ortadoğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ortadoğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2016 Perşembe

Mülteci Sorunu&Küresel Vicdansızlık Üzerine

BM Mülteciler Yüksek Kurulu gibi oldukça 'seksi' gelen bir ad ve kurum, konuyla ilgili ulusal ve uluslararası pek çok kurum gibi 2013-2015 sürecinde her geçen gün, trajik boyutu derinleşen mülteci sorununu, ki artık krize dönüşmüştür, "kapıları açıp açmamak"a indirgeyip boyutlarını budayarak işle(til)meyen uluslararası hukuka sıkıştırarak anlayan 'yönetici', 'sorumlu sorumsuz kitle' ve iktidar(lar)ının fahişesi olan hukuk/ları, bırakın "kriz"i çözmeyi, sorunu, her geçen gün daha da derinleştirmekte.
   
Binlercesi Ege Denizi'nde, onbinlercesi Akdeniz'de Avrupa'ya geçmeye çalışırken boğulan, insan tacirlerince herkesin gözü önünde savaştan, gasptan alınıp ölüm(ün)e satılan insanların hayatları çalınırken üç maymunu oynayan dünya ve halkları, belleklerini kaybetmekle kalmamışlar, vicdanlarını da kredi kartı plastiği kokan konforlarına kurban etmişler, hayat(ların)ı, bugün(lerin)den ibaret gören aymazlık içindeler. İnsan, görüp tanık olduklarından çok, tanık olduklarına verdiği tepki(sizlik)lerin toplamıdır.
   
Mültecilik, doğal ve/veya toplumsal, siyasal, ekonomik, doğal vb. nedenlerin bir sonucu; bunu doğuran kimi 'büyük güçler'in güç denemelerini icra ettikleri, makro politikalarını hayata geçirmeye çalıştıkları mecralardan biri olan Suriye ve artık gündemde eskisi denli kendine yer bulamayan Irak, yalnızca bir vesile; kurban ya da kökleri derinlerde olan çatışmaların zahiri yüzlerinden biri.
   
Ulusal ve uluslararası kurumlar, yapısal ya da makro bir çözüm üretmek yerine trajediyi, seyirlik bir objeymişçesine, artistik bir performansmışçasına yalnızca izlemekte, kapılarına gelebilenlerden kimilerini lütfedip içeriye alıp almamakla meşguller.
   
Sorun, hiç şüphesiz, Ortadoğu ülkelerinin artık 'fıtrat'ına dönüşmüş, hamasete boğulmuş politik retoriklerinde olduğu gibi yalnızca 'dış güçler'e, 'dış mihraklar'a ve bunların içerideki 'uzantı'larına yani 'hainler'e, 'iç mihraklar'a, 'işbirlikçiler'e de indirgenemez.
   
Dünyanın vicdanı, eğer varsa, şu soruyu sormakla mükelleftir: Eğlenceye verilen vize, canını kurtarmak derdindeki yurtsuz insanlardan neden esirgeniyor? Tıpkı "sorun, aç insanların bazılarının hırsızlık yapması değil, neden çoğunun yapmamasıdır." sözündeki gibi, şaşırdığımız "şey" hakikat değil; hakikati gör(e)mediğimizden sorun karşısındaki tutumumuz, popüler kültürün ya da daha teknik bir ifadeyle kültür endüstrisinin bir ürünü olan magazin formatından öte geçemiyor.
   
Düne karşı çıkıp uygulamaları/nı, bugünün değer yargılarıyla değerlendirmek ve 'entelektüel' pozisyon almak, olsa olsa tatlısu eleştiriciliği ya da aktivizmi olabilir. Bugün, iktidarın -aslında "küresel iktidar"ın demek daha yerinde- dolaşıma soktuğu sözde hukuki dili, vicdanen reddetme, egemenlerin dilini kullanmama, organik aydın retoriklerine teslim olmadan sorabilme güdüsüdür:
     
     *Kant’ın “Ebedi Barış Üzerine Bir Deneme” adlı makalesinde rüyasını gördüğü, ebedi barış için bir tür çözüm olarak önermesinden yaklaşık yüz elli yıl sonra kurulan BM’nin cürmü bu kadar mı?
     
     *Yerlerinden zorla kürtaj edilenlerin statüsü olan ‘mültecilik’, steril kentlilerce ‘görüntü kirliliği’ne indirgendiğinde sözümüz ne oldu?
     
     *Günümüz modern hukukunca inşa edilen ulus-devletlerin eğlenceye gidenlere verdiği vizenin “can”dan esirgendiği örnekler karşısında ne dedik?
     
     *Yıllardır devam eden trajedi karşısında iç ve/veya dış kamuoyu oluşturmak amacıyla ne tür girişimlerimiz oldu; sorunun çözümü için bir “şey” yaptık mı? Neden?
     
     *Küresel hale gelen mülteci sorununun ne olduğunu, egemen retoriklere teslim olmadan de facto ne olduğumuzu kafamıza çekiçle, balyozla vururcasına gör(ebil)mek için daha ne kadar sürecek üç maymunluğumuz?
     
     *Haberler, ‘yasadışı yollarla’, ‘insan tacirleri’, ‘kaçak’, vb. ifadelerle meşru olmayan hukuk ve/veya statüko diliyle mevcut hukuksal, politik uygulamaların, insanların zihnini nasıl iğdiş ettiğini ısrarla soralım. En sade ifadeyle sorunun, bir ‘kent estetiği’ne indirgenerek de medyaca servis edilmesiyle neye benzediğini ya da bu “servis” ile görünüp görünmediğini (de) soralım.
     
     *Trajedi pornografisi gibi her gün medyada izlediğimiz görüntüler ile satılması için ek trajedilerle soslanarak ürünleştirilen ‘haberler’e/hayatlara bakıp gözyaşı dökerek haline şükreden trajedi tüketicisi, tükettiği ölçüde ‘para puan’ biriktirerek küresel adaletsizliği güçlendiren plastik vicdanlı küresel özneler olarak bizler, kişiliğimizde açılan yaranın, kişilik bütünlüğümüzde küresel iktidarca yaratılan çatlakların ne kadar farkındayız?

‘Eli kanlı Batı’ ve zengin, refah ülkeler/i, vize uygulamalarıyla, kendini koruyucu politikalarıyla yaklaşan “nükleer bomba”ya karşı, bir tür Ortaçağ kent surları inşa ederek hendek kazmaya devam ederken ‘hukuk’larının miğferleriymişçesine çağlarına, dukalıklarına, sultanlıklarına, kağıttan kalelerine hizmet ettiklerini sansınlar; varsın öyle olsun! Anakronik önlemlerin bir tür oksimoron yarattığının ve işlevsizliğinin cehaletiyle, mürteciliğiyle çağımızı kucaklayabileceklerini/kucakladıklarını sansınlar! Ama her uykunun, elbet bir uyanışı vardır; uyur numarası yapanlarsa, zaten uyumamaktadırlar, yalnızca bir tür çakallıkla, köşelerinde sessizce öylece bulaşmadan durmaktalar.

