iyi insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iyi insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2012 Cuma

Sınavların ‘Ölçü’sü Üzerine

Sınavların ‘Ölçü’sü Üzerine*

Bireyin sağlıklı gelişimi bağlamında Türkiye’de yaşanan sınav olgusunun, eğitim, eğitim politikası, okul, ölçü, rekabet, birey, sağlıklı gelişim, fiziksel, sosyal, ruhsal, entelektüel, uyarılma, verim, mutluluk, kendilik algısı, başarı, iyi insan, stres, maliyet, kaba pragmatizm… kavramları üzerinden didiklendiği bu yazıda olguyla ilgili çeşitli sorular, müzevazı çözüm önerileri üretilmekte; konuya taraf olan öznelerde farkındalıklar oluşturma -dershane olgusu ihmal edilip bir başka yazıya bırakılarak- hedeflenmekte.

Eğitim, kültür, maziden aldıklarımızı zenginleştirerek geleceğe aktarmak; geleceğimiz, çocuklarımız. Biz, her anlamda onların özgürleşmeleri için çaba harcamaktayız; çevresel etmenler de onları özgürleştirici yönde; fakat öte yandan kısıtlamalar, sınırlandırmalar ve kurallar içinde hareket etmelerini istiyor htta bekliyoruz. Bu, ilk bakışta ciddi bir çelişki gibi görünüyor, en kestirme yoldan çocuklar bu yaklaşımlarımızı "yemiyorlar". Kaldı ki, çevresel uyaranlar, çocukların her anlamda erken uyanmalarına da neden olmakta. Geçenlerde akademik bir çalışma sonucu yayımlandı basında: ergenlik 8 - 9 yaşlarında başlıyor. Çocuklar, yalnızca fiziksel değil seksüel anlamda da erken olgunlaşmaktalar. Bir canlı olarak yoğun enerji verici yiyecek - içeceklerle beslenmelerinin yanında görsel medya, sosyal ortamlar da kişilik, sosyal - ahlaksal bir varlık olarak kurulmalarını hızlandırmakta. Zihinsel uyaranlar da had safhada. Bu durum, çocuklarımızın antropolojik, sosyolojik, psikolojik, biyolojik anlamda evrimlerinin olağan seyrini hızlandırmakta. Hani, mevcut güncel olguyu mazinin kavramlarıyla anlama girişimini anakronik buluruz ya; işte, çocuklarımızla yalnızca ebeveynlerin değil eğitimcilerin de yaşadıkları iletişim sorunlarının altında yatan temel etmenlerden biri de bu olsa gerek. En kestirme yoldan özetle şu denebilir: karşımızda dünyayı belli biçimde kavrayan ama her anlamda karmaşalar yaşayan, yaklaşımlarımızdaki çelişkileri rahatlıkla fark edip otoritenin her türünü reddeden bir insan türü gelişmekte. Onlara yaşam alanı açtığımızda, bir başka deyişle "kendi yaşamlarının özneleri" olmaları yolunda küçümsemeden hayatı kavrama şekillerine, yaşam alanlarına özen gösterip saygı duyduğumuzda sağlıklı gelişimlerine katkı sağlayabiliriz. Onları birer nesneye dönüştürüp ölçen zihniyetin, arzu ettiğimiz “iyi insan”ı yetiştirmediği konuya angaje olan öznelerce sürekli tam bir konsensus içinde dillendirilmesi, problemin aciliyetinin bütün çıplaklığıyla, demokles’in kılıcı gibi üzerimizde olduğunun en büyük kanıtı olsa gerek.

Seçmek, yerleştirmek. Nasıl? Adalet perspektifi olan bir seçim olanaklı mıdır? Seçim, ölçüye göre olacağından şu denebilir: ölçü mutlak mıdır? Nereden bakılırsa bakılsın görece güç bir iş ölçüp seçmek; çünkü “ölçü” insan tarafından sınırları çizilerek belirlenmekte; bu nedenle her zaman eleştiriler alması beklenmeli. Bunların göz önünde tutularak "olgu"ya yaklaşılması gerektiği kanaatindeyiz. Birkaç soru ile olguyu daha da açalım:
Olgu (akademik başarı), ölçülebilir mi?
Elimizdeki ölçü olguyu (insanı) ölçebilir mi?
Elimimizdeki ölçü olgunun kaç değişkenini hesaba katmakta?
Ölçünün ölçülmeye ihtiyacı yok mudur?
Ölçü mutlak mıdır?
Son yıllarda ister liselere ister üniversiteye giriş olsun tam bir yap-boz tahtasına dönüştürülmüş, her sistemin, öğretmenler, öğrenciler, velilerce anlaşılması bile ciddi zaman almakta, hatta pek çoklarınca anlaşılmadığı da görülmekte. Eğitimde, sınavda ölçü kavramını didiklemeye çabaladığımız bu yazıyı somut bir zeminde işlemek adına SBS örneğine bakalım.

