türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2019 Perşembe

Avrupa Günü Üzerine

Bugün, 9 Mayıs, Avrupa Günü olarak kutlanmakta. Türkiye'de ve Avrupa'da pek çok etkinlikte Avrupa'nın dünü, bugünü ve geleceği tartışılmakta. 

9 Mayıs 1950'de Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman, barışın kalıcı hale gelmesi için bir kanun teklifi verir. "Schuman Bildirisi" adıyla da anılan bu teklif, bugün AB olarak bildiğimiz kurumun temelini oluşturan öğelerden biridir. 

Beethoven'in 9. Senfonisi'nin son bölümünden uyarlanan Avrupa Marşı ise, 1972 yılında Avrupa Konseyi tarafından kabul edilmiştir. 20. Yüzyılın önemli orkestra şeflerinden Herbert von Karajan tarafından, Avrupa Konseyi'nin talebi üzerine, solo piyano, nefesli çalgılar ve senfoni orkestraları için üç adet enstrümental düzenleme yazılmıştır. 1985'de Milano'da yapılan zirvenin ardından 9 Mayıs, "Avrupa Günü" olarak ilan edilmiştir. 1985'ten bu yana her 9 Mayıs, Avrupa Günü olarak kullanılagelir. 

Günümüzde AB'nin sembollerinden biri haline gelen Avrupa Marşı, Ludwig Van Beethoven tarafından 1824'te bestelenen 9. Senfoni'nin son bölümü olan ‘Ode to Joy'dan ilham alınarak hazırlanır. 9. Senfoni'nin ‘Neşeye Övgü' (Ode to Joy) bölümü, Friedrich Schiller'in 1785 yılında kaleme aldığı ‘An die Freude' adlı şiirine dayanır. Schiller, insanlığın kardeşlik ideali ile birlikte yaşayabileceğine inanır; aynı ideali paylaşan besteci, 9. Senfoni'sini, Schiller'den esinlenerek yazar.  

Yüzlerce yıl birbiriyle savaşan toplumlar, bugün, tarihe iz bırakan ve günümüz uygarlığının maneviyatını oluşturan bu iki kültür-sanat insanının eserleri etrafında, onların ortak ideallerinin ete kemiğe bürünmüş hali olan AB şemsiyesi altında barış içinde bir arada yaşamaktalar. 

Türkiye’nin 1960’lardan beri süren AB ile ilişkileri etrafında pek çok tartışma, üyelik müzakerelerinde 2016’dan beri açılmayan başlıklar göz önünde bulundurulursa, sıcaklığını korumakta. 

Türkiye’nin coğrafi olarak nerede olduğu ya da olmadığı tartışmalarda sıklıkla konu edilir; sıkça anılan bir diğer noktaysa, sanki devletlerin dini olabilirmiş gibi, Türkiye’nin ‘müslüman’ bir ülke olması. Ne Avrupa sınırları belli coğrafi bir bölge ne de Avrupa, belli bir dinsel kimlik üzerine kurulu bir birlik. Peki Türkiye ne ve nerede? Buna yanıt vermek için İstanbul merkezli iki büyük imparatorluk (Bizans ve Osmanlı) ve miraslarına bakmak, tartışmada ufuk açıcı olabilir. Hem iki imparatorluk hem de bunların günümüzdeki en büyük mirasçısı olan Türkiye’nin beş bölgenin bileşkesi ya da kesişimi olduğu iddia edilebilir; bunlar: Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu, Anadolu ve Akdeniz. Türkiye’yi bunlardan herhangi birine ve/veya ikisine indirgemek, onu eksiltmek ve/veya anlamamak anlamına gelir. Eksiltilerek yapılan hr değerlendirme, zorunlu olarak, yanlış sonuçlara götürecektir. 

Avrupa, dünyada, görece yükselen ve yönetilemez hale gelen kapitalizmin buhranından azade değil. 1970’lerden bu yana yoksullaşan ortasınıf ve talepleri insan hakları, adil bölüşüm, sosyal devlet gibi idelerin, birliğe yön verme güçleri zayıflamakta. 

O halde bugün, Schiller ve Beethoven gibi ortak idealleri nasıl canlı tutabiliriz? Türkiye, Sakallı Celal’in neredeyse 100 yıl önce söylediği sözü tersine çeviren bir ‘takım’ tarafından yönetilemezlikle yüz yüzeyken yeniden AB vizyonu nasıl gündeme alınabilir. Bugün, Türkçe basında 9 Mayıs Avrupa Günü, neredeyse yer almadı. Yeniden gündeme nasıl dahil edilebilir? 

Barışçıl bir Avrupa için neler yapılabilir? Türkiye, fiilen (de facto) AB’ye üye ama hukuken (de juro) müzake aşamasındadır. AB’nin resesyon, göçmenler, mülteciler, yükselen ırkçılık, popülizm, Bürüksel bürokrasisi, kurulması planlanan ordu, Brexit ile gündemi oldukça yüklü; Türkiye’nin üyeliği üzerinden mevcut yapı, radikal ölçüde tartışmalara neden olmakta. 