Bugün, küresel çapta o vizeleri, pasaportları, nüfus cüzdanlarını söküp atmak, yırtmak, tanımamak zamanıdır ülkeleri, ulusal ve uluslararası kurumları ve ‘hukuk’larını!

V.Metin Bayrak
Eylül-Ekim 2015, Ege


1 Ocak 2014 Çarşamba

yerli reichstag yangını uzgörüsü üzerine

kaç kişi alman parlemento binası reichstag’ı yaktığı iddia edilen komünist marinus van der lubbe’yi* tanır? peki reichstag yanıngı’nın bugünkü the cemaat ile erdoğan arasındaki mevzilerde süngü süngüye sürdürülen savaşla ilgisi nedir? hadi gelin biraz eskilere gidip hafızalarımızı tazeleyelim, sonra da artık uzgörü mü yakıngörü mü türkiye gibi hiç bir şeyin kolaylıkla öngörülemeyeceği bir ülkede çeşitli tezler -ama koşullu (hipotetik)- ileri sürelim.

bu satırların yazarı, olacakları arzulamamakta, bilakis endişelenmekte; ne iyimser ne de kötümser, işi yargılamak hiç değil; çünkü yargılamanın anlamaya mani olduğunu düşünür. o, üstadı aristoteles’in çok yerinde dile getirdiği gibi “varoluşu gereği -sadece- anlamak istiyor.”

reichtag yangını, hem yahudilerin hem almanya’nın hem avrupa’nın hem de bütün dünyanın dizaynını geri dönüşü olmayacak şekilde değiştirmiş belki de son yüzyılların içinde eleğin üzerinde kalacak ender olaydan biridir.
neden? uzun uzun çok yazılan - çizilen nazilerin iktidara yükselişi ve darbeyle yarattığı akıl tutulması ve sonrasını anlatmaya hacet olmadığı kanaatindeyim.
berlin polisine göre lubbe’nin, nazilere tepki amacıyla reichstag’ı yaktığı iddia edilir ve kovuşturmada pek çok komünist ile birlikte yargılanır. 10 ocak 1934’te leibzig’deki hapishanenin bahçesinde 25. doğum gününden 3 gün önce idam edilir.

peki nedir ya da etkileri kime nasıl yaramıştır, ne olmuştur reichstag yangını ile? 27 şubat 1933’te kötü giden ekonomi, savaşın bir türlü sarılamayan yaraları, almanya’nın kırılan onuru, yükselen milliyetçi, ırkçı politikalar, italya’da mussolini modeli, japonya, bilim insanlarınca teorik çerçeveye oturtulmaya çalışılan “güneş dil teorisi” gibi ırkçı ‘bilimsel bilgi’ler…
1933 ocak ayında, savaş çıkacağı, komünistlerin hayatı felç edecek birtakım eylemler hazırlığı içinde oldukları alman kamuoyunda yayılır. cumhurbaşkanı, hitler’i koalisyon hükumeti kurması için şansölye olarak atar. ocak ayının etkisi şubat’ta daha da derinleşerek devam eder. yangına müteakip sevk ve idare tamamen hitler’e geçer. böylece hitler, zihnindekileri artık ivedilikle hayata geçirecek olanaklara kavuşmuştur. yangının ertesi günü kişi hak ve özgürlüklerinin ortadan kaldırılır; nasyonal sosyalist parti ve alman ulusal halk partisi dışındaki bütün partilerin yayınları ve seçim çalışmaları durdurulur. alman komünist parti’nin parlamentodaki 181 vekili, parti yöneticileriyle birlikte tutuklanır.

8 aralık 2013’te “ak parti’nin ya da erdoğan’ın ‘kalbi’ üzerine”** adlı klavyeye aldığım ve ara sonuç ile bitirdiğim yazımın sonuç tezi burada dillendirilip temellendirilmeye çalışılacaktır. konu yazının erişime açıldığı tarihte 17 aralık operasyonu olmamıştı. şimdi, anılan yazının devamı olarak da okunabilecek bu yazı, erdoğan’ın nihai hedefinin yeni bir devlet kurmak olduğunu, bunu sağlamanın aracı olarak da kullandığı yolu ifşa etmek amacıyla (da) yazılmıştır.


2002, her anlamda çürümüş bir yönetimin halk tarafından tasfiye edilmesi olarak da okunabilir. ak parti, ciddi bir koalisyon kurarak iktidara geldi. 2007 seçimleri, koalisyonunu genişletip güçlendirmesinin aracı oldu ama 2011, erdoğan ve partisi için koalisyon ortaklarıyla yollarının ayrılmaya başlamasıdır. partinin en yetkili ağızlarınca “bundan sonra size ihtiyacımız kalmamıştır.” mealinde yoruma hacet bırakmayan açıklıkta ifadeler sıkça dillendirilmiştir.

mit başkanı hakan fidan’ın oslo görüşmeleri bahane edilerek tevkif edilecek iddiası ve savcılık makamınca sürecin başlatılması, ergenekon davasında operasyon ortağı olan cemaat ile de yolların ayrıldığına dair işaret olarak okunur geniş kitlelerce. hakan fidan’a yönelik girişimi, başbakan, doğrudan kendine yönelik algılamış ve her zamanki gibi artık fıtratına dönüşen sert tepkisini vermiş; tepki vermekle kalmamış gerekli yasal düzenlemeleri yaparak son seçimlerdeki sloganında ifade ettiği gibi yoluna devam etmiştir.

