30 Mart 2014 Pazar

ontolojisi kay(dırıl)an 'seçim' üzerine


gezi'ye...

"Oy kullanmak haksız sistemin bekasına hizmet olmasın? Oy kullanarak iradelerinizi temsiliyete teslim ettiğinizde aynı tas aynı hamam feda edilen yine insan olmayacak mı?” diye soruyor mehmet atak, 28 mart 2014 tarihinde barış için vicdani ret yazışma grubuna düşen hür bakış portalındaki (http://hurbakis.net/content/oy-kullanmak-haksiz-sistemin-bekasina-hizmet-olmasin) yazısında. bu, yerinde soruda dile gelen kaygıyı destekleyecek birkaç soru sorarak ontolojisi kayan seçim(ler)e dair yazımızı derinleştirelim: demokratik olmayan bir düzenin, demokratik olmayan, fiili sıkıyönetim ilan etmiş, hukuk devletini rafa kaldırmış parti-devletin, her türlü hile ve manipülasyonuna açık ontolojisi kaymış seçimlerde oy kullanmak, mevcut statükoyu ve hukuksuzluğu aklayacağı gibi iktidarı aklayıcı bir işlev görmeyecek mi? 

ülke, gerildikçe gerildi. ne zaman kopacağı belli değil. uzlaşı, ortak akıl üretmek, diyalog... kültürü ağır aksak da olsa giderken onlarca yıldır inşa edilmeye çalışılan kültür, ciddi ölçüde yara aldı... olağanüstü koşulların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz... bütün ülke, yasa dışı dinleme ve izlemelerle röntgencilikte birleştirilmiş. bilgi ile inanç, birbirine ikame edilerek zihnin yapısı eğilip bükülüyor...

türkiye, 1 mayıs 2013'te başlayan ve gezi süreciyle kendine totaliter polis devleti kimliği inşa etmeye devam ediyor. en son suriye ile savaş tamtamları çalmak, halkanın ya da sürecin henüz tamamlanmadığını, sahneye yeni oyunların konacağının işareti olarak yorumlanabilir. suriye ile çıkarılması arzu edilen savaşın 'statejisi' dinlemeye-izlemeye takılıp internete düşünce kimi çevreler, "vatana ihanet", kimileri "devletin bittiği", kimileri "kişi haklarının ihlali", kimileri "tapelere sıkıştırılmış ülke siyaseti" şeklinde değerlendiriyor. ne denirse densin, meşruiyetini, işlerliğini vb. yitirmiş bir iktidar, devlet, işleyiş söz konusu. 


bu sıcak gündemin arasında gidilen seçimler, nasıl okunabilir? bireysel anlamda nerede durulabilir? safların keskinleştirildiği iktidar söylemine rağmen ne yapılabilir? üçüncü bir yol ya da gri alan mümkün müdür? bu yazıyla, bir anlamda gri alanın mümkün olduğu gösterilmeye çalışılacaktır. bir alegorinin yardımıyla düşünelim: 
ne verilirse sonsuz bir iştah ile tüketen ve şekli sürekli değişen, bilinçten yoksun olduğu düşünülen amorf bir varlık hayal edelim adına turkos denen... önünde bir şey olmadığından sağa sola saldıran... tehlikeli... yediği ya da beslendiği sürece tehlikeli... bilenlerin, her ne pahasına olursa olsun beslediği... fakat turkos'un bir sorunu vardır: turkos, yedikçe şişer... bir gün muhakkak patlayacağını bilir herkes... nedense kimse dillendirmez... tam bir omerta durumu... o yedikçe, işlerin yolunda olduğu ileri sürülür... onun ne kadar tehlikeli olduğu anlatılır sürekli... turkos'un başını bile kaldırmasından çekinilir... "yeter ki yesin!" denir... nasılsa tehlike yoktur, o yediği sürece... turkos, yemeye o kadar kaptırır ki, bir süre sonra besleyicilerin turkos'a kendinden parçalar kesip yedirdiklerini bile farketmez olur... sanki kendi bedensel bütünlüğüne yabancılaşmıştır... bir yandan uzuvlarını kaybederken diğer yandan şişmeye devam eder... bütün uzuvlar, mide tarafından yutulur... patlaması, an meselesidir... nabzı tutmak için yanından da ayrılamaz kimse... insanca, üstelik pek insanca merakla beklerler... patlamasının kaçınılmazlığı, çaresizliği pekiştirir. son uzuv olan ağız da mide tarafından yutulur... mükemmelleşir... kaos, sona ermiştir... her şeyi(ni) yutup daire şeklini alan turkos, kaostan kosmosa geçmiştir...


grek mitolojisine göre önce kaos (esnayen boşluk) vardır; demiourgos, kaosu kosmosa dönüştürür... kaos teorisine göreyse bir olayın seyri, sonsuz değişkenin, parametrenin hareketiyle oluşur. kaosun dinamiği, olayın ortamındaki etmenlerce belirlenir. kaos, düzen işin şarttır. düzensizlik dahi kendi içinde birtakım ilkelerle hareket eder. kaosa dair "düzen, düzensizliği yaratır; düzen, yarattığı düzenden doğar. ulaşılan yeni düzen, kendiliğinden örgütlenen bir süreç vasıtasıyla kestirilemez bir yöne doğru gelişir." önermesi ileri sürülebilir. hayata müdahale kendi dengesini bulmasını güçleştirmekte. iktidarı ve/veya muhalefetiyle egemenler, kaosun, korkunçluğunu zerk ederler, düzeni ya da dengeyi üretebilecek kaosa izin verilmez. oysa dengenin dinamiği kaostur. demokrasi, bir anlamda kaosun işlemesidir de. belki de o nedenle kendi krizlerini harici dinamikler olmaksızın aşacak çözümleri üretebilir. demokrasinin temel araçlarından biri olan seçim, akp ile demokrasinin kendisine dönüştürüldü. böylece demokrasinin ilineği (araz) olan seçim, tözüne (cevher) evriltildi. 17 aralık yolsuzluk iddialarının ardından bu kez de adaleti sağlayan mekanizmaya evriltildi. bunların neticesinde iki kez ontolojisi kay(dırıl)mış oldu. şimdi kısaca seçim kavramına tarihsel bir varlık olarak bakalım ve onun ontolojik (varlıksal) kimliğini görünür kılmaya çalışalım. 