Türkiye, dört kimlik grubu ve bunların türevi siyasi hareketlerin görece diyalektiği içinde bir tür otizm yaşayarak gittikçe yoksullaşmakta, dünyadan, uluslararası hukuk metinlerinin standartlarından uzaklaşmakta. İktidarca ötekileştirilen muhalif seküler kitlenin bir politik talep olarak AB’yi gündeme taşıması, muhalefetin alternatif üretmedeki kabızlığını da aşmasına olanak sağlayabilir. 

Veli Metin
9 Mayıs 2019’Teşvikiye, İstanbul 

19 Mayıs 2017 Cuma

Gençlerin İyi Olma Hali Raporu Üzerine

Gençlerin İyi Olma1 Hali Raporu2 Üzerine


Habitat Derneği tarafından yap(tır)ılan “Türkiye’deki Gençlerin İyi Olma Hali Raporu” yayımlandı ve pek çok yerde haber3 oldu. Yazılamada, alan araştırmasına dayanan söz konusu rapor teleme alınacak.

Rapor, 16 ilde 18-29 yaş dilimindeki 1209 gencin katılımıyla gerçekleştirilir. Yazılamada, önce kategorize edilen veriler paylaşılacak; söz konusu veriler, 3 numaralı dipnot ile gösterilen haberden ve 2 numaralı dipnotta bağlantısı paylaşılan derneğin resmi internet sitesinde raporun özet metninden alınmıştır. Haber ve rapordan italik ile gösterilen alıntıların ardından söz konusu verilere dayanan yargılar, tezler ileri sürülecek.

a. Yaşam memnuniyeti 
“Yaşam memnuniyetlerine bakıldığında kadınların yüzde 10’u erkeklerin yüzde 14’ü ‘hiç memnun değilim; kadınların ve erkeklerin yüzde 16’sı ‘pek memnun değilim’ yanıtını verdi. Gelecekten umutlu olduğunu belirten kadınların oranı yüzde 68 iken erkeklerin oranı yüzde 65’te kaldı. Gençler arasında gelecekten en fazla umutlu olanlar yüzde 77 ile öğrenciler olurken, yüzde 50’lik oranla en umutsuz kesim iş arayanlar.” 

Gençlerin öğrenci olanları, büyük oranda, henüz aile desteğiyle yaşamlarını idame ettirmekteler. İş arayanlardaki oranın düşüklüğü, “piyasa”nın umutları beslemediği, planları desteklemediği söylenebilir. İkinci nokta, “hiç memnun değilim” ile “pek memnun değilim” seçenekleri ifade edenlerin toplamı %24 ve her 4 gençten biri şimdiden hayata dair havlu atmış durumda. Bu oranı, psikolojik destek ile ilgili veriler (de) desteklemekte. ( Bknz. d. Psikolojik destek) 

ILO raporlar genel işsizlik ile genç işsizliği iki ayrı kategoride değerlendirir; Türkiye’de aktüel anlamda açıklanan işsizlik oranları %12 çevresindedir; oysa genç işsizliği, bunun iki katı oranındadır. İşsizlik, hayata katılmanın temek koşulları arasındadır. 

b. Gelir 
“Gençlerin yüzde 30’unun aylık kişisel geliri 600 TL ve altındayken, gelirleri 601-1500 TL olanların oranı yüzde 33. Yüzde 22’lik bir genç kesimi 1500-2 bin 400 TL arasında gelire sahip. Ortalama bir ayda eline geçen gelir 2 bin 400 TL ve üzerinde olanların oranıysa yüzde 11.” 

Raporun en çarpıcı verilerinin burada olduğu kanaatindeyim. Çünkü Orta ve üst seviyede geliri olan gençlerin oranı yalnızca %11. ‘Mutlu azınlık’ dışındakilerin -ki bu her 10 gençten 9’u- yoksulluk ve açlık sınırında yaşadığı gençlerden oluşan bu resim, korkutucu olmanın çok ötesinde anlamlara sahip. Gelir, seyahat, hayata katılım, ihtiyaçlarını giderebilme, kütüre/l katılım, sosyalleşme, flört vb. kategoriler için temel koşuldur. Gençler, işte bu temel koşuldan yoksundur. Bunun sonucu, hayata uzaktan bakan, bir tür engelleme yaşayan ve bunun sonucunda kendine, nesnelere ve ‘öteki’ne dair şiddet eğilimleri besleyen bir kitle ortaya çıkması kaçınılmazdır. Kültürel ve sosyal hayata katılımın sınırlılığı, ülkede gittikçe yaygınlaşan ‘şiddet kültürü’nün de temel dinamikleri arasındadır. (Bkzn. g. Kültüre/l katılım) 

c. Eğitim 
“Araştırmaya katılanların yüzde 32’si eğitimine devam ediyor. Eğitimine devam edenlerin yüzde 18’i lise, yüzde 17’si 2 yıllık üniversite, yüzde 35’i 4 yıllık üniversite, yüzde 8’i yükseklisans/doktora, yüzde 17,8’i açıköğretim kademesinde. Genel olarak yüzde 74 olan memnuniyet oranı, yüksek lisans/doktora öğrencilerinde yüzde 88’e, dört yıllık üniversite öğrencilerinde yüzde 77’e ve lise öğrencilerinde yüzde 76’ya yükseliyor. En düşük oranlaraysa açık öğretim ve 2 yıllık üniversite öğrencilerinde rastlanıyor.” 

