20 Kasım 2013 Çarşamba

kaza, hile-i şer'iyye ve sorumluluğun devri üzerine

kaza, hile-i şer'iyye ve sorumluluğun devri üzerine

uçakların bile düşmesine neden olan kuşlar, bu sefer yht'ye çarparak basına konu oldu. ankara - eskişehir arasında hizmet veren kısaca yht olarak adlandırılan yüksek hızlı tren, saatte 250 km. hıza erişebiliyor. 18 kasım 2013'te dha'nın servis ettiği haberde (http://gundem.milliyet.com.tr/kus-surusune-daldi/gundem/detay/1794197/default.htm), ankara - eskişehir arasını 1 saat 20 dakikada alan yht'nin ön tarafının, telef olan kuşların kanlarıyla boyandığı, trenin geldiği eskişehir garı'nda yolcularını indirdikten sonra bakıma alındığı bilgileri yer alıyor. ardından tcdd yetkililerinin, ilk zamanlarda daha fazla kuş sürüsüne çarptığını söyledikten sonra, bu yazının gerekçesini oluşturan şu sözleri dillendirdikleri ifade ediliyor: "bu, artık azalmaya başladı. çünkü kuşlar da yht'ye alıştı ve göç yollarını değiştirmeye başladılar. ancak zaman zaman göç eden kuş sürüleri yht'ye çarpıyor. kuş sürüsü yüzünden yht hızını düşürmeyecek, 250 kilometre hızla seferlerine devam edecek. zaman içinde kuşlar yht'ye alışıp göç yollarını tamamen değiştirecekler." 

gelin, burada 'sorunlu' bulduğum noktaları ve dayandığı kabul ya da düşüncelere birlikte bakalım:
a. "dünyanın merkezinde ben varım; çünkü evren ya da dünya, antroposentriktir (insanmerkezli)."
b. "sorunun kaynağı benim."
c. "sorunun farkındayım, çözümü de bellidir ama bunu ben değil, kuşlar çözecek." 
d. "benim her şeye hakkım var; varsın bu, beni kibirli kılsın." 
e. "olandan sorumlu değilim."

modernist akıl, kendi ekseninde görüp dünyayı, insan dahil nesleneştirir. yetkililerin kazayı ele alışlarında örtük biçimde dile gelen anlayış, insanı, bir özne olarak merkeze alır ama bir o kadar da çaresizleştirir. doğaya karşı gösterdiği mütecaviz davranışları karşısındaki umursamazlığı düşündürücüdür. alt metin olarak nihilizme dahi vardırılabilir. 

konuşan öznenin, büyük olasılıkla, mütedeyyin dünya görüşüne angaje olduğu varsayılabilir. bunda şaşılacak bir şey de yok. çünkü ibrahimi dinler, evreni insanmerkezci tasavvur ederler. 

sorunu kuşlara çözmek ile allah'a havale etmek, özde aynıdır. burada çelişik olan şu: faili kendisidir, bu, bir tür tercihtir yani kader değildir. oysa çözümünde karşılaştığımız kaderci tutum, yine bir tür hile-i şer'iyye olarak okunabilir. çünkü hukuksal anlamda ortada çevre suçu vardır; sorun bellidir ve bunun önlemleri şu ya da bu biçimde alınabilir. diğer yandan da gittikçe sık zikredilen islam teolojisine atıfla, harama düşmemek için bir kurtuluş çaresi olarak kullanılan "hile-i şer'iyye"ye başvurulur. çünkü günahtır. oysa işi allah'a havale ederek, kadere bırakarak -aslında bir ve aynı şeydir burada imlenen- vicdan yıkanmış, bilgisizlik, beceriksizlik alalanmış, sorumluluktan kurtulunmuş, sorunlar 'çözülmüş' olur. 

V. Metin Bayrak
20 Kasım 2013' İstanbul, Kağıthane

20 Ekim 2013 Pazar

"Anne, ben barbar mıyım?"

13. İstanbul Bianeli "Anne, ben barbar mıyım?" başlığıyla işlendi. Dilin kendisi, bu sorunun yanıtını içermekte: Evet! Çünkü, doğada bulunan dillerden biri değil insanın iletişim için kullandığı dil. Dil, bilince içkin bir varlık olması nedeniyle doğadan kopuşun ya da bir anlamda insanın, etik bir varlığa dönüşürken ontolojik anlamda inşasının çimentosu olarak okunabilir.

Bienaldeki işlere bakıldığında doğa, kent, tüketim, kapitalizm gibi kavramların genel anlamda dert edinildiği görülmekte. Kültür, uygarlık, kent... doğadan kopuşun simgeleri olarak kullanılmış. Doğadan kopuşun çevresel anlamda maliyetleri, insanı her geçen gün içine alması ana eksen olarak düşünülmüş.