kültürel ve doğal her türden olgunun tarihi olduğu gibi seçimlerin de bir tarihi var. seçimler, antik yunan polislerinde birtakım koşulları, mesela atina için atina doğumlu olmak, erkek olmak, gerekli eğitimleri yapmak, askerlik hizmetini yerine getirenlerin yurttaşlık yeminlerinin ardından kazanılan bir statüdür. fransız devrimi'nin edinimlerinden biri olan oy verme, yalnızca belli oranda vergi verenlerin hakkıdır. 1265'te magna carta libertatum (büyük sözleşme) ile başlayan 18. ve 19. yüzyıllarda amerikan bağımsızlık bildirgesi ve fransız insan ve yurttaşlık hakları bildirgesi'nde gelişim göstererek ilk modern örneğine anglo-sakson dünyanın 'uzak' parçalarından biri olan yeni zelanda'da 1893'te kadınların da oy vererek katıldığı seçimlere rastlanır. 

kısa tarihsel hatırlatmanın perspektifiyle yakın döneme bakıldığında neler görülebileceğine bakalım: 1982 anayasası ile yönetilen, siyasi partiler kanunu değiştirmeyen, %10 seçim barajını kaldırmayan, bütün belediye başkanı adaylarının ve milletvekili adaylarının genel merkez (siz, genel başkan diye anlayın) tarafından belirlendiği bir siyasi iklimde oy vermek, "bu" düzeni evetlemektir... bu düzeni evetlemiyorum... dışsal müdahaleler olmasaydı 90 yıllık cumhuriyet tarihinde şu ya da bu biçimde hayat kendi dinamiğini elbet bulacaktı. hayat, ancak düzen içinde varlık bulabilir, düzensizlik sürdürülebilir bir olgu değildir. 

mevcut, sürdürülebilir görülmeyen, kimilerince iflas ettiği devlet, kurumsal anlamda dimdik ayaktadır. "suriye savaşı" ile ilgili sızdırılan bilgiler, dinlemeler, devlet aklının her şeyin farkında olduğunun işaretidir. görülen ya da olduğu söylenen sorunlar, merkezdeki "leviathan"ın çeperindedir. sorun, çeper değildir. akp ve karşıtlarını birleştiren de çeperle uğraşmalarıdır. lakin bu tutumların problem çözmekten uzak olduğu kanaatindeyim... 'çözerken' başka problemler yaratmaya gebedir... doğabilecek sorunları görmenin ve dillendirmenin entelektüel sorumluluk olduğu kanaatindeyim. umudu besleyen sorumluluktur, hayata dair sorumluluk. bir annenin, öğretmenin, soframıza gelen sebze-meyveyi taşıyan kamyon şoförünün... sorumluluğudur hayatı var eden. işte entelektüel sorumluluk da "parrhesia"dır, yani "hakikati söylemek"tir. "umut, en son kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır." dese de nietzche, suni taraflar arasında salınmadan umut etmektir hayat. bilgi yerine, sıklıkla, mitlerle, fantezilerle hareket ederek akıl yürütmeler yapılır. ulaşılan 'sonuç' baz alınarak inşa edilir hayat. bilgi üzerine inşa edilmeyen hayat, yarım bile değildir. işte adorno'nun "yanlış hayat, doğru yaşanmaz." sözü, bir anlamda budur. parrhesia, taraf(ı) olduğunuz kampa göre değişemez. aynaya bakalım... çakma sahtelik üzerine kurulu olan maneviyatla yüzleşme zamanı... sahi, eksik ya da yanlış olan ne(dir)? parrhesia'yı eğip bükmek olmasın? o halde "kral çıplak!" demek zamanı değil midir?  

cumhuriyet, vadesini doldurmuştur. akp'ye bu anlamda destek verilebilir(di), ki verildi de ama akp'nin devleti, kaosun ardından düzeni doğuracak bir yapı değildir. düzen, ortak akıl ile üretilebilir(di) ama olmadı, olamazdı da çünkü ajandasında demokrasi olmayan, taşra oportünizmiyle, ortadoğulu neoliberal modelle hareket eden sözüm ona sünni müslüman milliyetçisi taşeron müteahhit siyasi kavrayışla olamazdı, olmadı da...

menderes'i 'demokrasi şehidi' ilan eden, tarihsel bilgi ve bellekten yoksun ideolojik kavrayış mide bulantısından ziyade zihinsel bulantıya neden olur. milli irade kavramını patolojikleştirip üzerine siyasi kimlik inşa etmeye çalışan oksimoron hibrit siyasi 'kültür'den yaşam doğmaz. dünyada her şeyin bir tarihi var, varlığınızı belirleyen tarihsel mana dışına çıkamazsınız, tarihsel bilinci kuşatan ihmal ettiğiniz işte bu bellektir biraz da. 

türkiye'de hiçbir şey olduğu şey değildir. o nedenle algı da olanaksızlaşır. 30 mart'ta başlayıp cumhurbaşkanlığı (cumhurbaşkanını 'halk' seçecek ama henüz yasal düzenlemeleri yapılmış değil, kurumsal yapılanması, içtihadı oluşmamış, 'yapılanma', patolojiyi olağanlaştıran uygulamalara gebedir.) ve genel seçimlerle devam edecek seçim maratonunun her yanı patolojidir. kavramsal anlamda demokrasinin bir aracı olarak konumlandırılıp içeriklendirilen seçim ya da türkiye'de seçim(ler), pek çok açıdan "seçim" değildir. bu nedenle oy kullanmayı, bu kirli, kanla beslenen, ırkçı, mezhepçi, bölgeci, cinsiyetçi vb. problem çözme kabiliyetinden uzak, hatta bilakis sorunları bile derinleştiremeyen, mevcudu muhafaza eden tutumları evetlemeyi, artık replikadan bile uzak bu arkaik oyunda rol oynamayı reddediyorum. çünkü: 
a. kaosa mani olmanın düzeni geçiktireceğini, hastalıklı yapının kurumlaşmasına neden olacağını söyler fizik.
b. seçimlerin ontolojisinin iki kez kaydırılması nedeniyle yapılanın seçimden uzak olduğunu düşündürür felsefe.
c. mevcut siyasi partiler yasasının dikey örgütlenme esasıyla iş gördüğünü, siyasi partilerin halktan toplanan vergilerce fonlandığını gösterir ekonomi politik. 
d. bırakın modernizmi post-modernist dönemim ötesini yaşadığımız bir dönemde modernist seçim yönteminin ya da biçiminin mevcut sorunları çözme yeteneğini -arkaik olması nedeniyle- taşımadığını yazar tarih.
e. ötekileştirici dilin sorunları çözmekten uzak, kavgacı bir ortamda safları derinleştirmenin, mevcut hastalıklı yapıyı evetlemek, ona hizmet etmek olduğunu konuşur dil. 