erdoğan'ın yolu
peki nedir erdoğan’ın yolu? erdoğan’ın, bir tür türk(iye) viktorya çağı yaşatarak 64 yıl hüküm sürmüş kraliçe viktorya dönemi birleşik krallık’ta olduğu gibi “kalkınma için kimlik oluşturmak, cinselliğinden arındırılmış, zevk ve türevi konulardan uzak protestan ahlakı ile sadece çalışan ve böylece mazideki gibi ‘yedi düvele meydan okuyan, üç kıtaya hükmeden...’ bir millet yaratmak” saikiyle hareket ettiği ileri sürülebilir.
kurucu baba olarak tarihte yere almak amacıyla hiç de saklamadığı “sünni müslüman milliyetçiliği” kimliği üzerine oturtulmuş bir devlet kurmak. erdoğan’ın yol haritası budur. burada uzun uzun erdoğan’ın şeriatçı olduğunu, dindar nesil yetiştirmek istediğini… söylemeye gerek yok. çünkü bütün kanallar, hiç susmayan 7/24 hiç bıkmadan, yorulmadan konuşan erdoğan’ı gösteriyor. gazeteler, onun sözlerini, yaptıklarını, kararlarını kritik ediyor. erdoğan, büyük bir oyun kurucu. sadece gündemi belirlemiyor, her hareketiyle, ülkedeki bütün aktörleri, daha evvel zihninde konumlandırdığı yerlere itiyor. erdoğan’ın siyasi dehasını küçümsemek, 11 yıllık iktidarına karşı kör olmak demektir.
gezi süreci, ciddi bir kırılma olarak değerlendirilir pek çoklarınca. öyledir de. daha bir umutla bakmaya başlamıştır ak parti’ye oy vermeyenler. oysa gezi, diliyle, eylemleriyle erdoğan’ın oyun kurucu olarak maniple ettiği bir süreçtir (de). neden mi? eylemleri, söylemleri ve aldığı kararlarla hem başlatmış hem de bitirmiştir. gezi sürecinde hem söylemi ve kararları hem de siyasi sorumluluğu olan bir devlet adamından asla beklenmeyecek provakatif, hatta iç savaş kışkırtıcılığı yapan sözlerle toplumu ciddi anlamda germiştir. bunu özellikle yapan erdoğan’ın ajandasında bu yazıda dillendirilip temellendirilecek “şey” vardır. peki o “şey” nedir?

yazının başlığından da anlaşılacağı üzere, provakatif bir eylemle olağanüstü hal ilan ederek bir tür darbe yapmak. bir kavramı dilden düşürmemenin psikanalizdeki anlamına hiç değinmeden provakatif olayın ne olabileceğine dair spekülasyonlara da girmeden -çünkü bunun hiç bir önemi yok- darbe ve sonrasına dair “uzgörü”de bulunalım. peki uzgörümüz için tezlerimiz neler?

birinci tez
babasız millet, erdoğan ile babaya kavuşur ve oyuna dahil olur.

erdoğan, otorite yokluğunda doğmuş, haneyi derlemiş toparlamış, aile fertlerinin yeniden dünyadaki oyuna dahil olması için sahaya inebildiği bir dönemin mimarıdır. bu süreçte pek çok engellemeyle karşılaşmış, işlevsel koalisyonlara engelleri aşmasını bilmiştir. her sıkıntıda biz ve onlar diye iki kör kategori yatarmış. ‘biz’, millet; ‘onlar’, milleti senelerce sömürmüş, işkence etmiş, darbeler yapmış, özgürlükleri engellemiş, insanların oyuna katılmasını engellemiş kökü dışarıda -özellikle amerika ve israil, yeni yeni almanya- ‘iç mihraklar’. ötekiler, yani düşmanlar, her zaman hedef gösterilmiş, sıklıkla da iktidarın güdümünde olan yargı ‘maşa’sıyla tutuklanıp itibarsızlaştırılarak etkisiz hale getirilmiştir. korunmaya muhtaç çocuk, babası tarafından gözetilerek, arka çıkılarak oyuna almayan ‘abi’lerin de kulağını çekerek -israil devlet başkanı şimon peres’e “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” ile başlayıp “one minute” ile devam eden süreç- istanbul’a fatih sultan erdoğan olarak dönmesini bilmiştir. başbakan olarak gittiği davos’tan “sultan” olarak karşılanmıştır. millet, artık babasına kavuşmuştur. 2009, türkiye için milattır. baba figürünü, ergenin kendine olan güvensizliğin aşılmasında işlevsel öneme sahiptir.

ikinci tez
'pedofili' baba, çocuğunu taciz ederek travmasını derinleştirir.
tebaasını ergen olarak gören devlet, çocuğu hakkında tasarruf hakkını kullanır. çocuğunun büyüdüğünü kabul etmeyen, onun adına karar veren baba, çocuğun inisiyatif almasına imkan tanımaz. kişilik yaşı gelişmeyen çocuk, baba otoritesine karşı geldiğinde şiddet görür. her şiddet, çocuğun travmasını derinleştirir. yetişkin olamaz bir türlü. devrimler, çocuğun yetişkine dönüşmesini sekteye uğratır. her devrim, yeni bir kimlik üretir ve henüz kişiliği oluşmamış ergeni, ideolojik araçlarıyla biçimlendirir. erdoğan, zihnindeki kimliği, kitlelere dayatır. makbul vatandaş, türk, sünni müslüman, filört etmeyen, içki içmeyen, kadınsa kapalı, öğrenciyse ihl’li, aileyse üç çocuklu, doğu’lu, batı’nın değerlerini benimsemeyen, çalışkan, söz dinleyen, politik olmayan, ibadet eden, çalışan, baba tarafından tanımlanmış görev ve sorumluluklarının dışına çıkmayan… travması derinleşen ergenin, takvim yaşı büyüse de kişilik yaşı gelişmez. insan, sorumluluk aldığı, üstlendiği sorumluluklarını gerçekleştirdiği ölçüde olgunlaşır; olgunlaştığı ölçüde özgüveni, özsaygısı artar ve bunlara bağlı olarak özgürleşir. oysa tebaanın kendini bulmasına bir türlü izin verilmez. 3 mayıs 1944’te tutuklanıp huzuru çıkarılan bir gence ankara valisi nevzat tandoğan’ın ağzından “ulan öküz anadolulu! sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. komünizm gerekirse onu da biz getiririz. sizin iki vazifeniz var: birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. ikincisi, askere çağrıldığınızda askere gelmek.”*** diyen devlet, bütün heyulasıyla ergenin üzerine çöreklenmiştir. türkiye’de değişmeyen, çocuğunu taciz eden işte bu devlet anlayışıdır. ergen, üç nedenden ötürü babaya ses çıkar(a)maz:
a. ana karakter olmasa da sahadaki oyunculardan birine haline gelmesi
b. karşı çıkmanın kifayetsizliğinin defalarca yaşadığı deneyimler nedeniyle bilinçaltına yerleşen öğrenilmiş çaresizlik
c. inisiyatif alıp sorumluluk üstlenme gücünden yoksunluk

üçüncü tez
iktidar, rakibine göre suçu tanımlar, rakibini suçlu ilan eder.