V. Metin Bayrak
20 Ekim 2013'İstanbul, Levent


18 Ekim 2013 Cuma

askere gitmeyin!

askere gitmeyin!
askere gitmeyin!, çünkü iktidarın, ideolojik bir aracı olan askerlik kurumu aracılığıyla (da) insan bedeni ve bilinci üzerinde tahakküm kurarak kişiyi, toplumu ve insanlığı özgürlükten, güvenlikten, refahtan, mutluluktan uzaklaştırması ne etik açıdan ne de siyaseten meşrudur; dünya barışına, dünya yurttaşlığına (cosmopolitas) katkıda bulunmak için çabalayan biri olarak ben gitmedim; yaşamı(mı)n nesnesi değil öznesi olmak istedim hep; siz de askere gitmeyin, kendi yaşamınızın öznesi olun, savaşa değil, barışa ve mutluluğa nefes al(dır)ın!*

* bu metin, "askere gitmeyin!" kampansına destek vermek amacıyla kaleme alınmış ve http://www.askeregitmeyin.com/ sitesine gönderilmiştir. 13 ekim 2013 tarihine kadar siteye ulaştırılan metinler, kitap haline getirilerek yayımlanacaktır.

v. metin bayrak
28 eylül 2013'istanbul, levent

24 Eylül 2013 Salı

İktidarın Kamusal Alan Tasarrufu Sorunu Üzerine: Burka Demokrasisi

Demokrasinin Kamusal Alan Tasarrufu Sorunu Üzerine: Burka Demokrasisi

Beden, kamusal alan için bir tehdit midir?

İnsanın nasıl giyineceğine karar vermek demokrasi midir? Demokrasinin sınırları var mıdır? En iyi ikinci de denen demokrasinin din ile mücadelesi yeni mi başlıyor? İnanç özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğü ile aynı kategoride ele alınabilir mi? Beden, kamusal alan için bir tehdit midir? Demokrasi, özgürlük alanlarını genişletmekle mükellefken burka referandumu ile kendi varlık koşulunu mu ortadan kaldırmaktadır? Kamusal alan, bu referandum izniyle yeniden mi tanımlanmalı? Kamusal alanın siyasal alana dönüştürülüp daraltıldığı bir sürecin başlangıcı yaşanıyor? Kamusal alanda görünmek ile kamu hizmeti vermek aynılaştırılabilir mi? Hukuk devleti ilkesi ihlal ve/veya ihmal edilerek demokrasi işletilebilir mi?


Soruları çoğaltmak olanaklı. Her birine pek çok açıdan farklı yanıtlar verilebilir kuşkusuz. Bu felsefeleştiride İsviçre'de yapılan ve burka referandumu diye bilinen olaydan hareketle özgürlük, inanç konularının demokrasi bağlamında nasıl bir geleceğe kapı araladığına; kısaca 'İslamcı' denilen siyasi hareketlerin ellerine nasıl bir 'koz' verildiğine; “Burka yasağı” diye servis edilen habere verilen tepkilerin öznelerinin konu sorun karşısındaki varoluşsal konumlarındaki karmaşalara; kamusal alanın iktidarca tasarruf edilmesindeki hukuksal sorunlara; insan bedeni, özellikle de kadın, üzerinden siyaset üretmenin yarattığı kördöğüşüne; kamu hizmeti vermek ile almanın farklı kategoriler olduğuna; hukuk devleti ilkesinin sınırlarına, konu bağlamında kısaca değinilip çeşitli problem alanlarına işaret edilmek istenerek bir sonuç tezi ileri sürülmeye çalışılacaktır.

Anadolu Ajansı 13 Ağustos 2013’te geçtiği bir haberin başında “İsviçre'de burka yasağı ilk kez referandumda oylanacak. Ticino kantonunda halk 22 Eylül'de oy kullanacak.” spotu yer alıyordu. Cenevre’den servis edilen haberin ayrıntılarına bakıldığında: “İsviçre'nin İtalyanca konuşulan kantonlarından Ticino'da 22 Eylül'de, yüzü tamamen kapatan burkanın kamu alanlarında kullanılıp kullanılamayacağına ilişkin oylama yapılacak. Ülkede bu konuda yapılacak ilk referandumun sonucunun burkanın kullanılmasının yasaklanması yönünde çıkması bekleniyor. Daha çok Afgan kadınların kullandığı burkayı İsviçre'de giyenlerin sayısının resmi rakamlara göre 100'ü geçmediği tahmin ediliyor. Burkanın Ticino'da yasaklanmasına ilişkin girişim mart 2011'de 11 bin 767 imzanın toplanması ile başladı. Şu ana kadar burkayı yasaklayan herhangi bir İsviçre kantonu olmadı. Almanca konuşulan Aargau kantonunun girişimiyle 2010'da tüm ülkede burkanın yasaklanması istenmiş fakat talep federal parlamento tarafından reddedilmişti. Bununla birlikte kantonal düzeyde de Basel, Bern, Schwyz, Solothurn ve Fribourg kantonlarının parlamentoları başörtüsü ve burka yasağı girişimlerini kabul etmemişti. İsviçre'de yaşayan 400 bin Müslüman ülke nüfusunun yaklaşık yüzde beşini oluşturuyor.”1

