dershane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dershane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2012 Pazartesi

Türk Eğitim Ortamının Şizoid Yapısı Üzerine


Türk Eğitim Ortamının Şizoid Yapısı ve Uyarılma Olgusu Bağlamında Neden Olduğu Verimsizlikler[1]
Burada metaforik anlamda nitelikli fikir alışverişine imkân sağlayan bir masa etrafında nitelikli insanlarla tartışmak sevindirici olmaktan öte mutluluk verici. Konuşma yapılan ortam,  öğretmen – öğrenci iletişiminde olduğu gibi bir tür hiyerarşi doğurmakta; buradaysa konuşan – dinleyen. Ama ben, konuşma yapan bir özne olarak andığım hiyerarşik durumun sakıncalarının olabildiğince farkında olmaya çalışarak buyurucu dogmatiklikten uzak kalmaya çalışarak önceden ilan edilen ve Gökhan Bey ile uzun telefon görüşmelerimiz neticesinde belirlediğimiz konu ve içerik hakkındaki mütevazı kanaatlerimi felsefi bir bakış açısıyla sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
Uyarılma olgusu, temelinde Türk Eğitim Sisteminin gün geçtikçe derinleşen şizoid yapısı ve neden olduğu psikolojik, sosyal, ekonomik sorunlar tartışma konusu edilecek; ardından alanımızla ilgisinde kişileşme sürecindeki bireyin psiko-sosyal-fiziksel gelişimine etkileri ayrıntılı olarak işlenip ekonomik maliyetleri ihmal edilerek konu soruna ilişkin mütevazı çözüm önerileri sunulacaktır.
İnsan yavrusu, diğer canlılardan farklı olarak açar dünyaya gözlerini. O, yalnızca doğal bir varlık değil; aynı zamanda sosyal, ahlaksal, ekonomik varlıktır da. Freud, bu olguyu şu örnekle somutlaştırır: Freud’a göre çocuk, daha doğmadan babasının ismini aldığından toplum tarafından bir özne olarak kurulur. Yani insan yavrusu, daha doğmadan önce kültürel bir varlık haline getirilir. İnsan yavrusunun daha doğar doğmaz fiziksel ve psikolojik anlamda sağlıklı ve dengeli gelişebilmesi için “yeterli” düzeyde uyarılma gereksinimi vardır. Her organizma ya da birey için yeterlilik oranı ya da düzeyi hiç kuşkusuz farklıdır ve bunun da bir normu yoktur; normal ise her alanda olduğu gibi burada da bir tür soyutlamadır.
Burada, özellikle ilköğretimin ikinci kademesi ve lise sürecindeki öğrencilerin daha net bir ifade ile kişileşme sürecini oldukça sert yaşayan bireylerin özellikle öğretim yılı sürecindeki yaşamlarına odaklanılacaktır. Bu süreçte ciddi bir “yer” teşkil eden dershane olgusuna.
Şimdi sorumuzu hiç uzatmadan doğrudan sorarsalım: SBS ve ÖSS nedir?
Sınavların içerikleri, okullarda görülen alanlara ya da derslere dair SBS’de 4, ÖSS’de 5 seçenekli çoktan çekmeli test sorularından oluşmaktadır. Burada sıkıntıya neden olan ve bu bildirinin de tartışmak istediği noktalar, sırasıyla, şunlardır:
Olanağı olan her öğrenci SBS için 6., 7. ve 8. ÖSS içinse 10., 11. ve 12. sınıflarda özel kurslara gitmekte; çocuklar, oyun oynayarak sosyalleşmesi gereken ve kendilerini çeşitli etkinliklerle ifade edebilecekleri bir dönemde okuldaki eğitimin farklı bir anlamda benzeri olan bir "mekan"a tıkılarak haftanın her günü aynı uyarıcıya maruz kalmaktadırlar. Geleceğimizi oluşturacak birer değer olan çocukları, ergenliğe girdiklerinde ve geç ergenlik dönemlerinde dershanelere sokarak; onların gelişim süreçlerini sekteye uğratıcı nitelikte aynılıklar yaşatarak oluşumlarını ve/veya gelişimlerini birbirinin kopyasına dönüştüren cenderelere sokmaktayız. Bu, öylesine bir sarmal ki, ortadan kaldıralım derken ‘sistem’, iliklerine değin göbekten dershane adı verilen ‘kurum’lara bağlanıyor.