Gençler, eğitime katılmak istiyorlar ama olanak bulamıyorlar. Eğitime katılamayanlar halinden memnun değiller; yani tercihleri değil durumları. Eğitimlerine devam edenler, henüz iş hayatının gerçekleriyle yüzleşmediklerinden, göreli olarak memnunlar. Araştırmaya katılanların %32’si eğitimine devam ediyor ise, eğitimine devam edenlerin%35’i üniversite eğitimi alıyor ise bu durumda toplam içinde üniversite eğitimi alanların oranı %10. Yüksek linsan ve doktora yapanların oranıysa %2.4. Eğitime katılımı yükseltmenin yolları, kamu politikaları yapıcısı ve uygulayıcılarının tasarrufunda ve neredeyse her sorun gibi acil. Eğitime katılımın hem nicelik hem de nitelik anlamda desteklenmesi gençlerin iyi olma halini doğrudan etkilediği gibi ülkenin kalkınmasının (da) temel dinamikleri arasındadır. 

d. Psikolojik destek 
“Erkeklerin yüzde 13’ü, kadınların ise yüzde 15’i psikolojik destek alması gereken zamanlar olduğunu söyledi. Gençlerin yüzde 91’i her gün düzenli olarak kahvaltı ederken, yüzde 93’ü meyve yiyor. Her 4 gençten üçü haftada en az bir kere gazlı içecek tüketirken, yüzde 64’ü fast-food tüketiyor. Her iki gençten biri sigara ve benzeri tütün ürünleri kullanırken, alkollü içecek tükettiklerini söyleyenlerin oranı ise yüzde 12.” 

Psikolojik destek ihtiyacı duyanların oranındaki göreli yükseklik, sosyal-ekonomik sorunların rakamsal verilerin dışında da anlamları olduğunu gösteriyor. Rapordaki en olumlu göster, beslenme kültüründe %91 oranındaki kahvaltı. Demek ki gençler, şairin4 “kahvaltının mutlulukla bir ilişkisi olmalı” sözünden haberdarlar. Yalnızca gençler değil bütün kitlede anti-depresan kategorisindeki ilaç kullanımı dünya ortalamasının oldukça üzerinde. 

e. Siyasi katılım 
Genel ve yerel seçimlerde oy kullanan gençlerin oranı yüzde 78,2 iken gençlerin aktif siyasette yer alma oranı sadece yüzde 3,9. Gönüllü faaliyetlere katılım oranı yüzde 5 seviyesinde. Barışçı gösterilere katılım oranları %12. 

Hayata katılım, insanın hele de hayatının baharındaki gençler için hayati önemdedir. Oysa her şey onların inisiyatif almalarının ötesinde olup biter; bu, bir tür kaderci anlayışın da yerleşmesine neden olur. Yerleştiği ölçüde de uzaklaşır kendi hayatının sorumluluğunu almaktan. Toplumsal bir özne olduğunun imkanı, ancak, toplumsallık taşıyan ortamlarda deneyimlenir. Siyasi katılımın sınırlılığı, “bireysel kurtuluş”u bir havuç olarak geçlerin önüne koyuyor. Gençlerin manevi anlamda sığlıkları, kaba materyalist bir kavrayışla gemilerini yürütmeye çalışmaları, bunun örneği olabilir. Siyasi katılımın sağlıklı şekilde sağlanamadığı bir toplum, toplumsal hayatı olanaklı kılan ilkeleri de üretemez. Bunun zorunlu sonucu ise hukuksuzluk, çatışma, kaos değil karmaşadır. Bir diğer sorunlu sonucu ise insanların kendilerini güvende hissetmemeleridir; ki araştırma, bunu destekliyor. (Bknz. f. Güvende olma / güvende hissetme) 

f. Güvende olma / güvende hissetme 
“Erkeklerin yüzde 70’i kadınların ise yüzde 55’i yaşadıkları yerde kendilerini güvende hissediyorlar. Erkek ve kadınların evlilik durumlarında güven oranı düşüyor. Evli erkeklerin yüzde 63’ü, bekar erkeklerin ise yüzde 71’i güvende hissediyor. Kadınlarda ise evli olanların yüzde 50’si kendini güvende hissederken bekar olanlar da bu oran yüzde 56’lara yükseliyor.” 

Kadınların kendilerini güvende hissetmedikleri bir ülkede “YAŞAM”dan ne kadar söz edilebilir? Evlilik, güven hissini artırmıyor. Bu durum ya da sonuç nasıl yorumlanabilir, üzerine uzun uzun düşünmek gerek lakin şurası açık ki sorunlu bir durum. Güvende olma temel ihtiyaçlardan biri. Güvende olma sağlanamadığı koşulda sürekli teyakkuz halinde yaşanır; bu çerçevenin içinde de yaşam üretilemez. Güvende olmama halinin göreli süreyi aşıp yerleşmesi, insan ruhunda gedikler açılmasına, en kısa anlatımla, ruhsal sağlığın kaybına neden olur. Sıklıkla “Hasta bir toplum olduk!” ifadelerini duyarız; güvende olmamanın ZORUNLU sonucu olsa gerek. 

g. Kültüre/l katılım 
“Gençlerin yüzde 81’i tiyatroya ya da konsere, yüzde 43’ü ise sinemaya gitmiyor. Kitap satın almayanların oranı yüzde 55 olurken, yaklaşık yüzde 66’sı müzik veya film de satın almıyor.” 

