militarizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
militarizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2014 Çarşamba

Kozmopolitasın İnşasında Felsefenin Yeri Üzerine

Kozmopolitasın İnşasında Felsefenin Yeri Üzerine*

“Konuştuğun kelimeler, yaşadığın ev haline gelir.” Hafız

Konuşmamı, Mezopotamyalı mültecilerin nezdinde her türden kimlik siyaseti mağdurlarına ithaf ediyorum.

Özet
Toplumları anlamanın araçlarından biri de her toplumda görüldüğü varsayılan eğitim, aile, sanat, ekonomi, siyaset ve din kurumlarına bakmak. Toplumsal kurumlardan biri olan eğitim, devletin doğuşundan beri iktidarın ideolojik bir aygıtı olarak kullanılagelir. Endüstri Devrimi ile birlikte eğitim ihtiyacının artması, devletin eğitime daha fazla eğilmesine neden olur. Bütün toplumsal kurumların, en azından kuramsal düzlemde, “iyi insan” yetiştirmek için hareket ettiği iddia edilebilir. Kurumların organizasyonu olarak da kavramsallaştırılabilen devlet ve daha da özelde eğitim ve kurumları, "bu"nu nasıl gerçekleştirdi, gerçekleştiriyor ve şüphesiz en acil soru nasıl gerçekleştirecek? Dünya yurttaşlığı mümkün müdür?  Peki nasıl? Etnisite, dil, din, mezhep ve/veya tarikat, sınıf, sosyal zümre vb. üzerine inşa edilen kimlikler, dünya barışını sağlayabilir mi? Sağladı mı? Dünya yurttaşlığı vizyonu ya da bir başka deyişle "kosmopolitas" bilinci, her biri küresel öğelerle beslenen çocuk ve gençlerde “de facto” mevcut; bunu kuramsal bir dayanağa kavuşturmak için felsefe, bir eğitim aracı olarak değerlendirilemez mi? Bu bildiride, eğitim ile barışın olanaklı olduğu, "nasıl"ının dayanakları, felsefedeki ‘reductio ad absurdum’ (saçmaya indirgeme) yöntemi kullanılarak yapılmaya çalışılacak. Özetle, tarihte, özellikle 20. y.y.da ve hala günümüzde savaşların araçları ve/veya gerekçeleri olarak kullanılan “kimlik”lerden yola çıkarak “barış”ın mümkün olmadığı gösterilerek “cosmopolitas” temellendirilecek.

Giriş
Konuşmamı, akademisyen, blogger, eğitimci, sivil toplumcu kimliklerimi kesiştirmeye gayret ederek olabildiğince eklektik bir yapı üzerine kurmaya gayret ettim. Akademik kimliğimi zımnen işe soktum, çünkü burada öne süreceğim tezler, akademik süzgeçten yeterince damıtılmış değiller. Blogger kimliğimle de anlamında kolay okunabilir ve/veya takip edilebilir, kılmaya gayret ettim. Sivil toplumcu kimliğim, politik alanı önemli bir değişken olarak işe dahil etme sorumluluğu yüklemekte. Metin, tanınan 15’ süreye sığdırılamayacak denli uzun(du); olabildiğince daraltıp hapa dönüştürdüm. Kişisel blogdan ya da yapılırsa sempozyum kitabından tam metne ulaşabilirsiz.

Zirvenin çağrısında ifadesini bulan kavramların yan yana gelmesinin/getirilmesinin özel bir anlamı olsa gerek: Toplumu bir arada tutan ortak kültür, eğitimle aktarılmakta. İnsan yavrusunun hayata hazırlanmasında aileden sonra sokakla birlikte okul ve öğretmenler gelmekte. Aile, özel alanda kalırken okul, kamusal alanın doğrudan merkezinde yer almakta. Eğitim, kamusal alanın özel türden bir birimi olması nedeniyle de devletlerin çeşitli tasarruf hakkı gördüğü kurumlar olagelmiştir. Bu nedenle eğitimin, sıklıkla, ideolojikleştirildiğine tanık oluruz.

Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu coğrafyasıyla çevrili Küçük Asya, tarihsel süreçte heterojen dokusunu muhafaza etmiş; dokuyu dinsel, mezhebsel, etnik, ideolojik vb. anlamda homojenize eden ve/veya etmeye çalışan her türlü girişim, birlikte yaşam ya da barış kültürünü zedelemiş ve büyük trajedilerin yaşanmasına neden olmuştur.

Eğitimle barış, mümkün müdür? Küreselleşmenin, sosyal mobilizasyonun her geçen gün arttığı bir dönemde, insanların yersizleşmesinden ziyade birçokyerdeliği söz konusu; birçokyerdelik, pek çok kültürle, dille, insanla, toplumla karşılaşmak, ilişki kurmak, iletişmek anlamına gelse gerek. İnsan, böyle bir ortamda kimliksel bir ifadeyle mi yoksa kimliklerden arınarak mı ilişkide yer alacak? Hangisi, arzu ettiğimiz bir dünyanın kurulmasını sağlayabilir koşulsuzca?

Eğitim, bir kişi ve toplum olarak birlikte yaşamın güvence altına alınmasında bir işlev üstlenebilir mi? Nasıl? Zirvede, farklı coğrafya, ülke ve kültürlerden gelen eğitimciler, eğitimle barışın olanağını tartışma konusu yapacaklar. Bu zirvenin kendisi, eğitimle barışın ne denli mümkün olduğunun somut bir göstergesi olarak okunabilir.

Ders kitaplarından öğretmen yaklaşımlarına, olaylar karşısındaki tutumlarımıza, farklı dil, etnisite, kültürden öğrencilerin, eğitimcilerin paylaştığı okul ortamı, toplumsal barışın simülasyonu olarak tasarruf edilemez mi?

Eğitim, devletlerin ideolojikleşen bakışlarından, gündelik politikalarından çıkarılıp önündeki “milli” nitelemesinden de arındırarak birlikte yaşamanın ön koşulu olan ötekileştirici dillerden arındırmak yönünde çalışmaların desteklenerek barış kültürü beslenebilir. Barışın gerçekleşmesinde, yaşamasında eğitimden nasıl istifade edilebilir? Nasıl bir eğitim felsefesi? Referansı ne olabilir barışı oluşturan/oluşturacak ve koruyan/koruyacak bu felsefenin?

Bildiri
Toplumları anlamanın araçlarından biri de her toplumda görüldüğü varsayılan eğitim, aile, sanat, ekonomi, siyaset ve din kurumlarına bakmak. Toplumsal kurumlardan biri olan eğitim, devletin doğuşundan beri iktidarın ideolojik bir aygıtı olarak kullanılagelir. Endüstri Devrimi ile birlikte eğitim ihtiyacının artması, devletin eğitime daha fazla eğilmesine neden olur. Bütün toplumsal kurumların, en azından kuramsal düzlemde, “iyi insan” yetiştirmek için hareket ettiği iddia edilebilir. Kurumların organizasyonu olarak da kavramsallaştırılabilen devlet ve daha da özelde eğitim ve kurumları, "bu"nu nasıl gerçekleştirdi, gerçekleştiriyor ve şüphesiz en acil soru nasıl gerçekleştirecek? Dünya yurttaşlığı mümkün müdür?  Peki nasıl? Etnisite, dil, din, mezhep ve/veya tarikat, sınıf, sosyal zümre vb. üzerine inşa edilen kimlikler, dünya barışını sağlayabilir mi? Sağladı mı? Dünya yurttaşlığı vizyonu ya da bir başka deyişle "kosmopolitas" bilinci, her biri küresel öğelerle beslenen çocuk ve gençlerde “de facto” mevcut; bunu kuramsal bir dayanağa kavuşturmak için felsefe, bir eğitim aracı olarak değerlendirilemez mi? Bu bildiride, eğitim ile barışın olanaklı olduğu, "nasıl"ının dayanakları, felsefedeki ‘reductio ad absurdum’ (saçmaya indirgeme) yöntemi kullanılarak yapılmaya çalışılacak. Özetle, tarihte, özellikle 20. y.y.da ve hala günümüzde savaşların araçları ve/veya gerekçeleri olarak kullanılan “kimlik”lerden yola çıkarak “barış”ın mümkün olmadığı gösterilerek “cosmopolitas” temellendirilmeye gayret edilecek.

