir; dili besleyen pek çok dinamik yanında belki de en etkili olanı yazılı ürünler(i)dir ve bellek, daha çok yazı(da)dır. Kürdistan’da sokak dili yani yaşayan dil Kürtçe olmasına rağmen bütün tabelalar Türkçe. “Neden?” diye sorduğunuzda “Çünkü Kürtler, Kürtçeyi okuyamıyorlar.” 

Dil, kültürle(n)menin bir aracı; bu anlamıyla da devletin ideolojik araçlarından biri olarak tasarruf edilir. Devletin kurucu iradesi ve mensubu olduğu büyük kimlik grubu ‘çoğunluk’ tahakkümünü dile dair politikalarıyla (da) işletir: Sonuç, Kürtlerin Kürtçeyi okuyamaması. Kürdistan’dan göçe zorlanan ailelerin çocuklarının artık Kürtçeyi konuşamamaları!

Dilsizleşme, yurtsuzlaşmadır da. Yurdundan edilenler, eşzamanlı dillerini, maneviyatlarını da kaybederler. Yurdunda olup yazılı kaynaklarla beslenmeyenlerse egemen dillerce aşılanır ve asimilasyon süreci hızlanır. Egemenlik, politik bir kavram yanında dilsel içerimleri de olan bir olgudur. Heidegger, “Dil, varlığın evidir.” derken, sanırım, Tevrat’ın “Önce kelam vardı.” ayetine (de) atıfta bulunur. Wittgeinstein, “Dünya, olduğu gibi olan herşeydir.” derken dil-dünya ayrımı yapar oysa dünya, kültürel bir olgudur ve dilseldir de. Dünya, dilsel bir yaratımdır. Dilin alınması, dünyanın sonudur. Dünya, dildir. Varlığa ruhunu verendir bir bakıma, ona can, kan veren. Devletlerin asimilasyon politikalarına dilsen başlamaları ya da dili hiçbir zaman ihmal etmemelerinin temel nedeni bu (da) olsa gerek.

Dil, bir düşünme, dünyayı kavrama metodolojisi, bilincin de grameridir. Dilin yitimi, bilincin gramersizleşmesidir; anadilde düşünüp bir başka dile aktarılan ve kültürde ya da hayatta karşılığı olmayan söz öbekleridir. Dilsizleşmek, yurtsuzlaşmak yanında bir tür astım krizidir. “Bir başka dille” ya da “bir başka dilde” yaşamak, makineyle teneffüs etmektir. Kötürümleşir makineye bağlı insan. İnsanın annesine olan yönelimi kültür dışıdır, diline de!

Yazılama, anadil olgusunu “eğitim” bağlamında irdelemek amacıyla klavyeye alındı. Türkiye gibi sorunları içinden çıkılmaz kılıp çözümsüzlük ve zorunlu sonucu çaresizlik üreten ülkelerde hiçbir sorun politikadan azade ele alınamaz; sorunlar da politikayla çözül(e)mez; hayat da bu kısırdöngü içinde akar bu yarımlıklar memleketinde. Devlet, kamusal alanlar yanında zihinleri de vesayeti altına alır. İnsan, kim olursa olsun onsuz yani ister akademisyen ister işinsanı esnaf, ‘sıradan’ yurttaş… devletsiz ‘reşit’ değildir; o nedenle ısrarla ihtiyaç duyar ona; bir tür devlet bağımlısıdır çünkü ancak onunla yetişkin olabileceğini düşünür oysa onunla yalnızca “köle statüsünde varlık kazanabilir: çizdiği kimlik grupları -ki egemenlerin rengine göre değişebilir- ve rollerini icra ederek. Apoleti olan akademisyenlerin parti sözcüleri gibi bir ürün/ün tüketiciye anlatmak amacıyla PR’ını yapan “RoadShow” toplantılarından farkı yoktur ne yazdıklarının ne de söylediklerinin.

