kürdistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kürdistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2014 Salı

'birleşme' üzerine

gündelik siyasetin dışında olmak için oruca başladım ama öyle şeylere tanık oluyor ki insan, hani "taş olsa çatlar" sözündeki durum... bugün sosyal medyaya şöyle bir göz atarken rastladım... listeyi tek tek inceledim. yazıya başlarken sevdiğim ama bir türlü tam hatırlayamadığım bir söz vardı; onu ararken iki söze rastladım: 
"politika, insanları, kendilerini ilgilendiren meselelerle uğraşmaktan alıkoyma sanatıdır." paul valery 
"politikacılar, bebek bezlerine benzerler; değiştirilmezlerse kokmaya başlarlar." atakan korkmaz.

şimdi, iki söz de erdoğan'ın ustalığını teyit ediyor... erdoğan, tek başına sadece içeride değil dışarıda da gündemi belirme gücüne sahip bir siyasi aktör... pazar günü kısa bir süreliğine ziyaret ettiğim "yeniden milli irade mitingi"nde tanık olduğum kitlenin tapınırcasına vecd haliyle özdeşleştiği tanrısal bir figür... o, şimdiden insan ötesi bir varlığa dönüşmüş durumda... muhalefet, sadece erdoğan'dan söz ediyor... muhalefetin de varlık koşulu erdoğan... erdoğan'ın gitmesi demek, muhalefetin nefessiz kalması demek bir bakıma... taraflar, sürekli mideye çalışan boksörler gibi ya da belden aşağı çalışıyorlar... seviye, dışarının bir tür aynası... seviye, siyasetin, türkiye coğrafyasındaki hali, abraham lincoln'ü hatırlatıyor... bir konuşmada dile getirdiği "iki şey halkın önünde yapılmaz, çünkü mide bulandırır; birincisi sosis, ikincisi politika." gibi mide bulandırıcı... türkiye'de ortalık yerde yapılıyor... erdoğan'ın sözlerini anıp reklamını yapmak değil bu yazının amacı...

şimdi, yandaki görsele dikkatle bakalım, zaten bu yazıyı okuyanların pek çoğu, günlerdir sosyal medyada binlerce örneğini gördüler... hadi görsel bize neler söylüyor bir bakalım:
yanda gördüğünüz görselde mhp'nin adayında birleşilmesi önerilen 25, chp'nin ise 36, toplamda 61 şehir var... geriye kalan şehir sayısı 20. kalan 20 şehir nerede? orası vatan değil mi?

görselin üzerinde yazan ifade, ayrıca kritiğe şayan:
"BU İŞİN SAĞI SOLU YOK! AKP'YE SANDIKTA DERS VERME ZAMANI!
SÖZ KONUSU VATAN İSE GERİSİ TEFERRUATTIR...

görselde batıdan doğuya uzanan bir türkiye haritası ve iki partinin lideri ve bayrakları... dersimli olan kılıçdaroğlu'nun doğuya konması ya da sağa konması manidar...

2011 seçimlerinde akp ve bdp'nin aldığı oylar, yaklaşık %60... iki parti, vatan düşmanı olarak görülüyor alt metin olarak...


bu "birleşme" türkiye kürdistanı'nı fiilen tanımıyor mu? daha açık yazayım, "birlleşme" dediğiniz ittifak, türkiye'yi bölmüyor mu? iki listede de türkiye kürdistanı'na ait tek şehir yok! alt metne göre demek ki, milliyetçi kanat da bölünmeyi tanımış, tanımaktan öte içselleştirmiş olmuyor mu? 

erdoğan'ın zehirli, çünkü ötekileştirici, ülkesini seven-ülkenin düşmanı kör kategorilere hayatı sıkıştıran, insanları siyah-beyaz kısırlığı içine itip seçeneksizliği bilincine her gün işleyen dilini tekrarlamıyor mu, tekrarladığı ölçüde de ona hizmet etmiyor mu?