Yamyamlardan, klanlardan kalma çeşitli ritüeller vardır; bunlar, hala yaşamakta; üstelik daha vahşice değil daha medeni. Vahşilik, yaşama düşman değildir. Şöyle ki, bir klan için insan, kendi toteminden doğandır; aynı toteme sahip olanlardır insan; başka klandakilerse insan değildir; canlıdır sadece; o nedenle avdır, avlanır ve yenir. Tıpkı Yeni Dünya’yı keşfeden İspanyollar gibi. İspanyollar için de insan, Avrupalılar gibi ata binen, kıyafet giyenlerdir; oysa yeni dünyalılarda bunlar gözlenmez; o halde bunlar yani yerliler, insan değildir; tıpkı hayvanlar gibi öldürülebilirler; İspanyollar, yerlileri salarlar ve safari yaparlar. İlkel diye nitelendirdiğimiz klanlar, zevk için değil, ihtiyaçları için öldürürler ve yerler. Oysa ‘uygar’ dünyanın insanlarıysa zevk adına. O nedenle vahşi değildir yaptıkları insancadır, üstelik pek insancadır.

Hepimiz, birbirimiz için ‘barbar’ olduğumuz bir dünya mı istiyoruz? Barbar kelimesi, bu anlamda çok öğretici; kelimenin doğuşu, zaman içinde kazandığı anlamlar, bizlere, yol gösterici olabilir. Özellikle de günümüzde. Burada toplumsal belleğimizi tazelemek adına kimi hatırlatmalarda bulunacağım. Belki de asla kapanmayacak insanlık yaralarını kanırtıp kanatacağım. Toplumsal belleği tazelemek amacıyla hatırlatacağım acılarımızı. İstiklal Marşı’nın şairi, M. Akif’in tarihe dair şu sözleri anılmaya değerdir:
“Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”

“Barbar”, klasik antikitede kendi şehirlerinden olmayanlar, kendileri gibi düşünüp yaşamayanlar anlamında içeriklendirirken Romalılar, vandallar yani herhangi bir neden olmaksızın şiddete başvuran ve yakıp yıkanları tarif etmek amacıyla kullanırlar. Ortaçağ Avrupasında şüphesiz Hristiyan olmayanları anlatır. Kavram, günümüzde, hala Romalılar’ın yüklediği içerikle yaşamaktadır. Mesela Türkçe’ye Fransızcadan geçen sıfat, a. uygarlaşmamış kavim, topluluk; b. kaba saba, ilkel; c. kaba, kırıcı anlamında yer almaktadır sözlüklerde.

Burada dünya tarihindeki çeşitli trajedileri anmak istiyorum:
- Kızılderili katliamı
- İspanyoların yerli kırımı
- Avustralya yerlileri Aborjinlerin kırımı
- Yugoslavya’nın ardından yaşananlar
- Ermeni Tehciri
- Ermenistan’ın Hocali katliamı
- Nazilerin Yahudi soykırımı
- Ortaçağ Katolik Kilisesinin Yahudi kırımı
- Katolik Hristiyanların Katar katliamı
- Stalin’in gulakları
- Mao’nun toplama kampları
- Japonya’nın Kamboçya katliamı
- Fransa’nın Cezayir katliamı
- Kuzey Kore’nin toplama kampları
- Ruanda’da yaşananlar
- Afganistan, Irak ve Suriye’de yaşanan güncel durum
Katliama içkin olan şey iktidardır. Onun güçlenmesi, kimliğin pekişmesini doğurur. Pekişen kimlik, var olabilmek adına ötekisine ihtiyaç duyar. Yarattığı ötekisi, kendini var ettiği gibi, onu değersizleştirerek kendini değerli hale getirir; üstünlük, yapacağı her şeyi psikolojik anlamda rahatça yapmasını sağlar; hatta, dinsel, hukuksal, toplumsal olarak meşrulaştırır. Devletin, iktidarın ya da egemen ideolojinin, dünya görüşünün kalemşorları ya da teorisyenleri, yazdıkları ‘fetva’larla ‘sıradan’ kişileri, iktidarın bekaası için ideolojik birer araç olarak kullanır. Bunun en tipik örneği Nazi dönemi bilim insanlarıdır. Konu üzerine çok yazılmasına, çizilmesine karşın hala bakir bir alan olduğu kanaatindeyim. Çünkü paradigma, uygarlık, vahşet, hukuk, insan hakları gibi oldukça modernist ve semavi dinlerin de meşrulaştırdığı insanmerkezci bir perspektife dayanmakta.

Suçun kolektif olması, ideolojik olarak dolaşıma sokulan kavramlarla zihinlerin ipotek altına alınması; bireyin kişiliğinin ezilerek insanlaştırılmaları gibi saikler, özsaygıyı bertaraf edince geriye kalan fenomenolojik olarak insan değildir. Bir tür avatartır. İşte ideoloji, belli türden bir kimliği temele alarak iktidarı ve en başta eğitimi dizayn etmeye çalıştığında kaçınılmaz biçimde kimlik girdabına kapılmakta.

İdeolojilerin sıklıkla başvurduğu x ya da y kutsalı için ölümün yüceltilmesi, ‘sıradan’ insanların feda edilebilir görülmesi sağlar. Bu kaçınılmazdır, çünkü ‘sıradan’ insanları nasıl cepheye sürüp rahatça ölmeleri/öldürmeleri sağlanabilir ki? İdeolojiler, üst kimliklerle katliam yapanlar, savaşanlar, primitif ya da ilkel olduğunu iddia ettiğimiz klanlardan daha insan, yaşama daha düşman. Yamyam olarak aşağıladığımız klanların ‘zevk’ için öldürmediklerini hatırlayalım.

Nietzcshe, “İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır.” der, çağdaşı Bakunin, onu destekyelici şu sözü söyleyerek kişileri masumlaştırır: “En ateşli devrimciyi alın, ona mutlak iktidar verin, bir yıl içinde Çar’dan daha beter olacaktır.” Oysa kişiler de masum değildir. Masumluk, insancadır. İnsanca olan her şeyse yaşama, doğaya aykırıdır. Amaç, özellikle eğitimle insanın zararını yok etmek değil, çünkü bu olanaksızdır; olabildiğince minimalize etmektir.

Eğitim, kimlikleri parçalarsa ondan beslenen iktidarı da parçalar; barış, kimliklerin, devletlerin, iktidarın parçalanmasıyla gelecektir. Değilse, bugün x, yarın y, öbür gün z zulmüne tanıklık edeceğiz. Ölüm, yine bir başka iktidarca üretilen çeşitli kültler ile yüceltilerek gönüllü olarak ölmeye gidecek insanları(nı) bulacaktır. Örnek: IŞİD! Örnek, devrim için ölenler! Örnek: Cihat için ölenler/öldürenler...

Herhangi canlı ya da değil bir varlığı milyarlarca kez büyüttüğünüzde amorf olduklarını fraktallarda görebiliriz: Bir araya geldiklerinde şüphesiz bir uyum yaratırlar; yarattıkları uyum, bileşenlerin “aynı” oldukları anlamına gelmez. Eğitim, özellikle 19. y.y.dan bu yana oldukça militarist bir örgütlenmeyle toplumu, ideolojik olarak yaratılan üst kimliklerin altında birleştirmek için üretilen politikalara dayandırılmakta.