Evet, nihayet ilgili tarih geldi ve referandum yapıldı! Demokrasi, işletildi. Şimdi, referandumun ardından portallara yansıyan haberle ilgili spotlara ve ayrıntılara kısaca bakalım. Haber, birçok sitede “Burka yasağı” başlığıyla servis edilmiş.
Haberi Deutsche Welle Türkçe’den alan T24 ise şu şekilde servis etmiş: İsviçre'de burka yasağı
“İsviçre'nin Tessin kantonunda yapılan referandumda, çoğunluk burkanın yasaklanmasını istedi. İsviçre'nin Tessin kantonunda, aşırı sağcı ve İslam karşıtı görüşleriyle tanınan siyasetçi Giorgio Ghiringhelli'nin burka yasağına yönelik önerisi için yapılan referandumda, çoğunluk "evet" oyu kullandı. Referandumda yüzde 65,4 evet oyuna karşılık, yüzde 33,35 hayır oyu kullanıldı. Referandum sonuçlarına göre, ülkenin güneyindeki Tessin kantonu sınırları içinde "Hiç kimsenin kamuya açık alanlarda yüzünü örtme izni olmayacak, hiç kimse başka bir kişiyi cinsiyeti nedeniyle yüzünü örtmeye zorlayamayacak." Anayasada yapılacak değişiklikte, burka ya da nikap sözcükleri geçmiyor. Yüzün kapatılmamasına ilişkin esaslar içeriyor. Referandum sonucuna göre, protesto gösterisi düzenleyenler ya da holiganların yüzlerini kapatması yasaklanacak. Burka giyen kadınların da yüzleri kapalı olduğu için burka giymeleri yasaklanmış olacak" dedi.
'Müslümanlara ayrımcılık yasası'
İsviçre İslamî Dernekler Birliği, referandumu, Müslümanlara yönelik özel bir ayrımcılık yasası olarak değerlendirdi. Birlik, kantonda en fazla bir düzine Müslüman yaşadığına dikkat çekti. Uluslararası Af Örgütü'nden Manon Schick ise Corriere del Ticino'ya yaptığı açıklamada, "Bunun, Tessin'deki insan hakları için kara bir gün olduğunu ifade etti. Schick, referandumla, uzlaşma ve akılcılığın yerine, korkuların körüklendiğini vurguladı. Kantonda yapılacak anayasa değişikliğinin, İsviçre federal parlamentosu tarafından onaylanması gerekiyor.”2
Konu, hiç şüphe yok ki bu kısacık akademik olmak iddiası bile taşımayan, sadece çeşitli konuların felsefi bir disiplinle ele alınmaya gayret edilen bir felsefeleştiride tüketilip çözüme kavuşturulabilecek bir sorun değil. Burada dile getirilen düşüncelerin sahibi, bunun bilinciyle hareket ederek yargıda bulunmaktan ziyade bu ve benzeri konularda iktidarca yapılan müdahalelere ne neden olabileceği sorunlu durumlara dikkat çekmek istemektedir.

İnsan, beden ve zihin anlamında İktidar denen olgunun sürekli hedefi olagelmiştir. İktidarın, özneye müdahelesi, “varolmak için kitleye ihtiyaç duyması” ve “yaşamak için kitleyi biçimlendirmek istemesi” ile gerekçelendirilebilir.

İktidar, somut biçimde görünürlüğünü insanlar ve özellikle kadınlar üzerinden sağlamakta. Bunun tipik örneğine semavi dinlerde rastlanabilir. Günümüz modern demokrasilerinin din ve vicdan hürriyetini aynı madde içine sıkıştırmalarından bu yana, dinsel özgürlükler, düşünce özgürlüğü ile birlikte anılmaya başlanır. Buradaki yöntemsel hata, bir başka felsefeleştiride klavyeye alınacaktır.3

Din ile demokrasiyi korumak iddiasında olan bir siyaset modeline göre işletilen hukukun amaçları örtüştürülmeye çalışılmakta. Burada demokrasinin alanı gün geçtikçe daraltılırken dinsel alan genişle(til)mektedir. Dinsel alanın tasarrufu, hep belli türden bir dinin belli türden bir kavranışına -genellikle de arkaik- göre dizayn edilmekte. Tanımlanan alanın demokrasiyi (haklar ve özgürlükleri) nasıl dışladığını, demokrasinin “olmazsa olmaz”larıyla nasıl çeliştiğini, yapılan yasalarda bunlara yer verilmediğini İslamiyet'e ve/veya dine göre dizayn edilen kamusal alanların tasarrufuna bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz. Burada hemen “Gerçek İslam'da ve/veya dinde bu olmaz, şu olmaz, aslında doğrusu şudur...” mealindeki ifadeleri ne yazık ki ciddiye alamayacağım; çünkü İslam ve/veya herhangi bir din “şimdi ve burada” olandır; kitaplara ya da tarihte olan(lar) değil! İslam ya da bir başka din, Ali'nin, Helena'nın, İvan'ın, Silvia'nın, Aisha'nın... kavradığı, yaşadığıdır.

O halde mevcut genelinde din özelinde İslam ile demokrasinin gereği olan kamusal alanın tasarrufu birbiriyle çelişmektedir. Demokrasi, bir arada yaşayan insanların birbirlerinin haklarını ihlal etmeden, kamusal huzuru bozmadan dilediği gibi yaşamasına, inanmasına, üretmesine, tüketmesine... olanak sağlamakla mükellef çerçeve ya da model değil mi? O halde, iddiası bu olmasına karşın neden kendiyle çelişen bir girişimin “araç”ına dönüştü ve/veya dönüştürüldü?