trajik olan, recm kültürü... elinde taşla hedef gösterilmesini bekleyen yığınlar toplamıdır türkiye... mazide de farklı değildi... zaman zaman saldırganlığı azar, uzun zamandır okşanıyor... sorun, ne erdoğan ne de muhalefet... sorun, elinde taşla hedef bekleyen milyonlar... deli gibi hedef arayan bu taşlar, ellerden alınabilecek mi, nasıl? 

soruları çoğaltmak olanaklı... cevaplarına gerek yok... cin, şişiden çıktı... hayırlı olsun... dostane bir öneri: "miğfersiz çıkmam abi!" 

v. metin bayrak
25 mart 2014'istanbul, kağıthane

21 Mart 2013 Perşembe

barış üzerine ya da parrhesia

barış üzerine ya da parrhesia*
“usul, esası belirler.”

thales’e sormuşlar, insan için en kolay şey nedir diye, öğüt vermek; peki insanı en son terk eden şey nedir diye sorduklarında ise umut demiş. pandora’nın kutusu içinde kalan son şey de umuttu. evet, umut en son terk eder belki de asla terk etmez insanı. ama nedense bir de nietzsche’yi hatırlarım umut söz konusu olduğunda: “umut, en son kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır.”  meseleye pek çok açıdan bakılabilir. savaştan beslenen kan içicilerden değilsek, ki aklı başında olan hiç kimsenin bunu arzu ettiğini düşünmüyorum, mevcut durumun devamı istenmez.


vicdan yıkamak deyimini kullanıyorum pek çok bağlamda. türkiye’nin kendince bir sorun çözme ‘becerisi’ olduğu hepimizce malumdur. hani adorno, “yanlış hayat doğru yaşanmaz.” der; burada yaşayanlar, bir sorunu çözerken birden çok sorun yaratarak yaşamı içinden çıkılmaz hale getirmekte çok başarılılar. ısrarla bir yanlışı bir başka yanlışla çözmeye çabalayarak zaman, emek, kaynak... israf ederler ama hayatlar(ı) sona erse de umut(ları) hiç tükenmez.


"biz, bize benzeriz." deyimi, sorunların çözülmeden kalmasını da meşrulaştırmakta; karar vericiler, "kim çözmüş ki biz çözelim...” rasyonalizasyonunda. “iktidar olmak” ile “hükümet olmak” kavramlarının özdeş olmadığı ve/veya gör(dür)ülmediği bir ülkede hükümet etmenin sorumluluğu göreli olarak azdır.


türkiye’nin yarımlıklar ülkesi olduğunu sıklıkla pek çok bağlamda kullanmaya başladım. nereye baksam bir yarımlık, hamlık, olmamışlık, çiğlik, tatsızlık, eğreti durmak... barış görüşmelerinde de bunu görmek nedense şaşırtmıyor. barış görüşmelerine başlamadan önce pkk lideri ile ilgili idam cezasını gündeme getiren bir iktidar ve onun başından beklenenleri görünce kavram dünyam körleşip müdrikem lal oluyor.

tarihle barışmak, arı kovanına çomak sokup ortalığa her şeyi saçmak... bu iddialar, çok güzel, çok janjanlı da ülkede somut anlamda değişenin ne olduğu, türkiye’nin uluslararası endekslerdeki yerinin ne anlamda değiştiği, hatta değişip değişmediği tartışılır. müthiş bir pr desteği ile kitleler üzerinde yaratılan, umutla beslenen, bilinçaltı müslüman olan bu ortadoğululuğu ağır basan kitlelerin umutları üzerinden gösterilen havuçlarla gazları alınarak iktidar kendini kökleştirmekte. iktidara tapınan kitleler için kült yaratmak, akp pr’ının ve sözüm ona muhafazakar hareketin şah damarını oluşturmakta.