Bunun tipik örneklerine öyle çok rastlarız ki, neredeyse tarih bunların çöplüğüdür bile denebilir. Benim için kuramsal bilginin ötesinden kanımla, canımla, ruhumla yaşadığım kişisel deneyimimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki karikatür gibi gelecek; tıpkı klanların komşu klanların üyelerini yemeleri, İspanyollar’ın Amerika yerlilerini safaride avlamaları ya da Ortaçağ Avrupa’sının kara ölüm denen vebanın sorumlusu olarak gördükleri Yahudileri yakmaları gibi…

Türkiye’de militarizmin, ötekileştirmenin, düşmanlığın; insanı, iktidarın nesnesine dönüşmesini, size, küçük bir çocuğun içinde yer aldığı bir resimle anlatmaya çalışayım: 12 Eylül 1980 cuntasının ardından gemi azıya alan militarist kültür, ilkokul 3. sınıf öğrencilerinin hayat bilgisi adlı ders kitabında “komşularımızı tanıyalım” konu başlıklı bölümde Türkiye’nin sınır komşuları, nüfusları, asker sayıları, savaş uçakları, savaş helikopterleri, savaş gemilerin anime edildiği grafiklerle anlatılıyordu… Eğitim, militarizm, devlet... denilince nedense o ders kitabı canlanır gözlerimde… Sahi, benim Iraklı, Suriyeli, Gürcü, Ermeni, Azeri, Bulgar ve Yunanlı çocuktan farkımı anlatabilecek var mı içinizde? Şu anda o tarihte benim gibi çocuk olanlarla birlikteyim ve eğitimle barış nasıl mümkün olur sorusunu tartışıyorum. Bir Çin atasözü, “Umut, en büyük talihtir.” der, umutluyum, çünkü o komşularını “düşman” gören/gösteren müfredatın içinden çıktım. Bu yüzden insana ve hayata güveniyorum.

Eğitim, herhangi bir kimlik üzerine inşa edilirse düşmanlık ve savaşa neden olur; eğitim, ancak ve ancak kimliklerden yalıtıldığı koşulda birlikte yaşam, güven temelli kurulabilir. Türkçede “Öküz öldü ortaklık bitti.” deyimi üzerine düşünüyorum uzun süredir. Sahi, burada bulunanların öküzü nedir? Öküz ne idiydi de yüzlerce yıl birlikte yaşadıktan sonra Ermeni Tehciri yaşandı? Öküz neydi de Yugoslavya’da nehirler kan aktı? Barış, yapay, gelip geçici “öküz”ler üzerine kurulamaz; örnekleri çoğaltılabilir. Öküzsüz ortaklık mümkün müdür? Bunun yolu, sanırım, çağcıl hukuk. İnsan haklarını, çevre haklarını temele alan insanmerkezli bakışın esiri olmayan, doğayı bütün unsurlarıyla kucaklayan, evrendeki varlıklar arasında değer hiyerarşisi gütmeyen bir bakışla mümkün olabilir.

Eğitimde farklılıkları değil benzerlikleri anlatabiliriz. Farklılıklarımızı değil, benzerliklerimizi. Çünkü bizler, farklılıkarımız üzerinden bir hayat kuramayız; kuramadık da kuramayacağız da. Oysa benzerliklerimiz var… Ağlıyoruz. Gülüyoruz. Acıkıyoruz. Merak ediyoruz. Sevişiyoruz. Güven ve huzur içinde yani mutlu biçimde yaşamak istiyoruz.

İnsan, kendiyle özdeştir, ne dini ne de etnisitesiyle. Dininin tarihi, milletinin bir tarihi vardır; kaldı ki bunlar, yapay biçimde yaratılmış, üretilmiş kimliklerdir. Ve insanın olgusal anlamda bunlarla özdeşliği söz konusu değildir. bu ve benzeri kimliklerle kurulan özdeşlikler, daima ötekisini yaratır. Herkesi, birbirinin barbarına dönüştürür. Herkese, ötekisini öldürmek, zulüm etmek, üzerinde tasarruf sahibi olmak için ‘rasyonel’ nedenler verir.

İktidar kimlik, kimlik iktidar, ikisi birden otoriter bir çevre yaratır. Okul, devlette atomize olan iktidarın ideolojik araçlarından biridir. Okul, mimari yapısıyla, ders materyalleriyle, öğretmenleriyle mevcut ideolojik yapılanmanın “silah”ına dönüşür; bunun sonucu olarak barışı tehdit eder, savaşı derinleştirir.

Evet, öküz nedir? Ne olabilir? Mevcut öküzlerin işe yaramadığı, günümüze değin süreçte sıklıkla tanık olduğumuz örneklerle dolu. Oysa, paradigmayı kırmak; yönet(il)mek yerine yönetişimi ikame ederek kişilerin her türden sürece dahil edildiği bir çevre inşa etmek sorumluluğumuz olsa gerek.

Ne öğretmen ne de yukarıdan (bakanlıktan, hükumetten vb.) dikey örgütlenme ile belirlenen, hizmet alanların hiç bir biçimde sürece dahil edilmediği, tanımlandığı şekle sokulmaya çalışıldığı bir fonda her ne üretirseniz üretin mutluluk ve onun gereği olan barışın üretilemeyeceği aşikardır.

Redustio ad absurdum yöntemi ile kimlik temelli bir eğitim felsefesiyle barışın tesis edilmediği, tarihsel örneklerle gösterdikten sonra bir başka yöntem ile de eğitimin ne tür bir “değer” üzerine kurulabileceğini, pozitif belirleme ya da tanımlamayla göstermeye gayret edeceğim: Değer nedir? Ne olabilir? Mesela buradaki öküzümüz, bize yol gösterebilir mi? Kılavuzumuz ne olabilir? Etik temelli bir yaklaşım “öküz” olarak merkeze alınabilir. Bir kafeteryadakiler şoför, mühendis, hemşire, tesisatçı değil, “müşteri”dir; okulda öğrenci, hastanede hasta, fabrikada işçidir. Etik temelli yaklaşımda ilişkinin taraflarının statüleri, orada onlardan beklenenleri belirler. Kişiler, yaptıklarıyla değerlendirilirler, renkleriyle değil. Etik yaklaşım, kişileri, renklerinden, ırklarından, varsa dinlerinden, toplumsal cinsiyet kategorilerinden, sıfatlarından… arındırabilir. Tersi, etik anlamda sorundur.

Eğitim, belli bir düşünce tasarımı üzerine inşa edilebilir. Devlet, tek belirleyici öğe değildir. Geç 19. y.y. erken 20. y.y. devletin güçlü, kutsal, bireyinse devlet için feda edilebilir olduğu dönemlerdir. Daha 100 yıl önce savaşa onur için giden gençler, şimdi gitmiyorlar, gitmeyi reddediyorlar. Bu, sevinçten öte, mutluluktan öte sanki her şeyin ilelebet değişeceği bir umudu içinde taşıyor. “Birey, devlet için”den, “devlet, birey için”e geçiş, yüzlerce, belki de binlerce yıl aldı. Devlet, bütün kutsallar gibi aşındı. Kutsalları aşındıran, iktidar halesine sahip her ne varsa onu kıran bir perspektifle inşa edilen eğitim kurumu, olguyla örtüşen, onunla bütünleşen bir yapıya kavuşabilir. Okullar ve devletin, resmi girişler için evrak veren bürokratik kurumlara dönüştüğü günümüzde bireyin kişileşip entelektüel bir varlığa evrilmesindeki etkisinin her geçen gün azaldığı günümüzde genelinde eğitimin özelinde okulların geleceğini, şimdisini düşünmek, sorumluluğumuz.

Olguya bakmak, onu modellemek, önemli bir başlangıç olabilir. Oysa devlet, ajandasındakileri zerk etmek adına olguya rağmen hareket ederek çocuklara değil ama gençlere kendini güldürmekte. Gülünen şeyse, korkutuculuğunu kaybetmiştir. İktidarların mizaha tahammül edememeleri bu nedenledir en çok. devlet ve merasimleri artık nasıl mizah konusuysa okul, işleyişi ve materyalleri de öyledir. Bu durum, mevcudun sürdürülebilir olmadığını göstermekte. Onları hayata hazırlamak iddiasında olmayan, sosyal ve psikolojik gelişimlerini temele alan bir anlayış, ideolojik angajmanlarla dolu bagajın boşaltılması iyi bir başlangıç olabilir.