Yine cevabı zor sorulara geldik. Yeniden hatırlatmak isterim ki bu kısa felsefeleştiride bütün dünyanın sıcak gündemini oluşturan, ortak aklın üretilemediği ve bu nedenle de henüz çözülemeyen bir sorunun tüketici nitelikte ele alındığı iddia edilmemektedir.

Referandumun yapıldığı ülkede ve dünyanın geri kalanında tesettürle ilgili konu ya da sorunlar, sıklıkla, bilgi ile değil algıyla hareket edilerek ele alınmakta. Sorunun burka ile değil, burkaknın temsil ettiği kültürün İsviçre'de ve benzer kaygıların görüldüğü daha çok 'Batı(cı)' kültürlerde görülmesi hiç de yabana atılacak, kayıtsız kalınacak bir olgu değildir. Haber metninde İsviçre'nin ilgili kantonunda burka kullanan insanın yüzü geçmediği ifade edilmiş. Burada demokrasi ve hukuk devletiyle ilgili bir başka sorun daha kendini göstermekte. Hukuk, ilkelerle hareket eder; belli bir kişi ve/veya gruba yönelik yasal düzenleme, hukukun özüne aykırıdır.

Bu ve benzeri talepler, ne demokrasi ne de hukuk devleti ilkesi açısından referandum konusu bile olamaz; oysa refarandum kararı alınmış, yapılmış ve sonuçlar yayımlanmıştır. Şimdi, gazeteci diliyle söylersek “Gözler, federal parlementoda!” Euronews'ün Türkçe yayın yapan sitesindeki4 haberde “İsviçre’nin Ticino kantonunda yapılan referandumda oylamaya katılanlardan yüzde 65’i burka yasağına ‘evet’ dedi. Buna göre, Ticino’daki kamuya açık alanlarda yüzün bir bölümünü ya da tamamını gizleyen burka kullanılamayacak. Burkanın ülke genelinde yasaklanması için 2010’da yapılan girişim federal parlamento tarafından reddedilmişti.” bilgisi yer almakta; bu bilgiden yola çıkarak, federal parlamentonun referandum kararı hakkındaki tasarrufu öngörülebilir. “Nasıl olsa reddedecek.” denilerek konunun vahameti ihmal edilemez. Demokrasi, bunun için işletilirken, mutasyona uğratılmakta, bir model ya da öneri olarak toplumsal hayatı, özellikle de kamusal alanın, siyaset kurumu ya da İktidar tarafından yeniden biçimlendirilmesine hukuksal zemin hazırlanmakta.

Bu nedenle burka referandumundan en çok “İslam ya da din ve demokrasi yan yana olabilir. İslam ya da din, demokrasiye karşıt değildir. Demokrasinin geçer akçesi sandıktır. Halk, ne derse demokrasi odur.” diyen, demokrasiyi dinselliğin yaşaması yönünde kullanan, dini siyasallaştıran çevrelerin memnun olmaları; 'Batı(cı)' çevrelerinse kaygı duyması gerekirken, görebildiğim kadarıyla tam tersi yönde tepkilere rastlanmakta. “Referanduma ön ayak olan popülist "Il Guastafeste" partisinden Giorgio Ghiringhelli, oylamada başarı sağladıklarını belirterek, "Halk, Tessin'de ve tüm İsviçre'deki fundementalistleri hezimete uğrattı" dedi.”5 Böylece, siyasi ve toplumsal referansı İslam ya da din olanlar arasında başlatılacak demokrasiyi yıpratma çalışmalarına yeni bir malzeme verilmiş oldu. Bunun üzerinden İslamafobi vb. pek çok tartışmanın “din ve vicdan hürriyeti, demokrasi, insan hakları” üzerinden yürütülecek olması hiç şaşırtıcı olmasa gerek.

Beni kaygılandıran İktidarın, kendinde, insan -özellikle de kadın- bedeni üzerinden kamusal alanda tasarruf hakkı görmesi. Modern demokrasilerde iktidar, kamusal düzenden sorumludur. Bunu yaparken de sınırları hukuk devleti ilkesiyle çizilmiştir. Hukuk felsefesinde hukuk devleti ile üretilmiş bilgiler, bir anlamda ortak akıl ürünü olarak da düşünülebilir. İktidar, insanlar nasıl giyinirse giyinsin buna karışma, bunu dönüştürme hakkına, yetkisine sahip değildir.

Fakat, bir kişi, kamusal bir hizmet verecekse işin gereklerini de yerine getirmeyi taahhüt etmiş olur. Örneğin profesyonel anlamda kamuya açık bir kurumda hizmet üreten bir kişinin “Benim inancıma göre kadınları / erkekleri muayene etmem / ders vermem / servis açmam...” deme hakkı yoktur. Hem öğretmen olacağım hem de kız ya da erkek öğrencilere ders vermiyorum, diyemem. Öğretmen olmayı tercih etmişsem, karşımdaki kişileri erkek ya da kadın diye değil öğrenci olarak görmeyi kabul etmiş olurum. Ayrıca hizmet vermekle mükellef olduğum kitle arasındaki herhangi bir kişiye görünüşü, ırkı, dili ya da ırkı nedeniyle ayrımcılık yapamam. Bunlar, modern demokrasilerde ciddi suçlar olarak tanımlanmaktadır artık. Oysa referans dinsel kavrayışlar olduğunda -hasta, kadın ya da erkeğe, mümin6 ya da kafire... dönüşüverir- bunların hiç biri suç teşkil etmez

Bu yazının bir sonucu olarak biri genel diğeri özel iki tez ileri sürülebilir:

"Seküler olmayan bir demokrasi ontolojik anlamda düşünülemez." 