Ölçmede ağırlık olarak baz alınanlar, SBS puanı  % 70, karne notu  %25 ve davranış notu % 5. Aradığımız insanın iyi insan (davranış notu) olmasının toplam ağırlık içindeki payı % 5 etkili. Örtük mesaj: “İyi insan olmasan da olur.” Diğer özelliklerin, senin kariyer yapacağın -de facto saygın bir kimse olabileceğin- eğitimi alman için yeterlidir. Bu yaklaşım biçiminin doğurduğu handikaplar, "görünmez kayıplar" ölçülüp hesaplanabilmekte midir? 

Maliyet fayda prensibi ile olguya bakıldığında “Sınavla sağlanan fayda nedir?” sorusu şiddetle kendini sordurtur berrak zihinlere. Konu faydanın maliyetleri nelerdir? Mevcut uygulama, yalnızca elemeyi, eleğe göre yerleştirmeyi sağlamakta; görünmez kayıplar bağlamındaki maliyetler(i) ise derinlemesine, çok boyutlu çalışmalarla somutlaştır(ıl)ıp rakamsal anlamda sosyolojik boyutu hesaplanmış,  dile getirilmiş, eğitim politikaları üretilirken göz önünde bulundurulmuş, demokratik katılım sağlanarak süreç analizi yapılmış… mıdır?

Puan perspektifi olan not eksenli eğitim, eğitimi, öğretime indirgemekte. Yarışı, rekabeti derinleştirmekte. Henüz toplumsal değerleri yeni tanımaya başlayan öğrencinin ahlak dünyalarının sınava göre şekillenmesinin gelişim anlamında doğurduğu / doğuracağı sonuçlar, bırakın hesaba katılmayı, düşünülmüş müdür?

Öğrencilerin fiziksel gelişimleri açısından sınavlara, sınavın yarattığı fiziksel, sosyal çevreye bakıldığında öğrencilerin, okul dışında kalan zamanlarının neredeyse tamamını dershanelerin alması görece hızlı bir gelişim gösterdikleri dönemleri okulun bir tür benzeri olan mekânlarda geçirmelerine neden olmakta, tek boyutlu yalnızca akademik anlamda uyarılmakta oldukları görülmekte. Yetersiz, aşırı uyarılan bireyin ruhsal, fiziksel dünyasında meydana gelen travmalar, hiç kuşku yok ki bir başka tartışmanın konusu.

Sınavlar nedeniyle bireyin (öğrencinin) kendilik algısı aşınmakta; şiddetli biçimde beliren, benliği kaplayan yetersizlik duygusu, güveni, güven, yaşamla, kendiyle barışıklığını zedelemekte. Dershaneler, dershaneye dönüşen okullar, bir tür PR olan eğitim marketingi ile yaratılan kavramlarla eğitime, SBS'ye (ÖSS’ye, YGS’ye…) bakan veliler, henüz sosyal benliği yeterince gelişmemiş, kendini algılandığı gibi algılama eğiliminde olan 6. sınıf öğrencisi üzerindeki etkisi, ergenliğe yeni girmiş 7. sınıf, ergenliğin en büyük karmaşalarını yaşayan 8. sınıf öğrencileri üzerindeki etkileri hesaba katılarak düzenleme yapılması gerektiği kanaatindeyiz.

Pek çok aile, çocuğunun 'yeterince' derse çalışmaması ve/veya başarılı olmamasının çözümünü dikkat dağınıklığına, olayın yeterince farkında olmadıklarına bu farkındasızlığın temelinde sorumluluktan kaçma gibi kişilik problemlerinin olabileceğinden söz ederek profesyonel yardım almaktalar, söz konusu çocuklara ilaç verilmekte. Oysa çocuk, öznesi olmadığı bir hayat(ta) yaşamakta; kendinden beklenenlerin sunuluş biçiminin faşizanca olduğunun kavramsal olmasa bile farkındalığıyla bakmakta. Velilerce yüklenen sorumluluklardan kaçış, bir anlamda kendini koruma refleksi olarak da okunabilir.

