okul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2015 Pazartesi

Kütüphanesiz Okul Üzerine



   Bu yazılamada örgün ve yaygın eğitim kapsamındaki özel, vakıf ve kamu okulları -özel statüdeki birkaç istisna hariç-, uyguladıkları müfredatlar ne olursa olsun, bünyelerinde kütüphane olup olmamasına bakılmaksızın kütüphanesiz 'okul' olarak nitelendirilmiştir.
 
   Örgün eğitim kapsamında ister tekli, ister ikili öğretim yapılsın kütüphane, öğrencinin hayatında yer almaz. Eğitim yönetiminde, müfredatta bir değişken olarak kütüphane artık yoktur; değerlendirmeye alınmadığından olguda da rastlanmaz. Eğitim ağı içinde yer alan öznelere kütüphane sorulduğunda "Artık internet var, kitaba ihtiyaç duyulmuyor." yanıtı alıyorsunuz; dikkat ederseniz cümlenin yüklemi edilgen, yani kendisini, umumun içine yedirerek durumu açıklıyor.
 
   Kütüphane, eğitim ortamında her geçen gün görünürlüğünü yitirmekte, bununla ilgilenenler de azalmakta; iddialı bir ifadeyle "Artık kimsenin aklına gelmemekte." Mesela 20 ila 40 bin TL yıllık okul ücreti ödeyen bir veli, 09:00 - 16:00 arası toplam 8 saat ders programı ve 08:45'te okula varış, 16:15'te okuldan ayrılış şeklinde servis saatlerini öğrenir. Okulla ilgili bilgi alırken kütüphane sorulmaz; sorulsa dahi zaten yoktur; öğrencilerin bilgi kaynakları bağlamında ders kitabı ve öğretmeni -ki çoğu zaman öğretmen de o kitabı aş(a)maz- dışında o alanla ilgili bir destekten, beslenme kaynağından yoksundur. Bir tür sıralama sınavı olan test bazlı ölçmeler ise sınav baskısı nedeniyle bütün eğitim yönetimine ve pedagojik yaklaşımlara egemen olmuştur.
 
   "Adamın biri doktora gider: 'Her çay içtiğimde gözümü çıkarıyorum, ne yapmam gerekiyor?' diye sorar; doktor: 'Kaşığı çıkar da öyle iç!' diye yanıtlar." fıkrasındaki sorunu yaşadığı söylenebilir ülkenin eğitim yönetiminin. Kaşık çıkarılıp problem çözül(e)mediği için kör döğüşü devam etmekte, üstelik eğitim yönetiminin problemlerini daha da kronikleştirerek.
 
   Bu 'yaklaşım', pedagojiyi esir almakla kalmaz, beşeri, duygusal, zihinsel ve manevi dünyayı kaba materyalizme, vulgar pragmatizme ve ilkesiz rekabetçiliğe tahvil eder.
 
   Yazılamanın 'ana yemeği' olan kütüphaneye Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileriyle kuşbakışı bakalım: TÜİK'e göre örgün ve yaygın eğitim yapan kurumların kütüphaneleri azalıyor. 2014 verilerine göre 2014'te ülke genelinde 1 Milli, 11.221 Halk, 559 Üniversite, 27 bin 948 örgün ve Yaygın Eğitim Kurumu Kütüphanesi olmak üzere  29 bin 629 kütüphane var.
 
   Resmi okul, özel okul, özel kurs kütüphanelerini kapsayan istatistikler incelendiğinde 2014'te, 2013'e göre kütüphane sayısının %9.4 azaldığı görülmekte. Ülkede yaklaşık 5 milyon kayıtlı kütüphane üyesi var, bunlardan 3 milyon 870 bini üniversite kütüphanelerine kayıtlı. (Kaynak: A.Ü İletişim Fakültesi Uygulama Gazetesi, Yıl: 34, Sayı: 114, Eylül 2015, gorunumgazetesi.net)
 
   İstatistiklere göre nüfusu 80 milyona dayanan 'büyük' ülkenin kütüphane üyesi %1.5'i. Bunların büyük çoğunluğu da ya ilköğretim, ortaöğretim öğrencisi ya da üniversite sınavına hazırlananlar; ki bu kitlenin kütüphaneleri test çözmek için kullandığı da ortada.
 
   İstatistiklerdeki 27 bin olan kütüphane sayısı şaşırtmasın; bunlar, "Adı var, kendi yok!" statüsünde, çoğu zaman mimari planda ve resmi kayıtlarda olsa bile fiiliyatta olmayan, olsa bile birkaç ansiklopedi ile bağış kitapları geçmeyen ve yüzlerle ifade edilebilen birkaç raftan ibaret göstermelik yerlerdir.
 
   Öğrenen (talebe-öğrenci), öğrenmesi beklenen alanla ilgili ne denli çeşitli ve zengin bilgi kaynağı ile donatılırsa -bunları nasıl kullanıp değerlendireceğine de yer verilerek yani genel tasarımda bunlara da yer açılarak-, o kadar zengin yetişmelerine imkân sağlanmış olacaktır; ki bu, şüphesiz "gerekli koşul"dur, "yeterli koşul" değil.
 
   İstatistiki olarak her ne kadar her okulda kütüphane olsa da, mimarlar, projeler/in/de zorunlu olarak bunlara yer verseler de olguda bunlara rastlanmaz; bu da ülkenin genel eğitim resmi için yeterince seçik bir görüntü oluşturmaktadır.
 
   Eğitimde reform gibi artık kabak tadı veren retorikleri savunanlara, felsefenin kadim kavramlarından biri hatırlatılarak cevap verilebilir: biçim-içerik diyalektiği. Biçim, yani kütüphanesiz 'okul', değişmedikçe, içine koyacağınız "şey" ya da "içerik" ne olursa olsun olgu değişmeyecek ve artık kronikleşmiş sorunlar, daha da derinleşerek varlığını devam ettireceklerdir. Hoş, değişimin, içten dışa olanının, tabandan ya da içten gelen dinamiklerle biçimin zorunlu olarak değiştiği örnekler, hiç şüphesiz hepimizce malumdur; buradaki -kütüphanesiz 'okul'- örnekte kütüphane, tereyağının yağı işlevi gördüğünden bu denli sert bir ifade kullanılmıştır. Kütüphanesiz 'okul', bir tür oksimorondur; tıpkı "yağsız tereyağı" gibi.
 
   Enerji, biçim yerine ve/veya biçiminden ziyade içeriğe harcanır; iki değişkenin senteziyle oluştuğu göz ardı edilir her olgunun olduğu gibi eğitimin de. Buysa, olguya yani eğitime dair körleşmeyi doğurur. Körleşmenin yaşandığı ortamda ne hedef belirlenebilir ne de belirlenmiş hedef/ler/e yönelik eylemler yapılabilir.
 