Şimdi bu durum:
* Mekân: eğitim verilen bir yerdir; küçük ya da büyük mimari bir özgünlüğü olmayan köşeli bina
* Uyarıcılar: ders konuları, ders materyali, öğretici, sınıf, tahta
* Ortam: yaşıtlarından oluşan, tıpkı sınıfındaki gibi, öğrenciler
Her şey aynı da o halde burada okullardan farklı ne yapılmaktadır; burada tartışmak istediğimiz ana konu dershanelerde ne öğretildiğinden çok bu durumun kişilik gelişiminde, pedagojik ve diğer anlamlarda neden olduğu handikaplar. Mevcut durumun neden olduğu kaynak israfı. Bu nedenle de konunun bu yanı “ihmal” edilerek konu kritik edilecektir. Lakin, bir “dipnot” olarak şunu söylemekte fayda var: dershanelerde milli eğitimde 8 (sekiz) birim zamanda işlenen bir konu 1 (bir) birim zamanda işlenmektedir.
Bu süreçte öğrenciler, görece hıza geliştikleri bir dönemde akademik anlamda aşırı uyarılırken fiziksel, duygusal ve sosyal anlamda yeterince uyarılmamaktadırlar. İşin daha trajik yanı ise şudur: insan, kendi seçimlerini yaşadığı vakit onun sorumluluklarını taşır; oysa, bugün konunun bütün tarafları yani öğrenciler, veliler ve biz eğitimciler, içerikten yoksun ezbere dönüşmüş yargıların mahkûmuyuz. Örnek mi? “Dershanesiz olmaz!”, “Önce dersler.”, “Dersler çok önemli.”… Dershanenin bir tür zorunluluk olarak değerlendirilmesi. Burada, ilgi çekici olan dershane olgusunun örgün eğitimi anlamsızlaştırması. Kararlarımız bizim olmadığı için sorumluluklarını da taşımamaktayız. Bir başka önemli noktaysa, akademik başarının her şeyin önünde görülmesi ve çocukların kaba materyalist bir dünya görüşüyle yetiştirilmeleri. Bu, ilerleyen süreçte şekillenecek insan profilinin de facto toplum profilinin ne denli trajedilere gebe olduğunu da gösterir.
Bir ergen ya da ergenliğe giren bir birey, kişiselleşme sürecinde nelere ihtiyaç duyar. Ali'yi Veli'den ayırt etmemizi sağlayan ana öğe ya da öğeler nelerdir? Ülkenin geleceği olan çocuklar ve gençler, askeri bir kışla ya da bir cemaat üyeleri gibi birbirinin aynı olmak yolundalar. Bu durum, insanların, öncelikle öğrenciler ve velilerce, konunun taraflarınca kendi inisiyatifleri dışında görülüp "koşulsuzca" kabul edilmekte. Sonuç olarak, dershane olgusu, bir tür "zorunluluk" olarak değerlendirilmekte; bu algı, "gerçek"; o nedenle daha çok bu algı ele alınmalı ve başlatılacak bir kampanya ile konu algının “mutlaklık”ı tartışılmalıdır. İnsanın gelişim sürecindeki bir evresi olan öğrenci adını verdiğimiz öznenin gereksinimleri genelleştirilip soyutlanırsa beş temel kategoriye ulaşırız; bunlar: fiziksel, seksüel, psikolojik, sosyal, entelektüel.