Henüz yetişkin olmayan, çocuk sayılabilecek bağışıklık sistemleri yeterince gelişmemiş bireylerin (öğrencilerin) başarının, rekabetin, şiddetli baskısı altında nefes alıp büyümeleri, sınav gibi ciddi, ağır bir strese maruz kalmaları sonucu ileriki yaşlarında ne kadarının ne tür kanserlere yakalanacağı, sosyal maliyetleri yanında sosyal güvenliğe maliyetinin ne olacağı hesaplanabilir mi?  Konu sistem getirilirken uzman hekimlerden görüş istenmiş midir? Ya da bu anlamda herhangi bir çalışma yapılmış mıdır? Yapılmakta mıdır?

SBS, liselere, üniversitelere girişte yapılacak düzenleme ile birlikte ele alınmalı; aralarında koordinasyon olan kurullarca makro olarak neticelendirilmeli. Kariyer, iyi üniversiteden geçmekte; iyi üniversitelere iyi liselerden gidilebilmekte. Meslek liseleri atıl kaldıkça; genel liselerle meslek liselerin oranları OECD ülkelerinin oranına taşınmadıkça hem liselerin hem de üniversitelerin önündeki yığılmalarla mücadele etmek için her dönem gündelik çözümlere ihtiyaç duyulacaktır. Mevcut durum, yanlıştır; bu yanlış düzeltilmeden yapılan her girişim yanlış olmaya mahkûmdur; daha kısa bir anlatımla bir yanlış, bir başka yanlışla düzeltilemez.

Spor, müzik resim gibi alanlar, liselerden çıktığı, liselerin sınav odaklı olması gibi ilköğretim de bu süreçle sınav odaklı hale gelmiş bulunmakta. Eğitim, öğrencilerde, öğretmenlerde, velilerde, kavram olarak sınavın aracı gibi canlanmakta. SBS, yerine, karne notlarını temele alan, okul dönemlerinde bütün okullarda eşzamanlı yapılan klasik sınavlarla her okulun öğrencilerini oluşturulacak karma zümrelerle değerlendirerek nesnellik göreli olarak sağlanabilir. Böylece öğrenciler, testten uzaklaştırıldığı gibi dershanelerden de uzaklaştırılmış olurlar. Bu uygulama, pilot olarak ilköğretimlerden başlayarak liselerde aşamalı yapılabilir. Böylece, teste sıkışıp tost olan nesillerimiz bu cendereden kurtarılıp eğitimi, öğretime indirgemiş politikalar, ne yazık ki yerleşmiş niceliği gözeten kaba faydacı zihniyet bertaraf edilerek dünya gerçeklerinden kopukluk giderilebilir. Eğitim – öğretim yılı, konu uygulamanın hayata geçirilmesi bağlamında yeter süreye sahiptir. Güncel bilişim teknolojilerin de yardımıyla klasik tarzda sorularla öğrenciler, çok boyutlu değerlendirilebilirler. Bu süreçte hiç kuşkusuz rehber öğretmenlerin öğrenciler hakkında kimi ölçekleri baz alarak hazırlayacakları raporlar da kullanılmalıdır. Bu uygulama ile öğrencilerin Türkçe – Matematik – Fen – Sosyal – İngilizce akademik bilgisi dışında öncelikle bir insan olarak değerlendirildiğinin (10 fen sorusundan 8’ini yapmak mıdır ölçü doktor olmak için yoksa mesleğin gerektiriği insani özellikler mi?) bilinciyle eğitim süreçlerine bakmaları sağlanabilir. Öğrencilerin tek boyutlu yetişmeleri, bütün kesimlerce eleştiri konusu yapılmakta; resim, müzik, spor, sosyal kulüplerden de alacakları puanlar, onların bu alanlara “sınava etkisi yok” sığ yaklaşımlarını değiştirmelerini sağlayacağı kanaatindeyiz. Yüzlerce saat matematik dersi alan öğrenci ne kazanmakta? Buna karşın yalnızca 10 (on) saat dans, müzik ya da spor dersi alan öğrenci, bir insan olarak zenginleşmez mi? Eğitimin ana amacının ülkenin teknik, sosyal anlamda ihtiyaç duyduğu “iyi insan”ı (ki, iyi insan aynı zamanda mutlu insandır), akademik başarıya odaklanmış eleği farklılaştırdığımız koşulda görece daha kolay yetiştirebiliriz.