Sonuç
Politikalar, kimlik, kültür, farklı kültürler… o kadar akademik çalışma yapıldı ki, çokkültürlülük sakıza dönüştü. Çokkültürlülüğün Yugoslavya örneğinde olduğu gibi yürümediği iddia edilerek devletin tek kimlik altında birleştiriciliği temellendirilmeye çalışıldı. Kimliklerden soyunmak mümkün mü? Eğitimi, kimliklerden soyarak insanı sıfatlarından soyarak çıplaklaştırmak peki? Eşitlenmek. Kavga, eşitler arasında olmaz. İnsanın kendiyle savaştığı vaki değildir. İnsan, kendiyle özdeştir. İnsanın, insan olandan ayrılması kimliklerledir. Bu nedenle din, mezhep, etnisite, toplumsal cinsiyet vb.  kimlikler(in)den soyunmalı insan! Erkek kimliğiyle insanlar, kadın - erkek, Müslüman kimliğiyle, Müslüman ve Müslüman olmayan, hatta semavi dinlere mensup olan ve olmayanlar… diye kategorileştirilir. Buradan barışı üretemiyoruz. Kimyanın millisi, matematiğin mezhebi nasıl yoksa tarihin de olmamalı; ülkeler, milli eğitim bakanlıklarınca ideolojik bir ayıt olarak tasarruf etmek istiyorlar eğitimi; biz eğitimciler, M. Foucoult’un “Gelecek, şimdiye yapılan müdahaledir.” sözünde dile gelen hakikati mottomuz kılalım. Şair M. Akif’in dediği gibi ibret alalım, Fuzuli’nin karıncasını hatırlayalım ve şüphesiz Hafız’ı. Eğitim, insanları, hem kendilerinden hem de doğadan uzaklaştıran değil onlara yaklaştıran, özdeş kılan bir anlayışla yapıldığı koşulda barışa hizmet edebilir; ancak etik temelli bir yaklaşımla!

Hafız’a selam…

Saygılarımla,

V. Metin Bayrak’ 20 Haziran 2014’İstanbul, Denizli
23-25 Haziran 2014’te İstanbul’da Öncü Eğitimciler Derneği tarafından gerçekleştirilen 1. Uluslararası Öncü Öğretmenler Zirvesi’nde yapılan konuşmanın tam metnidir.

13 Nisan 2014 Pazar

TC'de Militarizm, Mecburi Askerlik, Vicdani Red Tarihi ve Algısı*

İlk oturumda arkadaşlarımızın ifade ettiği gibi Ayşe Gül Hanım, bir yakının cenazesi nedeniyle katılamayınca, konuya dair kısa sürede bir derleme yaptım. Bugünkü tartışmalarda, programdan da takip ettiğiniz üzere pek çok açı gözetilmeye çalışıldı. Toplantıyı düzenleyen az sayıdaki kişiye profesyonel iş hayatımın izin verdiği ölçüde katkıda bulunmaya çalıştım. Kurumsal bir angajman olmadıkça bu tür toplantıların yapılması çok güç. Kaldı ki kurumsal angajmanların, belli türden sınırlılıklara, sansürlere içkin olduğu da iddia edilebilir. O nedenle burada konuştuğumuz içerikle örtüşen, birbirini bütünleyen bir toplantı biçimi söz konusu. Özgürlük alanımızın, burada yapacağımız işin içeriğini pozitif yönde etkileyeceğini düşünüyorum.

Bir şeye, buradaki militarizme içkin hiyerarşik yapılanma ve örgütlenmeye dikkat çekerek konuşmama başlamak istiyorum:

Bulunduğumuz kurum, ilan edilen konuşma başlığı, seminerin gerçekleştirildiği fiziki mekân, aramızdaki mimari hiyerarşi vb. buyurgan bir söyleme içkin; işin trajik yanı, sıklıkla bunun farkında olmamamız. Bilgi, özellikle bilginin üretimi, paylaşımı ve uygula(n)ma sürecinde ideoloji ile kurumsal bir işbirliği içinde hareket etmekte ya da daha güçlü bir anlatımla bilginin ancak, ideoloji ya da iktidar olan kurumlarla ilişki içinde üretimi, paylaşımı ama özellikle de uygula(n)ması mümkün olmakta. Bunu şunun için dile getirmek ihtiyacı duydum: Foucoultca bir ifade ile “İktidar, söylem üretir.” Biz de burada üretilmiş söylemleri temele alarak bir söylem üretme denemesinde bulunacağız; iktidarın dışında olmaya çabalamanın beyhudeliğiyle. Bu nedenle konuşma yapan bir özne olarak andığım hiyerarşik durumun sakıncalarının olabildiğince farkında olmaya çalışarak buyurucu dogmatiklikten uzak kalmaya çalışarak konuyu, panoramik bir çerçevede ele almaya çalışacağım.

Burada bulunanların, asgari anlamda tarihsel arkaplan bilgisi olduğunu var sayarak tarihsel hatırlatmaları ihmal ederek daha çok vicdani ret tarihi ve algısı üzerinde durmaya çalışacağım. Fakat kısa da olsa birkaç şeye dikkat çekmek istiyorum.

Militarizm, neresinden tutulsa elinize bulaşacak bir kavram. Türkiye tarihinde militarizmi konuşmak için Selçuklu, Osmanlı ve hatta daha eskiye gidip tarihsel bir yolculuk yapmak gerekir kanaatindeyim. Fakat şurası muhakkak 1916’da Prusya’dan devşirilerek getirilen zorunlu askerlik, dönemin ruhuna da uygundur. İhttihat ve Terakki Partisi’nin kadroları, örgütlenme ve ‘problem çözme’ biçiminin, partinin “B Takımı” olarak da görülen Kemalist kadrolarca da içselleştirildiği iddia edilebilir. 1908’de iktidara gelen ve adını pozitivizmin iki temel ilkesinden, yani “birleşme” ve “ilerleme”den alan İttihat ve Terakki, 1910’da İstanbul’un Fethi’ni kutlamaya başlar. Dönemin İstanbul’unda Fransızca yayımlanan Monite­ur Oriental Gazetesi, fetih günüyle ilgili olarak, "11 haziran 1453; istanbul'un fethinin yıldönümü kutlanıyor." başlığını kullanır. Çok görkemli geçen 11 Haziran 1914 tarihli kut­lamalar, dönemin gazetelerinde geniş bir şekilde yer alır; Tanin Gazetesi’nin kutlamalarla ilgili haber metnine bakalım:
"Dün, İstanbul müstesna günlerinden birini daha yaşadı. Yakın vakte kadar milli heyecanın bu kadar beliğ bir misaline tesadüf edememiştik. Fetih gününün ebedi bir yadigârı olmak üzere, günümüze kadar gelen Ayasofya ile Fatih'in türbesi arasında yer alan bütün caddelerde, dükkanlar kapanmış, pencerelerden, kapılardan bayrakların kırmızı ve beyaz dalgaları taşmış, havanın çok kötü olmasına rağmen, bütün halk takım takım yollara düşmüştü." Sanırım burada 2009’daki Davos fatihini de hatırlayabiliriz. Aynı şekilde 2014 yerel seçimlerden önce Sancaktepe, Sultanbeyli eksenindeki bir blokta Fatih ile Erdoğan’ın yan yana asılması da hatırlanabilir.

Militarist kadrolar, militarist söylem ve politikalar  kısa zamanda ‘meyve’sini verir ve Türkiye Cumhuriyeti kurulur. Tek adam kültü ve onu besleyen Milli Şef, ülkenin henüz ergen bile olmayan demokrasi ve sivil geleneğinin kadük kalmasına neden olur. Aslında devlet başkanı statüsündeki cumhurbaşkanlarına bakıldığında da militarizmin izi sürülebilir. Şöyle ki, 3. Celal Bayar, 8. Turgut Özal, 9. Süleyman Demirel, bürokrat sivil olan 10. Ahmet Necdet Sezer ve nihayet 11. Abdullah Gül.  Ana muhalefet lideri, bu yıl yapılacak ve ilk kez halk tarafından seçilecek cumhurbaşkanı için “Sivil biri olmalı.” derken, hala asker adayların varlığına ya da imkanına gönderme yapmaktadır. Bireysel ve toplumsal bilinçaltına artık siyasal bilinçaltı da eklenebilir.