insan, yaratılan illüzyon içinde şu soruları sormadan edemiyor: neyin barışı, beş bin köy yakılmış, faşist bir asimilasyon uygulanmış ve şaşırtıcı biçimde hala uygulanmakta. orta anadolu, bursa, ege’de sıklıkla olup bitenleri, karadeniz'de yaşananlara bakınca tarihte olup bitenlere sünger çekip geleceğe bakmak, kardeşlik... ne güzel ve kimsenin yadsıyamayacağı ifadeler olarak pr ile yaratılan akp kültünü mutlaklaştırmakta.  istanbul, savaş mağduru kürtlerin hayatta kalmak için verdiği mücadelenin sahnelendiği yerlerden yalnızca biri. kurucu ideolojiye gidilebilir, sorunun kökünü anlamak için ama cumhuriyet, osmanlı’dan devraldığı ermeni meselesine, kürt meselesini eklemiş, yetmemiş, ulus-devlet yaratmak adına içteki gayrimüslim ve türk olmayan unsurları eritip kürtaj ederek kimlik inşa sürecini derinleştirmiş; bu ilke ya da ideoloji etrafında da politika üretmiş. 1970’lerde buna kıbrıs meselesini de eklemiş ve artık büyüyen ve dünyaya göreli olarak entegre olmaya başlayan -artık kim değil ki- türkiye’nin sırtındaki yumurta küfesiyle yaşamasının imkanı kalmamıştır. sermaye, ab, abd, küresel konjonktür.... meselelerin sırasıyla çözümünü istiyor; istiyor da halklar istemiyor mu? en başta da kürt halkı? ama olgunlaşması gerekir bir sorunun çözülebilmesi için. peki can alıcı soru(n) şu: olgunlaştı mı? katalizöre ihtiyaç var mı? az önce saydığımız dinamikler katalizör işlevi görebilir; görmelidir de; barış için değerlendirilebilecek her türlü imkan işe koşulmalıdır.  fakat endişem, yazının alt başlığında dile getirilen “usul, esası belirler.” ilkesinin göz ardı edilmesi. nasıl ki kürt coğrafyası türk kimliği yaratmak, müslüman olmayanlardan arındırmak için ideolojik olarak osmanlı ve cumhuriyet tarafından kullanılmış, ardından da göreli olarak işi bitince kürtleri ezmeye, sindirmeye, asilime ezmeye başlamış emperyal düşler gören iktidar sarhoşluğuyla "hikmet-i hükümet"e teslim olmuşken mi gelecek barış? ergenekon, kck yargılamalarındaki devlet güvenlik mahkemesi kimlikli mahkemeleri koruyan, hatta özel statüde mahkemeler kurarak adil yargılama usullerini ihlal edip hukuku dolaşarak “hile-i şeriye”ye başvuran zihniyet mi?

ayrılık? federatif yapı, demokratik özerklik, güçlendirilmiş yerel yönetimler ve meclisleri, kurucu halk olarak anayasada yer almak, anayasal yurttaşlık, ana dilde eğitim, savunma... pek çok kavram dillendirilmekte. dikey örgütlenme burada da kendini göstermekte. %10 barajı dururken, kck davasından binlerce insan (siyasetçi, öğrenci, akademisyen, gazeteci vb.) sırf kürt kimlikleri nedeniyle içerdeyken, faşistçe yargılanmaktayken neyin barışı?

“barış” deyimi, savaşın ikrarıdır. savaş, neyin savaşıdır? bölünmenin, küçülmenin, varsa yoksa toprak, mülkiyet, fetih, erkek akıl, maziye özlem, kendini mazide konumlandırma, emperyal düşler... şimdi de yeni-osmanlıcılık akımı yaratılmıyor mu? osmanlı coğrafyasına yeniden egemen olmak isteyenlerin megalomanisiyle makaleler yazılıp çizilmiyor mu? sünni şeriatla beslenen erkek akıl, bir tür arkaik kimliksel orgazm yaşamıyor mu üretilen yeni-osmanlıcılık akımıyla.