sonuç
seçimlerin ontolojisi, önce demokrasinin özüne, ardından yargının özüne kaydırılmıştır; oysa ikisi de değildir. o halde ontolojik anlamda yapılan seçim değildir; o halde bugün yapılmakta olan seçim, fonuna taşeron müteahhide ihale edilen sahne tasarımını alan bir tiyatrodan ibarettir. 

yazıyı, gezi sürecinde 'sayın' başbakan'a yazdığım, okumadığını, okusa bile dikkate almadığını bildiğim yazıdan bir pasajla bitirelim; çağrım, gücü temsil eden, güce sahip olduğu yanılsamasıyla nefes alan herkesedir: 
"gelin, inatlaşmayı bırakalım. ben, güçlü türkiye istemiyorum, huzur ve refah içinde yaşayan mutlu insanların yaşadığı bir ülke istiyorum. güç, ona sahip olan için de çevre için de bir tür frankenstein olarak barışa, huzura, feraha ve bunların sonucu olan mutluluğa tehdittir. iktidar, dipsiz bir kuyudur; besledikçe daha fazla beslenmek ister. “güçlü türkiye!” talebinin sonu yoktur. gelin, damarlarımıza her gün zerk edilen güç zehrini boşaltalım. büyük bir çıbana dönüşen bu söylemin içindeki irinin antibiyotiği diyalog. bakın, toplumun ateşini yükseltiyor bu çıban. irini atınca nasıl rahatlayacağız. siz, temsil ettiğiniz -sahip olduğunuz demiyorum, çünkü iktidar, özü gereği yalnızca temsil edilebilir- güç nedeniyle irini boşaltabilirsiniz. boşaltmadığınız taktirde yüksek ateşten rasyonalitemizi yitireceğiz hep birlikte." http://vmetinbayrak.blogspot.com.tr/2013/06/guclu-degil-mutlu-bir-dunya-istiyorum.html 
bırakın da turkos, nihai olmayan şeklini alsın, kaos nefes alsın... alsın ki düzene galebe çalabilsin...

"gezi'ye selam!" diyeceğim ama sandığa gitmemiştir. sakallı celal'in geçen yüzyılda söylediği seyahatinize devam... oy vermeye devam...

v. metin bayrak
30 mart 2014'memleketiniz

25 Mart 2014 Salı

'birleşme' üzerine

gündelik siyasetin dışında olmak için oruca başladım ama öyle şeylere tanık oluyor ki insan, hani "taş olsa çatlar" sözündeki durum... bugün sosyal medyaya şöyle bir göz atarken rastladım... listeyi tek tek inceledim. yazıya başlarken sevdiğim ama bir türlü tam hatırlayamadığım bir söz vardı; onu ararken iki söze rastladım: 
"politika, insanları, kendilerini ilgilendiren meselelerle uğraşmaktan alıkoyma sanatıdır." paul valery 
"politikacılar, bebek bezlerine benzerler; değiştirilmezlerse kokmaya başlarlar." atakan korkmaz.

şimdi, iki söz de erdoğan'ın ustalığını teyit ediyor... erdoğan, tek başına sadece içeride değil dışarıda da gündemi belirme gücüne sahip bir siyasi aktör... pazar günü kısa bir süreliğine ziyaret ettiğim "yeniden milli irade mitingi"nde tanık olduğum kitlenin tapınırcasına vecd haliyle özdeşleştiği tanrısal bir figür... o, şimdiden insan ötesi bir varlığa dönüşmüş durumda... muhalefet, sadece erdoğan'dan söz ediyor... muhalefetin de varlık koşulu erdoğan... erdoğan'ın gitmesi demek, muhalefetin nefessiz kalması demek bir bakıma... taraflar, sürekli mideye çalışan boksörler gibi ya da belden aşağı çalışıyorlar... seviye, dışarının bir tür aynası... seviye, siyasetin, türkiye coğrafyasındaki hali, abraham lincoln'ü hatırlatıyor... bir konuşmada dile getirdiği "iki şey halkın önünde yapılmaz, çünkü mide bulandırır; birincisi sosis, ikincisi politika." gibi mide bulandırıcı... türkiye'de ortalık yerde yapılıyor... erdoğan'ın sözlerini anıp reklamını yapmak değil bu yazının amacı...

şimdi, yandaki görsele dikkatle bakalım, zaten bu yazıyı okuyanların pek çoğu, günlerdir sosyal medyada binlerce örneğini gördüler... hadi görsel bize neler söylüyor bir bakalım:
yanda gördüğünüz görselde mhp'nin adayında birleşilmesi önerilen 25, chp'nin ise 36, toplamda 61 şehir var... geriye kalan şehir sayısı 20. kalan 20 şehir nerede? orası vatan değil mi?

görselin üzerinde yazan ifade, ayrıca kritiğe şayan:
"BU İŞİN SAĞI SOLU YOK! AKP'YE SANDIKTA DERS VERME ZAMANI!
SÖZ KONUSU VATAN İSE GERİSİ TEFERRUATTIR...

görselde batıdan doğuya uzanan bir türkiye haritası ve iki partinin lideri ve bayrakları... dersimli olan kılıçdaroğlu'nun doğuya konması ya da sağa konması manidar...