Türkiye’de militarizmi, size, küçük bir çocuğun tanık olduğu bir olay ile ifade etmeye çalışacağım: 12 Eylül 1980 cuntasının ardından yönetime el koyan askerler, ders kitaplarını yeniden yazdırırlar. Hayat bilgisi adlı ders kitabında “komşularımızı tanıyalım” konu başlıklı bölümde Türkiye’nin sınır komşuları, nüfusları, asker sayıları, savaş uçakları, savaş helikopterleri, savaş gemilerin anime edildiği grafiklerle anlatılıyordu… Militarizm denilince nedense ilkokul 3. sınıfta okuduğum o ders kitabı gelir hep… Türkiye’de militarizm, konuşmacıların dikkat çektiği ve çekeceği nedenlerden dolayı ülkede hakim olan ruh durumudur. Bu ruh durumunu besleyen ve de bu ruh durumundan beslenen patolojiler, ülke ve insanların patolojilerini norma dönüştürüp yerleşmesine neden olmakta.

Militarizm, “pembe tezkere” uygulamaları nedeniyle cinsel yönelimleri heteroseksüel olmayanların pek çok fiziksel, psikolojik, sosyal, ekonomik vb. işkencelere maruz kalmalarına da neden olmakta.

Militarizm, ete kemiğe bürünmüş askeriye ile belki de en çok başta Türkiye Kürdistanı olmak üzere temsilden politikaya her alanda anayasa, yasalar ve gelenekten gelen statüleri nedeniyle ülkenin ruh ve zihin dünyasına çöreklenmiştir. Kökleri hiç şüphe yok ki yüzlerce, binlerce yıllara dayanmakta.

Türkiye tarihinde pek çok kırılma, kriz anları, dönüm noktaları vardır. Toplumsal bellen nedeniyle kısa bir hatırlatma yapılmak istenirse: Ermenilerin 1909 Adana kırımı, 1915 büyük kırım, 1921 Koçgiri isyanı, 1923-1924 nüfus mübadelesi, Yahudilere yönelik 1934 Trakya olayları, 1938 Dersim kırımı ve tehciri, 1942’de müslümanlardan %5, Yunanlardan %156, Yahudiler’den %179 ve Ermenilerden %232 alınan Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955, 1960, 1971, 1980, 1997 ve şimdi…

Türkiye’de zihin ve bilinç sınırları 1980 ile öyle bir çizilir ki bütün enerji, neredeyse futbola akıtılmaya başlanır. Futbol, izin verilen bir konudur; bunun dışında hele politik herhangi bir konu ya da sorunsa hemen marjinalize edilird/siniz. Salazar’ın 3F formulü (Fado, Fiesta, Futbol), Türkiye’de arabesk-fantezi-pop müzik, futbol ve din şeklinde tezahür eder. Devlet, topluma bizzat kimlik biçer; bu kimlik: Türk - Sünni İslam sentezidir. Siyasetin alanı iktidarca tanımlanıp sınırlandırılır. Gündem, iktidarca çizilen sınırların içindeki konulardır. Siyaset, hayatın dışına itilir. Devlet, "Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek." dediği iddia edilen tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’da dile gelen ‘hakikat’ ile hareket eder. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, kulüpler ya da kısa bir anlatımla toplumsal, siyasal alan oluşturabilecek her türlü “alan” kapatılır. Toplumsal - siyasal alanın “gaz sıkışması” üretilen müzik, futbol ve cemaatleşme, klikleşme ile alınmaya çalışılır. Kamplaşma alanları bellidir. Kamp(ınız), duruşunuzu, terminolojinizi,  bilincinizi,  davranışlarınızı köklü biçimde belirler. Fakat bunun geriden gelen ama mutlaka gelen kaçınılamaz bir maliyeti vardır: özgürlük. Erdoğan ve AK Parti hükumeti, tamamen militarist kodlarla beslenen toplum mühendisliğine devam etmektedir. Bu kez biçilen kimlik: sünni müslüman milliyetçilidir.

Heidegger, “Değişim, aynı olanda birleşmenin garantisidir.” der; bu sözün doğrulandığı olgusal örneklerin başında gelen ülkelerden biri olsa gerek Türkiye.

Vicdani ret
Türkiye’deki vicdani ret tarihi ve algısını,  hareketin sürecinde iz bırakmış çeşitli olayları, kişiler üzerinden  anarak görünür kılmaya çalışacağım. Bunu, Türkiye’deki vicdani ret geleneği içinde yer alan ve hareketi özgün kılan heterojenliğini, bir anlamda simgeye dönüşmüş kişiler ve davaları üzerinden ifade etmeye çalışacağım.

Panoramik bakış
Michel Foucault'nun "Entellektüelin Siyasi İşlevi", Max Weber'in "Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu"nda bahsettiği modern toplumda bireyleri itaatkarlaştıracak disiplin olarak militarizmin toplumun tüm unsurlarına dayatılması, analitik bakışta vicdani reddi sadece askerlik yükümlülüğü olan bireylerin meselesi olmaktan çok daha geniş kitlelere ait bir sivil itaatsizlik eylemine dönüştürür; bu nedenle VR hakkı ne askerlik görevinin reddine ne de erkekliğe hapsedilebilir. .

Hukuki durum
Türkiye Anayasasının “politik haklar ve görevler” başlıklı 5. bölümünün 72. maddesine göre “Vatan hizmeti, her Türkün hakkı ve ödevidir. Bu hizmetin Silahlı Kuvvetlerde veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı kanunla düzenlenir.” İç hukuk mevzuatımızda Anayasa askerliğin “kanunla” düzenleyeceğini belirtmektedir. Nitekim, 1111 Sayılı Askerlik Kanunu ve 1076 Sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu askerliği zorunlu kılmaktadır. Örneğin, 1111 Sayılı Kanunun 1. maddesi “Türkiye Cumhuriyeti tebaası olan her erkek, işbu kanun mucibince askerlik yapmağa mecburdur.” diyerek bu zorunluluğu açıkça belirtmektedir.

Türkiye’de 20 yaşına ulaşan her erkek askerlik görevini yerine getirmek zorundadır. Kanunda belirtilen bazı geçerli sebeplerin bulunması halinde askerlik görevinin 38 yaşına kadar ertelenmesi söz konusudur.

47 üyeli Avrupa Konseyi’ne 1949 yılında üyeliğe kabul edilen Türkiye, Azerbaycan ile birlikte zorunlu askerlik sistemini halen uygulamakta ve vicdani ret hakkını tanımamaktadır. Beyaz Rusya’da da durum aynı olmakla birlikte, bu ülke AK üyesi değildir.

Diğer 47 üyenin 20’sinde profesyonel ordular bulunmaktadır. 25 üye devlette zorunlu askerlik bulunmakla birlikte vicdani ret hakkı tanınmakta ve bu hak kapsamında zorunlu askerlik hizmetinin yerine alternatif hizmette bulunma olanağı sağlanmaktadır.

Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 318. maddesi (eski TCK’nin 155. maddesi) vicdani retçiliği “halkı askerlikten soğutma” suçu içerisinde nitelendirmektedir ve bu suçu 2 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırmaktadır. Bu suçun basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde ceza yarı oranında artırılmaktadır. Böylece suçun cezası 3 yıla çıkmaktadır. Yeni Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 3. maddesi de bunu bir terör suçu sayıyor ki, Kanunun 4. maddesine göre de verilen cezalar yarı oranında artırılmaktadır. Sonuçta, vicdani ret hakkını savunmak 4.5 yıl ceza ile cezalandırılabilmektedir. Ayrıca, md. 4’e göre, bu cezanın üst sınırı da aşılabilmekte ve böylece de kişilerin miktarı belirsiz bir cezaya çaptırılma olasılığı doğmaktadır.