“elleri kanlı, katil, vicdansız, bunun hesabını vereceksin, intikam(ım) alınacak, kanı yerde kalmayacak, devran elbet bir gün dönecek, yaptığın yanına kar kalmayacak...” bunları çoğaltmak olanaklı. şiddetle beslenen ataerkil kültür, 'erkekçe' bakar meselelere ve şiddeti, gururu, gücü, hakimiyeti temele alarak sorunları çözmek ister görünür; çözmek ister görünür, çünkü, hareket ettiği kavramlarla sorun çözülmez, derinleştirilir. zaten sorunları doğuran, derinleştirilen, kronikleştiren kavramlar ortadayken bu kavramlarla barışı tesis etmek, en kısa anlatımla bir tür illüzyon yaratmaktır.

barıştan yana olan ve karşı olan diye iki kör kategoriye hapsedilemez hayat, entelektüellerin yaşayan herkes gibi kanaatlerini sakınmasızca ifade etmeye hakları vardır, haktan öte sorumluluktur; en çok da entelektüellerin. barışı tesis etmede, hepimiz ortak akla katkıda bulunmalıyız. antik yunan’da duruşmalar karanlıkta yapılırmış ki söyleyene değil de söylenene bakılsın diye; ben de ne erdoğan ne akp ne de öcalan ile ilgileniyorum. somut anlamda yapılan ve bunun sonucu çıktının ne olacağı, simgelerden daha çok ilgilendiriyor beni. elbette tarih, birtakım isimler üzerinden olayları anlatacak; isimler, magazin olmanın ötesinde herhangi bir anlam ifade etmiyor bana. ortak akıl için konunun tarafı olanların bir araya geldiği platform oluşturulamaz mı? yıllardır bu meselenin tarafı olmuş, bu anlamda araştırmalar yapmış kişi, kurum ve kuruluşlar, süreci yönetecek akil bir kişinin yönetimi ve koordinasyonunda neden toplanmaz. sahaya kandil ve öcalan’ın sürülmesi, mit müsteşarı üzerinden bizzat erdoğan’ın inisiyatif alması aristoteles’in çok yerinde ifade ettiği “çok kişinin yanılma ihtimali bir kişinin yanılma ihtimalinden azdır.” tespitine aykırı değil mi? sürece meclis angaje edilerek barış sürecini, millet adına neden meclis yönetmez? mecliste kurulacak barış komisyonunun oluşturacağı akil insanlar ile coğrafyanın geleneğinde olan anlaş(tır)ma kültürü neden işletilmez?

“usul, esası belirler.”, hukukun temel ilkelerinden biridir. metodolojik olarak süreç henüz olgunlaşmadan, erdoğan’a başkanlık yolunu açacak anayasa ve diğer düzenlemelerle ilgili akp - bdp koalisyonu üzerinden kökleri derinlerde, kronikleşmiş, onbinlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın yerinden edilmesine, göçe zorlanmasına neden olan, yüzlerce milyar dolara mal olmuş... bir sorunu -belki de sorunsal demek daha doğru- çözmenin bir yere yol, baraj ya da köprü yapmaktan farklı ele alınması gerektiği açıktır. bu nedenle sürecin yalnızca mit - erdoğan - akp / pkk - kandil - öcalan- bdp üzerinden işletilmesi, sürecin ciddi bir malipülasyonla işlediğinin ikrarı olarak okunabilir.