Biz, geleceğimiz ve şimdimiz olan öğrencilerimizin bu kategorilerde yeterince uyarılmalarına olanak sağlıyor muyuz? Fiziksel anlamda hızla gelişirken spor yapmak imkânları var mıdır? Ailesiyle, özellikle de anne ve babasıyla duygusal ve sosyal gelişimi için yeterince vakit geçirebilmekte midir? Sosyal ilişkileri nerelerde kazanmaktadır? Ne tür ilişkilerle sosyalleşmeyi yaşamaktadır? Artistik anlamda yeterince uyarılmakta mıdır? Artık sınavlarda çıkmadığı gerekçesiyle ne müzik ne resim ne de beden eğitimi dersleri önemsenmekte? Ayrıca, 8-9 yaşına değin düşen ergenlik yaşına karşın eğitim ve öğretim sistemimiz yanında biz eğitimciler bu gerçekliğin ne denli farkındayız? Onlarla olan ilişkilerimizi maniple eden bu derin olguyu nasıl yönetirsek her anlamda sağlıklı yetişmelerinden sorumlu olan biz eğitimciler görevlerimizi tam anlamıyla yerine getirmiş oluruz? Bu noktada kısa bir hesap ile bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum: bir öğrenci öğrenim hayatı boyunca yaklaşık 2000 saat matematik 3000 saat Türkçe dersi almakta; sadece 8-10 saat dans dersi alsa mesela hayatı boyunca hep yanında olur ve onu bir insan olarak zenginleştirir. Hayata farklı bir anlamda bakmasını sağlar ve zaman zaman hayata katılmak imkânı kazanır. Maliyeti nedir? 10 saat mi? Lütfen bu kıyaslamayı eğitimle ilgili yaptığımız etkinleri düşünürken göz önünde bulundurunuz.
Kimi kategorilerde aşırı kimilerinde yetersiz uyarılan öğrenciler, her anlamda dengesizlikler yaşamaktalar. Yaşadıkları bu dengesizlikler, geleneksel (ailevi) ve modern (psikiyatri) yollarla terbiye edilerek halledilmek istenmekte. Tam bu noktada özellikle son yıllarda, artış yılının, ilköğretim kademesindeki öğrencilerin büyük çoğunluğunda hiperaktif tanısı konularak ilaç tedavisine başlanması sınav maratonuna dâhil edildiği yıllara denk gelmesi hiç de şaşırtıcı olmasa gerektir. Hiperaktif, uyumsuz, tembel, davranış bozukluğu… bunlar, belli türden bir insan doğasının kabulüne dayanır ve bu şablona uymayan örnekleri çoğumuz özellikle de biz eğitimciler yadırgarız; ve yargılarımızın temelinde de yadırgamamız vardır. Bunun dilimizdeki en güzel örneği ise “adam gibi öğrenci” deyimi olsa gerektir.  Artık “adam gibi”den kim neyi anlıyorsa.
Gelişiminin en hızlı ve sert döneminde bu süreci derin yarılmalarla yaşayan öğrenci, kişileşme sürecindeki bir birey olarak nasıl şekillenmektedir ve duygu durumlarında neler yaşamaktadır? Bu noktada, bizlerin beki de en çok bizlerin onları anlaması beklenir: empati kurarak. Bu süreci öncelikle veliler ve öğretmenler nasıl yönetmekteler? Daha doğrusu yönetebilmekte midirler? Öncelikle biz eğitimcilerin pedagojik anlamda bu süreçle ilgili ivedilikle çeşitli araçlar kullanılarak eğitilmeleri gerektiği kanaatindeyim; ardından ulusal bir politika ile ebeveynler / veliler. Çünkü çocukları / öğrencileri değiştirmenin, onlara farkındalık kazandırmanın yolu ağırlıklı olarak ebeveynlerden geçtiği kanaatindeyim.
Evet! Olgu bu! Peki, ne yapmalıyız? Şu an yaptığımız etkinliklere süreklilik kazandırmalıyız. Öncelikle empati kurmalı ve ezber bozmalıyız: eğitimle ilgili içi boş, artık sakıza dönüşmüş sloganvari ifadeleri bir kenara atmalıyız. Atmalıyız, çünkü bu sloganvari sözler, ifadeler, düşünmemize engel olmaktalar.