2011 seçimlerinde akp ve bdp'nin aldığı oylar, yaklaşık %60... iki parti, vatan düşmanı olarak görülüyor alt metin olarak...


bu "birleşme" türkiye kürdistanı'nı fiilen tanımıyor mu? daha açık yazayım, "birlleşme" dediğiniz ittifak, türkiye'yi bölmüyor mu? iki listede de türkiye kürdistanı'na ait tek şehir yok! alt metne göre demek ki, milliyetçi kanat da bölünmeyi tanımış, tanımaktan öte içselleştirmiş olmuyor mu? 

erdoğan'ın zehirli, çünkü ötekileştirici, ülkesini seven-ülkenin düşmanı kör kategorilere hayatı sıkıştıran, insanları siyah-beyaz kısırlığı içine itip seçeneksizliği bilincine her gün işleyen dilini tekrarlamıyor mu, tekrarladığı ölçüde de ona hizmet etmiyor mu?

trajik olan, recm kültürü... elinde taşla hedef gösterilmesini bekleyen yığınlar toplamıdır türkiye... mazide de farklı değildi... zaman zaman saldırganlığı azar, uzun zamandır okşanıyor... sorun, ne erdoğan ne de muhalefet... sorun, elinde taşla hedef bekleyen milyonlar... deli gibi hedef arayan bu taşlar, ellerden alınabilecek mi, nasıl? 

soruları çoğaltmak olanaklı... cevaplarına gerek yok... cin, şişiden çıktı... hayırlı olsun... dostane bir öneri: "miğfersiz çıkmam abi!" 

v. metin bayrak
25 mart 2014'istanbul, kağıthane

21 Mart 2014 Cuma

politize olmak üzerine

bugün, farsça "yeni gün" anlamına gelen "nevruz" ya da bugünlerdeki haliyle "newroz. aslında yeni bir yılın başlancı... baharın gelmesiyle uyanan doğa, farklı ama yeni yüzünü göstermekte... yeni, umuttur. yeni, gelecektir. oysa, gelecek, çoktan ipotek altına alınmıştır burada. yerleşik iktidar, insanları umut iğdişi etmiştir. toplumsal histeri krizi yaşanmakta... kriz anında ne yeni yıl ne gelecek ne umut ne de bunların toplamı olan hayat kendini gösterebilmekte... hayatsız hayatlar yaşanmakta... bir başka deyişle de çalınmış hayatlar... peki kader midir bu? hiç şüphesiz hayır. yerleşik hastalıklı yapıyı kırmanın, aşmanın, yeniden geleceğe umutla bakmanın -eşyanın tabiatı gereği- sonsuz yolundan biri politize olmak. işte bu yazıda "politize olmak" deyimi, çeşitli kavramsal ayrımlara gidilerek içeriklendirilmeye çalışılarak hipotetik tezler ileri sürülmeye çalışılacaktır. 

siyasetten o kadar uzaklaştırıldı ki ülkede yaşayanlar ve yaşayanlar... kamu yönetiminin belli bir uygulamasını protesto etmek için minibüsünü yakan minibüsçü esnafı "bu bir siyasi eylem değil, hak arama eylemidir."* diyebiliyor. bütün politik enerji, başta futbol olmak üzere çeşitli simgeler üzerinden akıtılıyor... şimdi konuyla ilgili bir başka bağlamda yazılmış "sınıfta günceli konuşmak" başlıklı yazıdan uzun bir alıntı okuyalım: 
"Sınırlarımız 1980 ile öyle bir çizildi ki bütün enerji, neredeyse futbola akıtılmaya başlandı. Futbol, izin verilen bir konu(ydu); bunun dışında hele politik herhangi bir konu ya da sorunsa hemen marjinalize edilird/siniz. Salazar’ın 3F formulü (Fado, Fiesta, Futbol), Türkiye’de arabesk-fantezi-pop müzik, futbol ve din şeklinde tezahür eder. Devlet, topluma bizzat kimlik biçer; bu kimlik: Türk - Sünni İslam sentezidir. Siyasetin alanı iktidarca tanımlanıp sınırlandırılır. Gündem, iktidarca çizilen sınırların içindeki konulardır. Siyaset, hayatın dışına itilir. Devlet, "Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek." dediği iddia edilen tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’da dile gelen ‘hakikat’ ile hareket eder. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, kulüpler ya da kısa bir anlatımla toplumsal, siyasal alan oluşturabilecek her türlü “alan” kapatılır. Toplumsal - siyasal alanın “gaz sıkışması” üretilen müzik, futbol ve cemaatleşme, klikleşme ile alınmaya çalışılır. Kamplaşma alanları bellidir. Kamp(ınız), duruşunuzu, terminolojinizi,  bilincinizi,  davranışlarınızı köklü biçimde belirler. Fakat bunun geriden gelen ama mutlaka gelen kaçınılamaz bir maliyeti vardır: özgürlük.  Özgür olunmayan bir alanda kendini ifade edemez özne. Özgür olunmayan bir yerde sorumluluk da yoktur,  yapılanlarda vicdan da gözetilmez. Hayatın tanımlılıklar içine sıkıştırıldığı,  politikadan yalıtlandığı,  kişilerin kendini ifade araçlarından yoksunlaştırıldığı bir ‘habitat’ içinde nefes alan öznelerin yaşadığı durum engellenmedir. İnsan, kişilik kazanıp bireyleşemez tanımlanan alanlarda. Bunun kaçınılmaz sonucu, saldırganlıktır. Toplumun patlamaya hazır bir bomba olduğunun farklı kesimlerce senelerdir dillendirilmesinin bir nedeni de bu olsa gerek."**
evet politize olmak, olup bitenleri kavramak, dünyaya dair belli bir bakış açısı oluşturmanın yolu, ona dair politik bir tavır oluşturmaktan (da) geçmekte... bu da dünya görüşüyle mümkündür. şüphesiz, bir dünya görüşü, çeşitli felsefelerden, ideolojilerden, dinlerden, hayat görüşlerinden hareket edilerek oluşturulur. bu nedenle konu soruna yaklaşırken çeşitli kavramsal ayrımlar yaparak seçik hale getirilebilir; ardından politize olmak kavramı içeriklendirilerek hayata dair tavır almanın yollarından biri olarak politize olmak temellendirilebilir. temellendirme, önce ideoloji, felsefe, dünya görüşü, hayat görüşü kavramlarını birbirinden ayırıp siyasi olmak nedir sorusuna cevap verilerek; ardından "reductio ad absurdum" yöntemi kullanılarak yapılacaktır. 

felsefe: "belli türden bir sorun ya da soruya dair mantıksal bütünlüğü olan bilgi" olarak tanımlanan insan başarılarından biridir; konu soruna dair tarihsel süreçte filozoflarca farklı yanıtlar verilmiştir; bu nedenle felsefeden değil felsefelerden söz edilebilir. 

ideoloji: dünyaya dair, belli türden bir kuramla mantıksal bütünlüğü olan geniş çerçeveye dayanan siyasi, toplumsal, ekonomik, kültürel ve sanatsal yaklaşım ya da bütüncü kavrayış.

dünya  görüşü: dünyaya dair geliştirilen bakış açısı. dünyanın belli türden kavranışı, dünyaya dair alınan tavır.

hayat görüşü: hayata dair, hayatta kişinin kendini konumlandırdığı, ilişkilerini dayandırdığı normlar ve/veya bulunulan nokta ya da noktalar bütünü. 

siyaset: kamusal alanı mevcut normlara göre işletme; değişen hayata cevap verecek nitelikte düzenlemeler geliştirme sanatı. 