Üç yılda bir yapılan PISA araştırması, çok net biçimde anadilde eğitim almayanların akademik becerilerinin göreli olarak düşük olduğunu gösteriyor. Ve bu sonuçlar kültürel değil, anadil sorunu yaşayan ülkelerde anadilde eğitim alanlar ile al(a)mayanların başarıları kıyaslandığında ortaya çıkan apaçık hakikat. Bu konuda alanyazınında pek çok çalışma bulunmakta. Türkiye özelinde ERG yayınlarından “Türkiye’de Ortaöğretimde Kapsayıcı Durum Analizi”den somut verilere ulaşılabilir.2

PISA 2012 Araştırması Ulusal Nihai Rapor’da fel, matematik ve türkçe kategorilerinde yapılan “okuryazarlık” ölçümüünde ilk sırada fen, ikincide matematik ve son olarak da Türkçe gelmekte. Bu üç alan içinde 15 yaş grubundaki yani temel eğitimi almış öğrencilerin en başarısız oldukları alan Türkçe. Rapor:3

Türkiye’deki “Kürt sorunu”  hiç şüphesiz özgül koşullara sahip ama sık sık İspanya - Katalunya örneği ile (de) mukayese edilir. İspanya’da Katalanca yanında Galiçyanca ve Baskça da konuşulur ve bu dillerde eğitim yapılır. Yaklaşık 40 yıl süren Franco döneminin ardından kimi politikalar hayata geçirilmeye başlanmıştır. Sıklıkla sağcı politikaların ısıttığı anadil eğitimi ve anadilde eğitim, ülke gündemini işgal etmekte. İktidar/lar, dili, ideolojilerinin bir enstrümanı olarak görmeyi sürdürdükleri sürece toplumsal barışın tesisi de uzaklaşmakta. Hak gasbının olduğu yerde barışın tohumları yeşermez, ancak ölüm doğar ve egemen olur hayata.

Kaldı ki BM İnsan Hakları Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi vb. anadilde eğitimi tanıyan uluslararası ve/veya ulusüstü hukuk metinleridir. İnsanlığın ortak ürünü de denebilecek bu ve benzeri hukuk metinleri de meşru hakların korunmasını ne yazık ki tek başına sağlayamıyor.

Kamu idaresi, olgunun ya da hayatın ürettiği sorunları çözebildiği, kamunun taleplerini, ihtiyaçlarını giderebildiği -ayrım gözetmeksizin- ölçüde meşruluğunu koruyabilir; hayata ve yönetmek iddiasındaki “kamu”suna düşman hiçbir idare makamında oturamaz. 

Doğanın politizasyonu karşısında doğa, daima güçlü gelen taraf olacaktır. Dil, her ne kadar kültür/el öğe olsa da hayatı ve hayatın türevi olan devleti vareden manayı üretendir ve daha köklüdür. İnsan yavrusunun, memelerinde sütü varken annesinden koparılıp bir başka anneye verilmesi zulümdür çünkü doğasallığının ihtiyaç duyduğu koku değildir sütannesinin kokusu; koku travması da denebilecek anneli annesizliktir yaşadığı; varken yoksun bırakılmanın travması daha derindir. Savaşın içine doğmuş öfkeli çocukların yaptıklarının ve/veya yapamadıklarının sorumlusu, daha çok sütanneleri olan Türkçede değil midir?

“Reel politik”, “siyaseten doğru” gibi kavramsal retoriklerin zulme kılıf dışında bir işlevi olamaz. Anasütü nasıl ‘helal’ ise anadilde eğitim de ‘helal’dir; ‘helal’ olmanın ötesinde meşru bir haktır ve kamu idaresinin işi, sorumluluğu bu hakkın kullanılmasının altyapısını oluşturmaktır; gerisi ‘ama’lı, ‘amasız’ zulümdür ve doğaya aykırılık, hayata düşmanlıktır; hayat, düşmanlığın, hak gasbının doğurduğu savaşta değil huzur ve refahın bileşkesi olan mutluluğu yaratan barıştadır; ve bebekler, ancak, barışta büyüyebilirler.

V. Metin
Mayıs 2016, Muğla

Anahtar kelimeler: Anadil, Kürtçe, barış, anadilde eğitim, dil-kültür, dil-hafıza, anadilde eğitim hakkı, Kürt sorunu

Dipnotlar:
1. Erişim: 04.08.2016: http://bianet.org/bianet/bilim/112702-unesco-turkiye-de-15-dil-tehlikede



2. Erişim: 03.08.2016: http://www.egitimreformugirisimi.org/sites/www.egitimreformugirisimi.org/files/ERG_KapsayiciEgitim_DurumAnalizi.pdf
3. Erişim: 03.08.2016: https://drive.google.com/file/d/0B2wxMX5xMcnhaGtnV2x6YWsyY2c/view