Kültüre/l katılım, “okumuş” ve/veya öğrenci kitlesinde bu denli düşük ise “işinde gücünde” insanların durumunu hiç konuşmamak gerek. İnsan, hele de özgürlük alanının göreli olarak yerleşik kültür ve sınav odaklı eğitim nedeniyle üniversite yıllarına bırakılan bir toplumda, yoksulluk nedeniyle katılamadığı kültürel etkinliklerle beslenemez; bunun ZORUNLU sonucu da ruhsal fakirliktir. Genelinde sanat, özelinde müzik, konser, tiyatro, sinema cb. etkinlikler, insan ruhunu rehabilite ettiği kadar zihnini de esnekleştirip yaratıcı ve eleştirel düşünme becerilerini geliştirir; bunun yanında da sosyalleşir, sevdikleriyle nitelikli zaman geçirir; bunların toplam etkisi yaşam kalitesi, araştırmamanın aradığı kavramla ifade edilirse “iyi olma hali”ni (wellbeing) etkiler. 

h. Ev genci 
“Araştırma çalışmamız, gençlerin çalışma durumuyla yaşamdan memnuniyetleri arasında bir ilişki olduğunu göstermiştir. Öğrencilerin yüzde 74’ü, çalışanların yüzde 72’si, “ne çalışan, ne okuyan, ne de iş arayan” olarak tanımlayabileceğimiz “ev genci” grubunun yüzde 69’u yaşamlarından memnun iken, bu oran iş arayan gençler arasında yüzde 55’tir ve anlamlı derecede düşüktür. İş arama çabası, yaşamdan memnuniyetini etkileyen bir unsur olarak öne çıkmaktadır.”5

Literatüre, ev hanımı, ev kızı kavramlarının ardından “ev genci” kavramı da dahil oldu ev bunların %69’u hayatlarıundan memnun yani bağımlı olmaktan, özgür olmamaktan; zira, ister erkek ister kadın olsunlar, geçimlerini sağlayan ‘büyükleri’nin belirlediği çerçevede yaşamlarını sürdürmeyi “tercih” edecekle. Bu, Seren Yüce’nin 2010’da çektiği Çoğunluk6 filmini hatırlatıyor. Artık birey yoktur, kitle vardır ya da herkes. Herkes, bir bakıma Heidegger’in “Das Man”ıdır. “Hiçbir şey üretmeden hayatından memnun olmak” olgusu oldukça “domestic” görünüyor ve araştırmanın can alıcı somut çıktılarından biri olarak görünmekte. Ev gençlerinin büyük kısmını hanımları oluşturmakta. Hanımların çalışma hayatına katılımının henüz desteklenmediği de söylenebilir buradaki veriden. 

i. Rahat yaşam 
İş arayanından ev gencine kadar gençlerin “rahat bir yaşam” için gereksindiği gelir +/- 3.00 TL bandında. Talep edilen ya da yoksunluğu duyulan gelir yoksulluk sınırı. Bu durumu “Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” deyimi anlatır en somut şekilde. 

j. Alkol & Sigara 
Sigara içenlerin oranı %48.9, akol içenlerinkiyse %12.7.7 Türkiye’de kişi başına alkol tüketimi AB ortalamasının ⅛’i oranındadır ve OECD ülkeleri arasında da en az içki tüketen ülke.8 Bu anlamda gençlerin ülkenin genel durumunu yansıttığı söylenebilir. 

k. Evdeki iş yükleri 
Gençlerin evdeki iş yüklerinin küçük kardeşe bakmaktan alışverişe, temizlikten bulaşığa, hanımların ezici bir farklılığı var. Oransal karşılığı %80’lerin üzerindeki bir hanım kitlesi ev işlerinden sorumluyken erkeklerde bu oran %20 bandında.9 Rapordaki veriden yola çıkılarak evin, cinsiyetçi kültürün yeniden üretildiği muhafazakar kimliğini koruduğu söylenebilir. 

Öneri 
Şapkalarımızı çıkarmak zamanı çoktan geldi ve geçiyor. Çocuk yoksulluğu dramatik biçimde yükseliyor. Uygulanan ekonomi-politika, yoksulluğu derinleştirip gelirin adilane bölüşümünü güçleştiriyor. Rakamlar, soyut birer veri olmanın ötesinde sokağa rengini veriyor. Sihirli bir parmak dokunuşu ile her şey şüphesiz değişmeyecek; uzun vadeli kamu politikalarıyla, mevcut resme minik dokunuşlar yapılabilir. Gücümüz ne kadarına yeterse. Hayata dokunan, harcadığından fazlasını alır, çünkü hayat besler. Hayatı beslemek için minik bir öneri. Türkiye’nin bütçesi böylesi minik dokunuşları kaldırabilecek güçtedir artık. Öneri, İtalya’nın 2016’da aldığı bir kararına10 dayanmaktadır. 

İtalya, öğrencilere kütür harcamaları (kitap alması, tiyatro, konser, müze ve ören yerlerini gezebilmeleri) için 18 yaşını dolduran 1998 doğumlu 575 bin gence 500 Euro kültür bonusu verme kararı aldı. 