sofist thraysmakhos, “adalet, güçlünün işine gelendir.” sözüyle nietzschece iktidar eleştirisini tarihsel süreçte, yoruma mahal vermeyecek açıklıkta antik yunan devrinde yapar. 12 eylük işkenceleri, fişlemeleri, 28 şubat tutuklamaları, ergenekon, kck davaları, ‘paralel devlet’, ‘iç mihrak’, ‘dış mihrak’, ‘işbirlikçi’... söylemleri, yerleşik anlayışın en tipik örnekleri arasında gösterilebilir. “bölücü ve irticai faaliyetler”, komünizm geliyor”, “hükumeti yıkmaya teşebbüs”, “birlik ve beraberliğimizi tehdit eden iç ve dış mihraklar” vb. söylemler, medya ve iktidara eklemlenmiş entelektüeller ve kamuoyunu etkileme gücü olan aktörlerce dillendirilerek iktidarın, muhalefeti sindirmesine, güçsüzleştirmesine, itibarsızlaştırmasına ve en önemlisi yargılanmasına hizmet ederek iktidarın yolunun temizlenmesini sağlar. böylece nihai amacın önünü açacak son tez hayata geçirilebilir.

dördüncü tez
türkiye cumhuriyeti devleti, kurumsal anlamda işlemez hale getirilmiştir.

iktidar, inisiyatifinde olan ideolojik araçları kullanarak rakiplerini sindirip suçlu ilan ederek, medyadaki söylemi maniple ederek dolaşıma soktuğu kanaatlerin kurumlaşmasını sağlar. önce ‘derin’, şimdi ‘paralel’ olan ‘devlet’ler tasfiye edilerek devlet sekleştirilir, bir başka anlatımla kemiksizleştirilir. bu esnada olabildiğince kurumsal anlamda yıpratılır. efkar-ı umumiyede (kamuoyu) devletin kurumsal anlamda yönetilemez olduğu algısı yaratılır. (son hsyk krizi, asker ve polisin ardından yargının da itibarsızlaştırılması olarak değerlendirilebilir.) yapılacak şey, yenisini kurmaktır. erdoğan, bunun için çalışmaktadır. dördüncü tez, son(uç) tezin(in) önkoşuludur. bu nedenle dördüncü tezle ilgili 11 yıllık iktidar süresince bütün kurumlar yeniden tanımlanmış, iktidar alanı, iktidarın temsil ettiği dünya görüşünü paylaşan ve/veya destekleyenlerce tanımlanıp önce boşaltılmış ardından doldurulmuştur. iktidar, sağladığı rantlarla kuracağı yeni devletin PR’ını finanse etmektedir.

son(uç) tez(i)
adı ve kimliği sünni islam cumhuriyeti olan ‘yeni’ devlet, çıkan ve/veya yaratılan bir olay sonucu olağanüstü hal ilan edilerek hayata geçirilecektir.

yazının giriş kısmında gezi sürecinin erdoğan tarafından maniple edildiği, asıl oyun kurucunun erdoğan olduğu iddia edilmişti. gezi sürecinde iç savaş kışkırtıcılığı da dahil toplumu birbirine düşmanlaştırıcı ve taraflaştırıcı söylem, olağanüstü hal için bir tür prova olarak görülmüş ve geziciler olayın gönüllü figüranları olarak ‘devrim’in simülasyonunda görev almışlardır. kendiliğinden gelişen ya da iktidarca üretilen bir olay, gezi’deki, 17 aralık’taki ve benzerlerini 6-7 eylül’de gördüğümüz ve devletin ustalaştığı bu “iş”te, herhangi bir olay, toplumu taraflaştırmak için kullanılacak, kaos ortamı, iktidara ama güçlü olanına olan ihtiyacı daha fazla artıracak, devletin olağan gidişine müdahalenin meşrulaşması sağlanacak. böylece, bütün hukuksal işleyiş askıya alınabilecek. ve nihayet ‘yeni’ bir devlet.
bu senaryo, rasyonalitesini yitirmiş, megalomani psikozundan muzdarip, kibrinde boğulmuş bir liderin fantezisi olabilir. bunda şaşılacak bir şey yok ama yanındaki kadro, inisiyatifini liderine devrettiği için düşünme melekesi zayıflamış, düşünmeden geçen günler, snaptik bağlantılarını koparmış, bunun sonucu gerçeklik algısını kaybetmiştir. eğer “böyle” olmasaydı, bırakın her özneyi, her varlığın da bir ağ, bir ilişkisellik içinde olduğu hesaba katılırdı. türkiye gibi bir ülke de ab, abd, ortadoğu, balkanlar, kafkasya, içinde yaşayan heterojen halklar, tarihi, mirası vb. ile ele alınırdı ve temsil ettiği kimliklerden herhangi birine sıkıştırılamayacağı görülürdü. oysa, beyhude bir çabayla arkaik bir kalıp içine sığdırılmaya çalışılmaktadır.
her ne kadar tarihte son yoksa da arkaik kavrayışla hareket edenlerin zihninde “böylesi” tasarımların olmasına şaşmamalı. patolojiler, vehimlerle de beslenir, büyütülür. her şeyin insanla başlatılıp insanla sona erdirilmesi ibrahimi dinlerin bir tür illüzyonu; yıkmak ve kurmak, kibrin tezahürü olarak (da) okunabilir. erdoğan, ergenlikten kurtul(a)mama paradoksu yaşayan, kendini, sünni, türk, heteroseksüel, erkek, dindar, eğlencesi olmayan… diye tanımlayan iktidarın ‘altın tepsi’ içinde sunduğu paradigmal gömleği giyer ve yıllardır aradığı bütüncü kimliği(ne) kavuşur. babasına minnet duyar. bu, bir tür stockholm sendromu ya da işkencecisine değil ama işkenceye ihtiyaç duymak psikozu (bir tür mazoşizm, ya da günde 'çok seven' baba, koca, sevgili tarafından katledilen üç kadın ile sönen ocaklarda yaşanan şekliyle sadomazoşizm) olarak da okunabilir.

babaca yaratılan ‘kimliğiniz’ hayırlara vesile olur inşallah…

dipnotlar:
* http://tr.wikipedia.org/wiki/Marinus_van_der_Lubbe ya da daha ayrıntılı bilgi için: http://joepwritesthehistoryofberlin.wordpress.com/tag/history/
** http://vmetinbayrak.blogspot.com/2013/12/ak-partinin-ya-da-erdogann-kalbi-uzerine.html
***http://tr.wikipedia.org/wiki/Nevzat_Tando%C4%9Fan

v. metin bayrak
1 ocak 2014’istanbul, f.zade

21 Mart 2013 Perşembe

barış üzerine ya da parrhesia

barış üzerine ya da parrhesia*
“usul, esası belirler.”