“Bir hukuk devleti, kamusal alanın tasarrufunu kısıtlayan bir karar alamaz; kamusal alanı kısıtlayan İktidar ile demokrasi, bir tür oksimorondur."

V. Metin Bayrak
24 Eylül 2013'İstanbul, Levent

2 Erişim 24 Eylül 2013, Saat: 14:00: http://t24.com.tr/haber/isvicrede-burka-yasagi/240333
3 Fakat aynı cümle içinde yer alamayacak ontolojik yapılara sahiplerdir; ontolojik yapıları hesaba katılmadan yapılan epistemolojilerin sonuçları, bugün, modern demokrasilerin elini kolunu bağlamaktadır.
4 Erişim: 24 Eylül 2014, Saat: 14:30: http://tr.euronews.com/2013/09/23/isvicre-de-burka-yasagi/
5 Erişim 24 Eylül 2013, Saat: 14:00: http://t24.com.tr/haber/isvicrede-burka-yasagi/240333
6 21 Eylül 2013'te Somali'de El-Şebab örgütünün Westgate adlı AVM'ye yaptığı ve onlarca kişinin öldüğü, yüzlercesinin de yaralandığı saldırıdaki tutumu, buradaki algı ve/veya tanımlama farkına örnektir.


16 Eylül 2013 Pazartesi

eğitimin "milli" olanını almayı/vermeyi vicdanen reddediyorum...

eğitimin "milli" olanını almayı/vermeyi vicdanen reddediyorum...

dinsel kurumların ardından en büyük 'yalan', okul ve türevi hiyerarşik örgütlenmelerle varlığını iktidara eklemlenerek sürdüren kurumlar olsa gerek. (dikkat! "din" ve "eğitim" demiyorum, "kurumları" diyorum; çünkü ikisi de insanın varoluşunda yer alan olgular.) çünkü ikisi de iktidarın ideolojik aracı gibi iş görmekte kurumlaştıkça... beden ve bilinç üzerinde tasarrufta bulunmaktalar... insanın özgürlüğü önündeki en büyük ve en somut kurumsal engelleri aşma zamanı geldi... kurumsal yapıları insanı temele alacak şekilde evriltelim... önce kurgusunu, ardından içeriğini... iktidardan arındırabildiğimiz ölçüde
ulaşabiliriz insana. çünkü dinsel kurumlar ve eğitim kurumları insanı perdelemekte... 

mesela t.c. milli eğitim bakanlığı'nı önündeki patolojik "milli" ifadesinden arındırarak işe başlayabiliriz... yeni eğitim - öğretim yılının, iktidarın ideolojik söylemlerine teslim olmadığımız, bilakis bunları daha fazla ifşa ettiğimiz bir sürecin başlangıcı olmasını diliyorum... bunun için kimliklerimizden, aidiyetlerimizden arınıp geride kalana odaklanarak işe başlanabilir... 

"milli" olan müfredata göre eğitim almayı da vermeyi de vicdanen reddediyorum... 

v. metin bayrak
16 eylül 2013'istanbul

2 Temmuz 2013 Salı

"can"a düşen ateş: madımak

"can"a düşen ateş: madımak

giriş
madımak, 2 temmuz 1993’ten bu yana yalnızca “ilkbaharda kırlarda yetişen, ufak yeşil yapraklı, ıspanak gibi pişirilip yenilebilen bir kır bitkisi.” değil.


“sizin hiç babanız yandı mı?” diye sormuştu metin altıok’un kızı. sahi, sizin hiç canınız, dinmeyen bir ateşte yanıyor mu? ama kelimenin birinci anlamıyla.


bu yazıda ne hazır ideolojik argümanlar tekrarlanacaktır ne yüreklerde, zihinlerde, bilinçlerde henüz soğumamış korların alevlenmesi amaçlanmıştır. burada 20. yılını dolduran olayın mevcut iktidar tarafından ideolojik tarihyazımı metodolojisiyle ergenekon’a yıkmaya çalışması da irdelenmeyecektir.


peki bu yazının amacı nedir? kısaca ifade etmek gerekirse: olayı, aktörlerini anımsatmak; canı ateşe atılan canlardan biri olan yasemin sivri'nin çalınan hayatına işaret etmek; “galeyena gelmek” deyimi üzerinden bir “kitle halet-i ruhiyesi”nin sosyo-politik-psikolojik okumasına dair hipotetik tez(ler) ileri sürmek.