   Eğitim, hiç kuşkusuz, sonsuz değişkenin etkili olduğu bir alan. İndirgemeci mantıkla her sorunun kaynağının ne biçimde ne de içerikte olduğu söylenebilir tamamen. Burada olgunun bileşenlerinden biri olması beklenen ve teoride bilgi kaynakları, materyaller; pratikte kütüphaneden söz edilmekte. İnsan türünün problem çözme becerisi, uygarlığın menşei olarak düşünülebilir; bir başka deyişle problem çözmeyle uygarlığın doğuşuna eşzamanlı rastlandığı söylenebilir; çünkü doğa karşısında yeterince güçlü olmayan insan insan türü, o küçük elleriyle taşları alıp birbirine vurmaya başladığında kendi anatomik yapısıyla -yani doğasıyla- birlikte doğayı da dönüştürmeye başlar. Taşın sivriltilip mızrağın ucuna bağlanıp bir tür yapay, diğer deyişle kültür ürünü bir alet yapıldığında içgüdülerin/in yerini almaya başlar. Beyniyle ve ürünü kültür(üy)le güçlendiği iddia edilen insan türü, doğa/l açı(sın)dan zayıflar ve bilgiye ve/veya kültüre tâbi hâle gelir. Eğitim, insanın doğaya ve sosyal yaşama karışıp nefes alabilmesinin temel dinamiğine ya da değişkenine dönüşür.
 
   Toplumsal bir kurum olarak eğitim, içeriği ve/veya yapılma şekli değişse de özünde tıpkı futbolun, kaleye atılacak golden ibaret olması gibi yaşamın ürettiği bilgilerin yani kültürün insan yavrusuna aktarılmasıdır. Bunun nasıl yapılacağı, kültür tarihinden "Zeitgeist" gözetilerek alınacak referanslardır; bu da insanın, kültür belleği olan kitaplar yani kütüphaneler ile müzelerdir (Bu hiç kuşkusuz ayrı bir yazılamanın konusudur.); bunlarsız eğitim ise, biçimi ve/veya içeriği ne olursa olsun oksimoron kalmaya mahkûmdur. (Bkz. 2012, 2009, 2006, 2003 PISA Sonuçları!)

V.Metin Bayrak

Ekim, 2015, Ege

20 Ekim 2014 Pazartesi

Modernist Paradigmanın Sonu: Okullara Veda

Modernist Paradigmanın Sonu: Okullara Veda

İlk söz
İnsan, trajik bir varlıktır; çünkü doğasını kaybetmiştir.


Bu yazı, Öncü Eğitimciler Derneği tarafından süreli olarak yayımlanan Öğretmenler Odası (http://www.ogretmenlerodasi.org.tr/) adlı derginin dosya konusu olarak belirlenen “Öğretmen Yetiştirme”yi irdelemek amacıyla klavyeye alınmış olup eğitime değil okula karşı argümanlar geliştirir; eğitim, tıpkı aile, siyaset, ekonomi, din ve sanat gibi toplumsal bir olgudur ve kurumdur; toplumu olanaklı kılan ya da bir yerdeki topluluğu "toplum" diye adlandırmamızı olanaklı kılan kurumlardır. Kurumlar, birlikte yaşamın kaçınılmaz sonucu olarak (da) telakki edilir. Sorun, insan yavrusunun eğitilmesinde değil, verilen ay ada yapılan eğitimin biçiminde. Burada duvarları yıkılmak istenen bu biçimdir.
İnsan, çeşitli mitolojilerde ve en son İbrahimi dinlerde dile gelen kavrayışı temele alarak evrene "antroposentrik" yani insanmerkezci bakmaya başlar; kendini, diğer canlılardan ayırmak adına birtakım tanımlar geliştirir; nedense bu tanımlar, yaşadığı çağın ruhuna göre (die Zeitgeist) makine, saat, bilgisayar, internet vb. gibi adlarla yapılagelmiştir. "Limitimiz, çağımızdır." sözünde dile gelen hakikatin çok yerinde ifade ettiği üzere okul, çağın bir kurumu olmanın ötesine düşmektedir her geçen gün. İşte bu yazılama da okulun arkaik bir kurum ve eğitim 'çözümü' olduğunu temellendirmek; arkaikliğin doğurduğu birtakım sorunlara dikkat çekmek amacıyla klavyeye alınmıştır. Yani, önce, öğretmenin (de) içinde yer aldığı fon; ardından öğretmenin “nasıl”lığı tartışma konusu yapılacaktır, fondan bağımsız düşünmeden ya da fonu ihmal etmeden.
İnsan doğası -psikanalizin önemli kuramcılarından Lacanca söylendiğinde-, bilincin dışına itilmiş bir varlıktır. İnsan, doğal varlıktan etik varlığa dönüşme sürecinde doğasallığını kaybeder; işte bu nedenle diğer canlı türlerinden daha fazla eğitime ihtiyaç duyar. İçgüdüsel olarak bu "sorun"u çözen canlılarla kıyaslandığında -belki de insan varlığının trajedilerinin altında yatan nedenlerden biri de budur- her girişiminde yeni “sorun”lar yaratır; olgusal farkların başında “sorun yaratma” gelmektedir.
İnsan, öğrenecek; öğrenecek ama nasıl? Karşılaştığı sorunları çözecek ama nasıl? İnsan türünün sorunlara bakışı, yalnızca doğa perspektifinden değildir; ahlak bir diğer perspektiftir ve sıklıkla ikisi çatışır. İnsanın tarihi, bir bakıma bu "çatışma"nın, ikisi arasında “salınma”nın tarihidir de. Eğitim, bu çatışmalara (da) "çözüm" bulmak iddiasında bir kurumdur. Karmaşıklaşan toplumsal yapı nedeniyle sistematik hale gelir, tıpkı küçük bir insan topluluğundaki iktidarın zamanla devletleşmesi gibi.