“barış görüşmeleri”ni, bölgenin yüz yıl önce cetvelle çizilen sınırlarının değişen dünya dinamikleri nedeniyle yeniden çizilmek istendiği günümüzde amaçlananlar, kanımca şunlar olabilir:
a. amerika’ya karşı rusya ve çin’in egemenliğini kırmak için sünni blok kurarak ırak’ın ardından suriye’yi de parçalamak
b. kuzey ırak’taki kürdistan özerk bölgesi’nin ardından türkiye kürdistanı’nı tüzel kişiliğe kavuşturmak; buna suriye kürdistanı’nı eklemek
c. dördüncü ve son halka olarak iran kürdistanı’nı büyük kürdistan’a dahil etmek
d. iran’dan kürdistan’a ilhak edilecek bölgeyle birlikte iran’ın bütünlüğü sarsılarak hazar’ın güneyindeki büyük azerbaycan’ı kurarak iran’ı etkisizleştirmek
e. dört ülkeye yayılmış kürdistan’ı yumuşak da olsa federatif yapıyla birbirine entegre edip suriye kürdistanı üzerinden akdeniz’e açarak türkiye’ye alternatif bir şerit oluşturmak
f. türkiye’yi sorunlu bölgesinden ayırıp ab içinde göreli olarak eritilebilir niceliğe getirerek entegrasyonunu olanaklı hale getirmek
g. ab uyum yasaları arasında yer alan yerel yönetimleri güçlendirme, yeni anayasa, başkanlık sistemi ile yavaş yavaş üniter yapıyı federatif yapıya evriltmek
h. kurulacak federatif yapıyla osmanlı coğrafyasıyla ekonomik iş birliği üzerinden türk sermayesinin ab, abd ve küresel sermaye ile kuracağı ortaklılar üzerinden bölgede hakimiyet kurmak
i. türkiye’nin taşeronluğu ile batı blokunun -ve de facto küresel sermayenin- bölgeye egemen olmasını sağlamak


sonuç
mutluluk, huzur ve refahın optimum bileşkesi olarak okunabilir. insanlar, nasıl mutluluk için mücadele ediyorlarsa toplumlar da temel olarak mutlu bir yaşam sürmek isterler tıpkı tek tek insanlar gibi. bunun hangi şemsiye altında olacağı tali bir meseledir. barış görüşmeleri, huzur ve refah için altyapı oluşturabilecek mi? mutluluğun koşulları olan huzur ve refah nasıl sağlanacak? bu açıdan baktığımda sürecin yeterince olgunlaştığı kanaatinde değilim. her şeyin akp ve taşıdığı taşeron(cu) maneviyatını kaba materyalizme, pragratizme ve bunların bileşkesi olan oportünist zihniyetin kökleşmesine tahvil edildiği, hukukun eğilip büküldüğü bir siyasal iklimde “amaç” olan barışın apar topar sağlanabileceği düşünülmekte. usul ihlallerine rağmen girişimi desteklemek, sürece destek vermek insan olmanın gereği olsa gerek. beklenti çıtasını yüksek tutmak, illüzyon yaratmak, her şeyin mite, insanların kolayca azize, evliyaya dönüştü(rüldü)ğü coğrafyada duygular, mantığa egemen olur sıklıkla. serinkanlılıkla iyileşmeye katkıda bulunmaya gayret ederek ideal olana “roma, bir günde kurulmadı.” özdeyişini hatırlayarak yaklaşılabilir.

* yun. doğruyu söylemek, hakikati söylemek.

v. metin bayrak
istanbul, newroz’13

26 Mart 2012 Pazartesi

Ortadoğu Sarmalında Geleceğini Arayan Türkiye


Ortadoğu Sarmalında Geleceğini Arayan Türkiye

Küreselleşmenin, yerel konuların uluslar arası platformlarda eşzamanlı olarak tartışılması olarak da yaşanan bir olgu olduğu son gelişmelerde bir kez daha anlaşılmış oldu. Türkiye’nin nerede olduğunu haritada göstermekten uzak ortalama bir Amerikalı bile Türkiye’nin Kuzey Irak’a yapacağı askeri harekâtı konuşuyor ise bizim, sınırlarımızda olan bu olaylara kayıtsız kalıp üzerine düşünmememiz beklenemez.