thales’e sormuşlar, insan için en kolay şey nedir diye, öğüt vermek; peki insanı en son terk eden şey nedir diye sorduklarında ise umut demiş. pandora’nın kutusu içinde kalan son şey de umuttu. evet, umut en son terk eder belki de asla terk etmez insanı. ama nedense bir de nietzsche’yi hatırlarım umut söz konusu olduğunda: “umut, en son kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır.”  meseleye pek çok açıdan bakılabilir. savaştan beslenen kan içicilerden değilsek, ki aklı başında olan hiç kimsenin bunu arzu ettiğini düşünmüyorum, mevcut durumun devamı istenmez.


vicdan yıkamak deyimini kullanıyorum pek çok bağlamda. türkiye’nin kendince bir sorun çözme ‘becerisi’ olduğu hepimizce malumdur. hani adorno, “yanlış hayat doğru yaşanmaz.” der; burada yaşayanlar, bir sorunu çözerken birden çok sorun yaratarak yaşamı içinden çıkılmaz hale getirmekte çok başarılılar. ısrarla bir yanlışı bir başka yanlışla çözmeye çabalayarak zaman, emek, kaynak... israf ederler ama hayatlar(ı) sona erse de umut(ları) hiç tükenmez.


"biz, bize benzeriz." deyimi, sorunların çözülmeden kalmasını da meşrulaştırmakta; karar vericiler, "kim çözmüş ki biz çözelim...” rasyonalizasyonunda. “iktidar olmak” ile “hükümet olmak” kavramlarının özdeş olmadığı ve/veya gör(dür)ülmediği bir ülkede hükümet etmenin sorumluluğu göreli olarak azdır.


türkiye’nin yarımlıklar ülkesi olduğunu sıklıkla pek çok bağlamda kullanmaya başladım. nereye baksam bir yarımlık, hamlık, olmamışlık, çiğlik, tatsızlık, eğreti durmak... barış görüşmelerinde de bunu görmek nedense şaşırtmıyor. barış görüşmelerine başlamadan önce pkk lideri ile ilgili idam cezasını gündeme getiren bir iktidar ve onun başından beklenenleri görünce kavram dünyam körleşip müdrikem lal oluyor.

tarihle barışmak, arı kovanına çomak sokup ortalığa her şeyi saçmak... bu iddialar, çok güzel, çok janjanlı da ülkede somut anlamda değişenin ne olduğu, türkiye’nin uluslararası endekslerdeki yerinin ne anlamda değiştiği, hatta değişip değişmediği tartışılır. müthiş bir pr desteği ile kitleler üzerinde yaratılan, umutla beslenen, bilinçaltı müslüman olan bu ortadoğululuğu ağır basan kitlelerin umutları üzerinden gösterilen havuçlarla gazları alınarak iktidar kendini kökleştirmekte. iktidara tapınan kitleler için kült yaratmak, akp pr’ının ve sözüm ona muhafazakar hareketin şah damarını oluşturmakta.


insan, yaratılan illüzyon içinde şu soruları sormadan edemiyor: neyin barışı, beş bin köy yakılmış, faşist bir asimilasyon uygulanmış ve şaşırtıcı biçimde hala uygulanmakta. orta anadolu, bursa, ege’de sıklıkla olup bitenleri, karadeniz'de yaşananlara bakınca tarihte olup bitenlere sünger çekip geleceğe bakmak, kardeşlik... ne güzel ve kimsenin yadsıyamayacağı ifadeler olarak pr ile yaratılan akp kültünü mutlaklaştırmakta.  istanbul, savaş mağduru kürtlerin hayatta kalmak için verdiği mücadelenin sahnelendiği yerlerden yalnızca biri. kurucu ideolojiye gidilebilir, sorunun kökünü anlamak için ama cumhuriyet, osmanlı’dan devraldığı ermeni meselesine, kürt meselesini eklemiş, yetmemiş, ulus-devlet yaratmak adına içteki gayrimüslim ve türk olmayan unsurları eritip kürtaj ederek kimlik inşa sürecini derinleştirmiş; bu ilke ya da ideoloji etrafında da politika üretmiş. 1970’lerde buna kıbrıs meselesini de eklemiş ve artık büyüyen ve dünyaya göreli olarak entegre olmaya başlayan -artık kim değil ki- türkiye’nin sırtındaki yumurta küfesiyle yaşamasının imkanı kalmamıştır. sermaye, ab, abd, küresel konjonktür.... meselelerin sırasıyla çözümünü istiyor; istiyor da halklar istemiyor mu? en başta da kürt halkı? ama olgunlaşması gerekir bir sorunun çözülebilmesi için. peki can alıcı soru(n) şu: olgunlaştı mı? katalizöre ihtiyaç var mı? az önce saydığımız dinamikler katalizör işlevi görebilir; görmelidir de; barış için değerlendirilebilecek her türlü imkan işe koşulmalıdır.  fakat endişem, yazının alt başlığında dile getirilen “usul, esası belirler.” ilkesinin göz ardı edilmesi. nasıl ki kürt coğrafyası türk kimliği yaratmak, müslüman olmayanlardan arındırmak için ideolojik olarak osmanlı ve cumhuriyet tarafından kullanılmış, ardından da göreli olarak işi bitince kürtleri ezmeye, sindirmeye, asilime ezmeye başlamış emperyal düşler gören iktidar sarhoşluğuyla "hikmet-i hükümet"e teslim olmuşken mi gelecek barış? ergenekon, kck yargılamalarındaki devlet güvenlik mahkemesi kimlikli mahkemeleri koruyan, hatta özel statüde mahkemeler kurarak adil yargılama usullerini ihlal edip hukuku dolaşarak “hile-i şeriye”ye başvuran zihniyet mi?

ayrılık? federatif yapı, demokratik özerklik, güçlendirilmiş yerel yönetimler ve meclisleri, kurucu halk olarak anayasada yer almak, anayasal yurttaşlık, ana dilde eğitim, savunma... pek çok kavram dillendirilmekte. dikey örgütlenme burada da kendini göstermekte. %10 barajı dururken, kck davasından binlerce insan (siyasetçi, öğrenci, akademisyen, gazeteci vb.) sırf kürt kimlikleri nedeniyle içerdeyken, faşistçe yargılanmaktayken neyin barışı?