Diğer canlı türleri gibi insan da varoluşu gereği "öğrenme"yi bir imkan olarak varoluşunda taşır. İndirgeyerek söylendiğinde bütün canlılar öğrenir; ama "doğru" öğrenir; oysa insanın öğrendikleri fazlasıyla konjonktüreldir. Öğrendikleri, sıklıkla, problem çözmekten ziyade problemleri derinleştirir; yani doğasıyla arasındaki makası açar; bu da eğitim kurumunun sürekli "tadil" edilmesinin hem nedeni hem de sonucudur.
Eğitim - İktidar
İnsan türünün eğitim ile iktidar arasındaki ilişkiyi keşfetmesi ne zor olur ne de uzun zaman alır; bu 'ayılma', insanı politik bir özneye dönüştürür; politik özneye dönüşen insan, artık, artık doğal durumla uyum içinde yaşayan bir canlı değildir. Politik özne, “ihtiyaç” yerine “gücü” ikame eder; güç ise -doğası gereği- doğal varlığı zehirler; insan, bir bakıma güç ile zehirlenmiş varlıktır. Politikleşen eğitim, insanı zehirler. İktidar tarafından yapılan keşfin kurbanıdır insan.  Politikleşen eğitimin, doğa içinde var olabilmek gibi bir sorunu artık yoktur; insan, aklıyla, artık o ‘sıradan’ sorunları çoktan geride bırakır; daha ‘büyük’leriyle uğraşır; kralların tanrılaşmaları, bunun, en somut göstergelerindendir. İnsanın tanrılaşması demek, iktidarın dokunulmazlığıdır bir bakıma; kutsal olan aşkındır; faninin zihin duvarlarının dışındadır; erişim alanında değildir; nitelikleri farklıdır; insan, safi fiziksel bir varlıkken iktidar ve temsilcilerinin aşkınlığı metafiziktir. Metafizik alanının aşkınsallığı, varlığına, zaman-dışılık niteliği kazandırır. Zaman ve mekan dışı olansa mutlaktır. İktidarın mutlaklaşması bir bakıma "böyle" de okunabilir. Deyim yerindeyse dogmaya dönüşmüş, fetişleşmiş bir olgudur. Günümüzde, sırasıyla, eğitim-okul-öğrenci/öğretmen, fetişleşen birer olgu olarak düşünülebilir. Tanrıların öldürüldüğü bir çağda yeni fetişlerin -pop yıldızlığı, kariyer, eğitim, para sahibi olma vb.- yaratılması antropolojik anlamda şaşırtıcı olmasa gerek.
Bugün değilse bile -çünkü dünyada böylesi bir trend artık çok romantik bulunmamakta- özellikle 20. y.y.daki eğitimin, "olmazsa olmaz" bir koşul olarak benimsediği biçimsel eğitim ve okul, itibarını her geçen gün yitirmekte. İktidar ve/veya devletle olan birlikteliğin kaçınılmaz sonucu kirlenmektir; hayata düşmanlıktır. Kökeninde doğa olan bir olgunun bu denli zulme dönüşmesi manidardır. Biz, profesyonel eğitimcilerin, "malumun ilamı"nı dillendirmesi, Greklerin diliyle söylersek "parrhesia"dır yani hakikati söylemektir. Okuldaki eğitim, artık zulme dönüşmüş, dizaynındaki kışla ve akıl haftanesinin dayandığı "panopticon" kavramı ve Aulthusser'den hareketle şu söylenebilir: Okul, “devletin ideolojik aygıtı”larından biri haline gelmiştir.  
Yetiştirmek, etkin ve edilgen iki taraf yanında bir sürece içkindir. Modernizmin Descartes tarafından atılan ve merkezine insan aklını koyan kavrayışın kaçınılmaz sonucu olan nesnel akıl, bilimle ve ona yön veren “iktidar aklı” ile hayatın duvarlarını berkitir. Nesnel akıl, kendi kategorilerini rafine hale getirdiği ölçüde hayatla arasındaki duvarın sertliği, kalınlığı ve yüksekliği artar. Bu nedenle önce anarşist bir tutum ile hareket ederek mevcut paradigmayı sarsıcı, duvarları yıkmaya yönelik girişimlerde bulunmak, kirlenmişlikten arınmanın önkoşulu olarak düşünülebilir.
Aday öğretmen
Aday? Eskilerin tabiriyle namzet. Yani asil değil, yani tescillenmiş değil, tescil? Kim tarafından, hangi usul ve içerik kullanılarak yapılır, yapılmakta, yapılacak? Bu ve benzeri sorular, belli bir örgütlenmeye içkindir. O halde burada biçimsel bir yapı söz konusudur. Biçimsel yapılanmanın gerisinde de İktidar! Peki o halde ne yapılabilir? İktidarsız alan, ilişki, kurum, yapı vb. söz konusu değildir; iktidar -büyük harfle olanı değil ama-, “eşyanın tabiatı gereği” vardır, olacaktır da; sorun, iktidarın varlığı değil, onun tasarruf usulu ya da biçimidir. Paradigmayı belirleyen ya da yaratan da bu biçimsel yapıdır. İktidar, ilişki ağındaki öznelerce ya da aktörlerce -insan varlığını aşan, süreç içindeki canlı-cansız bütün varlıklar- paylaşıldığı  oranda zehirlenmeden nefes alabiliriz. İktidarın paylaşılması, hata oranını da minimalize eder hiç şüphesiz. İktidar, bir anlamda ittifaktır da; şimdi, tam bu noktada soru(n), kaçınılmaz biçimde kendini dile getirir:


Soru(n)
Sınıf ya da atölye ya da daha büyük mimari ve kurumsal yapı olan okul nasıl bir biçim içinde varlık kazanırsa doğaya aykırılığı asgarileşip ihmal edilebilir hale gelir?
İktidar alanındaki ilişkiler; özgürce, harici etkilerin minimalize edildiği, rıza temelli bir fon içinde varlık kazandığı koşulda doğaya göreli anlamda yakın bir biçime kavuşabilir. Bunun için iktidarı değil ama İktidarı parçalamak, dağıtmak, atomize haldekileri özellikle patlatmak… yeni paradigmanın oluşumuna olanaklı zemin hazırlayabilir. Ardından, parçalara ayrılmış ya da doğal durumdaki haline rücu etmiş olur. Masa, olabildiğince heterojenleştiği vakit, iktidarın temsilleri arasında olguyla örtüşen ittifaklar(ı) kurmak. Böylece birleşik kaplar misali belli bir yere yığılma ya da birik(tir)me olanağı ortadan kalkmış olur.
Şimdi, aday öğretmenlik statüsüne yeni açılımlar kazandırması beklenen ya da beklendiği varsayılan bu yazı, amac(ın)a cevap veriyor mu? Yazılamanın girişinde dillendirildiği üzere ana resmi çizip öğretmenin içinde yer aldığı resim ve fon, dinamikleriyle, görünür kılınmaya çalışıldı. Şimdi düşünmemizi sürdürelim.
Anarşist aday öğretmen
Aday öğretmenin, alanı her ne olursa olsun göreli süreliğine birkaç farklı coğrafyada “surviver” türü staj ya da kamplarda yatay örgütlenme ilkesinin işletidildiği belli türden bir projenin gerçekleştirildiği kamplara katılması sağlanır. Mesela çok modernist ve bu nedenle de arkaik olan GSB yaz ve sömestre kampları buna örnek olabileceği gibi okul döneminin ilk ve ikinci sömestresinde niş programlar yaratılarak bu ve benzeri etkinliklerin simülasyonlarına olanak sağlanabilir. Aday öğretmen ve de facto öğrenciler ve yöneticiler, olguya, kendilerine ve birlikteliklerinin ürettiği dinamiğe, biçime vb. bakmak imkanı bulabilirler. Aday öğretmen, hedef kitleyi tanımak, problem çözme, örgütlenme, hiyerarşi vb. kavramların modernizm tarafından içeriklendirilmemiş örneklerini tecrübe ederler. Bu farkındalık da eğitim olgusunun bileşenleriyle doğrudan ilişki ve iletişimlerine olanaklı zemin hazırlayacağı varsayılabilir.

Aday öğretmen anaşizmi öğrenmeli ama yaşayarak, ancak o vakit statüko tarafından zehirlenen bilinçlerin panzehiri olabilecek altyapının oluşmasına katkıda bulunabilir. Fakat hiç şüphe yok ki Zeitgeist dediğimiz çağın egemen paradigmasını ya da koltuğunu sarsmak öyle kısa zamanda olmaz; her darbe monolitik yapının çatlamasını ve ardından yarılıp tekil gücünü kaybetmesini hızlandıracaktır. Paradigmayı sarsıcı girişimler, panzehir olabilecek altyapının oluşmasına, ancak, katkıda bulunabilir; yeni paradigmaysa zamanla, zaman -çağla- birlikte varlık kazanabilir.