Kararı Parlamento Başkan Yardımcısı Tommaso Nannicini, “Bu uygulama gençlere belli bir yaşa geldiklerinde onlara kucak açan bir topluma ait olduklarını hatırlatacak. Ayrıca kültürel birikimin kendilerini zenginleştirmeleri ve toplumumuzun yapısının güçlendirilmesi açısından ne kadar önemli olduğunu onlara hatırlatacak.” diyerek değerlendirir. 

Türkiye’de zorunlu eğitim 12 yıl ve liseyi bitiren her öğrenci 18 yaşını tamamlamış oluyor; her yıl yaklaşık bir milyon genç liseyi bitiriyor. Söz konusu kitleye 250 Euro / 1.000 TL. kültür harcamaları için destek verilebilir. Bu ya da benzeri Türkiye’de ivedilikle hayata geçirilebilir. Partizanca bir tasarrufla olmaması koşuluyla elbette. Bu, tıpkı temel eğitim sürecinde kritik evredeki çocukların süt ve yumurta takviyesi gibi elzem bir destektir. Bununla gittikçe çoraklaşan kültür dünyası da göreli olarak can suyu ile silkinip kendine gelecektir. 

Sonsöz 
Son söz niyetine, sözü teoriye boğmadan, “İyi değiliz!” diyebiliriz. Pek çok nedeni var kuşkusuz. Halimizi, bütün çıplaklığıyla ortaya sermek, bilim insanlarının ana sorumluluğu olsa gerek; aksi durumda olgulara dayalı veriler, bilgiler yerine ideolojik ve/veya fantezi temelli ezberlerle düşünürüz. Öncüller yanlış ve/veya eksik ise ulaşılan sonuç da zorunlu olarak yanlış oluyor; yanlış sonuç ile tanı konduğunda da tedavi, iyileştirmiyor; bilakis sorunu derinleştiriyor. Adorno’nun bağlamsal anlamda anılmaya değer sözüyle bitirelim: “Sahte ya da yanlış yaşam içinde doğru yaşam yoktur.” 

V. Metin Bayrak 
19 Mayıs 2017, Teşvikiye, İstanbul 

Dipnotlar
1 iyi olma (well-being): Erişim: 18 Mayıs 2017: http://habitatdernegi.org/tr/dl/Habitat-GenclikRaporuOzet.pdf 3. sayfa: İyi olma hali (well-being), kişilerin yaşam kalitesini ve memnuniyetini ön plana alan ve belirlenmeye çalışılan temel göstergeler çerçevesinde yapabilirliklerini arttırmayı hedefleyen bir yaklaşımdır. İyi olma hali yaklaşımı sağlık, maddi durum, eğitim, ev ve çevre koşulları, risk ve güvenlik, katılım ve ilişkiler gibi farklı alanlarda bireylerin “iyi” olmasını hedefleyerek, kişilerin refahına ve gelişmesine bütünsel olarak yaklaşır. Bu farklı alanlar altında takip edilmesi ve geliştirilmesi gereken göstergelerin belirlenmesi yardımıyla kişilerin yapabilirliklerini arttırmayı hedefler.Yaşam koşullarını belirleyen unsurları hem nesnel hem de öznel göstergeler eşliğinde bütünsel ve çok boyutlu bir yaklaşımla anlamayı hedefler. 
3 Erişim: 18 Mayıs 2017: http://www.hurriyet.com.tr/gencler-gelecekten-umutsuz-40460397 
4 Cemal Süreya 
10 Erişim: 19 Mayıs 2017: http://avrupaforum.org/italyada-genclere-500-euro-kultur-sanat-destegi/

25 Mart 2014 Salı

'birleşme' üzerine

gündelik siyasetin dışında olmak için oruca başladım ama öyle şeylere tanık oluyor ki insan, hani "taş olsa çatlar" sözündeki durum... bugün sosyal medyaya şöyle bir göz atarken rastladım... listeyi tek tek inceledim. yazıya başlarken sevdiğim ama bir türlü tam hatırlayamadığım bir söz vardı; onu ararken iki söze rastladım: 
"politika, insanları, kendilerini ilgilendiren meselelerle uğraşmaktan alıkoyma sanatıdır." paul valery 
"politikacılar, bebek bezlerine benzerler; değiştirilmezlerse kokmaya başlarlar." atakan korkmaz.

şimdi, iki söz de erdoğan'ın ustalığını teyit ediyor... erdoğan, tek başına sadece içeride değil dışarıda da gündemi belirme gücüne sahip bir siyasi aktör... pazar günü kısa bir süreliğine ziyaret ettiğim "yeniden milli irade mitingi"nde tanık olduğum kitlenin tapınırcasına vecd haliyle özdeşleştiği tanrısal bir figür... o, şimdiden insan ötesi bir varlığa dönüşmüş durumda... muhalefet, sadece erdoğan'dan söz ediyor... muhalefetin de varlık koşulu erdoğan... erdoğan'ın gitmesi demek, muhalefetin nefessiz kalması demek bir bakıma... taraflar, sürekli mideye çalışan boksörler gibi ya da belden aşağı çalışıyorlar... seviye, dışarının bir tür aynası... seviye, siyasetin, türkiye coğrafyasındaki hali, abraham lincoln'ü hatırlatıyor... bir konuşmada dile getirdiği "iki şey halkın önünde yapılmaz, çünkü mide bulandırır; birincisi sosis, ikincisi politika." gibi mide bulandırıcı... türkiye'de ortalık yerde yapılıyor... erdoğan'ın sözlerini anıp reklamını yapmak değil bu yazının amacı...