TCK’nın 319. maddesi ise “askerleri itaatsizliğe teşvik” suçunu düzenlemektedir. Bu maddeye göre cezalar bir yıldan beş yıla kadar çıkabilmektedir. Bunun savaş zamanında işlenmesi halinde cezalar bir katı oranında artırılmaktadır.

TCK ve TMK’nin dışında Türk Askeri Ceza Kanunu’nun (ACK) 87/1. maddesi silah taşımayı kabul etmeyen ve üniforma giymeyenleri “emre itaatsizlik” suçu içerisinde değerlendirerek 5 yıla kadar, bu suçun savaş durumunda işlenmesi durumunda 10 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabileceğini düzenlemektedir. ACK’nin 88. maddesi ise 87. maddedeki suçun “toplu asker karşısında veya hizmetten savuşmak için veya silahlı iken yapılması” halinde ise verilecek ceza 10 yıla kadar artabilmektedir. .

Sürece panoramik bakış
Vicdani ret kavramının ülke gündemine ilk adımı, Aralık 1989 ve Şubat 1990’da, Tayfun Gönül ve Vedat Zincir adlı gençlerin Sokak Dergisi aracılığıyla askerliği reddettiklerini duyurmalarıyla atılır. İzmir Savaş Karşıtları Derneği ve pek çok sivil inisiyatif ve dernekle kurulan vicdani ret platformu ve nihayet 15 Mayıs 2013’te kurulan Vicdani Ret Derneği, hareketin seyri içinde anılabilir.

Sokak Dergisi’nin girişimiyle Türkiye, ilk kez anti-militarist bir kampanyayla tanıştı. 1990’da başlayan “Askerliğe Hayır!” kampanyası, Aralık 1992’de İzmir’de, 1993’te İstanbul’da, Savaş Karşıtları Derneği’nin kurulmasına giden yolu açar. Ardından, sivillerin askerî mahkemede yargılanmasına dikkat çekmek için “Askerî Yargıya Hayır!” kampanyası başlatılır.

1989 yılında Sokak Dergisi ve Güneş Gazetesi`nde vicdani retçi olduğunu belirten Vedat Zincir ve Tayfun Gönül 3 ay hapis cezasına çaptırılmıştır. Bu ceza daha sonradan para cezasına çevrilmiştir. 1993 yılında Genel Kurmay Başkanlığı tarafından Adalet Bakanlığı aracılığıyla savcılıklara gönderilen suç duyuruları sonucunda “halkı askerlikten soğutma” suçlaması ile 217 dava açılmıştır.(12) Bu davalardan herhangi bir cezanın çıkmaması üzerine Genel Kurmay Başkanlığı "yargı fevkalade iyi işlemelidir. 217 suç duyurusundan şu ana kadar hiç mahkumiyet yok. Bu olmaz." diyerek ülkenin hukuk tarihine adını altın altın harflerle yazdırır.

1994-1999 yılları arasında yoğun yargılamalar ve sansürle karşılaştılar. “Halkı askerlikten soğutmak”, “millî mukavemeti kırmak” gibi suçlamalarla haklarında askerî mahkemelerde davalar açıldı, cezalar verildi. Dile gelmek, bir anlamda “cinin şişeden çıkması” olarak da değerlendirilebilir. Süreç, devlet tarafından ne kadar baskılanırsa baskılansın AİHS’den gelen hakların ve verilen kararların da etkisiyle bugünlere geldik. Bugün konuya dair ciddi kazanımların varlığından söz edilebilir. Bunda çeşitli işkenceleri, sivil ölümü göze alanların payı çok büyük, kendilerinde burada bir daha saygıyla anıyorum.

1994’te Osman Murat Ülke bu sorunu ilk kez kamunun dikkatine sundu ve çeşitli aralıklarla toplam 43 ay hapis cezasına çarptırılır. Osman Murat Ülkenin AİHM’e yapmış olduğu başvuru 24 Ocak 2006 tarihinde sonuca bağlanır.
2002’de Mehmet Bal, -askerken- vicdani reddini açıklayan ilk kişi olur. 2004’te Halil Savda, mevcutlu olarak askerî birliğe götürülünce vicdani ret açıkladı, tutuklu yargılanır. 2005’te tutuklanarak birliğe götürülen retçi Mehmet Tarhan, daha önceki davalardan farklı olarak “toplu erat önünde ve askerlikten tamamen sıyrılmak maksadıyla emre itaatsizlikte ısrar” suçlamasıyla yargılandı, 11 ay askerî hapishaneye kapatılır.

Mehmet Tarhan 27 Ekim 2001 tarihinde vicdani retçi olduğunu açıkladı. 8 Nisan 2005 tarihinde tutuklanarak Sivas Askeri Hapishanesine gönderildi. Askeri Ceza Kanunun 88. maddesinde düzenlenen “itaatsizlik” suçundan toplam 4 yıl olmak üzere hapis cezasına çaptırıldı. Askeri Yargıtay 3. Dairesinin bu kararı bozmasına rağmen, ilk derece mahkemesi olan Sivas Askeri Mahkemesinin kararında diretmesi üzerine, dava Askeri Yargıtay Daireler Kuruluna geldi ve burada kararı doğru bulan mahkeme sadece cezanın üst sınırdan verilmiş olmasından dolayı kararı bozdu ve Mehmet Tarhan 9 Mart 2006 tarihinde de serbest bırakıldı. Fakat, Askeri Yargıtay Daireler Kurulu tarafından “Homoseksüalite’nin (eşcinselliğin), TSK Sağlık Yeteneği Yönetmeliği'nin 17/B-3, 17/0-3 maddelerinde 'askerliğe elverişsizlik' halini öngören psikoseksüel bozukluklar ve ileri derecede psikoseksüel bozukluklar kapsamında olması, askerliğe elverişli olmadığını ileri sürenlerin askeri hastane sağlık kurullarınca belirtilen esaslar çerçevesinde bu durumda olup olmadıklarının saptanmasının gerekmesi 1111 sayılı Kanunun 26, 27, 28, 38, 41'inci maddeleri) karşısında, sanığın bu yöndeki muayene ve sağlık kurulu işleminin 1111 sayılı yasa kapsamına tabi olup zorunlu olduğu..." kararı verilmiştir.

Mahkeme kararınca psikoseksüel bir bozukluğun ise askeri doktorlardan oluşan bir sağlık heyetine “pasif anal ilişki” halini gösteren video veya fotoğraflarla ispat edebilmesi gerekmektedir. Oysa ki, oluşturulan bu ispat sistemi öncelikle herhangi bir iç kanun ve yönetmeliğe dayanmamaktadır. İkincisi, böyle bir ispatlama sistemi insanlık dışı ve özel hayatın gizliliği ilkesine aykırılık teşkil etmektedir ki, Anayasa’nın 20. maddesi de herkesin özel hayatına saygı gösterilmesini istemeye hakkı olduğunu belirtmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’de Birleşik Krallık Ordusundan atılan homoseksüel 4 kişininin başvurusunda, Birleşik Krallığın sözleşmece güvence altına alınan özel hayatın gizliliğine saygıyı ihlal ettiği yönünde karar verir.

Halil Savda, Çorlu Askeri Mahkemesi tarafından yapılan yargılamada “emre itaatsizlik” suçlamalarından toplamda 21.5 ay hapis cezasına çaptırılır.

Vicdani retçilerin karşılaştıkları bu cezaların dışında bir de askerlikle doğrudan ilişkisi olamayan herhangi bir kişi vicdani ret hakkını savunduğu anda TCK’nın 318. maddesi uyarınca “halkı askerlikten soğutma” suçlamasıyla yüz yüze kalmaktadır. Perihan Mağden’e Yeni Aktüel dergisinin Aralık 2005 tarihinde “vicdani ret bir insan hakkıdır” başlıklı yazısından dolayı basın yoluyla halkı askerlikten soğutma suçlamasıyla dava açılması ve daha sonrasında bu davadan beraat verilmesi tam da bahsettiğimiz bu noktaya iyi bir örnek teşkil etmektedir. Ancak, Perihan Mağden tek örnek değildir. Birgül Özbarış hakkında da çalıştığı gazetede yazdığı vicdani ret ile ilgili bir yazıdan dolayı TCK’nın 318. maddesini yedi kere ihlal ettiği iddiasıyla dava açılmıştır. Ayrıca bu yazıyı yayınlayan yazı işleri müdürü Hasan Bayar ve gazete sahibi Ali Gürbüz hakkında da bu konuyla ilişkili olarak eş zamanlı davalar açılır.