Bugün burada, öyle sanıyorum ki çok seçkin bir grup toplandı. Tercih hatası nedeniyle öğretmen olmamış, olsa bile okumaya ya da yapmaya başlayınca büyük bir mutlulukla işini yapan, işini severek yaptığı için de işini yaparken zenginleşen ve işini zenginleştiren ve meslektaşları olmaktan büyük mutluluk duyduğum bu seçkin kitlenin bireysel deneyimleri, süreci yönetmede en önemli araçlarımız olacağına inanıyorum. Yeter ki “saha” deneyimlerimizi paylaşacağımız ve etkin olarak kullanacağımız platformlarımız olsun. Bu toplantıyı bu açıdan da çok önemsiyorum.
Evet, empati kurmalıyız dedim; çünkü biz bir zamanlar hem çocuk hem de öğrenciydik. Kaldı ki hizmet veren profesyonel de biziz. Bir öğretmenim, öğretmenlik yapmaya başladığımı öğrendiğinde bana tek bir şey söylemişti: “nasıl bir öğrenci olduğunu(zu) unutmazsan iyi değil çok iyi bir öğretmen olursun!”
Konunun tartışılmasına katkıda bulunmak amacıyla birkaç noktayla ilgili hayata geçirilebilir olduğunu düşündüğüm önerilerim:
a.     Meslek liseleri – genel liseler, makro bir planlamayla ihtiyaçlar gözetilerek dengelenmeli
b.     Orta ve uzun erimde ihtiyaç duyulan alanlarla ilgili mesleki eğitimler yaygınlaştırılmalı
c.      Dershanelerin örgün eğitime entegre edilmesi yapısal olarak sağlanmalı
d.     Dershaneye yönelik sivil inisiyatifle milli eğitimin de dâhil olduğu bir mücadele başlatılmalı
e.    “Başarı” kavramı yeniden içeriklendirilmeli; okuma parçaları olarak kitaplarımızda yer almalı Suni şekilde üretilen öğrenci / insan doğarı kavramı yıkılıp küresel dünyanın gereksinimleriyle doku uyuşmazlığı yaşamayan dünya yurttaşlığı perspektifine sahip bir öğrenci kavramı içeriklendirilmeli
g.     Eğitimciler, yasa ve yönetmeliklerde daha fazla temsil edilmeli ve inisiyatif almalı
Sözlerimi bir Anglo-Saksonların bir atasözü ile bitirmek istiyorum: “Roma bir günde kurulmadı.” Bu, bir süreç, inisiyatif aldığımız ölçüde kurulacak dünyada bizim de payımız olacak. Hiçbir şeyin doğmadan önce şekli belli değildir. Yasaların ve yönetmeliklerin de. Her kim o sürece dahil olup kanaatlerini inisiyatif alıp şekillenmekte olan sürece dokunursa ürün, ondan da izler taşıyarak doğar.
Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim. Umarım girişteki sözüme bağlı kalabilmişimdir.

V. Metin Bayrak
Felsefe Öğretmeni
Kağıthane, İstanbul, 2009



[1] Kasım 2009’da İgeder tarafından İstanbul’da yapılan I. Ulusal Öğretmenim Sempozyumunda sunulan bildiri metni; konuşma videosu için: http://www.igeder.org.tr/sayfa.php?id=292

Rengimiz Tebeşir Rengi Platformu


Rengimiz Tebeşir Rengi Platformu
"Rengimiz Tebeşir Rengi" adlı platform, özel öğretim kurumları çalışanlarınca kurulmuş olup ana amacı, Türkiye'de eğitim ve özel öğretim kurumları hukukunun oluşturulup kurumsallaştırılmasında inisiyatif alıp kanaat bildirmektir.
Her olgu gibi bu olgunun da sonsuz sayıda nedeni vardır; burada, birtakım ilkelerden hareket edilerek kimi soyutlamalarla birkaç ana başlık altında konu tartışmalara katkıda bulunmak amacıyla kanaatler dile getirilecektir.