şimdi, yandaki görsele dikkatle bakalım, zaten bu yazıyı okuyanların pek çoğu, günlerdir sosyal medyada binlerce örneğini gördüler... hadi görsel bize neler söylüyor bir bakalım:
yanda gördüğünüz görselde mhp'nin adayında birleşilmesi önerilen 25, chp'nin ise 36, toplamda 61 şehir var... geriye kalan şehir sayısı 20. kalan 20 şehir nerede? orası vatan değil mi?

görselin üzerinde yazan ifade, ayrıca kritiğe şayan:
"BU İŞİN SAĞI SOLU YOK! AKP'YE SANDIKTA DERS VERME ZAMANI!
SÖZ KONUSU VATAN İSE GERİSİ TEFERRUATTIR...

görselde batıdan doğuya uzanan bir türkiye haritası ve iki partinin lideri ve bayrakları... dersimli olan kılıçdaroğlu'nun doğuya konması ya da sağa konması manidar...

2011 seçimlerinde akp ve bdp'nin aldığı oylar, yaklaşık %60... iki parti, vatan düşmanı olarak görülüyor alt metin olarak...


bu "birleşme" türkiye kürdistanı'nı fiilen tanımıyor mu? daha açık yazayım, "birlleşme" dediğiniz ittifak, türkiye'yi bölmüyor mu? iki listede de türkiye kürdistanı'na ait tek şehir yok! alt metne göre demek ki, milliyetçi kanat da bölünmeyi tanımış, tanımaktan öte içselleştirmiş olmuyor mu? 

erdoğan'ın zehirli, çünkü ötekileştirici, ülkesini seven-ülkenin düşmanı kör kategorilere hayatı sıkıştıran, insanları siyah-beyaz kısırlığı içine itip seçeneksizliği bilincine her gün işleyen dilini tekrarlamıyor mu, tekrarladığı ölçüde de ona hizmet etmiyor mu?

trajik olan, recm kültürü... elinde taşla hedef gösterilmesini bekleyen yığınlar toplamıdır türkiye... mazide de farklı değildi... zaman zaman saldırganlığı azar, uzun zamandır okşanıyor... sorun, ne erdoğan ne de muhalefet... sorun, elinde taşla hedef bekleyen milyonlar... deli gibi hedef arayan bu taşlar, ellerden alınabilecek mi, nasıl? 

soruları çoğaltmak olanaklı... cevaplarına gerek yok... cin, şişiden çıktı... hayırlı olsun... dostane bir öneri: "miğfersiz çıkmam abi!" 

v. metin bayrak
25 mart 2014'istanbul, kağıthane

26 Mart 2012 Pazartesi

Ortadoğu Sarmalında Geleceğini Arayan Türkiye


Ortadoğu Sarmalında Geleceğini Arayan Türkiye

Küreselleşmenin, yerel konuların uluslar arası platformlarda eşzamanlı olarak tartışılması olarak da yaşanan bir olgu olduğu son gelişmelerde bir kez daha anlaşılmış oldu. Türkiye’nin nerede olduğunu haritada göstermekten uzak ortalama bir Amerikalı bile Türkiye’nin Kuzey Irak’a yapacağı askeri harekâtı konuşuyor ise bizim, sınırlarımızda olan bu olaylara kayıtsız kalıp üzerine düşünmememiz beklenemez.

Bundan 17 sene önce geleceğe ilişkin ümitleri olan ve felsefeyle henüz tanışmış genç bir liseli özne olarak Körfez’de savaşın çıkmayacağını, her ne kadar ABD’nin, Irak yönetimine -Saddam Hüseyin’in lideri olduğu Baas yönetimine- verdiği süre dolmadan bir yol(u) bulunup barışın sağlanacağını, bu devirde, bundan 2500 koca sene önce –bir lise öğrencisine göre ne uzun bir süre değil mi- neleri düşünen insanoğlu bu devirde bir savaşa izin vermezdi, üstelik daha kanı kurumamış iki büyük cihan harbi –dünya savaşı anlamsal etkiyi zayıflatıyor- yaşamış insanoğlu artık o olgunlukta olmalıydı; ya da en azından bir lise öğrencisi olarak ben öyle düşünüyordum, ama okula gitmek için sabah kalkıp annemin hazırladığı kahvaltıyı yaparken ABD uçaklarının Bağdat’a yaptıkları sortileri gördükçe ağzıma götürdüğüm lokmalar boğazıma düğümlenmiş daha yeni başlayan hayatım işte orada kahvaltı sofrasında sona ermişti sanki, ne büyük bir hayal kırıklığı idi tanrım! Okulda ve dershanede pek çok arkadaşımla hatta öğretmenlerimle ciddi polemiklere girer, bu devrideki olgun insanlığın bu tür geçmişe ait şeylere izin vermeyeceğini savunur dururdum; beni hayal kırıklığına sevk eden yanılmak değildi, savaşın sürmesiydi bunlara –bilgi birikimine, çekilen onca acıya- rağmen. Burada liseli bir gencin savaşa dair düşüncelerinin gerçekleşmemesi üzerine içine düştüğü durum tartışma konusu edilmeyecektir; aynı öznenin bu sefer, o yaştaki öğrencinin iki katı yaşındaki birinin aynı yerdeki aynı taraflar arasındaki savaşa ilişkin değerlendirmesi yer alacaktır; gerçekçi olan hangisinin kavrayışı, hissedişi? Hangisidir arzu edilen? Ya da yoksunluğu duyulan? Biz, bunca eğitimin ardından çarkın içinde eritiliyor muyuz yoksa hakikaten de zamanla düşler masalından hakikatlerin alanına mı çekiliyoruz… Bu sorular, sanırım, zaman zaman da olsa pek çoğumuzun olmasa bile birçoğumuzun sorduğu sorulardır.