“barış” deyimi, savaşın ikrarıdır. savaş, neyin savaşıdır? bölünmenin, küçülmenin, varsa yoksa toprak, mülkiyet, fetih, erkek akıl, maziye özlem, kendini mazide konumlandırma, emperyal düşler... şimdi de yeni-osmanlıcılık akımı yaratılmıyor mu? osmanlı coğrafyasına yeniden egemen olmak isteyenlerin megalomanisiyle makaleler yazılıp çizilmiyor mu? sünni şeriatla beslenen erkek akıl, bir tür arkaik kimliksel orgazm yaşamıyor mu üretilen yeni-osmanlıcılık akımıyla.

“elleri kanlı, katil, vicdansız, bunun hesabını vereceksin, intikam(ım) alınacak, kanı yerde kalmayacak, devran elbet bir gün dönecek, yaptığın yanına kar kalmayacak...” bunları çoğaltmak olanaklı. şiddetle beslenen ataerkil kültür, 'erkekçe' bakar meselelere ve şiddeti, gururu, gücü, hakimiyeti temele alarak sorunları çözmek ister görünür; çözmek ister görünür, çünkü, hareket ettiği kavramlarla sorun çözülmez, derinleştirilir. zaten sorunları doğuran, derinleştirilen, kronikleştiren kavramlar ortadayken bu kavramlarla barışı tesis etmek, en kısa anlatımla bir tür illüzyon yaratmaktır.

barıştan yana olan ve karşı olan diye iki kör kategoriye hapsedilemez hayat, entelektüellerin yaşayan herkes gibi kanaatlerini sakınmasızca ifade etmeye hakları vardır, haktan öte sorumluluktur; en çok da entelektüellerin. barışı tesis etmede, hepimiz ortak akla katkıda bulunmalıyız. antik yunan’da duruşmalar karanlıkta yapılırmış ki söyleyene değil de söylenene bakılsın diye; ben de ne erdoğan ne akp ne de öcalan ile ilgileniyorum. somut anlamda yapılan ve bunun sonucu çıktının ne olacağı, simgelerden daha çok ilgilendiriyor beni. elbette tarih, birtakım isimler üzerinden olayları anlatacak; isimler, magazin olmanın ötesinde herhangi bir anlam ifade etmiyor bana. ortak akıl için konunun tarafı olanların bir araya geldiği platform oluşturulamaz mı? yıllardır bu meselenin tarafı olmuş, bu anlamda araştırmalar yapmış kişi, kurum ve kuruluşlar, süreci yönetecek akil bir kişinin yönetimi ve koordinasyonunda neden toplanmaz. sahaya kandil ve öcalan’ın sürülmesi, mit müsteşarı üzerinden bizzat erdoğan’ın inisiyatif alması aristoteles’in çok yerinde ifade ettiği “çok kişinin yanılma ihtimali bir kişinin yanılma ihtimalinden azdır.” tespitine aykırı değil mi? sürece meclis angaje edilerek barış sürecini, millet adına neden meclis yönetmez? mecliste kurulacak barış komisyonunun oluşturacağı akil insanlar ile coğrafyanın geleneğinde olan anlaş(tır)ma kültürü neden işletilmez?

“usul, esası belirler.”, hukukun temel ilkelerinden biridir. metodolojik olarak süreç henüz olgunlaşmadan, erdoğan’a başkanlık yolunu açacak anayasa ve diğer düzenlemelerle ilgili akp - bdp koalisyonu üzerinden kökleri derinlerde, kronikleşmiş, onbinlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın yerinden edilmesine, göçe zorlanmasına neden olan, yüzlerce milyar dolara mal olmuş... bir sorunu -belki de sorunsal demek daha doğru- çözmenin bir yere yol, baraj ya da köprü yapmaktan farklı ele alınması gerektiği açıktır. bu nedenle sürecin yalnızca mit - erdoğan - akp / pkk - kandil - öcalan- bdp üzerinden işletilmesi, sürecin ciddi bir malipülasyonla işlediğinin ikrarı olarak okunabilir.


“barış görüşmeleri”ni, bölgenin yüz yıl önce cetvelle çizilen sınırlarının değişen dünya dinamikleri nedeniyle yeniden çizilmek istendiği günümüzde amaçlananlar, kanımca şunlar olabilir:
a. amerika’ya karşı rusya ve çin’in egemenliğini kırmak için sünni blok kurarak ırak’ın ardından suriye’yi de parçalamak
b. kuzey ırak’taki kürdistan özerk bölgesi’nin ardından türkiye kürdistanı’nı tüzel kişiliğe kavuşturmak; buna suriye kürdistanı’nı eklemek
c. dördüncü ve son halka olarak iran kürdistanı’nı büyük kürdistan’a dahil etmek
d. iran’dan kürdistan’a ilhak edilecek bölgeyle birlikte iran’ın bütünlüğü sarsılarak hazar’ın güneyindeki büyük azerbaycan’ı kurarak iran’ı etkisizleştirmek
e. dört ülkeye yayılmış kürdistan’ı yumuşak da olsa federatif yapıyla birbirine entegre edip suriye kürdistanı üzerinden akdeniz’e açarak türkiye’ye alternatif bir şerit oluşturmak
f. türkiye’yi sorunlu bölgesinden ayırıp ab içinde göreli olarak eritilebilir niceliğe getirerek entegrasyonunu olanaklı hale getirmek
g. ab uyum yasaları arasında yer alan yerel yönetimleri güçlendirme, yeni anayasa, başkanlık sistemi ile yavaş yavaş üniter yapıyı federatif yapıya evriltmek
h. kurulacak federatif yapıyla osmanlı coğrafyasıyla ekonomik iş birliği üzerinden türk sermayesinin ab, abd ve küresel sermaye ile kuracağı ortaklılar üzerinden bölgede hakimiyet kurmak
i. türkiye’nin taşeronluğu ile batı blokunun -ve de facto küresel sermayenin- bölgeye egemen olmasını sağlamak


sonuç
mutluluk, huzur ve refahın optimum bileşkesi olarak okunabilir. insanlar, nasıl mutluluk için mücadele ediyorlarsa toplumlar da temel olarak mutlu bir yaşam sürmek isterler tıpkı tek tek insanlar gibi. bunun hangi şemsiye altında olacağı tali bir meseledir. barış görüşmeleri, huzur ve refah için altyapı oluşturabilecek mi? mutluluğun koşulları olan huzur ve refah nasıl sağlanacak? bu açıdan baktığımda sürecin yeterince olgunlaştığı kanaatinde değilim. her şeyin akp ve taşıdığı taşeron(cu) maneviyatını kaba materyalizme, pragratizme ve bunların bileşkesi olan oportünist zihniyetin kökleşmesine tahvil edildiği, hukukun eğilip büküldüğü bir siyasal iklimde “amaç” olan barışın apar topar sağlanabileceği düşünülmekte. usul ihlallerine rağmen girişimi desteklemek, sürece destek vermek insan olmanın gereği olsa gerek. beklenti çıtasını yüksek tutmak, illüzyon yaratmak, her şeyin mite, insanların kolayca azize, evliyaya dönüştü(rüldü)ğü coğrafyada duygular, mantığa egemen olur sıklıkla. serinkanlılıkla iyileşmeye katkıda bulunmaya gayret ederek ideal olana “roma, bir günde kurulmadı.” özdeyişini hatırlayarak yaklaşılabilir.