* Artı Eğitim Dergisi, Temmuz 2011 sayısında yayımlanmıştır; ilgili bağlantı adresi: http://www.artiegitim.com.tr/n-1028-sinavlarin-olcusu-uzerine.aspx
V. Metin Bayrak
Esentepe, İstanbul, Temmuz 2011

26 Mart 2012 Pazartesi

Geleceğin Eğitimi, Geleceğin İnsanı Üzerine



Geleceğin Eğitimi, Geleceğin İnsanı Üzerine

“Gelecek şimdiye yapılan müdahaledir.” M. Foucault

Özet
“İyi insan” yetiştirmek için hareket eden eğitim kurumu, yapay zekânın da etkisiyle her geçen gün insana doldurulması oldukça güç hale gelen bir ‘boş zaman sorunu’ yaratmıştır. Yaratılan eğlenme ihtiyacı, her türden kuruma sirayet ettiği gibi eğitim de bu olgunun dışında kalamamıştır. ‘Eğlenceli olmalı’ değer yargısı ile hareket etmek, çağın sözde ruhuna koşulsuzca teslim olmak ve insanın antropolojik birikimlerine kayıtsız kalmaktır. Gelecek, şimdiye yapılan müdahale ise, geleceğin eğitimi, insanı akademik bilgi ile donatmanın yanında onun kendisini bir özne olarak tanımasına ve kurmasına imkân verecek şekilde kurgulanmalıdır. Bunun dayanacağı felsefeye mevcut toplumsallıktan yola çıkılarak ulaşılabilir. Dünya yurttaşlığı olgusuna ancak bu şekilde ulaşılabilir.

Anahtar kelimeler: eğlenceli eğitim, geleceğin okulu, iyi insan, boş zaman, yapay zekâ, gençlik ve eğitim

Bildiri
İnsan kendini ve çevresini anlamak ihtiyacı duyan bir varlıktır. Çünkü var olan her şey daha ilk günden bu yana insan için “bilinmesi gereken birer problemdir.”  İnsanın çevresini, içinde yaşadığı toplumu, doğayı, evreni anlamasının koşulu, kendini ve olanaklarını bilmesinden geçmektedir.

İnsanın, her geçen gün üretimin dışına itilmesi, el becerileri ve düşünme gücünden daha az istifade edilmesi, atalarımızın aksine açlık, hastalık, vb. sorunlar yerine ‘küçük burjuva sorunu’ gibi görünen “boş zaman” olgusunu yaşamamıza neden olmaktadır. Görünen o ki, yapay zekâ ile bu sorun şu anda yaşadığımızdan daha da derinleşecektir. Bu süreçte eğitim ya da okul nerede duracaktır?

Size, kısaca yapay zekâ ile ilgili ansiklopedik bir bilgi vermek istiyorum. (Kaynak: Vikipedia. Erişim tarihi 28 Aralık ama şu anda aldığım sayfanın aynı şekilde durma olasılığı çok düşük. "Yapay zekâ" kavramının geçmişi modern bilgisayar bilimi kadar eskidir. Fikir babası, "Makineler düşünebilir mi?" sorunsalını ortaya atarak Makine Zekâsını tartışmaya açan Alan Mathison Turing'dir. 1943’te II. Dünya Savaşı sırasında Kripto Analizi gereksinimleri ile üretilen elektromekanik cihazlar sayesinde bilgisayar bilimi ve yapay zekâ kavramları doğmuştur.

Modern bilgisayarın atası olan bu makineler ve programlama mantıkları aslında insan zekâsından ilham almışlardı. Ancak sonraları, modern bilgisayarlarımız daha çok uzman sistemler diyebileceğimiz programlar ile gündelik hayatımızın sorunlarını çözmeye yönelik kullanım alanlarında daha çok yaygınlaştılar. 1970'li yıllarda büyük bilgisayar üreticileri olan Microsoft, Apple, Xerox, IBM gibi şirketler kişisel bilgisayar (PC Personal Computer) modeli ile bilgisayarı popüler hale getirdiler ve yaygınlaştırdılar. Yapay zekâ çalışmaları ise daha dar bir araştırma çevresi tarafından geliştirilmeye devam etti.