RTR, özel öğretim kurumları çalışanlarının, hukuksuzluk ve sektörde bulunan aktörlerin görece nitelikli olmamasından ötürü hukuksal, psikolojik, sosyolojik ve yadsınamaz biçimde ekonomik sorunlar yaşadığı; hukukun olmadığı ve/veya kurumsallaşmadığı yerde keyfiyet -inisiyatifi elinde bulunduran kişi ya da kurum ya da zihniyet ya da ideoloji- hakimdir. Keyfiyet, belli bir ilkeye dayanmaz; bu nedenle kişi, nasıl davranması gerektiğini bilemez; bu, tıpkı G.Orwell'in 1984'ünde tarif ettiği türden bir toplum tipi olur ki özneleri her geçen gün bireysel özelliklerinden soyularak özne olmak kimliğini yitirir tespitinden hareket etmektedir.
Öğretmenler, özellikle de Türkiye'nin görece hızlı değiştiği dönemde reel ücret anlamında toplumun büyük kesimi gibi yoksullaştı; bu, öğretmenlik kavramının içeriğini ana hatlarıyla şu şekilde değiştirdi:
a. Nüfus hızla artıyordu ihtiyaçlar çağın gereklerine göre değişip aralarına yenileri eklendi, yeni üniversitelere, bölümlere ihtiyaç doğdu ve artan kontenjan nedeniyle öğretmen olmak görece kolaylaştı.
b. İkinci dalga, sekiz yıllık temel eğitim politikasının hayata geçirilmesi esnasında geldi ve alanı ilköğretim öğrencilerine okutulan derslerle ilişkisi olmayan lisans mezunları da milli eğitimin öğretmen açığı nedeniyle okullarda istihdam edildiler. Tabii, bu, ciddi bir sorun idi ve o dönem üzerinde sivil toplum örgütlerinin ve en başta da eğitim sendikalarının bu uygulamayı ciddi şekilde kritik etmedikleri bu camianın içindeki aktörlerce ya da öznelerce anımsanacaktır.
c. Türkiye'nin 24 Ocak 1980, 5 Nisan 1994 ve 28 Şubat 2001 krizleri en azından söylendiği ya da telaffuz edildiği vakit -bu ülkede- o tarihlerde henüz doğmuş olanlarımız bile pek çok şey anımsarlar. Bu krizler neticesinde ülke ekonomik uygulamaların iflası nedeniyle kendine yeni çıkış kapıları arar ve her seferinde -ne yazık ki- IMF'ye ihtiyaç duyar.
d. Bir türlü hız kesmeyen nüfus artışı ve ihtiyaçların çok üzerinde insan kaynağı bu nüfusa yetişemeyen bir ekonomi yan yana gelince sonuç: birçok alanda olduğu gibi öğretmen arzının fazlalığı ve değerin(in) düşmesi.
e. Yetkili mercilerin artan öğretmen arzını, “yalnızca eğitim fakülteleri mezunlarının öğretmenlik hakkı vardır; fen ve edebiyat fakülteleri mezunlarının hakkı yoktur” diye karar alması, kuşkusuz birçok mağdur yaratmıştır; burada esas olan konu yine hukuksuzluktur; dayandığı herhangi bir ilke yoktur keyfiyet "ben yaptım olducu" bir anlayış ve gündelik sorunlara gündelik çözümler bulmak derdiyle hareket edilmiştir. Bu yanlış, bir başka yanlışla düzeltilmeye çalışıldı ve bugün "uzman eğitici" statüsü altında pedagojik formasyonu olmayan lisans mezunları özel öğretim kurumlarında uzman öğretici ya da eğitici statüsünde öğretmenlik yapabiliyor. Yaklaşık on yıl arayla aynı bakanlığın aldığı bu iki kararı değerlendirelim: ilkesizlik; blli bir eğitim politikasına dayanmamak; rügarın yönüne göre rotayı önemsemeksizin yelken açmak.