Bundan 17 sene önce geleceğe ilişkin ümitleri olan ve felsefeyle henüz tanışmış genç bir liseli özne olarak Körfez’de savaşın çıkmayacağını, her ne kadar ABD’nin, Irak yönetimine -Saddam Hüseyin’in lideri olduğu Baas yönetimine- verdiği süre dolmadan bir yol(u) bulunup barışın sağlanacağını, bu devirde, bundan 2500 koca sene önce –bir lise öğrencisine göre ne uzun bir süre değil mi- neleri düşünen insanoğlu bu devirde bir savaşa izin vermezdi, üstelik daha kanı kurumamış iki büyük cihan harbi –dünya savaşı anlamsal etkiyi zayıflatıyor- yaşamış insanoğlu artık o olgunlukta olmalıydı; ya da en azından bir lise öğrencisi olarak ben öyle düşünüyordum, ama okula gitmek için sabah kalkıp annemin hazırladığı kahvaltıyı yaparken ABD uçaklarının Bağdat’a yaptıkları sortileri gördükçe ağzıma götürdüğüm lokmalar boğazıma düğümlenmiş daha yeni başlayan hayatım işte orada kahvaltı sofrasında sona ermişti sanki, ne büyük bir hayal kırıklığı idi tanrım! Okulda ve dershanede pek çok arkadaşımla hatta öğretmenlerimle ciddi polemiklere girer, bu devrideki olgun insanlığın bu tür geçmişe ait şeylere izin vermeyeceğini savunur dururdum; beni hayal kırıklığına sevk eden yanılmak değildi, savaşın sürmesiydi bunlara –bilgi birikimine, çekilen onca acıya- rağmen. Burada liseli bir gencin savaşa dair düşüncelerinin gerçekleşmemesi üzerine içine düştüğü durum tartışma konusu edilmeyecektir; aynı öznenin bu sefer, o yaştaki öğrencinin iki katı yaşındaki birinin aynı yerdeki aynı taraflar arasındaki savaşa ilişkin değerlendirmesi yer alacaktır; gerçekçi olan hangisinin kavrayışı, hissedişi? Hangisidir arzu edilen? Ya da yoksunluğu duyulan? Biz, bunca eğitimin ardından çarkın içinde eritiliyor muyuz yoksa hakikaten de zamanla düşler masalından hakikatlerin alanına mı çekiliyoruz… Bu sorular, sanırım, zaman zaman da olsa pek çoğumuzun olmasa bile birçoğumuzun sorduğu sorulardır.