* yun. doğruyu söylemek, hakikati söylemek.

v. metin bayrak
istanbul, newroz’13

26 Mart 2012 Pazartesi

Ortadoğu Sarmalında Geleceğini Arayan Türkiye


Ortadoğu Sarmalında Geleceğini Arayan Türkiye

Küreselleşmenin, yerel konuların uluslar arası platformlarda eşzamanlı olarak tartışılması olarak da yaşanan bir olgu olduğu son gelişmelerde bir kez daha anlaşılmış oldu. Türkiye’nin nerede olduğunu haritada göstermekten uzak ortalama bir Amerikalı bile Türkiye’nin Kuzey Irak’a yapacağı askeri harekâtı konuşuyor ise bizim, sınırlarımızda olan bu olaylara kayıtsız kalıp üzerine düşünmememiz beklenemez.

Bundan 17 sene önce geleceğe ilişkin ümitleri olan ve felsefeyle henüz tanışmış genç bir liseli özne olarak Körfez’de savaşın çıkmayacağını, her ne kadar ABD’nin, Irak yönetimine -Saddam Hüseyin’in lideri olduğu Baas yönetimine- verdiği süre dolmadan bir yol(u) bulunup barışın sağlanacağını, bu devirde, bundan 2500 koca sene önce –bir lise öğrencisine göre ne uzun bir süre değil mi- neleri düşünen insanoğlu bu devirde bir savaşa izin vermezdi, üstelik daha kanı kurumamış iki büyük cihan harbi –dünya savaşı anlamsal etkiyi zayıflatıyor- yaşamış insanoğlu artık o olgunlukta olmalıydı; ya da en azından bir lise öğrencisi olarak ben öyle düşünüyordum, ama okula gitmek için sabah kalkıp annemin hazırladığı kahvaltıyı yaparken ABD uçaklarının Bağdat’a yaptıkları sortileri gördükçe ağzıma götürdüğüm lokmalar boğazıma düğümlenmiş daha yeni başlayan hayatım işte orada kahvaltı sofrasında sona ermişti sanki, ne büyük bir hayal kırıklığı idi tanrım! Okulda ve dershanede pek çok arkadaşımla hatta öğretmenlerimle ciddi polemiklere girer, bu devrideki olgun insanlığın bu tür geçmişe ait şeylere izin vermeyeceğini savunur dururdum; beni hayal kırıklığına sevk eden yanılmak değildi, savaşın sürmesiydi bunlara –bilgi birikimine, çekilen onca acıya- rağmen. Burada liseli bir gencin savaşa dair düşüncelerinin gerçekleşmemesi üzerine içine düştüğü durum tartışma konusu edilmeyecektir; aynı öznenin bu sefer, o yaştaki öğrencinin iki katı yaşındaki birinin aynı yerdeki aynı taraflar arasındaki savaşa ilişkin değerlendirmesi yer alacaktır; gerçekçi olan hangisinin kavrayışı, hissedişi? Hangisidir arzu edilen? Ya da yoksunluğu duyulan? Biz, bunca eğitimin ardından çarkın içinde eritiliyor muyuz yoksa hakikaten de zamanla düşler masalından hakikatlerin alanına mı çekiliyoruz… Bu sorular, sanırım, zaman zaman da olsa pek çoğumuzun olmasa bile birçoğumuzun sorduğu sorulardır.

Şimdi, son gelişmelerle ilgili düşündüklerimin ana başlıklar altındaki analizlerine gelince bunlar:
a. ABD, Irak'a girmek istedi ve girdi; Dolar, yerini Avro’ya bırakmadı; hala rezerv para olmaklığını sürdürüyor; yakın gelecekte de sürdürecek,
b. ABD, Türkiye'yi Irak’a çekmeye çabalıyor; çünkü:
b.1. Böylece Türkiye, Kürdistan bölgesinde işgalci kuvvet olacak, Kuzey Irak Kürt yönetimi, daha şimdiden Kürdistan olarak adlandırılmaktadır, TBMM'deki DTP'lilerle birlikte 'büyük' Kürdistan'ın birleşik meclisini kuracaklar; bu organizasyona Suriye ve İran’daki Kürt gruplar da entegre edilmek istenecek ve Türkiye kendi topraklarında işgalci kuvvet olacak, bölgeye BM askeri gücü istenecek ve böylece kopuşa / ayrılığa hukuki statü kazandırılmış olacak.
b.2. ABD, bununla birlikte, yani, bölgedeki Kürdistan’a kendi firmaları aracılığıyla yerleşecek ve Kürt yönetimi, ekonomik, güvenlik, diplomatik anlamda ABD'ye bağlanacak,
b.3. ABD, İsrail yanında bir müttefike daha sahip olacak ya da Türkiye’yi, tamamen kendine bağımlı Kürdistan’a tercih edecek; böylece temelinde pragmatizm yatan ABD için değişen bir şey olmamış olacak: biri gidecek bir başkası gelecek,
b.4. İsrail, bölgede Türkiye yanında bir müttefike sahip olup görece rahatlayacak,
b.5. İran, Suriye ve “de facto” Türkiye arasına ciddi bir güç olarak Kürdistan kurulacak,
c. Türkiye, böylece:
c.1. Sorunlu bölgesinden kurtulmuş olacak,
c.2. Batı diye adlandırılan ve güneydoğu dışındaki nüfus artış hızı ve kişi başına düşen gelir bakımından görece sorunsuz bir devlet ya da ülke olacak,
d. AB, sorunlu bölgesinde kurtulan Türkiye'yi içine hazım sorunu yaşamadan alacak,
d.1. 2050'de bir öngörüye göre yaklaşık 100 - 120 milyon olacak olan Türkiye ve Avrupa'da yaşayan 10 milyon Türkiye orijinli Türk ve Kürt AB'nin toplam nüfusunun % 20'den fazlasını oluşturacak ve bunun sonucunda AB, en az 5 yurttaşından birinin Türkçe konuştuğu bir birliğe dönüşecek ve bu haliyle de Türklerin ve/veya Türkçenin egemen olduğu bir politik - kültürel coğrafya olacak,
d.2. AB için, güneydoğusundan kurtulan Türkiye bir tehdit olmaktan çıkacak,
d.3. Küçülen ve sorunlu bölgelerinden kurtulan Türkiye'nin AB'ye entegrasyon faturası hem ekonomik hem de politik-kültürel tolere edilebilir seviyelere inecek,
e. Kafkasya, Ortadoğu ve bir anlamda da Balkan ülkeleri, ekonomik ve siyasal anlamda bölge gücü olarak kendini toparlayan Türkiye'yi bir tehdit olarak algılamayacaklar. Türkiye, hala toplumsal-siyasal bilinçaltında bölge ülkeleri için hem seksapeli olan hem de korku duyulan bir emperyal bir güç ya da daha çok İstanbul bu anlamda bir güç; zaten son zamanlarda özellikle de 2000'li yıllarla birlikte İstanbul, tarihin kendine yüklediği misyona bürünmeye başladı her yanıyla; haliyle önümüzdeki birkaç on yıl içinde çehresi tamamen değişen İstanbul, bir tür kent devleti ve kent devletine dayanan emperyal bir güç olacak,