f. Ayrı bir madde olarak formasyon üzerinde durulmalıdır; bu uygulama, artık, kamu üniversitelerinin sınırlı kontenjan açması nedeniyle özel üniversitelerin gelir kapısı olarak görülmektedir ve politika halk için değil sayıları 15-20 olan vakıf altında ve geniş genelinin gündeminde eğitim ve bilimsel araştırmaların bulunmadığı ticari işletmeler gözetilmektedir. Bunun da konumuzun önemli bir kalemi olarak tartışılması gerektiği düşüncesindeyiz. Özel öğretim yasası ile formasyonu olmayanlara kamu okulları ve kolejler dışında kalan özel kurslar ve dershanelerde öğretmen olmak hakkı tanıdı. Özel kurslar, kuşkusuz, nitelik bakımından dershanelerden farklıdır; daha çok kolejlerle birlikte değerlendirilmeleri gerekirken özel kurslarla birlikte ele alınmış ve 5580 sayılı yasa ve mevzuatı buna göre oluşturulmuştur.
Ara sonuç 1: Bir meslek düşünün ki "ben dedim oldu!" anlayışı ile yapılabiliyor. Gidip 10-15 günde tornacı, elektrikçi, berber olacağım deseniz size gülerler gülmekle kalmayıp bir güzel sopa atıp “ne bu çırak olmadan usta mı olunurmuş, beş günde meslek mi öğrenilirmiş.” derler. Hatta, siz istediğiniz kadar “ben becerikliyim bakın bu işi biliyorum üç günde öğrendim” de deseniz size meslek odası mesleki sertifika vermez konu sertifikayı almanız için senelerce çıralık, kalfalık ve ardından çeşitli sınavlardan geçtikten sonra ustalık mertebesine erişebilirsiniz. Ama gelin görün ki 15 günde rehber öğretmen de öğretmen de olabiliyorsunuz bu ülkede ve insanlar sizlere çocuklarını emanet edebiliyorlar; geniş geneli ehil olmayan bu insanlar da bizim çocuklarımızın ruhlarını pedagojiden bihaber biçimde biçimlendirerek işleyip yetiştiriyorlar ya da yetiştirdiklerini sanıyorlar ama çocuklarda ne gibi handikaplara neden olduklarını yeterince bilmedikleri kanaatindeyiz.
Şimdi, burada tuhaf, üzerinde düşünülmesi gereken bir nokta var ki, o da: "15 günde öğretmen olunur mu?" demeden bu yasadan faydalanıp öğretmen olan meslektaşlarımız var; aralarındaki nitelikli öznelerden söz etmiyoruz bu tamamen bireysel bir olgu ama biz, belli türden bir sorunu belli türden bir ilkeyle ve de hukukla tanımlamamız gerektiği düşüncesinden hareket ederek "15 günde öğretmen olunabilir" ilkesini tartışıyoruz. Biz, burada, her uygulama, ilkelere, hukuka dayanmalıdır; bu uygulamanın dayandığı ilke: farklı alanlarda eğitim alsalar da 15 günde öğretmen olunabilir ilkesi. Biz, bu ilkenin konunun taraflarınca da benimsendiğini düşünüyoruz; yani ilgili resmi organlar, öğretmenler ve veliler.
Ara sonuç 2: Her bireyin biri sosyal diğeri reel olmak üzere iki tür algısı vardır; bunlardan sosyal olanı: kişinin sosyal benliği kişiyi tanıyanların zihnindeki imgeleridir; reel benliği ise kendilik algısıdır. yeterince olgunlaşmamış ergenlik ya da geç ergenlik dönemlerinde olanların sıklıkla kendilerini daha çok sosyal benlikleriyle algıladıkları ve düşünüldükleri gibi davranmaya ve yaşamaya çalıştıkları bilinir. Öğretmenler de toplumun zihninde statüsü ve saygınlığı yeterince yüksek olmayan meslek gurubu olarak değerlendiriliyor; haliyle görece ham olan öğretmen de kendini bu algıdan kurtaramıyor; bir başka deyişle bu algının esiri oluyor; bu, yaptığı işe de "de facto" yansıyor.