Modernist Paradigmanın Sonu: Okullara Veda
T. Kuhn, 1962'de yazdığı ve bilimlerin hareketini analiz edip çeşitli yargılar ileri sürerek en rafine haline pozitivizmle gelen nesnel aklın fetişleşip bilimde nesnelleşmesine karşı geliştirdiği argümanları temellendirmek için kullandığı paradigma kavramı, ilerleyen süreçte sosyal bilimlere ve ardından gündelik hayata sirayet eder. Mevcut yapı ya da statüko, bir tür paradigmadır; parçalanması zamanla mümkündür. Mevcut paradigma, olgunun sorunlarını çözmekten uzaklaştığı ölçüde “anomali”ler yani “bunalım”lar yaratır. Eğitim ve okulla ilgili anomali yaşamayan ülke ya da toplum, sanırım, yok. Anomali, devrimin yani paradigma değişikliğinin önkoşuludur, kendisi değildir. Hayat, parçalanan öğelerin kırıntılarından ya da mimari terimlerle ifade etmek gerekirse eski yapının malzemeleri devşirilerek yapılandırılabilir; değilse, antropolojik mirasa rağmen yapılmış olur ve tarih, böylesi romantik girişimler çöplüğüdür bir bakıma.
Paradigmayı parçalamak, devşirme malzemeyle o birimleri bir araya getirmek, örgütsel yapının olanağını yaratıp hayatın o zeminde nasıl şekillenirse şekillensin önceden tasarlananlardan daha rafine olacağının örneği, bilakis yaşamın varlığıdır. İktidar ya da devlet ve kurumları, paradigmayı yıkamaz; hayat, belli bir olgunlaşmanın ardından biçimini kırar ya da mevcut biçime sığmamaya başlar; bu da bir tür anomalidir. Hayatın ürettiği anomalileri okuyabilen kültürler yaşamda ön alabilirler yeni paradigmayı oluşturarak.
 
Aslında aday öğretmenden söz ediyoruz ama bu olgu, yönetim yani politikanın bir yanıdır; yani makro yaklaşımlarla ‘çözülebilecek’ bir sorundur. Yaklaşım her ne olursa olsun, ilksel anlamda, altında “taşıyıcı” olarak olguyla örtüşen, olgunun doğasını ihmal etmeyen, olgunun tarihsel ihtiyaçlarını gören, onunla olabildiğince çakışan ya da örtüşen “fikir” ya da “kuram” yol gösterici olabilir. Bu fikir ya da kuram, belli türden felsefi dayanaklara gereksinim duyar; o felsefe de bir insan tasavvuruna; değilse, Türkiye vb. ülkelerde sıklıkla örneklerine rastlanan “Ben yaptım oldu!”culuktan farkı olmaz; ve Osmanlı Maarif Nazırı Emrullah Efendi’nin şaka amacıyla söylediği iddia edilen “Şu mektepler (okullar) olmasaydı maarifi (eğitim bakanlığı) ne güzel idare ederdim.” sözü, 1908’i müteakip 10 ay içinde 7 bakan değiştiren ve hiç birinin çalışamadığı bir gelenek, şu andaki yapılanların “neden”ini aşikar kılan önemli bir tarihsel ‘miras’ olsa gerek. Emrullah Efendi’den günümüze mesele, varlığını farklı sorunlarla da olsa özünü muhafaza ederek yaşamakta. Bunun en somut örneği “formasyon” meselesidir. sadece son 10 yıldaki uygulamaların listesini yapmak -eğer yapabilen olursa- bile yeterli olsa gerek.
Öğretmen yetiştirme, hala çözülememiş bir sorun olarak varlığını sürdürmekte. Deneme-yanılma(ma) yerleşik bir bakışa dönüşmüş durumda ne yazık ki; konunun “bu” yanı ihmal edilerek yazılamayı ya da düşünmeyi çeşitli yargılar ya da tezler dillendirerek  soluklandırmaya çalışalım.


Ön sonuç
Eğitim, nesnel akıl tarafından  dizayn edildiği ölçüde doğasallığından uzaklaşır; çünkü elinde çekiç olan birinin her şeyi çivi görmesi gibi onu zihnindeki insan tasavvuruna sıkıştırmak için gayret eder ve politika üretir. Yine mimariden ya da şehircilik alanından hareketle bir tur analoji yaparak yargımızı somutlaştıralım. İster lüks, ister villa ister TOKİ olsun ya da benzerlerine 19. y.y. sonları ya da 20. y.y. başlarında Batı Avrupa’da çok rastlanan kamusal bir birim olan kentselliğin tasarruf biçimi olan kapalı yerleşim birimi olarak site ile kamusallık tanımlı mekansallığa indirgenir ve bunun sonucu hayat, çoraklaştırılır. Hiç birinde İzmir’deki Kemeraltı’nın, Ankara’da Ulus’un, Diyarbakır’da Dağkapı’nın ya da İstanbul’da Kadıköy Çarşı’nın ne tarihselliği ne de canlılığı vardır, asla da olamaz. Çünkü, tekil bir akıl tarafından dizayn edilmiştir. Bırakalım, sonuca giden yolda tez, kendini dillendirdisin:
“Okulun boyutları sınırlı sayıdadır; sokak/hayat, sınırsız; sonsuz, limit dışıdır; sokak, okulu içerir ve aşar.”
Ara sonuç
Ademi merkeziyetçilik kavramını yeniden hatırlayalım. Her okul, kendi ihtiyaçlarını belirlese, kaldı ki verilecek hizmetler, çağın ruhu gereği zaten bellidir; hizmet ve kalemleri, hizmet verenlerle alanların keskin biçimde kategorizasyonu değil, etkileşimleri -tıpkı olgusal durumdaki gibi- temele alınarak içeriklendirilebilir.
Sonuç
Yazılamanın “sonuç” kısmına kadar sabırla okuyanlara bir çift sözümüz var: “Cebinize iki soru koyup gidebilirseniz sizden zengini yoktur.” sözünden mülhem birkaç soruyla ayrılmanız amaçlanmakta.
Sorun, yani eğitim, okul, öğretmen, öğrenci, müfredat vb. felsefeci gözüyle ele alındığında epistemolojiktir; çünkü bilginin değeri sorunludur ya da pozitif bilginin değeri sorunludur. Oysa modernizm ile birlikte pozitif bilgi fetişleştirilir; hayat, fetişlerin üzerine inşa edilmeye çalışılır.
Öğretmen yetiştirme konusunu ele alan bu yazılama, öğretmenin hizmet ettiği kurum ya da fondan bağımsız düşünülemeyeceğini, genelinde eğitim özelinde okul kavramının, kaçınılmaz biçimde analiz edilmesini, ilişkilendirilip tarihsel mazisinden gelen süzülmüş deneyimlerle harmanlanarak yeniden içeriklendirilmesini, “anomali”ler yaşayan mevcut paradigmanın yerine yenisini devşirmenin önkoşulu olduğunu ileri sürer. Değilse, mevcut fona neyi koyarsak koyalım patolojiye ya da ağrıya çözüm değil olsa olsa bir tür uyuşturucu etkisi gösterir yani baskılar.
Sonsöz
Sonsöz niyetine “eğitim”e değil ama “okul”a dair bitirici ya da tüketici tez:
“Öğretmen, modernizmin ürettiği devlet erkinin ideolojik kırbaççısıdır.”


V. Metin Bayrak
1 Ekim 2014, Beyoğlu, İstanbul

15 Eylül 2014 Pazartesi

okul üzerine

okul? modernizmle birlikte hayata dahil olan bir olgu. öncesi? eğitim her dönem var ama örgütlenmiş, yapılanmış, sistematik hale gelmiş şekli, bir ölçüde hristiyan tarikatlarına ait manastırlarda görülse de günümüzdeki şekline 19. y.y.da kavuşur. Mayasında kışla ve militarizm vardır. Hapishaneyle kışlanın birleştirilmesiyle ortaya daha ‘modern’leri çıkar.