İçeride görülen davalardan kimileri AİHM’e taşındı. 2006 başında Osman Murat Ülke’nin davasında AİHM, Türkiye devletinin vicdani retcilere uyguladığı baskıyı “sivil ölüm” olarak tarif eder.

2007’de Enver Aydemir, Türkiye’de İslami gerekçelerle vicdani reddini açıklayan ilk kişi olur.

Devletin ‘çözüm’ü
TSK’nın zorla rapor verdiği retçilerden biri de Halil Savda. “Asosyal kişilik raporu” verilen Savda’ya göre “sosyalitenin esası diyalog, yaşatma, anlayış ve insan ilişkilerinin özgürlüğüdür. Ordu ise otoriteyi, zoru, kontrolü ve yok etmeyi ifade ediyor. Bu da sosyalitenin inkârıdır. Bu nedenle asıl anti-sosyal olan ordudur.”.

Vicdani retci Savda, hükümetin çürük raporlarıyla uluslar arası yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçındığına dikkat çekerek “Çürük raporları vicdani reddi ve vicdani retçileri unutturmayacaktır. Görünür olmaya devam ediyorlar. Son bir yılda yüzden fazla genç vicdani retlerini açıkladılar. Bu vicdani reddin görünmez kılınamayacağının açık örneği oluyor.” der.

Cin şişeden çıkıyor
Türk kamuoyu bu kavramla, 1989’da Tayfun Gönül ve Vedat Zencir'in Sokak Dergisi'nde vicdani retlerini açıklamaları ile tanışmıştı. Bunlar hakkında TCK m.155'den dava açıldı ve sivil mahkemede yargılandılar. Bu yargılama sonucu, Vedat Zencir beraat etti, Tayfun Gönül ise üç ay ceza aldı ve bu da para cezasına çevrilir.

Vedat Zencir’in uzun bir alıntı tıyı sizlerle paylaşmak istiyorum: "Ben Vedat Zencir. Şiddeti, emir alıp vermeyi yasantıma almamaya niyetli ve kararlı olan bir insanım. Yasantımı bir takım ahlaki ilkeler dogrultusunda göstermeye özen gösteriyorum. Bunun için yasam anlayısımla çelisecek kurum, kurulus ve islerde bulunmuyorum. 20 yasından beri kendimi ne zaman askere alınmıs düsünsem veya bunun rüyasını görsem mide krampları geçiriyorum. Emir alıp vermek benim kisiligimle, duygularımla hiç bagdasmayan bir sey. Hele kendimi tanımadıgım insanları öldürmeye hazır düsünmek -bu, hiçbir sekilde kabul edemeyecegim bir durum. İnsan benim için dinsel boyutta kutsal bir yaratık degil, fakat ben insana tanrısal bir yükleme yapmadan her insanın yasamını en az kendiminki kadar kutsal buluyorum. Bu yüzden de gerekçesi ne olursa olsun öldürmeye yönelik herhangi bir yapı içinde bulunamam. Kendi degerlerim dogrultusunda yasamak benim en dogal hakkım. ustelik benim degerlerim gayet safiyane seyler. siddet istemiyorum. emir almak-vermek istemiyorum. simdi, bunun dısında bir davranısa zorlanmamı da dogrusu hiç aklım almıyor." cümleleriyle 1989 yılında TC'de Tayfun Gönül'le Sokak Dergisi aracılığıyla vicdani reddini açıklayan iki insandan biri olan, İzmir Savaş Karşıtları Derneği'ni kurucusu ve en önemlisi TC'de ilk kez vicdani red birleşik kelimesinin telafuzunu sağlar.

Osman Murat Ülke
İzmir Savaş Karşıtları Derneği Başkanı Osman Murat Ülke'nin 7 Ekim 1996 tarihinde TCK m.155'deki "halkı askerlikten soğutma" suçunu işlediği gerekçesiyle, Askeri Ceza Kanunu m.58'de düzenlenen "milli mukavemeti kırma" fiiline dayanılarak tutuklanması ile birlikte ülkenin siyasal gündemine "vicdani red" kavramı girmiş oldu.

Enver Aydemir
Mahkemedeki savunmasından
“Herkesçe malum olduğu üzere İslam dini, “tevhid” ilkesi üzerine bina olmuştur. Bu ilkenin olmadığı yerde İslam dininden söz etmek mümkün değildir. Bu ilkenin zedelendiği yerde ise İslam’ın yani Allah’a teslimiyetin zedelenip sağlıksızlaşacağı aşikârdır.

Arapça “Eşhedü en la ilahe illallah” şeklinde ifade edilen tevhid cümlesi Türk diline “Allah’tan başka ilah yoktur” şeklinde çevrilmiştir. Bu çeviri yanlıştır. Doğru çeviri “Allah’tan başka ilahları reddederim” şeklinde olmalıdır. Çeviri hatası cümlede geçen “la” kelimesinin “yokluk” anlamında tercüme edilmesinden kaynaklanmaktadır. Doğru tercüme “kabul etmeme, onaylamama, reddetme” şeklindedir.

Tevhid cümlesinin sağlıklı kavranabilmesi için yani sağlıklı İslamlaşma için “ilah” kavramının da doğru ve iyi anlaşılması gerekir. İlah kavramı sözlükte “yaratıcı, evrendeki tüm olayları düzenleyen” anlamlarıyla beraber “insan hakkındaki tüm tasarrufun sahibi, rızkı yani geçimliliği düzenleyen, ölüm ve hayatın sahibi” anlamlarına da gelir.

Tevhid kelimesini söyleyen biri olarak hayatım hakkındaki tüm tasarrufu Allah’a hasrettiğimi ve bu tasarrufa ortak olmaya çalışan (ilahlığa soyunan) kişi, kurum, toplum ve devlet gibi şeyleri reddettiğimi söylemiş oluyorum. Bu benim Allah ile olan sözleşmemin temelini oluşturur. Buna aykırı hareket etmem durumunda müslümanlığım yani Allah’a teslimiyetim tartışmalı hale gelir.

Mutlak itaat, ölmek ve öldürmek gibi temelleri olan yani birey üzerinde tam bir tasarruf arz eden “zorunlu askerlik” dayatmasını kabul etmem İslamlığımla temelden çelişir. Böyle bir dayatma devlet vatan tanrı… her ne adına olursa olsun kabul etmem mümkün değildir.”



Yunus Erçep
Yehova Şahidi Yunus Erçep, "Artık cengi öğrenmeyecekler." diyen İşaya 2:4 ayetine dayanarak vicdani reddini açıklar. Erçep 14 yıldır vicdani reddi sebebiyle çeşitli sözlü ve fiziksel tacize maruz kalır.
"Dinsel paranoya" teşhisiyle psikiyatri kliniğinde yatırıldı, para cezalarına çarptırıldı ve 5 ay askeri cezaevinde kalır.
Erçep bugüne kadar 25 kez askerlik "hizmeti"ne (?) çağrıldı ve 21 kez hakkında dava açılır.
Askeri Yargıtay, en son  "Yehova Şahidiyim" diyerek askere gitmeyi reddeden Erçep'in 2 ay 15 günlük hapis kararını onamış ve  Erçep'e zorla askerlik yaptırılması kararını verir.
Erçep de 1999’dan beri bu konuda sürdürdüğü hukuki mücadeleden bir sonuç alamayınca konuyu 2005'de AİHM’ye götürdü ve kararları nihai olan bu mahkeme, Erçep’in başvurusunu  aynı yılın mart ayında kabul eder.
Annesi Ermeni, babası Türk olan Erçep, 1986'da 17 yaşında bir lise öğrencisiyken mahkemeye başvurup "Babam Müslüman olduğu için nüfusa öyle yazıldım" diyerek, hüviyetinin din hanesinin değiştirilmesi için dava açmıştı. O tarihte Milliyet gibi büyük gazeteler bu haberi "Din dersinden korktu din değiştirdi." gibi yaratıcı başlıklarla soruna yaklaşır.
Mehmet Tarhan  
AİHM, Türkiye'nin AİHS'nin 3. ve 9. maddelerini ihlal ettiğine hükmederek vicdani retçi Mehmet Tarhan'a 12 bin avro tazminat ödemesine karar verdi.