Bunlar, doğrudan öğretmenlik ilgili ama ekonomik ve sosyal anlamda göç, özellikle toplumun ahlaki anlamda geniş genelini oluşturan lümpen takımının içi düz pragmatist mantıkla dolu ahlaki ilkelerine bakılınca ortaya çıkan sonuç: "bilgiye, görgüye, deneyime saygı göstermeye gerek yok; çünkü ben, asıl bunlar olmadan bak nelere sahip oldum..." En kolay, kolay olduğu gibi yaygın ve de kalıcı olan öğrenme yollarından biri olan görerek öğrenmenin temelinde yer aldığı görgü bu şekilde oluşur. Bu görgü, kimi çevrelerce görgüsüzlük olarak değerlendirilir; ama ülkenin hakim kültürü yani kitle kültürü, sosyolojik-antropolojik açıdan alt kültür olan ya da görece oturmuş ülkelerde alt kültür olan "birim"lerin burada kitle kültürüne dönüşmesi. Bunun temelinde son yıllarda nüfusun her yıl bir milyon kişi artan Türkiye olgusu yer almaktadır. Ne eğitim ne AB süreci ne Güneydoğu ne ekonomi, bu nüfus artışı oranı hesaba katılmadan anlaşılabilir. Biz, eğitim alanında politika üretilirken bu olguların hesaba katılması gerektiği kanaatindeyiz.
RTR Platformu'nun dayandığı ilkeler:
a. Bir özne olarak benim Türkiye'yi ve dünyayı değiştirme imkanım vardır.
b. İnsan, yetişmiş insan, toplum havuzunda önce kendiyle ilgili ardından da diğer alanlardaki sorunlara edilgen ve/veya etkin olarak müdahildir.
c. Her insan, kendini, toplumu ve doğayı dönüştürme gücüne sahiptir.
d. Gelişmiş, nitelikli bir toplumlar, kişilerin katılımının optimum düzeyde sağlandığı toplumlardır. Bir özne olarak kişi, tanımlanıp biçimlendirilen hayat(ın)a inisiyatif alarak katılabilecek donanımı taşır.
Biz, RTR Platformu olarak bu ilkelerden hareket etmekteyiz; oluşumun geldiği nokta şu: perspektifi STK olan, inisiyatif alan, kanaat bildiren bir baskı grubu olmak.
Öğretmenin hem ücret hem de statü anlamında yükselmesini istiyor ve bu perspektifle çalışıyoruz; lakin hiçbir sosyal algı bugünden yarına değişmez nasıl ki bugünkü öğretmenlik algısı / kavramı son birkaç yılda oluşmadı ise mevcut algı da önümüzdeki birkaç yılda değişmeyecek. Peki ne olacak? Biz RTR olarak önce bireyin kendinin farkında olması ve bu farkındalıkla kendini değiştirmesi gerektiği kanaatindeyiz. Bu açıdan baktığımızdan ötürü her bir üyemizin hem hukuksal hem de akademik anlamda kendilerini donanım yönünden zenginleştirmesi için çalışmalar yapmaktayız.
Bu süreçle hukuksuzluklarla ve hukuksuzluktan beslenen keyfiyetle mücadele etmekteyiz.
Bu hedeflerin, bir arada olmayı gerektirdiğinin bilinciyle hareket ederek temelleri sağlam, kuramsal anlamda kendini doğru bir zemine yerleştirmiş bir tüzel kişiliğe ihtiyacımız olduğunu düşünerek bu anlamda çalışmalar yapacak öznelere ihtiyacımız bulunduğunu bu platformdan yüksek sesle dile getiriyoruz.
Sonuç: "Karanlıktan şikayet edeceğine bir mum da sen yak!” diyenlerdenseniz; artık deyimleşmiş olan “Türk gibi söylenmek”in ötesine geçmek isteyenlerdenseniz RTR Platformu’nun sağladığı demokratik  çatı altında kanaatlerimizi paylaşıp kurumlaşmış bir STK ile üzerimizdeki karanlığın "de facto" üzerinizdeki karanlığın dağıtılmasını sağlayabiliriz.
Saygılamızla,
Rengimiz Tebeşir Rengi
P l a t f o r m u