öğrenci? günümüz köleleri çocukların temerküz kampları sakini... bir tür tüketim askeri adayı... kapitalizm tarafından zerk edilen gerçekleştirilmemiş hayallerin zoraki kahramanı... zalimin zulüm nesnesi...

bugün? tam anlamıyla sirke dönen okullar, yeni nesil tarafından her geçen gün daha fazla ti’ye alınarak işlevsizleştirilmekte. kapitalizm tarafından zorlama statü etiketlerine sahip olsa da hayatın seli karşısında ihmal edilebilir sayı ve güçtedirler.

hayat? “hayat, kurama değil; kuram, hayata göre modelledir.” hakikati, önce modernizm, ardından onun rafine hale getirdiği pozitivizmde tersine döndürülür. bütün ulus-devlet inşa pratikleri tersine işletilen ilkenin arızalarıyla doludur. bunun maliyetini hesaplayamayacağız; belki, kalırsa, sonraki kuşaklar. tek akılla dizayn edilen her şey dökülmekte, kendisiyle birlikte hayatı da tüketmekte.

ölüm? günümüzde yaklaşık beş bin dil konuşuluyor ve bunun %90’ı tehdit altında. 100 yıl sonra yaşayan dil sayısı 500’ü geçmeyecek ki bunun da pek azı yaşamını sürdürebilecek... tek akıl, işlemeye devam ediyor… okullar, küreselleşmenin, kar-zarar perspektifli sosyal politikaların en önemli aracı işlevini üstlenmekte. her dille pek çok duygu, varlık, düşünce… de ölerek… ve hayat, her geçen gün daha da çoraklaşmakta…

okul? devletin kendini yaşatmak adına zorla ayakta tuttuğu kurumlardan... devletin zayıflatılmasıyla okullar da zayıflayıp kapladığı alandan dışarı itilecektir yavaş yavaş, bu süreç bir bakıma başladı ve hızla sürüyor... her şeyi sertifikalara bağlayan devlet -yerleşik iktidar yapılanması da diyebiliriz biz ona-, kendini "izin merci" statüsünde tutarak yaşatmaya çalışıyor... özgür bir toplum, devletin eğitimden elini çekmesiyle olanaklı olacaktır... iktidar yapılanmalarının, ürettikleri paradigmaları zerk etmek amacıyla kullandıkları eğitim kurumları, çoktandır "nasıl iyi müşteri olunur?"un simülasyonunu icra etmekte...

bilinç? okulla, nesnel akılla, modernizmle, kapitalist üretim ilişikileriyle… zehirlenen bilinç, kendinde değildir. ancak, sezgileriyle hareket edebilir; bu olanağı her daim vardır. kendini zehirleyen paradigmanın esiri olup “gönüllü kölelik” sürdürmek kaderi değildir. öğrenci olmayı reddetmek, müşteri olmayı reddetmekle eşanlamlıdır. tüketerek varolabilen kapitalist bilinç, onun kendisini yeniden üretmesine mani olarak kırılabilir; bunun için öğrenci olmayı reddetmeye, okulu, bir eğitim kurumu olarak vicdanen reddetmeyedir çağrım… çağrıcı, dışarıdan bir “özne” statüsünde değildir; bizzat içeriden yani ‘ders veren’ statüsündedir… bir ‘eğitimci’ olarak üstlendiğim görev, çatının parçalanmasıdır… okulların dağıtılması için çalışan ajandası açık bir ‘ajan’ım. kendimi ihbar ediyorum…

“ayşe! ali! hadi, okula gitme(yin)!…oyuna devam...” :-)

V. Metin Bayrak
15 Eylül 2014, Kağıthane, İstanbul

24 Ocak 2014 Cuma

karne günü üzerine

karneden başlayıp eğitime oradan da kaçınılmaz biçimde iktidara gitmek eşyanın tabiatı gereği olsa gerek. ama  önce merkeze eğitimi alarak birkaç kavramın sözlük ve etimolojik anlamlarına bakalım.

latince “quaterni” fransızcaya “carnet” diye geçer, oradan da osmanlıcaya günümüzdeki haliyle “karne”; iki anlamı var; birincisi, dört, dörtlü; ikincisi bir kağıdın ikiye katlanması. ingilizce report ya da school card diye geçiyor. ingilizcedeki “report” ise latince “re-portare” fiilinden türetilmiş, geri taşımak anlamına gelen bir kelime.

eğitim, türkçe egid’den gelir ve bükmek anlamını da taşır. terbiye, arapça tarbiya’dan gelir birinci anlamı, büyütme, yetiştirme ve eğitme; ikinci anlamıysa suda yumuşatma. ingilizceye ıslah etmek, yetiştirmek, büyütmek anlamlarına gelen educare fiilinden geçer.

sözlük ve etimolojik hatırlatmaların ardından eğitimin, farklı kültürlerce eğip bükmek olarak anlaşıldığını görüyoruz. buradan hareketle eğitimin ezen - ezilen, üst - ast, buyuran - buyurulan, etkin - edilgen, güçlü - zayıf, siz - sen söylemine içkin olduğu  ileri sürülebilir. özünde eşitsizlik ilkesi üzerine kurulu ilişki, hiç şüphesiz eğitime tabi tutulanı mağdurlaştırmaktadır. hiç şüphesiz egemen, süreci kendi meşrebince yürütür ve yaptığı her şeyi kurumsal yapıları, dini, hatta bilim, felsefe ve sanatı da kullanarak rasyonalize eder. iktidar, farklı birimlerin koalisyonuysa eğitim söz konusu olduğunda kurumların ittifakı, ezme, eğip bükme işini yüklenir aralarında işbölümü yaparak.

ne kadar eğip büktüklerini de report ederler ya da belgelerler. karne, öğrencinin yani tanımlı mekansallık içinde özneleştirilerek kişilik kazan(dırıl)an bireyin iktidarca ölçülmesidir. ölçü birimi üzerinden de değer biçer. insan, dijital bir varlığa dönüş(türül)ür. böylece yaşam, nicel değerlere tahvil edilir. öğrencinin karnesinden dürüst, paylaşımcı, yardımsever, kendiyle barışık, mutlu… olup olmadığını göremeyiz.

nedense terbiye, eğitim, education kelimelerini düşününce hiyerarşi kavramı kendiliğinden çıkarıyor kafasını ve “eğitimin kendisi bir iktidar!” diyor. bu durumda ne yapacağız?

eğitim, bütün iddiasına rağmen, dilediği gibi insan yetiştirememekte; çünkü insanın bir özünün olmadığını, dilediği gibi biçimlendirebileceğim iddiasındadır; oysa davranışçı kuram, insan ve davranışlarının yalnızca bir yönünü açıklayabilir; insansa karmaşık bir varlık olarak asla tek bir kuramsal çerçeve içine sığdırılamaz. bütün güçlü yapılarına rağmen dinlerin ve ideolojik yapılanmaların içinde doğmuş büyümüş ve rejim karşıtı insanların varlığı bunun en somut göstergesidir.
eğitim(i) veren, ilişkinin normlarını da belirler. iktidar, kendini norm belirleyici olarak gösterir. ilişki, ortak akıl üretmenin koşulunu taşımaz. akıl, ortak değildir, çünkü olamayacağı, bir bebek ya da çocuğun iradesinden ahlaksal ve hukuksal anlamda söz edilemeyeceği iddia edilir; o nedenle eğitim veren ya da eğen büken, ilişkinin biçimini ve içeriğini belirler; sıklıkla da hedef özneye “rağmen” yapar bunu. hatta “o”nun iyiliği için. ‘iyi niyet’ taşınarak. hatta kutsal bir vazife icra edilerek. ama “cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşelidir.” deyişi de bize göstermektedir ki kişinin benliğini ezen her türden eğitim tasarrufu, hayatı daraltıcı sonuçlar doğurur.