şimdi, konu kavramların hepsi doğrudan ya da dolaylı olarak politik alana dair bir şey söylemektedir. bunlarsız bir hayatın olanağı yoksa, ki yoktur, "insanın, kaçınılmaz biçimde siyasi bir varlıktır ya da özne olduğu" ileri sürülebilir.... hayata dair entelektüel tavır, olmazsa olmaz bir koşul olarak karşımıza çıkmakta. eylemlilikse iki şekilde tezahür etmekte. pasif eylemlilik ve aktif eylemlilik. aktif biçimde politik alanda söz söylemese bile her özne siyaset(in) etkin ve/veya edilgen öznesidir; bu, oyuncular ve seyirciler alegorisiyle de anlatabilir. seyirciler, mücadeleye tanıklık ederler; psikolojik anlamda belli oyunculardan yana tavır alırlar... bu, eşyanın tabiatı gereği böyledir. başka türlüsü söz konusu olmaz. bu nedenle hayat, heidegger'den devşirdiğimiz ifadeyle "her özneyi politik alana fırlatmıştır."

tez:
"özne, politize olan özne, özneleşerek yaşadığı yeri habitatına dönüştürüp yurt sahibi olarak özgürleşir."


temellendirme:

politika, hayattır bir bakıma ve hayat, toplumsal özneler arasında ilişkilerdeki diyalektik ile nefes alır. diyalektiği besleyen özneler, haklar ve özgürlükler alanını genişleterek kamusal alanı çağcıllaştırabilir. kamusal alanın çağcıllaşıp özgürleşmesi ile öznenin özgürleşmesi ve yurda kavuşması eşzamanlı gerçekleşen olgulardır. özgür kişi, zihinsel anlamda nefes darlığı yaşamadan kendini uygun mecralarda ifade etme imkanı bulur. insan, özü gereği, dile ve bilince sahip bir varlıktır. bu nedenle toplumsal alan içinde ilişki ağları içinde bulunan her özne politiktir. tersi, bilinç yoksunluğudur; ki, bu, olanaklı değildir.

yangın var... türkiye'nin şiddet tarihinde, siyasetin dışına itilerek hayata katılımı engellenen insanlar, nefes darlığı çekmekte; bunun yolu, ciğerlere derin derin nefes almak; bu da ancak politize olmakla, hayata aktif bir politik özne olarak katılmakla mümkün. politik özne olmak, 19. y.y. ve sıklıkla 20. y.y.da olduğu gibi şiddet eylemlerinde bulunmak değil artık. direnişin pasif olanına dair ciddi bir kültüre sahip insan türü. şiddete içkin olmayan direnişleri, mücadele dillerini kullanmak, rafineleştirmek için eylemlilikler geliştirmek, yeni binyılla birlikte inşa süreci hızlanan yeni dünyanın çimentosunu insanileştirmekten öte canlılaştırabilir. 

evet, politize olalım, başka türlüsü olmayan, bir anlamda kaçınılmaz olan kimliğimizin farkına varalım... sıkışan hayatın kapısını kelimenin birinci anlamıyla politize olarak aralayabileceğimizin bilinciyle nefes alalım artık birbirinden koparılamayan ve aralarındaki dikotominin sona erdiği toplumsal ve doğal alanda... 

yeni yılı, baharın umuduyla karşılayalım... siyasal-toplumsal-doğal alanın mücadele alanı olduğunu bilerek... biz de birer özne olarak dokunalım o hayata... irademizin etkisinin farkında olarak dokunalım... bizim bilincimizle de şekillensin... tarihin ne bizimle başladığını ne de bizimle biteceğini düşünerek dokunalım... ve şüphesiz hayata güvenelim... şiddeti, savaşı dışlayarak, doğayı araçsallaştırmadan özenle dokunalım... şiddeti, ötekileştirmeyi, hiyerarşik ilişkileri yeniden üreten dili tekrarlamadan... 

newroz piroz be!

v. metin bayrak
21 mart 2014' istanbul, fındıkzade



dipnotlar:
*http://www.radikal.com.tr/turkiye/erdoganin_mitingi_oncesi_alev_alev_protesto-1049256
**Öğretmenler Odası Dergisi'nin 10. sayısı için hazırlanmış "Sınıfta Günceli Konuşmak" başlıklı yazı: http://ogretmenlerodasi.org.tr/sayfa.php?id=149

19 Mart 2014 Çarşamba

savaş seviciliği üzerine lirik bir deneme

çanakkale'de militarizm kurbanlarını saygıyla analım... 
analım... 
anmalıyız... 
anarken osmanlı'nın saldırganlığını da analım... 
savaşa girmek için sivastopol ve odessa'yı almanya'dan devşirdikleri gemi ve personelle baskın yapıp toplarla bombaladığını da analım... 
savaşın yıkıcılığını da analım... 
savaş çığırtkanlığının kan emicilik olduğunu da analım... her zaferin pirus zaferi olduğunu unutmadan analım... 
analım... 
çanakkale'ye zafer demenin kandarlık - kancıllık olduğunu,
savaşı kutsayan, 
savaşı evetleyen 
bir tutum olduğunu unutmadan analım... 
kanla övünmenin patolojisini göz önünde bulundurarak analım...
yaşanmamış hayatlara olan borçlarımızı düşünerek, 

nefes alışlarımızda hissederek analım...
maneviyatı, ölümde aramanın patolojisini düşünerek analım...
savaşı kutsamanın, hayat düşmanlığı demek olduğunu bilerek analım...
analım...
analım...
bensiz, sensiz, bizsiz, onlarsız, ötekisiz... 
analım...
"biz" demenin kan dökmek olduğunu düşünerek analım...
savaşın,
hasada mani, 
yaşamın kürtajı,
tecavüzün 'vatanı',
acının denizi,
sevgi yoksunu...
olduğunu hissederek analım...
yeryüzünden gülmeyi sildiğini...
ihtiraslı südrüklerin felaketi olduğunu...
tarihyazıcıların, iktidarperverlerin putlaştırmalarını ifşa ederek analım... 
aşkla nefes alalım...
dünya barışı için sevişelim... 
daha çok sevişelim...
savaşın aldığı tenlere borçlarımız için de sevişelim...
bonobo şempanzelerine özenelim... 
çatışmaların sevişerek de aşılabileceğini bilerek analım...
sevişerek...