Şimdi, son gelişmelerle ilgili düşündüklerimin ana başlıklar altındaki analizlerine gelince bunlar:
a. ABD, Irak'a girmek istedi ve girdi; Dolar, yerini Avro’ya bırakmadı; hala rezerv para olmaklığını sürdürüyor; yakın gelecekte de sürdürecek,
b. ABD, Türkiye'yi Irak’a çekmeye çabalıyor; çünkü:
b.1. Böylece Türkiye, Kürdistan bölgesinde işgalci kuvvet olacak, Kuzey Irak Kürt yönetimi, daha şimdiden Kürdistan olarak adlandırılmaktadır, TBMM'deki DTP'lilerle birlikte 'büyük' Kürdistan'ın birleşik meclisini kuracaklar; bu organizasyona Suriye ve İran’daki Kürt gruplar da entegre edilmek istenecek ve Türkiye kendi topraklarında işgalci kuvvet olacak, bölgeye BM askeri gücü istenecek ve böylece kopuşa / ayrılığa hukuki statü kazandırılmış olacak.
b.2. ABD, bununla birlikte, yani, bölgedeki Kürdistan’a kendi firmaları aracılığıyla yerleşecek ve Kürt yönetimi, ekonomik, güvenlik, diplomatik anlamda ABD'ye bağlanacak,
b.3. ABD, İsrail yanında bir müttefike daha sahip olacak ya da Türkiye’yi, tamamen kendine bağımlı Kürdistan’a tercih edecek; böylece temelinde pragmatizm yatan ABD için değişen bir şey olmamış olacak: biri gidecek bir başkası gelecek,
b.4. İsrail, bölgede Türkiye yanında bir müttefike sahip olup görece rahatlayacak,
b.5. İran, Suriye ve “de facto” Türkiye arasına ciddi bir güç olarak Kürdistan kurulacak,
c. Türkiye, böylece:
c.1. Sorunlu bölgesinden kurtulmuş olacak,
c.2. Batı diye adlandırılan ve güneydoğu dışındaki nüfus artış hızı ve kişi başına düşen gelir bakımından görece sorunsuz bir devlet ya da ülke olacak,
d. AB, sorunlu bölgesinde kurtulan Türkiye'yi içine hazım sorunu yaşamadan alacak,
d.1. 2050'de bir öngörüye göre yaklaşık 100 - 120 milyon olacak olan Türkiye ve Avrupa'da yaşayan 10 milyon Türkiye orijinli Türk ve Kürt AB'nin toplam nüfusunun % 20'den fazlasını oluşturacak ve bunun sonucunda AB, en az 5 yurttaşından birinin Türkçe konuştuğu bir birliğe dönüşecek ve bu haliyle de Türklerin ve/veya Türkçenin egemen olduğu bir politik - kültürel coğrafya olacak,
d.2. AB için, güneydoğusundan kurtulan Türkiye bir tehdit olmaktan çıkacak,
d.3. Küçülen ve sorunlu bölgelerinden kurtulan Türkiye'nin AB'ye entegrasyon faturası hem ekonomik hem de politik-kültürel tolere edilebilir seviyelere inecek,
e. Kafkasya, Ortadoğu ve bir anlamda da Balkan ülkeleri, ekonomik ve siyasal anlamda bölge gücü olarak kendini toparlayan Türkiye'yi bir tehdit olarak algılamayacaklar. Türkiye, hala toplumsal-siyasal bilinçaltında bölge ülkeleri için hem seksapeli olan hem de korku duyulan bir emperyal bir güç ya da daha çok İstanbul bu anlamda bir güç; zaten son zamanlarda özellikle de 2000'li yıllarla birlikte İstanbul, tarihin kendine yüklediği misyona bürünmeye başladı her yanıyla; haliyle önümüzdeki birkaç on yıl içinde çehresi tamamen değişen İstanbul, bir tür kent devleti ve kent devletine dayanan emperyal bir güç olacak,

ABD için win-win-win-win bir oyun bu! Tutar mı? Hiçbir sosyal olay önceden kestirilemez, beklenmedik ya da öngörülemez sonsuz değişkenlerden biri durumu etkileyip ve domino etkisiyle tahmin edilen ya da beklenenden bambaşka bir gelişmeye neden olabilir. Türkiye, bu oyunun ortasında ve görece ne zayıf ne de güçlü olduğu bir dönemde bir karar vermek zorunda, vereceği karar, kuşkusuz önümüzdeki birkaç yüzyılı etkileyecek nitelikte olacak; tabii ki kararıyla birlikte bu kararın ardında yurttaşlarının durup durmayacağı eğer durursa nasıl duracağı ve Türkiye halkı olarak neler yapacağımız. Buradan asla bir tür ittihatçılık düşleri çıkarılmasın; burada dile getirmeye çalışılan ya da anlatılmak istenen nokta, asla Türkiye'nin konu gelişmelere kayıtsız kalamayacağıdır; değilse, savaş düşleri duyan bir şahin tutumuyla mevcut duruma bakmıyorum.

Türkiye, bir açıdan askeri bir müdahalede bulunursa, egemenliğini AB ile paylaşan bir ülke olması hasebiyle, AB içinde hukuksal olarak dizginlenebilir ve siyasi olarak da güdülebilir; bunlar, her anlamda sıkışan bir ülkenin elinde fazla koz olmadığı bir dönemde görece rahat şekle sokulabileceği anlamına gelir.