karne gününde eğitim eleştirisi yapmak değil(di) niyetim, tekrar ana caddeye yani konuya dönelim. karnenin, öğrencilerin ağırlıklı olarak akademik aynaları olduğu iddia edilir; oysa iktidarca belirlenmiş kategorilerde, yine iktidarca belirlenen içeriklerin, yine iktidarca ehliyet verilen eğitimcilerce verilen eğitimlerin ölçülmesidir neticede. kaldı ki müfredatın ya da eğitim içeriklerinin çoklu zeka kuramına ne denli uygun olduğu tartışılır.

biçim ve içerik anlamında özellikle modernizme birlikte şekillenen eğitimin militer yapısını kırmak için önce eşzamanlı biçim ve içerik kalıplarının parçalanması için uğraş vermek gerektiği kanaatindeyim. ‘demokrasi’ komedisinin oya sıkıştırılmasını reddetmenin yolu oy kullanmamaksa eğitim alanındaki iktidarı yok saymak için de karne almama eylemi yapmak lazım. hatta daha radikal anlamda okula gitmeme eylemi. bütün öğrencilerimi karne almamaya çağırıyorum.

ebeveynlere kısa not
çocuk sahibi olmak, onun bedeni ve ruhu üzerinde tasarruf sahibi olma hakkı vermez. karne hediyesi, ders başarısı üzerinden öğrenciyi algılamak, koşullu ilişki geliştirilmesine neden olmakta. oysa sevgi, koşulsuz olduğunda anlamlıdır ya da sevgidir. koşula bağlı olana kavramsal anlamda sevgi denmez. motivasyon için tehditvari yaklaşımlar, ceza vb. pratikler, 20. yy. ile birlikte tarihe karıştı. çünkü iktidarın her türünü reddedici bilince sahip bir insan türü oluşmakta. yaklaşım, olguyla ya da realiteyle örtüştüğü ölçüde problem çözme kabiliyetine koruyabilir. hayattaki varlığı da buna bağlıdır.

bu kısa yazılamayı türkçe yazılmış bir haiku ile bitirelim…

eğitim
taştım
ıslah
d
a
edilmiştim
nasıl
oldu
?



v. metin bayrak
24 ocak 2014’istanbul, f.zade


16 Eylül 2013 Pazartesi

eğitimin "milli" olanını almayı/vermeyi vicdanen reddediyorum...

eğitimin "milli" olanını almayı/vermeyi vicdanen reddediyorum...

dinsel kurumların ardından en büyük 'yalan', okul ve türevi hiyerarşik örgütlenmelerle varlığını iktidara eklemlenerek sürdüren kurumlar olsa gerek. (dikkat! "din" ve "eğitim" demiyorum, "kurumları" diyorum; çünkü ikisi de insanın varoluşunda yer alan olgular.) çünkü ikisi de iktidarın ideolojik aracı gibi iş görmekte kurumlaştıkça... beden ve bilinç üzerinde tasarrufta bulunmaktalar... insanın özgürlüğü önündeki en büyük ve en somut kurumsal engelleri aşma zamanı geldi... kurumsal yapıları insanı temele alacak şekilde evriltelim... önce kurgusunu, ardından içeriğini... iktidardan arındırabildiğimiz ölçüde
ulaşabiliriz insana. çünkü dinsel kurumlar ve eğitim kurumları insanı perdelemekte... 

mesela t.c. milli eğitim bakanlığı'nı önündeki patolojik "milli" ifadesinden arındırarak işe başlayabiliriz... yeni eğitim - öğretim yılının, iktidarın ideolojik söylemlerine teslim olmadığımız, bilakis bunları daha fazla ifşa ettiğimiz bir sürecin başlangıcı olmasını diliyorum... bunun için kimliklerimizden, aidiyetlerimizden arınıp geride kalana odaklanarak işe başlanabilir... 

"milli" olan müfredata göre eğitim almayı da vermeyi de vicdanen reddediyorum... 

v. metin bayrak
16 eylül 2013'istanbul

21 Nisan 2012 Cumartesi

Eğitim Olgusu Üzerine


Eğitim Olgusu Üzerine

Öğrenciler, artık, psikolojik, sosyal, seksüel, fiziksel... hemen her anlamda erken olgunlaşmaktalar. Bir canlı olarak yoğun enerji verici yiyecek - içeceklerle beslenmelerinin yanında görsel medya ve sosyal ortamlar da sosyal - ahlaksal bir varlık olarak oluşmalarını hızlandırmakta. Zihinsel uyaranlar da aynı ölçüde göreli olarak fazla. Bu durum, öğrencilerin antropolojik, sosyolojik, psikolojik ve biyolojik anlamda evrimlerinin olağan seyrini hızlandırmakta. Karşımızdaki kitleyi elimizdeki kavramsal - kuramsal çerçeve ile yeterince kavrayamıyoruz. Öğrencilerle yalnızca ebeveynlerin değil eğitimcilerin de yaşadıkları iletişim sorunlarının altında yatan temel nedenlerden birinin bu olduğu kanaatindeyim. Olguyla ilgili özetle şu söylenebilir: karşımızda dünyayı belli biçimde kavrayan, her anlamda karmaşalar yaşayan ama bizim yaklaşımlarımızdaki çelişkileri rahatlıkla fark edip yalnızca bizi değil otoritenin her türünü reddeden bir insan türü gelişmekte. Onlara yaşam alanı açtığımızda, bir başka deyişle "kendi yaşamlarının özneleri" olmaları yolunda küçümsemeden hayatı kavrama şekillerine, yaşam alanlarına özen gösterip saygı duyduğumuzda sağlıklı gelişimlerine katkıda bulunabileceğimiz inancındayım. Öğrencileri birer nesneye dönüştürüp ölçen zihniyet, arzu ettiğimiz “iyi insan”ı yetiştirmekten uzak olduğu gibi iletişim kurmamızı da engellemekte ve hizmet vermekle yükümlü olduğumuz kitleye yabancılaştırmakta; o nedenle eğitimin odağına ne öğretmeni ne de öğrenciyi; ilişkiye konu olan iletişimi koymak anlamlı olsa gerek; çünkü ilişkiyi olanaklı kılanın iletişim olduğu kanaatindeyim. Ders konularını, bu bakış açısıyla interaktif yöntemle aktarıp öğrencilerde farkındalık geliştirme perspektifiyle hareket edilerek göreli olarak başarıya ulaşılabileceği düşüncesindeyim.