i. bölüm
önce konu olayı ve ‘aktör’lerini kısaca hatırlayalım.
a. salman rüşdi
hint asıllı ingiliz yazar salman rüşdi tarafından kaleme alınan ve ilk baskısı 26 eylül 1988’de ingiltere’de yapılan şeytan ayetleri ya da the satanic verses, adlı roman başta iran olmak üzere bütün dünyada infial yaratır. yazarı hakkında humeyni tarafından hakkında ölüm fetvası verilir. pek çok islam ülkesinde de yasaklanır.


türü roman olan kitap, hindistan'dan ingiltere'ye giderken korsanlarca kaçırılan yolcu uçağındaki iki aktörün, uçağın havada infilak etmesinin ardından mucizevi bir şekilde kurtulmalarını; büyülü bir değişimin sonucu farishta adlı aktörün, cebrâîl isimli meleğe; chamcha’nın ise şeytana dönüşmesini anlatır.


dönemin ingiltere başbakanı olan m. thatcher’in koruması altında olan rüşdi, kitaptan ötürü hiçbir şekilde fiziksel bir saldırıya uğramaz. ama dünyanın diğer yerleri için aynı şey söylenemez:
- japonca çevirmeni hitoshi igarashi 11 temmuz 1991 tarihinde bıçaklanarak öldürülür.
- italyanca çevirmeni ettore capriolo, temmuz 1991’de bıçaklanır ve ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılır.
- norveççe çevirmeni william nygaard, ekim 1993’te üç el ateşe maruz kalır ama saldırıdan yara almadan kurtulur.


b. aziz nesin
asıl adı mehmet nusret nesin olan ama aziz nesin olarak bilinen yazar, 1915'te heybeliada'da dünyaya gelir; 6 temmuz 1995'te izmir alaçatı'da dünyaya gözlerini kapar. yazının hemen hemen her alanında eser veren yazar, özellikle mizah ve kısa öyküleriyle anılır. aziz nesin, unesco'nun yayımladığı index translationum adlı dünya çeviri bibliyografyasında türkçe yazan orhan pamuk, yaşar kemal ve nazım hikmet'in ardından dünya dillerine en çok çevirilen dördüncü yazardır.


aziz nesin, yazdığı yazılarla göreli olarak uzun süre gündemde kalır; "halkın %60'ı aptaldır." sözüyle de türkiye gündemini uzun süre meşgul eder. olay kısaca şudur: ilhan selçuk ile birlikte izmir torbalı'da bir söyleşiye katılır; dinleyicilerden biri "nasrettin hoca'nın torunları olarak zeki insanlarız değil mi?" diye sorması üzerine "%60'ı aptaldır." der; daha sonra kendisine sorulduğunda 1982 anayasasına %92'lik "evetçiler"i kast ettiğini ama %92 demeye dili elvermediği için %60'ı dediğini ifade eder.


salman rüşdi'nin şeytan aletleri adlı kitabını çeviren aziz nesin, islami çevrelerce hedef gösterilir; 37 kişinin hayatını kaybettiği 2 temmuz madımak olayında da “halkı galeyana getirdi!” denilerek ‘suçlu’ ilan edilir. kitaptan pasajların yayımlandığı aydınlık gazetesi toplatılır.


c. sivas
tarihi bir şehir olan sivas, farklı uygarlıklara ev sahipliği yapar. adı, uygarlıklarla, medreselerle anıldığı kadar 1980 öncesi yaşanan olaylar ve özellikle 2 temmuz 1993’te yaşanan madımak yangını ile de anılır. alevi ve sünni ya da solcu ve milliyetçiler arasında 1990’lardan sonra da ‘laikçi’ ve ‘dinci’ kesim arasında yaratılan ayrılıkçılık, ötekileştirmeci söylemler üreten politikalar nedeniyle birlikte yaşam(a) kültürü zedelenir. bu, hoş olmayan "anı" unutulmak/yaşatılmak istenir; ama travmalar unutulmaz. o, "kimlik"in bir parçasıdır artık.


d. refah partisi
milli görüş, nakşibendi tarikatına yakınlığı ile bilinen makine mühendisi romantik siyasetçi necmettin erdoğan öncülüğünde milli nizam ile başlayıp kapatıldıkça kendini bir başka isim altında yeniden yaratan ve zamanla selamet, refah, fazilet ve en son saadet ismi altında varlığı sürdüren siyasi bir hareket olarak türk siyasi tarihindeki yerini alır. her ne kadar son durağı saadet olsa da ‘yenilikçiler’ diye adlandırılan ve başını erdoğan ve gül’ün çektiği “28 şubat süreci”nin otokiritiğini yaptığı iddia edilen ve çekirdeği milli görüşçü olan siyasi hareket, dp, ap, anap, dyp geleneğinden gelen merkez sağ kadroyla ittifak yaparak akp’yi yaratır. aslında akp, 1980’lerden sonra evren’in cumhurbaşkanlığında, özal’ın başkanlığında, mesut yılmaz’ın kültür bakanlığında türkiye’nin bir toplum mühendisliği harikası olan “türk - islam” gömleğine sokulmasının 2000’lerdeki ete kemiğe bürünmüş, yerleşik devlet geleneğini kırmayı, içinde (ılımlı) islam olan bir yönetim inşa etmeyi kendine misyon edinen bir siyasi hareket olarak okunabilir. her ne kadar akp ekabirleri, hocaları erbakan tarafından “milli görüş gömleğini çıkardılar.” diye itham edilseler de bu hem doğru hem de yanlıştır. doğrudur; çünkü millilikleri söylemde kalmış, neo-liberal politikaları koşulsuzca icraatlarının temeline yerleştirmişlerdir; yanlıştır; çünkü islami refleksleri sürekli kaşıyan, canlı tutan, neredeyse merkezlerine imam hatipli, eski milli görüşçü olmayanların alınmadığı dar bir klik şeklinde partiyi kontrol etmeye çalışan çekirdek kadro partiye egemendir.
d.1. şevket kazan
1993’te refah partisi milletvekili olan kazan, refah-yol hükumeti’nde adalet bakanlığı yapar. aynı zamanda madımak davasında savunmanın avukatları arasındadır. bir adalet bakanının bu denli sorunlu bir davada “taraf” olması, başlı başına bir problamatiktir.
d.2. temel karamollaoğlu
2 temmuz olayları sırasında sivas belediye başkanıdır. daha sonra refah partisi’nden milletvekili seçilir. temel karamollaoğlu'nun kitleyi yatıştırması beklenirken "bir defa şöyle bir fatiha okuyalım. sonra da şunların ruhuna el fatiha diyelim." şeklinde konuşma yapar. konuşma, kitlede "mücahit temel" sloganlarıyla karşılanır. belediyenin, olaylardaki rolü hala tartışmalıdır.