Gelecekte yapay zekâ araştırmalarındaki tüm alanların birleşeceğini öngörmek zor değildir. Sibernetik bir yaklaşımla modellenmiş bir Yapay Beyin, Sembolik bir yaklaşımla insan aklına benzetilmiş bilişsel süreçler ve Yapay Bilinç sistemi, insan aklı kadar esnek ve duyguları olan bir İrade ( Karar alma yetisi ), Uzman sistemler kadar yetkin bir bilgi birikimi ve rasyonel yaklaşım ortaya çıkacaktır. Bunların dengeli bir karışımı sayesinde Yapay Zekâ, gelecekte insan zekâsına bir alternatif oluşturabilir.[1]

Şimdi bundan yola çıkılarak şu söylenebilir: Geleceğin eğitimi, artık pek çok şeyin yapay zekâ ile kotarıldığı bir ortamda insanın akademik anlamda profesyonel olmasına odaklanmaktan ziyade bir kişi olarak insanın kendini inşa sürecinde etkin bir rol oynamalı; değilse, basit bir maliyet – fayda analizi ile eğitimin ne işe yaradığı bugün olduğundan daha fazla sorgulama konusu yapılacak ve saygınlığının azalmasıyla bir kurum olarak aşınıp kamusal alanın dışına itilecek ve yerini başka türden kurumlara bırakacaktır.

Geleceğin eğitimi, insanın bir kişi olarak kendini inşasında “Kendini Tanı!” prensibiyle hareket etmeli ve onu özel bir alan olarak kabul edip eğitim süreçlerinde, özellikle karar almada inisiyatif sahibi olması sağlanmalıdır.

Peki nasıl? İnsan, yerleşik hayata geçtiğinden ama özellikle yazının icadından bu yana birikimlerini yeni kuşaklara aktarmakta. Burada, eğitimin Sumerler’de yazının icadıyla başladığını hatırlatmama gerek var mı bilmiyorum. Aktarma yöntemleri ve teknikleri zamanla değişse de insan hala aynı varlıktır. Burada kritik etmek istediğim, ‘yenilik’in kutsallaştırılmasıdır. Farklı ve yeni olsun! Pek çok kurumda pilot olarak uygulanan yöntem ve teknikler antropolojinin eleğinden geçmişler midir? Mevcut birikimleri ve özellikle de geleneği ne denli hesaba katmıştır? İnsan yetiştirmenin telafisi var mıdır? Bu soruları çoğaltmak olanaklı ama dikkat çekmek istediğim şey, insanlığın ortak birikimlerinin kapitalizmin kendini yeniden üretme araçlarından biri olan farklı ve yeni ürün geliştirme ilkesinin eğitim kurumlarına sirayet edip eğitimi de esir almış olduğunu görmemdir. Burada şu anda ilköğretimin ardından ortaöğretim kurumlarında da uygulamaya konan “yapılandırmacı kuramın” bir yıllık pilot uygulamanın ardından bütün kurumlara uygulanması için alınan kararı da hatırlatmak isterim.

Doktor, mühendis yetiştirmek istedik, yeterince yetiştirdik de. Hepimiz, önce insanız ardından marangoz, tornacı, felsefeci, doktor ya da mühendisiz. Amacımız insan yetiştirmek ise bunun akademik bilgilerle olmadığı özellikle son 100 yıllık deneyimimizle görmüş durumdayız. Bunun en somut göstergesi, iki yıl önce Ankara’da Eğitim-Bir Sen’in düzenlediği Küreselleşme Sürecinde Eğitim Sorunlarının Felsefi Boyutu başlıklı Uluslararası Eğitim Felsefesi Kongresi’nde bildiri sunan pek çok akademisyenin Türk Eğitim Sisteminin hala belli bir felsefeye dayanmadığını ileri sürmeleri ve bu minvalde eğitim sistemimize felsefi bir temel arayışının sürmesidir.

Eğitim olgusu üzerine düşünen günümüz aydınları, “iyi insan” yetiştirmenin akademik donanımdan geçmediğinin artık farkındadırlar. Yapay zekâ olgusunun son yirmi yıldır artan etkisi, akademik donanımın kıymetini tali kılmakta. Bugün, akademik bilgi yerine daha çok eğlence, kişiler arası ilişkilerde başarı, vb. önemsenmekte.