V. Metin Bayrak
Felsefe Öğretmeni
Şubat 2011’ Bahçeşehir, İstanbul

26 Mart 2012 Pazartesi

Türk Eğitim Ortamının Şizoid Yapısı Üzerine


Türk Eğitim Ortamının Şizoid Yapısı ve Uyarılma Olgusu Bağlamında Neden Olduğu Verimsizlikler[1]
Burada metaforik anlamda nitelikli fikir alışverişine imkân sağlayan bir masa etrafında nitelikli insanlarla tartışmak sevindirici olmaktan öte mutluluk verici. Konuşma yapılan ortam,  öğretmen – öğrenci iletişiminde olduğu gibi bir tür hiyerarşi doğurmakta; buradaysa konuşan – dinleyen. Ama ben, konuşma yapan bir özne olarak andığım hiyerarşik durumun sakıncalarının olabildiğince farkında olmaya çalışarak buyurucu dogmatiklikten uzak kalmaya çalışarak önceden ilan edilen ve Gökhan Bey ile uzun telefon görüşmelerimiz neticesinde belirlediğimiz konu ve içerik hakkındaki mütevazı kanaatlerimi felsefi bir bakış açısıyla sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
Uyarılma olgusu, temelinde Türk Eğitim Sisteminin gün geçtikçe derinleşen şizoid yapısı ve neden olduğu psikolojik, sosyal, ekonomik sorunlar tartışma konusu edilecek; ardından alanımızla ilgisinde kişileşme sürecindeki bireyin psiko-sosyal-fiziksel gelişimine etkileri ayrıntılı olarak işlenip ekonomik maliyetleri ihmal edilerek konu soruna ilişkin mütevazı çözüm önerileri sunulacaktır.
İnsan yavrusu, diğer canlılardan farklı olarak açar dünyaya gözlerini. O, yalnızca doğal bir varlık değil; aynı zamanda sosyal, ahlaksal, ekonomik varlıktır da. Freud, bu olguyu şu örnekle somutlaştırır: Freud’a göre çocuk, daha doğmadan babasının ismini aldığından toplum tarafından bir özne olarak kurulur. Yani insan yavrusu, daha doğmadan önce kültürel bir varlık haline getirilir. İnsan yavrusunun daha doğar doğmaz fiziksel ve psikolojik anlamda sağlıklı ve dengeli gelişebilmesi için “yeterli” düzeyde uyarılma gereksinimi vardır. Her organizma ya da birey için yeterlilik oranı ya da düzeyi hiç kuşkusuz farklıdır ve bunun da bir normu yoktur; normal ise her alanda olduğu gibi burada da bir tür soyutlamadır.
Burada, özellikle ilköğretimin ikinci kademesi ve lise sürecindeki öğrencilerin daha net bir ifade ile kişileşme sürecini oldukça sert yaşayan bireylerin özellikle öğretim yılı sürecindeki yaşamlarına odaklanılacaktır. Bu süreçte ciddi bir “yer” teşkil eden dershane olgusuna.
Şimdi sorumuzu hiç uzatmadan doğrudan sorarsalım: SBS ve ÖSS nedir?
Sınavların içerikleri, okullarda görülen alanlara ya da derslere dair SBS’de 4, ÖSS’de 5 seçenekli çoktan çekmeli test sorularından oluşmaktadır. Burada sıkıntıya neden olan ve bu bildirinin de tartışmak istediği noktalar, sırasıyla, şunlardır:
Olanağı olan her öğrenci SBS için 6., 7. ve 8. ÖSS içinse 10., 11. ve 12. sınıflarda özel kurslara gitmekte; çocuklar, oyun oynayarak sosyalleşmesi gereken ve kendilerini çeşitli etkinliklerle ifade edebilecekleri bir dönemde okuldaki eğitimin farklı bir anlamda benzeri olan bir "mekan"a tıkılarak haftanın her günü aynı uyarıcıya maruz kalmaktadırlar. Geleceğimizi oluşturacak birer değer olan çocukları, ergenliğe girdiklerinde ve geç ergenlik dönemlerinde dershanelere sokarak; onların gelişim süreçlerini sekteye uğratıcı nitelikte aynılıklar yaşatarak oluşumlarını ve/veya gelişimlerini birbirinin kopyasına dönüştüren cenderelere sokmaktayız. Bu, öylesine bir sarmal ki, ortadan kaldıralım derken ‘sistem’, iliklerine değin göbekten dershane adı verilen ‘kurum’lara bağlanıyor.
Şimdi bu durum:
* Mekân: eğitim verilen bir yerdir; küçük ya da büyük mimari bir özgünlüğü olmayan köşeli bina
* Uyarıcılar: ders konuları, ders materyali, öğretici, sınıf, tahta
* Ortam: yaşıtlarından oluşan, tıpkı sınıfındaki gibi, öğrenciler
Her şey aynı da o halde burada okullardan farklı ne yapılmaktadır; burada tartışmak istediğimiz ana konu dershanelerde ne öğretildiğinden çok bu durumun kişilik gelişiminde, pedagojik ve diğer anlamlarda neden olduğu handikaplar. Mevcut durumun neden olduğu kaynak israfı. Bu nedenle de konunun bu yanı “ihmal” edilerek konu kritik edilecektir. Lakin, bir “dipnot” olarak şunu söylemekte fayda var: dershanelerde milli eğitimde 8 (sekiz) birim zamanda işlenen bir konu 1 (bir) birim zamanda işlenmektedir.
Bu süreçte öğrenciler, görece hıza geliştikleri bir dönemde akademik anlamda aşırı uyarılırken fiziksel, duygusal ve sosyal anlamda yeterince uyarılmamaktadırlar. İşin daha trajik yanı ise şudur: insan, kendi seçimlerini yaşadığı vakit onun sorumluluklarını taşır; oysa, bugün konunun bütün tarafları yani öğrenciler, veliler ve biz eğitimciler, içerikten yoksun ezbere dönüşmüş yargıların mahkûmuyuz. Örnek mi? “Dershanesiz olmaz!”, “Önce dersler.”, “Dersler çok önemli.”… Dershanenin bir tür zorunluluk olarak değerlendirilmesi. Burada, ilgi çekici olan dershane olgusunun örgün eğitimi anlamsızlaştırması. Kararlarımız bizim olmadığı için sorumluluklarını da taşımamaktayız. Bir başka önemli noktaysa, akademik başarının her şeyin önünde görülmesi ve çocukların kaba materyalist bir dünya görüşüyle yetiştirilmeleri. Bu, ilerleyen süreçte şekillenecek insan profilinin de facto toplum profilinin ne denli trajedilere gebe olduğunu da gösterir.
Bir ergen ya da ergenliğe giren bir birey, kişiselleşme sürecinde nelere ihtiyaç duyar. Ali'yi Veli'den ayırt etmemizi sağlayan ana öğe ya da öğeler nelerdir? Ülkenin geleceği olan çocuklar ve gençler, askeri bir kışla ya da bir cemaat üyeleri gibi birbirinin aynı olmak yolundalar. Bu durum, insanların, öncelikle öğrenciler ve velilerce, konunun taraflarınca kendi inisiyatifleri dışında görülüp "koşulsuzca" kabul edilmekte. Sonuç olarak, dershane olgusu, bir tür "zorunluluk" olarak değerlendirilmekte; bu algı, "gerçek"; o nedenle daha çok bu algı ele alınmalı ve başlatılacak bir kampanya ile konu algının “mutlaklık”ı tartışılmalıdır. İnsanın gelişim sürecindeki bir evresi olan öğrenci adını verdiğimiz öznenin gereksinimleri genelleştirilip soyutlanırsa beş temel kategoriye ulaşırız; bunlar: fiziksel, seksüel, psikolojik, sosyal, entelektüel.