Burada AB'nin tutumu nedir? AB, artık yitirdiği egemenliğini ABD'den alabilecek mi? Buna tarihsel arkaplanı ya da birikimi yetecek mi? Şimdi, görece refah içinde ama artık gün geçtikçe yaşlanan kıta Avrupası, aldığı ve entegre edemediğini göçmenlerle nasıl baş edeceğini bilemeden her geçen gün ötekileştirdiği insanlarla nasıl bir gelecek kurmayı planlıyor? Onları vatandaşlık sınavını vermeye zorlayarak mı? Kafası karışık bir AB, Türkiye'ye nasıl yaklaşacak? Yalnızca Almanya ve Fransa'nın dümeninde gidebilecek mi? Daha şimdiden pek çok çatlak sesin başta da patronlardan biri olan Fransa'dan çıkmaya başlamışken.

Türkiye, belki ABD'siz düşünülebilir ama kendini tam olarak henüz şekillendirip kurumsallaştıramasa da AB'siz asla; iki nedenden ötürü:
a. Hukuksal, siyasal, ekonomik ve “de facto” kültürel anlamda birbirine eklemlenen iki güç olan AB ve Türkiye yakın ve orta vadede birlikte hareket etmeye ihtiyaç duyan odaklardır.
b. Türkiye, hem AB ile komşu, hem tam üyelik müzakerelerini sürdüren bir ülkedir.

Türkiye, ABD ile değil, bölge ülkeleriyle değil ama bir barış projesi olan AB ile hareket ederek yurttaşlarına güvenli bir gelecek oluşturabilir; bölge, tarihin her döneminde güvenliğin ardından zenginliği ve kültürü getirmiştir. Haliyle, amaç, güvenli bir gelecek yaratmaktır; ama bunun yolu, çevreye kayıtsız kalmaktan geçmemekte; kayıtsız kalmak, tehlikeyi ve en önemlisi tehdidi büyütüyor; Türkiye, istese de istemese de üzerinde bulunduğu coğrafyanın kendine yüklediği rolleri oynamak zorundadır; bu, bölgenin liderliğidir. Zaman zaman müstemleke olmuş ama bu yerel anlamda refah içinde yaşamasına asla mani olmamış ne Drahmi ne Roma ne Bizans ne de Selçuklu ile başlayan Türklerin egemenliğinde. Bu tarihsel perspektif, bize, bölgedeki önceliğimizin güvenlik olduğunu söylemektedir. Bölgenin güvenliği düşünmek, ABD, AB, “trioid” Ortadoğu ( İran, ABD güdümündeki Araplar ve İsrail, Bass'çılar), Türkiye'nin kendi iç dinamikleri de hesaba katılmalıdır. Haliyle çokdeğişkenli bir denklemdir ve zamana bırakmak, çözümün parçası olmak değildir; içinde bir özne ama kanaatleri olan ve kanaatlerini hayata geçirmek isteğinde, kararlılığında ve gücünde olan bir Türkiye. 

Sonuç: Türkiye, ayağa kalkıp silkinerek öncelikle kendini ve nerede olduğunu düşünüp reel-politikte kalmayan tarihselliği ve gelecek perspektifi olan bir analizle hareket ederek stratejilerini geliştirdiği koşulda bulunduğunu yerin hakkını verecektir; değilse, biz yurttaşlar, her canlının ihtiyaç duyduğu temel gereksinimden yoksun kalırız: güvenlikten. Güvenli bir “şimdi” ve “gelecek” istiyorsak ki ben istiyorum; bunun yolunun barıştan geçtiğinin en azından biz bilincinde olalım; aranan ya da arzu edilen, en azından bizim gibi ‘sıradan’ yurttaşlar için, savaş değil barıştır. Geliştirilen temel strateji güvenlik üzerine oturduğu koşulda ortak bir gelecek inşa edilebilir; fonunda güvenlik olmayan hiçbir resimde barış, refah, zenginlik, kültür ve mutluluk olamaz.

V.Metin Bayrak
Avcılar, İstanbul, 2008