İyi insan yetiştirilebilir. Nasıl mı? İnsanı, tarihsel birikimlerinden ve özellikle antropolojiden soyutlamadan ele alarak. İnsan, tarihin her döneminde insandı ve hayata dair kaygıları özü itibariyle ortaktı. Eğitim, yerleşik hayatta geçtiğimizden bu yana kurumsal anlamda verilmekte. İnsanı, soran, sorgulayan, sürece dâhil eden, kendini değerli görmesini sağlayan, hiyerarşiden uzak bir ortamda, kendini ifade etmesine olanak veren bir yöntem ile kazanabiliriz. Bunun için Sokratik Yöntem[2] kullanılabilir. İçerik olarak da duygu, değer ve düşünme kavramlarının derinlemesine irdelenmesi ve bunlar üzerinden insanın bir kişi olarak kendini daha fazla tanımasına katkıda bulunulabilir. Burada son yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı’nın çok olumlu bulduğum bir girişimini anmak istiyorum: İlköğretim 6., 7. ve 8. sınıflarda seçmeli olarak Düşünme Eğitimi dersi verilmektedir. Bu ve benzeri çalışmalar desteklenmeli ve nasıl ilköğretimin ilk yıllarından son yılına kadar birtakım dersler veriliyorsa felsefe ya da düşünme eğitimi de verilmelidir. Bu anlamda düşünme eğitimi ve felsefe dersi belli bir çerçevede ele alınabilir ve ilköğretimin ikinci kademesinden başlatılıp lise son sınıfa değin 7 yıl okutulabilir. Bu alanda yapılacak bir çalışmayla dünyaya da örnek olunabilir. İnsan, yalnızca düşünen bir varlık değil elbette. Seven, üzülen, aşık olan, pişmanlıklar yaşayan… Peki, okulda verdiğimiz akademik eğitim, insanı bu anlamda hayata hazırlayabilmekte midir? Ergenlik dönemindeki bunalımlarına nasıl çözüm olmaktayız. Okulun, çocukların hayatlarındaki yerine bakmak için çok uzağa gitmeden çevremizdeki ergenlerin odalarına şöyle bir göz atmamız yeterlidir. Biz, yani okul ve türevi olan simgeler neredeyiz? Bize yer veriyorlar mı? Bizden mi beslenmekteler? Geleceğin okulu, insan ile daha fazla bütünleşmeli. İnsanı yalnızca mesleki anlamda hayata hazırlamalı. Mesela ilişkilerini nasıl yöneteceği konusunda, kendini nasıl ifade edeceği konusunda ne derece etkili?

Sosyolojide bütün toplumların aile, ekonomi, din, siyaset, eğitim ve sanat olmak üzere beş kurumdan oluştuğu ileri sürülür; hatta kimi sosyologlar sanatı bir kurum olarak kabul etmezler. Şimdi, buna eğlencenin de eklenmesi gerekmektedir. Çünkü özel ya da kamusal alanda neredeyse bütün kurumlardan daha etkili ve mesai alan bir olgudur eğlence. Eğlence, kapitalizmin Adorno’nun tabiriyle Kültür Endüstrisi tarafından insanı çalışma mekânı ve anında değil “boş vakit”te yakaladığını ve bireyi yeniden üretip biçimlendirdiğini iddia eder.  Tam da bu bağlamda eğitimin ‘artık eğlenceli olması gerektiği’ talebi sanırım anlaşılır hale gelmekte. Eğlenceye kayıtsız kalmak olanaksız ama eğitimi eğlencenin içinde eritmeye doğru giden politikaların da farkında olunması gerektiği kanaatindeyim. Eğitim, kayıtsız kalınamayacak kurum. Nerede toplumsallık varsa orada eğitim vardır. Bizler, öncelikle çağımızı anlamak ve ardından var olan olgulara dair tutumlar geliştirmekle sorumluyuz. M. Foucault, “geleceğin şimdiye yapılan müdahale” olduğunu söyler; o halde biz, şimdiye nasıl müdahale edeceğiz? Bunun aynı zamanda geleceğimizin nasıl olacağını belirlediğini bilmem söylemeye gerek var mı?

Sonuç: İnsan, duygularıyla kendini, değerlerle sosyal çevreyi, düşünmeyle yaşamı ve evreni anlar. Kendini, çevresini ve evreni sorgulayan bir kişi hayata karşı bir tutum geliştirip kendini konumlandırabilir ve önce uluslararası rekabet gücü olan bir dünya yurttaşı ardından da ülkesinin bir ferdi olabilir.

V. Metin Bayrak
Bahçeşehir, İstanbul, 2010