Biz, geleceğimiz ve şimdimiz olan öğrencilerimizin bu kategorilerde yeterince uyarılmalarına olanak sağlıyor muyuz? Fiziksel anlamda hızla gelişirken spor yapmak imkânları var mıdır? Ailesiyle, özellikle de anne ve babasıyla duygusal ve sosyal gelişimi için yeterince vakit geçirebilmekte midir? Sosyal ilişkileri nerelerde kazanmaktadır? Ne tür ilişkilerle sosyalleşmeyi yaşamaktadır? Artistik anlamda yeterince uyarılmakta mıdır? Artık sınavlarda çıkmadığı gerekçesiyle ne müzik ne resim ne de beden eğitimi dersleri önemsenmekte? Ayrıca, 8-9 yaşına değin düşen ergenlik yaşına karşın eğitim ve öğretim sistemimiz yanında biz eğitimciler bu gerçekliğin ne denli farkındayız? Onlarla olan ilişkilerimizi maniple eden bu derin olguyu nasıl yönetirsek her anlamda sağlıklı yetişmelerinden sorumlu olan biz eğitimciler görevlerimizi tam anlamıyla yerine getirmiş oluruz? Bu noktada kısa bir hesap ile bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum: bir öğrenci öğrenim hayatı boyunca yaklaşık 2000 saat matematik 3000 saat Türkçe dersi almakta; sadece 8-10 saat dans dersi alsa mesela hayatı boyunca hep yanında olur ve onu bir insan olarak zenginleştirir. Hayata farklı bir anlamda bakmasını sağlar ve zaman zaman hayata katılmak imkânı kazanır. Maliyeti nedir? 10 saat mi? Lütfen bu kıyaslamayı eğitimle ilgili yaptığımız etkinleri düşünürken göz önünde bulundurunuz.
Kimi kategorilerde aşırı kimilerinde yetersiz uyarılan öğrenciler, her anlamda dengesizlikler yaşamaktalar. Yaşadıkları bu dengesizlikler, geleneksel (ailevi) ve modern (psikiyatri) yollarla terbiye edilerek halledilmek istenmekte. Tam bu noktada özellikle son yıllarda, artış yılının, ilköğretim kademesindeki öğrencilerin büyük çoğunluğunda hiperaktif tanısı konularak ilaç tedavisine başlanması sınav maratonuna dâhil edildiği yıllara denk gelmesi hiç de şaşırtıcı olmasa gerektir. Hiperaktif, uyumsuz, tembel, davranış bozukluğu… bunlar, belli türden bir insan doğasının kabulüne dayanır ve bu şablona uymayan örnekleri çoğumuz özellikle de biz eğitimciler yadırgarız; ve yargılarımızın temelinde de yadırgamamız vardır. Bunun dilimizdeki en güzel örneği ise “adam gibi öğrenci” deyimi olsa gerektir.  Artık “adam gibi”den kim neyi anlıyorsa.
Gelişiminin en hızlı ve sert döneminde bu süreci derin yarılmalarla yaşayan öğrenci, kişileşme sürecindeki bir birey olarak nasıl şekillenmektedir ve duygu durumlarında neler yaşamaktadır? Bu noktada, bizlerin beki de en çok bizlerin onları anlaması beklenir: empati kurarak. Bu süreci öncelikle veliler ve öğretmenler nasıl yönetmekteler? Daha doğrusu yönetebilmekte midirler? Öncelikle biz eğitimcilerin pedagojik anlamda bu süreçle ilgili ivedilikle çeşitli araçlar kullanılarak eğitilmeleri gerektiği kanaatindeyim; ardından ulusal bir politika ile ebeveynler / veliler. Çünkü çocukları / öğrencileri değiştirmenin, onlara farkındalık kazandırmanın yolu ağırlıklı olarak ebeveynlerden geçtiği kanaatindeyim.
Evet! Olgu bu! Peki, ne yapmalıyız? Şu an yaptığımız etkinliklere süreklilik kazandırmalıyız. Öncelikle empati kurmalı ve ezber bozmalıyız: eğitimle ilgili içi boş, artık sakıza dönüşmüş sloganvari ifadeleri bir kenara atmalıyız. Atmalıyız, çünkü bu sloganvari sözler, ifadeler, düşünmemize engel olmaktalar.
Bugün burada, öyle sanıyorum ki çok seçkin bir grup toplandı. Tercih hatası nedeniyle öğretmen olmamış, olsa bile okumaya ya da yapmaya başlayınca büyük bir mutlulukla işini yapan, işini severek yaptığı için de işini yaparken zenginleşen ve işini zenginleştiren ve meslektaşları olmaktan büyük mutluluk duyduğum bu seçkin kitlenin bireysel deneyimleri, süreci yönetmede en önemli araçlarımız olacağına inanıyorum. Yeter ki “saha” deneyimlerimizi paylaşacağımız ve etkin olarak kullanacağımız platformlarımız olsun. Bu toplantıyı bu açıdan da çok önemsiyorum.
Evet, empati kurmalıyız dedim; çünkü biz bir zamanlar hem çocuk hem de öğrenciydik. Kaldı ki hizmet veren profesyonel de biziz. Bir öğretmenim, öğretmenlik yapmaya başladığımı öğrendiğinde bana tek bir şey söylemişti: “nasıl bir öğrenci olduğunu(zu) unutmazsan iyi değil çok iyi bir öğretmen olursun!”
Konunun tartışılmasına katkıda bulunmak amacıyla birkaç noktayla ilgili hayata geçirilebilir olduğunu düşündüğüm önerilerim:
a.     Meslek liseleri – genel liseler, makro bir planlamayla ihtiyaçlar gözetilerek dengelenmeli
b.     Orta ve uzun erimde ihtiyaç duyulan alanlarla ilgili mesleki eğitimler yaygınlaştırılmalı
c.      Dershanelerin örgün eğitime entegre edilmesi yapısal olarak sağlanmalı
d.     Dershaneye yönelik sivil inisiyatifle milli eğitimin de dâhil olduğu bir mücadele başlatılmalı
e.    “Başarı” kavramı yeniden içeriklendirilmeli; okuma parçaları olarak kitaplarımızda yer almalı Suni şekilde üretilen öğrenci / insan doğarı kavramı yıkılıp küresel dünyanın gereksinimleriyle doku uyuşmazlığı yaşamayan dünya yurttaşlığı perspektifine sahip bir öğrenci kavramı içeriklendirilmeli
g.     Eğitimciler, yasa ve yönetmeliklerde daha fazla temsil edilmeli ve inisiyatif almalı
Sözlerimi bir Anglo-Saksonların bir atasözü ile bitirmek istiyorum: “Roma bir günde kurulmadı.” Bu, bir süreç, inisiyatif aldığımız ölçüde kurulacak dünyada bizim de payımız olacak. Hiçbir şeyin doğmadan önce şekli belli değildir. Yasaların ve yönetmeliklerin de. Her kim o sürece dahil olup kanaatlerini inisiyatif alıp şekillenmekte olan sürece dokunursa ürün, ondan da izler taşıyarak doğar.
Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim. Umarım girişteki sözüme bağlı kalabilmişimdir.

V. Metin Bayrak
Felsefe Öğretmeni
Kağıthane, İstanbul, 2009



[1] Kasım 2009’da İgeder tarafından İstanbul’da yapılan I. Ulusal Öğretmenim Sempozyumunda sunulan bildiri metni; konuşma videosu için: http://www.igeder.org.tr/sayfa.php?id=292