Şimdi, son gelişmelerle ilgili düşündüklerimin ana başlıklar altındaki analizlerine gelince bunlar:
a. ABD, Irak'a girmek istedi ve girdi; Dolar, yerini Avro’ya bırakmadı; hala rezerv para olmaklığını sürdürüyor; yakın gelecekte de sürdürecek,
b. ABD, Türkiye'yi Irak’a çekmeye çabalıyor; çünkü:
b.1. Böylece Türkiye, Kürdistan bölgesinde işgalci kuvvet olacak, Kuzey Irak Kürt yönetimi, daha şimdiden Kürdistan olarak adlandırılmaktadır, TBMM'deki DTP'lilerle birlikte 'büyük' Kürdistan'ın birleşik meclisini kuracaklar; bu organizasyona Suriye ve İran’daki Kürt gruplar da entegre edilmek istenecek ve Türkiye kendi topraklarında işgalci kuvvet olacak, bölgeye BM askeri gücü istenecek ve böylece kopuşa / ayrılığa hukuki statü kazandırılmış olacak.
b.2. ABD, bununla birlikte, yani, bölgedeki Kürdistan’a kendi firmaları aracılığıyla yerleşecek ve Kürt yönetimi, ekonomik, güvenlik, diplomatik anlamda ABD'ye bağlanacak,
b.3. ABD, İsrail yanında bir müttefike daha sahip olacak ya da Türkiye’yi, tamamen kendine bağımlı Kürdistan’a tercih edecek; böylece temelinde pragmatizm yatan ABD için değişen bir şey olmamış olacak: biri gidecek bir başkası gelecek,
b.4. İsrail, bölgede Türkiye yanında bir müttefike sahip olup görece rahatlayacak,
b.5. İran, Suriye ve “de facto” Türkiye arasına ciddi bir güç olarak Kürdistan kurulacak,
c. Türkiye, böylece:
c.1. Sorunlu bölgesinden kurtulmuş olacak,
c.2. Batı diye adlandırılan ve güneydoğu dışındaki nüfus artış hızı ve kişi başına düşen gelir bakımından görece sorunsuz bir devlet ya da ülke olacak,
d. AB, sorunlu bölgesinde kurtulan Türkiye'yi içine hazım sorunu yaşamadan alacak,
d.1. 2050'de bir öngörüye göre yaklaşık 100 - 120 milyon olacak olan Türkiye ve Avrupa'da yaşayan 10 milyon Türkiye orijinli Türk ve Kürt AB'nin toplam nüfusunun % 20'den fazlasını oluşturacak ve bunun sonucunda AB, en az 5 yurttaşından birinin Türkçe konuştuğu bir birliğe dönüşecek ve bu haliyle de Türklerin ve/veya Türkçenin egemen olduğu bir politik - kültürel coğrafya olacak,
d.2. AB için, güneydoğusundan kurtulan Türkiye bir tehdit olmaktan çıkacak,
d.3. Küçülen ve sorunlu bölgelerinden kurtulan Türkiye'nin AB'ye entegrasyon faturası hem ekonomik hem de politik-kültürel tolere edilebilir seviyelere inecek,
e. Kafkasya, Ortadoğu ve bir anlamda da Balkan ülkeleri, ekonomik ve siyasal anlamda bölge gücü olarak kendini toparlayan Türkiye'yi bir tehdit olarak algılamayacaklar. Türkiye, hala toplumsal-siyasal bilinçaltında bölge ülkeleri için hem seksapeli olan hem de korku duyulan bir emperyal bir güç ya da daha çok İstanbul bu anlamda bir güç; zaten son zamanlarda özellikle de 2000'li yıllarla birlikte İstanbul, tarihin kendine yüklediği misyona bürünmeye başladı her yanıyla; haliyle önümüzdeki birkaç on yıl içinde çehresi tamamen değişen İstanbul, bir tür kent devleti ve kent devletine dayanan emperyal bir güç olacak,