v. metin bayrak

18 mart 2014, denizli


22 Şubat 2014 Cumartesi

ağlayıcı kadınlar ya da 'türk(iye) solu' üzerine

bu yazının amacı ‘türk-kürt-ermeni solu’ ile grek mitolojisinin bir motifi olan ağlayıcı kadınlar arasında kurulan analojiden hareketle hipotetik tezler ileri sürerek mevcut ‘sol’ kavrayışın bir tür ibadet olarak görüldüğünü, teolojik bir kavrayışla (da) beslendiğini temellendirmektir.

öğle yemeği için fındıkzade’den çıktım kocamustafapaşa’ya kadar kış güneşinin insanın içini ısıtan aydınlığında yürüdüm. hdp’nin roboski için düzenlediği bir imza kampanyası ve kampanyayı destekleyen roboski’de hayatını kaybedenleri yaşlarına göre sıralayan katledilenlerin resimlerine baktım… o vakte kadar yaşlarını, sayılarını, nasıl ve ne için öldürüldüklerini bilmeme karşın orada karşımda 14, 16 yaşındaki çocukların fotoğraflarını görünce her biri için ayrı ayrı ağladım… utandım, aldığım nefes boğazımda düğümlendi… tıpkı ali ismail korkmaz’ı kaybettiğimizde yazdığım “19 yaşından büyük herkesin ali ismail’e borcu var…”  gibi, orada, önümde henüz aşkı tatmamış bedenleri taşıyan vesikalıklar karşımdaydı…olay, neresinden bakılırsa bakılsın trajedinin dibiydi… bense ağlıyordum… tıpkı en çok ağladığım, hala ağladığım , her yıl ağladığım madımak gibi, maraş gibi, çorum gibi, gezi gibi, berkin evlan gibi…


ağlarken kendimi, ağlayıcı kadınlar gibi hissettim birden… ağlayıcı kadınlar, lahide gömülen önemli şahsiyetler için törenlerde tutulan ve kendilerine verilen zarif cam şişelere gözyaşlarını akıtmaları istenen yevmiyeciler… benimle ve ‘türk solu’ ya da ‘kürt solu’ ile ilgisi nedir peki?

‘türk solu’ ya da ‘kürt solu’nun bir tür oksimoron olduğunu düşünürüm… bir şey sol ise onun türklüğünden ya da kürtlüğününden, ermeniliğinden söz edilemez. sol ya da solda olmak, iktidarca belirlenmiş, tanımlanmış kategorilerden sıyrılmak ya da onlara hapsolmamak olduğu kadar iktidarca üretilen ve kullanılan bu “dil”e teslim olmamaktır da.

“devrim şehitleri” deyimi, bir başka oksimoron olarak karşımıza çıkıyor… devrimcilik, sol ile özdeşleşmiş bir ifade. hoş, solda olmayan siyasi motifler için de kullanılıyor mesela iran devrimi gibi. fakat şehitlik, dinsel yoğunluğu olan, din için ölmeyi anlatan bir deyim. oysa sol için ya da devrim için hayatını kaybeden öbür dünya değil burası için ölmüştür… devrim şehitleri ifadesi, oksimoron olduğun kadar toplumsal bilincin teolojiyle harmanlanmış ideolojik tezahürü bakımından da manidardır.

‘türk solu’ senelerdir, kızıldere, 1977 taksim 1 mayıs… her yıl takvim günlerinde yapılan anmalar… ‘türk solu’nun trajedi pornografisi gibi gelir bana. ‘türk solu’, biraz da bu trajedilerden beslenir; o nedenle de şehit deyimini kullanır. neredeyse 40 yıldır benimsenen bu şehitlik deyimi, olgunun kavranmasında oldukça manidardır bana göre.

acı, yas, ölüm, ‘türk solu’ değil ama türkiye solu tarafından maneviyatının temelini oluşturan bir “simge” olarak görülmektedir. acıyla, ölümle, yasla kurulan türkiye solunun bilincinin çimentosu trajedidir. kan, katliam trajedisini, teolojik bir kavrayışla “şehitlik” mertebesiyle temellendirerek idelojinin perspektifini “bu dünya”dan yani olanaklı dünyadan “öbür dünyaya” yani metafiziğe kaydırmaktadır. olanaklı dünyadan metafiziğe kaydırılan bakış, bilgi yerine inançla yaşar… türkiye solu, bir bakıma inançla hareket ettiğinden değişime karşı direnç gösterir… değişim karşısındaki tutumu muhafazakarlığı aşıp mutaasıplığa evrilir… mutaasıp olan da sol değildir… o halde türkiye solu, sol değildir… nihayetinde türk(iye) solunun ideolojisi teolojiktir...

v. metin bayrak
22 şubat 2014, kağıthane, istanbul

15 Şubat 2014 Cumartesi

Veganlık, Şiddet(sizlik) ve Vicdani Ret Üzerine


Veganlık, Şiddet(sizlik) ve Vicdani Ret*

"Şiddet, öfkeyle zehirlenmiş ruhun afyonudur."



Konuşmamı, 100. yılında olduğumuz I. Dünya Savaşı ya da Büyük Paylaşım’da savaşmayı reddeden İngiliz, Alman, Osmanlı… gençlerinin aşkla yeterince beslenmeyen hatıralarına ama daha çok Roma’ya direnmiş ve savaşmayı reddetmiş Maximilian’a, I. Dünya Savaşı’nda savaşmayı reddederek idam edilen, akıl hastanelerine kapatılan ama 1916’dan itibaren “vicdani ret”in dini nedenlerle askere gitmek istemeyenler için bir hak olarak tanınmasını başta İngiltere, Anglo-Amerikan ve Kuzey Avrupa ülkelerinde sağlayan gençlere, Türkiye’nin gırtlağına kadar militarizme gömüldüğü ve iç savaş yaşadığı günlerde Sokak Dergisi’nin kampanyasıyla vicdani retlerini açıklayan Tayfun Gönül ve Vedat Zencir’e, bürokrasi içinde hakları gasp edilen, sivil ölüme terk edilen devlet denilen “işkenceci” aygıt tarafından hayatları çalınan tüm vicdani retcilere ithaf ediyorum. Onları saygıyla anıyorum.