ABD için win-win-win-win bir oyun bu! Tutar mı? Hiçbir sosyal olay önceden kestirilemez, beklenmedik ya da öngörülemez sonsuz değişkenlerden biri durumu etkileyip ve domino etkisiyle tahmin edilen ya da beklenenden bambaşka bir gelişmeye neden olabilir. Türkiye, bu oyunun ortasında ve görece ne zayıf ne de güçlü olduğu bir dönemde bir karar vermek zorunda, vereceği karar, kuşkusuz önümüzdeki birkaç yüzyılı etkileyecek nitelikte olacak; tabii ki kararıyla birlikte bu kararın ardında yurttaşlarının durup durmayacağı eğer durursa nasıl duracağı ve Türkiye halkı olarak neler yapacağımız. Buradan asla bir tür ittihatçılık düşleri çıkarılmasın; burada dile getirmeye çalışılan ya da anlatılmak istenen nokta, asla Türkiye'nin konu gelişmelere kayıtsız kalamayacağıdır; değilse, savaş düşleri duyan bir şahin tutumuyla mevcut duruma bakmıyorum.

Türkiye, bir açıdan askeri bir müdahalede bulunursa, egemenliğini AB ile paylaşan bir ülke olması hasebiyle, AB içinde hukuksal olarak dizginlenebilir ve siyasi olarak da güdülebilir; bunlar, her anlamda sıkışan bir ülkenin elinde fazla koz olmadığı bir dönemde görece rahat şekle sokulabileceği anlamına gelir.

Burada AB'nin tutumu nedir? AB, artık yitirdiği egemenliğini ABD'den alabilecek mi? Buna tarihsel arkaplanı ya da birikimi yetecek mi? Şimdi, görece refah içinde ama artık gün geçtikçe yaşlanan kıta Avrupası, aldığı ve entegre edemediğini göçmenlerle nasıl baş edeceğini bilemeden her geçen gün ötekileştirdiği insanlarla nasıl bir gelecek kurmayı planlıyor? Onları vatandaşlık sınavını vermeye zorlayarak mı? Kafası karışık bir AB, Türkiye'ye nasıl yaklaşacak? Yalnızca Almanya ve Fransa'nın dümeninde gidebilecek mi? Daha şimdiden pek çok çatlak sesin başta da patronlardan biri olan Fransa'dan çıkmaya başlamışken.

Türkiye, belki ABD'siz düşünülebilir ama kendini tam olarak henüz şekillendirip kurumsallaştıramasa da AB'siz asla; iki nedenden ötürü:
a. Hukuksal, siyasal, ekonomik ve “de facto” kültürel anlamda birbirine eklemlenen iki güç olan AB ve Türkiye yakın ve orta vadede birlikte hareket etmeye ihtiyaç duyan odaklardır.
b. Türkiye, hem AB ile komşu, hem tam üyelik müzakerelerini sürdüren bir ülkedir.

Türkiye, ABD ile değil, bölge ülkeleriyle değil ama bir barış projesi olan AB ile hareket ederek yurttaşlarına güvenli bir gelecek oluşturabilir; bölge, tarihin her döneminde güvenliğin ardından zenginliği ve kültürü getirmiştir. Haliyle, amaç, güvenli bir gelecek yaratmaktır; ama bunun yolu, çevreye kayıtsız kalmaktan geçmemekte; kayıtsız kalmak, tehlikeyi ve en önemlisi tehdidi büyütüyor; Türkiye, istese de istemese de üzerinde bulunduğu coğrafyanın kendine yüklediği rolleri oynamak zorundadır; bu, bölgenin liderliğidir. Zaman zaman müstemleke olmuş ama bu yerel anlamda refah içinde yaşamasına asla mani olmamış ne Drahmi ne Roma ne Bizans ne de Selçuklu ile başlayan Türklerin egemenliğinde. Bu tarihsel perspektif, bize, bölgedeki önceliğimizin güvenlik olduğunu söylemektedir. Bölgenin güvenliği düşünmek, ABD, AB, “trioid” Ortadoğu ( İran, ABD güdümündeki Araplar ve İsrail, Bass'çılar), Türkiye'nin kendi iç dinamikleri de hesaba katılmalıdır. Haliyle çokdeğişkenli bir denklemdir ve zamana bırakmak, çözümün parçası olmak değildir; içinde bir özne ama kanaatleri olan ve kanaatlerini hayata geçirmek isteğinde, kararlılığında ve gücünde olan bir Türkiye. 

Sonuç: Türkiye, ayağa kalkıp silkinerek öncelikle kendini ve nerede olduğunu düşünüp reel-politikte kalmayan tarihselliği ve gelecek perspektifi olan bir analizle hareket ederek stratejilerini geliştirdiği koşulda bulunduğunu yerin hakkını verecektir; değilse, biz yurttaşlar, her canlının ihtiyaç duyduğu temel gereksinimden yoksun kalırız: güvenlikten. Güvenli bir “şimdi” ve “gelecek” istiyorsak ki ben istiyorum; bunun yolunun barıştan geçtiğinin en azından biz bilincinde olalım; aranan ya da arzu edilen, en azından bizim gibi ‘sıradan’ yurttaşlar için, savaş değil barıştır. Geliştirilen temel strateji güvenlik üzerine oturduğu koşulda ortak bir gelecek inşa edilebilir; fonunda güvenlik olmayan hiçbir resimde barış, refah, zenginlik, kültür ve mutluluk olamaz.

V.Metin Bayrak
Avcılar, İstanbul, 2008