e. doğru yol partisi - tansu çiller
olayın ardından “çok şükür otelin dışındaki kalabalık zarar görmemiştir.” diyen dönemin başbakanıdır çiller.  


f. sosyal demokrat halkçı parti - erdal inönü
demirel’in özal’ın ardından çankaya’ya çıkmasının ardından çiller’in başbakan yardımcısı olan erdal inönü, otelden kendisini arayanlara sakin olun mesajı vermesine rağmen olayı yalnızca seyretmekle kalan koalisyon ortağı partinin genel başkanıdır.


g. pir sultan abdal kültür derneği
1976’da banaz’da kurulan ve şenlikler yapan dernek, 1980 cunta yönetimince kapatılır. 1988 yılında ankara’da yeniden kurulur ve şenlikleri devam ettirir. pir sultan abdal kültür derneği, her ne kadar mezhep temelli bir oluşum olsa da alevi - bektaşi kültürün, kitlenin kendini ifade etme ve bunun sonucu olarak gerçekleştirme anlamında önemli bir araç işlevi görmüş, görmektedir. pir sultan etkinlikleri, örgütlenme ve kimliğin kamuoyu nezdinde de tanınıp tartışılarak meşrulaşma sürecinde önemli bir işlev üstlenir.


ii. bölüm
j. stalin’e atfedilen “bir insanın ölümü trajikken, milyonlarcasınınki istatistik kalıyor.” sözü, kitlesel ölümlerin olduğu her olayda kendini gösteriyor; tıpkı “sivas’ta 37 (33 misafir, 2 otel görevlisi, oteli yakan kitleden 2 kişi) insan hayatını kaybetti.” ifadesinde olduğu gibi.


yazının ikinci bölümü, sivas’ta henüz 19 yaşında olan yasemin sivri adındaki üniversite öğrencisinin yakılan, çalınan hayatının bir tür referansı olan sınıf arkadaşlarının yaşamsal karelerinden kesitler sunularak yeşerip genişleyecek bir hayatın katledilerek çalınmasını, somut örnekler üzerinden dile getirmeyi amaçlamakta.


çevresince, kitapkurdu olması nedeniyle profesör olarak da anılan yasemin, hacettepe üniversitesi felsefe bölümü 2. sınıfı bitirdiği yaz sivas’taki pir sultan kutlamalarına katılmak amacıyla etkin biçimde rol aldığı pir sultan derneği çatısı altında sivas’a gider. etkinlikler esnasında aziz nesin ile bir söyleşi de yapar. sonra? zaman, yasemin için orada, yirmi yıl önce durur. oysa dışarıdakiler, nefes alanlar, yanmayanlar... için devam eder zaman.