Bugün burada “şiddet”in kaçınılmaz olmadığını, şiddetsiz de yaşanabileceğini, şiddetin diline hapsolmayan bir hayatın mümkün olduğunu göstermeye çalışacağım. Tezlerimi de çeşitli bilgilerle temellendirmeye gayret edeceğim.



Akış planı giriş, beş ayrı bölüm ve bir sonuç niyetine sonuçtan oluşmakta
  • Giriş / Şiddet üzerine raslamsal düşünme denemesi
  • Atölye
  • Şiddet ve ilgili kavramların etimolojik anlamları
  • Şiddet, ‘ailesi’ ve çeşitli sorular
  • Şiddete yönelik antropolojik, psikanalitik ve politik psikolojik açıklama denemesi
  • Şiddet üzerine raslamsal düşünce kırıntıları ve hipotetik tezler
  • Sonuç niyetine: Yeni bir vicdani ret tanımı denemesi ve yeni ithaf

Giriş
Şiddet üzerine raslamsal düşünme denemesi
Mimar Luis Kahn, yapıları için “Ben, biçim üretirim, simge kullanmam; hayat, onu simgeleştirir ya da simgeleştirmez.” der. Her bir yaklaşım bir modele dönüşme iddiasıyla yola çıkar ama hayat, bazılarını simgeleştirir ve simgeleşenler üzerine de hayat inşa edilir.
Neden raslamsal, çünkü hayatı donduramazsınız, o devingendir. Şimdi söylediğim her şey, canlı, tıpkı virüsler gibi, zihninizdeki sinapsları uyaracak, yeni bağlantılar kurulmasına neden olacak. Her birimizde farklı, sonsuz çeşitlilikte bağlantılar kurulacak. Simgeler, sınırlar çizmektir beyhude olduğunu bile bile tıpkı fani insanın ölümsüzlüğü arzulaması gibi.
Neden deneme, çünkü akademik anlamda Kantvari düşünmedim ama Aristotelesçe bir derleme yaptım. Derlerken Zeus’un kızı Demeter ile Hermes’in oğlu Pan benimleydi.
Bugün, bir anlamda doğasallığı felsefe ve din tarafından iğdiş edilen, üzerine akıl toprağı olarak atılan şiddetin diliyle zehirlenen insanın başka bir dilinin olduğunu ifşa etmeyi deneyeceğim.

I. Bölüm
Atölye
Şimdi her birimiz şiddet ile ilgili beş kavram, imge, nesne vb. düşünelim. 1’ içinde neler geldi aklınıza hemen size dağıtılan kağıtlara yazın lütfen.
Toplam kaç kavram dile gelmiş, bunların içinde arzu edilen, “iyi” ya da "arzu edilir" olanların oranı nedir?
Şimdi şiddet ile ilgili sorular düşünelim. Hepimiz, en az bir soru sormaya çalışalım.
Sorulardaki ortak noktalar var mı? Varsa nedir?

II. Bölüm
Şiddet ve ilgili kavramların etimolojik anlamları
"Her tanım tehlikelidir."  (Omnis defmitio periculosa) Latin Atasözü

TDK SÖZLÜK - Şiddet
1 .     Bir hareketin, bir gücün derecesi, yeğinlik, sertlik.
2 .     Hız.
3 .     Bir hareketten doğan güç:
      "Rüzgârın şiddeti."- .
4 .     Karşıt görüşte olanlara kaba kuvvet kullanma.
5 .   mecaz  Kaba güç.
6 .   mecaz  Duygu veya davranışta aşırılık.

NİŞANYAN – Şiddet ~ Ar şiddat شدّة [#şdd msd.] sertlik, katılık, yoğunluk < Arşadda شدّ sert ve katı idi, sertleşti, gerdi, kastı
● İng violence karşılığı kullanımı 1980 sonrasına aittir.
EŞKÖKENLİLER:
Ar #şdd: şedde, şedit, şiddet
Canlı varlıklara karşı meşru olmayan güç kullanımı (İng. violence karşılığı)  
NİŞANYAN - Dehşet
~ Ar dahşat دهشة [#dhş mr.] şaşkınlık, hayret, ani ve şiddetli korku< Ar dahişa دهش şaşkınlık ve hayrete kapıldı, korktu
EŞKÖKENLİLER:
Ar #dhş: dehşet, dehşetengiz, müthiş, tedhiş  

NİŞANYAN - Korkmak
ETü korı- korumak, saklamak +Ik- → koru-
● Karş. Moğ korguda- (sığınmak, saklanmak) < korı-(kuşatmak, kapamak, hapsetmek).

NİŞANYAN - Terör
~ Fr terreur 1. büyük korku, dehşet, 2. korku ve yıldırmaya dayalı hükümet şekli ~ Lat terror titreme, korku (< Lat terrere titremek, korkmak ) << HAvr*ters-os < HAvr *tres- a.a.
● Siyasi anlamda ilk kez 1789 Fransız devriminde Montagnard'ların kurduğu korku rejimi için kullanılmıştır. ● Aynı kökten Fa tarsīdan, Kürttirsīn (korkmak).
EŞKÖKENLİLER: Lat terrere: terör / Kürt tirsin: tırs- / Fa tarsīdan: metris

ÖZÖN - Terör
1961’de “büyük korku, yılgınlık” olarak tanımlarken 1970’lerde “yıldırmayı amaçlayan şiddet eylemi” diye tanımlar.