İnan Süver
“Ben vicdani retçiyim ve bir gün bile askerlik yapmak istemiyorum.” diyen ve 318’den firara, emre itaatsizlikten halkı askerlikten soğutmaya… hakkında çok sayıda dava açılan arkadaşımız, meşru hakkı nedeniyle halen sivil ölüm yaşamaktadır.

Muhammed Serdar Delice
Muhammed Serdar Delice ‘milliyetçi vicdani retçi’ olarak bir ilk. Delice, kınalar yakılarak peşinden ‘En büyük asker’ sesleriyle gitti askere gider. Fakat beş ay sonra sorgulamaya başlar.. Vatanın uğrunda öleceklere değil, ona hizmet eden zeki nesillere ihtiyacı olduğunu söyler. “Kürt kardeşlerimizden yalan hedefler yaratıldı.” der. Kasımpaşa Askeri Cezaevi’nde koşullarının düzelmesi için açlık grevi yapar.  Hakkında üç ayrı suçtan dava açılır: Firar, emre itaatsizlik ve halkı askerlikten soğutmak.

Ali Fikri Işık
Işık, Kürtçe yaptığı savunmasında uluslararası hukuka aykırı olduğu için mahkemeyi kabul etmediğini belirtir.  Mahkemenin meşru olmadığını söyler. Işık: “Ben bu suçtan dolayı daha önce tutuklandım ve caza aldım. Aynı suçtan bu mahkeme be daha kaç defa yargılayacak, bu adalet değildir. Bu dava sivil mahkemelerde yürütülmelidir. Vicdanen reddediyorum. ‘Firar’ kelimeleri benim için anlamsızdır. Bu yargıya, mahkemeye inancım yoktur. Bu yüzden 14 gündür açlık greviyle, sakallarımı kesmeyerek, askeri elbiseleri giymeyerek protesto ediyorum.” der. Savunmanın ardından savcının “Askere gidecek misin?” sorusunaysa “Savcının sorduğu soru anlamsızdır. Ben askerliği reddediyorum. Asla askerlik yapmam.” diye cevap verir. Uzun süre sivil ölüme mahkum edilen Ali Fikri’nin sivil ölümü, hakkında verilen “askerliğe uygun değildir” raporu ile sona erer.

Kadın vicdani retciler
Vicdani ret, yalnızca askeri kurumlarla ilgili bir olgu olmadığı gibi salt erkeklerle de ilgili değildir. Militarizm ve türevi uygulamalar, kadınları da mağdur statüsüne itmektedir. "Barış İçin Vicdani Red" ağının koordinatörü Gülsüm Ekinci, 2010 yılının başlarında birkaç arkadaşıyla “Barış için vicdani ret” ağı kurarlar.  Ekinci, “Vicdani ret yalnızca erkeklerin konusu değil. Askerlik, militarizm de aynı şekilde yalnızca erkekleri, erkeklerin hayatını etkilemiyor. Kadınlar da en az erkekler kadar etkileniyor. Yalnızca eşinin, evladının, sevgilisinin kardeşinin askere gitmesiyle değil yaşanan acıların, savaşa ayrılan bütçenin bütün olumsuz etkilerine maruz kalıyor.” diyerek vicdani rede kadın boyutunun eklenmesine yol açarlar.

Vicdani ret - Total ret
Vicdani Reddin yasallaşması, zorunlu askerlik yerine kamu hizmetinde çalıştırma konusunu gündeme getiriyor. Kamu hizmetinin nasıl yapılacağı hususu yasal düzenlemenin esasını oluşturuyor:
a. Silahlı kuvvetlerin geri hizmetinde çalıştırma. Bu mutfak, levazım, sağlık ve ulaşım olarak ifade ediliyor.
b. Çevre, sağlık ve sosyal hizmetler ile bakım evlerinde çalıştırma.
Belediyelerin çöp toplama işinden yol yapımına kadar, devlet, istihdam ihtiyacını ve görev alanlarını belirliyor ve Vicdani Redciye bunlardan birini seçmesini öneriyor.

Hukukun sınırlandığı haklar alanı “total retçilerin” durumudur. Total Retciler yani sivil kamu hizmeti dahil devletin zorunlu kıldığı her türlü hizmeti reddedenler, sivil kamu hizmetini yapmak istemediklerinde VR hakkı tanınsa bile mağdur olmaya devam edeceklerdir.

Algı, nefret suçu
Pek çok köşe yazarı da vicdani retcilerin "hakaret", dürüst savcıların "nefret suçu" davaları açabileceği yazılar yazarlar.  Bir bölümü vicdani retcileri "vatan haini" ilan edip linç objeleri olarak hedef gösterir.
Öylece ileride vicdani reddini açıklayacaklara da göz dağı verilir. Bakış açılarının birleştiği ortak noktası, iyi niyetle "bilgisizlik" ya da daha kötüsü "kasıt" idi. "Her Türk asker doğar"ı savunanlar, burada zorunlu askerliğin Prusya’dan devşirme bir yasayla 1916’da başladığını bilmezler. Kaldı ki 1. Dünya Savaşı’nda asker kaçaklarının en çok olduğu ülke Osmanlı’dır: %40.  VR ile ilgili Türkiye'deki ilk ankete göre halkın yüzde 78.8'i vicdani reddin ne demek olduğunu bilmiyor ama aynı halkın yüzde 81.8'i vicdani redde karşıdır. Yani bilinçli vicdani reddi "red" sadece yüzde 3'tür. Bu da meselenin kutsal devlete zeval getirecek bir öcü olarak algılandığı gösterir.

Ara sonuç
Türkiye’nin vicdani reddi tartışmasına ve hak olarak tanımasına giden yolda üç temel kırılma noktası vardır. İlki Vicdani Retci Osman Murat Ülke’nin Ocak 2006 yılında Avrupa insan hakları mahkemesinde (AİHM) Türk hükumetini mahkum ederek davayı kazanmasıdır. Hükumet mahkeme kararının gereğini hala yerine getirmemiştir. İkinci kırılma noktası ise Avrupa Konseyi Bakanlar komitesinin Türkiye’nin AİHM’nin Osman Murat Ülke kararının gereği için Aralık 2011’e kadar süre tanımış olmasıdır. Bu açıkça Vicdani Red hakkını tanıma çağrısıdır. Üçüncü kırılma noktası ise AİHM Büyük Dairesi, 2011 yılında Ermenistan Bayatyan kararında, Vicdani Red hakkını sözleşmenin 9. Maddesi “dini inanç, vicdani ve düşünce özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmiştir. Bu sözleşmeye taraf ülkeleri yasal düzenleme yapma zorunluluğunu sağlamıştır. Taraf devletlerin sözleşmenin gereğini yapmak dışında bir şansları yoktur.

Sonuç
VR hakkı, total retcilerin sorununu çözmüyor. O nedenle artık top çevirmek için alanı gittikçe daralan Türkiye’de VR hakkı tanınsa bile total ret için mücadele edilmelidir. VR hakkının iç hukukta tanınmasının ardından bu harekete destek veren biri olarak yalnızca şunu söyleyeceğim: bu, daha başlangıç, mücadeleye devam!

* 13 Nisan 2013'te Cezayir Salon'da "Vicdani Ret, Mecburi Askerlik, Askeri Yargı, TCK 318, ve Militarizm / Antimilitarizm, Bilmek, Sormak İstediğiniz Her Şey" konu başlıklı toplantıda yapılan konuşmanın metnidir.

V. Metin Bayrak

13 Nisan 2013, Kağıthane - İstanbul