şimdi, yasemin’in sınıfından birkaç arkadaşının hayatından kesitler paylaşacağım; isimlerini, kim olduklarını anmadan, isimler yerine yüklemler mantığına atfen ad sembolleri olan a, b, c gibi harfler kullanarak:
a. 12 yaşında bir kız annesi. izmir’de yaşıyor. öğretmen. eleştirel düşünme kültürü olarak gördüğü felsefeyi öğretiyor; kendisi de hala öğrenmeye devam ederek.
b. istanbul’da yaşıyor. yalnız. hayatına insanlar girse de bir kadın olarak özgür olmayı tercih ediyor. profesyonel hayatına bir derginin editörlüğünü yaparak devam ediyor. edebiyat alanında üretiyor.
c. bir taşra üniversitesinde akademisyen. amerika’dan on yıl önce döndü. şimdi doçent. öğrencileri tarafından çok seviliyor. bu yıl bir bebeği olacak. “kariyer de yaparım, çocuk da!” ilkesinin canlı örneği.
d. bir sahil kasabasında seyyar satıcı. ama felsefece yapıyor işini. sosyalist, anarşist kültürü seyyar satıcılıkla felsefe harcıyla harmanlamış. hala baba olabilecek yaşta. mutlu!
e. hassas sinirleri, yüreği, ahlaki omurgası olmayan bu topluma daha fazla dayanamadığı için evine kapandı. dışarından yaptığı işlerle kıt kanaat geçinebilmekte. zihni berrak. olup biteni pek çok akademisyenden daha yerinde analiz ediyor.
f. kaybedenler kulübü üyesi, sivas'ın, kürdistan'ın, faili meçhullerin, liyakat yerine sadakatin geçerli olduğu bir ülkede hayata olan güvenini her geçen gün yitirdi; kendini hayattan soyutlayarak kurduğu küçük dünyasında yalnız yaşıyor.
g. okulu bitirir bitirmez almanya’ya gitti. şimdi iki kızı var. orada, bir kürt için sürgün de olsa, bir hayat kurdu.
h. mersin’de yaşıyor iki kızıyla birlikte. hemşireydi okurken. her hemşire gibi çalışkandı. erken olgunlaşmıştı. tırnaklarıyla tutunmasını bildi. şimdi de kızlarına öğretiyor hayata nasıl tutunulacağını.
g. bir taşra üniversitesinde doçent. eşi de akademisyen. bir oğlu var ilkokula giden. hayata umutla bakıyor. bunda yerleşik iktidar yapılanmasıyla barışıklığının da etkisi yok değil.


sonuç
a. galeyan, arapça, kaynama, coşma, coşku anlamına geliyor... demek ki kalabalık, coşuyor; coşku ile kendinden geçiyor ve toplu bir kurban ayinine dönüşüyor tapınış... ayin, kurban... kitlesel histeri anlamında da okunabilecek "galeyana gelme"nin tarihte pek çok örneği gösterilebilir. bu bakıştan hareketle şu tez ileri sürülebilir: “galeyan kültürü, özne olamamış, belli bir şeyi bireysel olarak yapmak gücünden yoksun birinin kin ve nefretini kitlesel anlamda boşaltabileceği ‘meşru’ bir fondur.”

b. mikro anlamda salman rüşdi özelinde şeytan ayetleri kitabı için estirilen terörün son örneğine diyarbakır'da rastlandı: "peygamberler ve sahabeler şehrinde" 7 nisan 2013'te dünya medeniyetler güzellik kraliçesi yarışması, "müslüman diyarbakır halkı" tarafından engellenir. bu olaydan da hareketle "dinsel referans(lar)la hareket eden totalitarizmin her geçen gün büyüyerek bütün dünyayı sarıp küreselleşmesi, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki sansürü ve otosansürü derinleştirip hukuku metamorfoza uğratarak kurumlaşmasını sürdürmektedir."


c. türk(iye) sağının islamcısından ülkücüsüne, kemalistinden milliyetçisine hatta yer yer sosyalistine varıncaya değin kullanılan “dış mihrak” deyimi, ayrılıkçılık, zaman zaman ideolojik bir programın parçası olarak kitlesel katliamlar yaratır. bu konuda türk(iye) sağının siciline kısaca bakıldığında trakya olayları, 6-7 eylül 1955, maraş, çorum, sivas, malatya... anımsanmakta. politika, ayrılıkçıklık ya da kamplaş(tır)ma üzerine kurulur. sağın çok işlevsel bulduğu ve sıklıkla kullandığı -en son gezi sürecinde akp ve erdoğan tarafından da kullanılan “camide içki içtiler...”- "camiye bomba koydular", "müslümanlara saldırdılar" vb. söylemler, kitlesel histerilere neden olabilmektedir. buradan hareketle bu yazının üçüncü ve son tezi ileri sürülebilir: türk(iye) sağı tarafından dolaşıma sokulan "patolojik söylem"ler, halkı galeyana getirdiği gibi suç işleyen kitle için bir tür "hafifletici sebep" olarak kullanılır; böylece "provoke ettiği" ileri sürülen(ler) "suçlu" ilan edilip kitle aklanır." madımak ya da 2 temmuz 1993, ileri sürülen tezin yaşandığı bir örnektir. 

yirmi yıl önce “can”a düşen ateş hala yanmakta... ve “can”ı yakan ölümün kendisi değil, “nasıl” gerçekleştiği...

"utanç müzesi" tartışmasına mütevazı bir katkı
alevi - bektaşi bileşenleri, madımak oteli'nin "utanç müzesi" olmasını talep ediyorlar. bu talebin, hayata yeterince dokunmadığını düşünüyorum; bunun yerine hayata dokunmayı, onu dönüştürmeyi vizyonunda barındıran, bunları misyon edinebilecek yaşayan çağcıl bir müze yapmayı öneriyorum: katliam müzesi. içeriği mi? türkiye ve dünyadan iki kategoride katliamlarla ilgili bilgi ve belgeler sergilenir. belgeseller gösterilir. her yıl 2 temmuz'a isabet edecek şekilde katliamları konu alan paneller, konferanslar, atölye çalışmalarının yapıldığı uluslararası etkinlikler düzenlenir. bütün bunlar, pir sultan abdal şenliklerinin bir parçası olarak kurgulanabilir. 


v. metin bayrak
02 temmuz 2013’sivas