ABD için win-win-win-win bir oyun bu! Tutar mı? Hiçbir sosyal olay önceden kestirilemez, beklenmedik ya da öngörülemez sonsuz değişkenlerden biri durumu etkileyip ve domino etkisiyle tahmin edilen ya da beklenenden bambaşka bir gelişmeye neden olabilir. Türkiye, bu oyunun ortasında ve görece ne zayıf ne de güçlü olduğu bir dönemde bir karar vermek zorunda, vereceği karar, kuşkusuz önümüzdeki birkaç yüzyılı etkileyecek nitelikte olacak; tabii ki kararıyla birlikte bu kararın ardında yurttaşlarının durup durmayacağı eğer durursa nasıl duracağı ve Türkiye halkı olarak neler yapacağımız. Buradan asla bir tür ittihatçılık düşleri çıkarılmasın; burada dile getirmeye çalışılan ya da anlatılmak istenen nokta, asla Türkiye'nin konu gelişmelere kayıtsız kalamayacağıdır; değilse, savaş düşleri duyan bir şahin tutumuyla mevcut duruma bakmıyorum.

Türkiye, bir açıdan askeri bir müdahalede bulunursa, egemenliğini AB ile paylaşan bir ülke olması hasebiyle, AB içinde hukuksal olarak dizginlenebilir ve siyasi olarak da güdülebilir; bunlar, her anlamda sıkışan bir ülkenin elinde fazla koz olmadığı bir dönemde görece rahat şekle sokulabileceği anlamına gelir.

Burada AB'nin tutumu nedir? AB, artık yitirdiği egemenliğini ABD'den alabilecek mi? Buna tarihsel arkaplanı ya da birikimi yetecek mi? Şimdi, görece refah içinde ama artık gün geçtikçe yaşlanan kıta Avrupası, aldığı ve entegre edemediğini göçmenlerle nasıl baş edeceğini bilemeden her geçen gün ötekileştirdiği insanlarla nasıl bir gelecek kurmayı planlıyor? Onları vatandaşlık sınavını vermeye zorlayarak mı? Kafası karışık bir AB, Türkiye'ye nasıl yaklaşacak? Yalnızca Almanya ve Fransa'nın dümeninde gidebilecek mi? Daha şimdiden pek çok çatlak sesin başta da patronlardan biri olan Fransa'dan çıkmaya başlamışken.

Türkiye, belki ABD'siz düşünülebilir ama kendini tam olarak henüz şekillendirip kurumsallaştıramasa da AB'siz asla; iki nedenden ötürü:
a. Hukuksal, siyasal, ekonomik ve “de facto” kültürel anlamda birbirine eklemlenen iki güç olan AB ve Türkiye yakın ve orta vadede birlikte hareket etmeye ihtiyaç duyan odaklardır.
b. Türkiye, hem AB ile komşu, hem tam üyelik müzakerelerini sürdüren bir ülkedir.

Türkiye, ABD ile değil, bölge ülkeleriyle değil ama bir barış projesi olan AB ile hareket ederek yurttaşlarına güvenli bir gelecek oluşturabilir; bölge, tarihin her döneminde güvenliğin ardından zenginliği ve kültürü getirmiştir. Haliyle, amaç, güvenli bir gelecek yaratmaktır; ama bunun yolu, çevreye kayıtsız kalmaktan geçmemekte; kayıtsız kalmak, tehlikeyi ve en önemlisi tehdidi büyütüyor; Türkiye, istese de istemese de üzerinde bulunduğu coğrafyanın kendine yüklediği rolleri oynamak zorundadır; bu, bölgenin liderliğidir. Zaman zaman müstemleke olmuş ama bu yerel anlamda refah içinde yaşamasına asla mani olmamış ne Drahmi ne Roma ne Bizans ne de Selçuklu ile başlayan Türklerin egemenliğinde. Bu tarihsel perspektif, bize, bölgedeki önceliğimizin güvenlik olduğunu söylemektedir. Bölgenin güvenliği düşünmek, ABD, AB, “trioid” Ortadoğu ( İran, ABD güdümündeki Araplar ve İsrail, Bass'çılar), Türkiye'nin kendi iç dinamikleri de hesaba katılmalıdır. Haliyle çokdeğişkenli bir denklemdir ve zamana bırakmak, çözümün parçası olmak değildir; içinde bir özne ama kanaatleri olan ve kanaatlerini hayata geçirmek isteğinde, kararlılığında ve gücünde olan bir Türkiye. 

Sonuç: Türkiye, ayağa kalkıp silkinerek öncelikle kendini ve nerede olduğunu düşünüp reel-politikte kalmayan tarihselliği ve gelecek perspektifi olan bir analizle hareket ederek stratejilerini geliştirdiği koşulda bulunduğunu yerin hakkını verecektir; değilse, biz yurttaşlar, her canlının ihtiyaç duyduğu temel gereksinimden yoksun kalırız: güvenlikten. Güvenli bir “şimdi” ve “gelecek” istiyorsak ki ben istiyorum; bunun yolunun barıştan geçtiğinin en azından biz bilincinde olalım; aranan ya da arzu edilen, en azından bizim gibi ‘sıradan’ yurttaşlar için, savaş değil barıştır. Geliştirilen temel strateji güvenlik üzerine oturduğu koşulda ortak bir gelecek inşa edilebilir; fonunda güvenlik olmayan hiçbir resimde barış, refah, zenginlik, kültür ve mutluluk olamaz.

V.Metin Bayrak
Avcılar, İstanbul, 2008