NİŞANYAN - Zulüm
~ Ar ẓulm ظلم [#ẓlm msd.] a.a. < Ar ẓalama ظلم zorbalık etti, hak ve adalete aykırı davrandı = Ar ẓulmat ظلمة kararma, karanlık (= Akad ṣulmu siyah= Akad ṣalāmu karanlık olma )
EŞKÖKENLİLER:
Ar #ẓlm: mazlum, mezalim, zalim, zulmet, zulüm

NİŞANYAN - Zorba
~? Fa zōrbāz زورباز kuvvet gösterisi yapan, ağırlık kaldıran sporcu → zor, +baz
● /z/ sesinin kaybı açıklanmaya muhtaçtır. Ar δurbat (asi, eşkiya, demagog, Tü zürbe) ile bağlantısı açık değildir.
____________
Men xvii zorbā isyancı, eşkiya, kanun tanımayan kimse

III. Bölüm
Şiddet, ‘ailesi’ ve çeşitli sorular
Kavramlar
Fiziksel şiddet, duygusal şiddet, sosyal şiddet, entelektüel şiddet, dilsel şiddet, hareketsel şiddet, ekonomik şiddet, cinsel şiddet, dinsel şiddet, aile şiddeti, şiddet kültürü, sosyolojik, doz, had, haddini bilmek, sınır, hak, haklı, hakkı olmak, meşru, vurma, dövme, yaralama, tekmeleme, dayak, dayak cennetten çıkma, terbiye, eğitim, güç, itaat, sözün dinlenmesi, toplumsal cinsiyet, erkeklik, alkolizm, uyuşturucu maddeler, ataerkil toplum, gerekçe, mazeret, hiyerarşi, toplumsal statü, toplumsal rol, eşitsizlik, ayrıcalık, üstünlük, değer, değersizleştirme, istismar, baskı, aşağılama, kovma, tehdit, kaçırma, zarar verme, küçük düş(ür)me, hakaret, kontrol, el koyma, mahrum etme, sindirme, kurban, kıskançlık, şüphecilik, sorgulama, kendini koruma, hayvanilik, iktidar, güç, uygulama, öfke, pişmanlık, hırs, tavır, terör, namus, töre, ceza...

Sokratik Sorular
  1. Şiddet, insanın hayvansal yönü müdür?
  2. Akıldan yoksun, hesaplamadan yapılan gayri iradi bir şiddetten söz edilebilir mi?
  3. Kendini koruma içgüdüsü ile şiddet aynı kategoride değerlendirebilir mi?
  4. Şiddet eylemine konu olan gerekçe şiddeti meşrulaştırabilir mi?
  5. Şiddet, iktidara neden içkindir?
  6. Hiyerarşik yapılanmanın olmadığı bir yerde şiddet varlık kazanabilir mi?
  7. Kavga, şiddet olarak değerlendirebilir mi?
  8. Şiddet ve itaat arasındaki ilişki hakkında neler söylenebilir?
  9. Şiddet gören neden küçük düştüğünü düşünür?
  10. Şiddet, tamamen sosyolojik bir olgu mudur?
  11. Akıl ve alet yapımı ile şiddet ve dozu artmış mıdır?
  12. Şiddetin yetersizlik ile arasında bir ilişki var mıdır?
  13. Öfke, şiddet uygulayanı affettirebilir mi?
  14. Öfkesiz şiddet olanaklı mıdır?
  15. Öfkesiz, salt rasyonel şiddet olanaklı mıdır?
  16. İşkencecilerin uyguladığı şiddet nasıl değerlendirilebilir?
  17. Şiddet, insanın hedeflerine ulaşmada yalnızca bir araç olarak değerlendirebilir mi?
  18. Şiddet, salt haz kaynağı olabilir mi?
  19. İktidar, neden şiddetle varlık kazanır ve yaşamak için şiddete ihtiyaç duyar?
  20. Gücün ve/veya güçsüzlüğün ifadesi olarak şiddet nedir?

IV. Bölüm
Şiddete yönelik antropolojik, psikanalitik ve politik psikolojik açıklama denemesi
Bir model ya da paradigma olarak savaş
Gündüz Vassaf’a göre kütüphanelerde savaş üzerine binlerce kitap var ama barış dönemini yazan yok oysa yazılmadı,  bilinmiyor.  Oysa türümüzün tarihinde barış dönemleri daha çok. Psikolojide savaş psikolojisi var.  Daha iyi katıl nasıl yetiştiririz ile uğraşıyoruz. Oysa akademik enerjimizi barışa, şiddet dışındaki bir dilin oluşmasına harcamıyoruz. Barışla ilgili çalışmıyoruz...
Bize siyasiler, din adamları savaşın kaçınılmaz olduğunu söylediler. Oysa yalan!
Savaşın kaçınılmaz olduğunu göstermek için iki argüman ileri sürülür:
a. İnsan doğası
Neden olmaksızın savaşan tek tür insan,  insanın kalıtımında saldırganlık var dendi. Oysa Afrika’da antropoloji çalışmaları yapıldı, şempanzeler de savaşıyor, tecavüz ediyor sırf güçlü olmak için fakat  bundan on yıl önce,  bize şempanzeler kadar yakın Bonomo maymunlarında hiç savaş yok.  Herhangi bir gerginlik anında savaşmayıp sevişiyor bütün tür...  Savaş kaçınılmaz tezi yanlış...  İkisine de muktediriz...
b. Kültür
Kimi Güney Amerika yetkililerinden hiç savaş yok… Sorunlarını, çatışmasız biçimde çözme gelenekleri var ve daha da önemlisi bu gelenekleri işletecek iradeleri var.
Türümüz için 1914’e kadar asker, kahramam olmak önemliydi. Tarihçi Eric Hobsbawm, insanlığın en kanlı ve savaşlı dönemi olarak 20. yüzyılı gösterir. Oysa 20. yüzyıl, savaş, kadın, barış, BM vb. pek çok açıdan mazinin paradigmalarının sarsıldığı, yeni bir dünyanın kapısının aralandığı bir dönemdir. Ve şüphesiz bu süreç Occupy Wall Street, Tahrir, Madrid, Sao Paulo, Gezi, Kiev… ile devam etmektedir.  

Antropolojik açıdan şiddet
Şiddet, saldırganlık mıdır?
Şiddet karşılığı olarak “violance”, saldırganlık karşılığı da “aggresion”ın kullanılması, bizde tartışmalarda çok ayrım yapılmasa da psikinalitik anlamda önem arz ediyor. Saldırganlık şiddeti de kapsar; çünkü ‘şiddet – violance’, daha çok insan ilişkileri ortamında ortaya çıkan saldırganlık olarak tarifleniyor. Saldırganlıkta bir amaca yönelik fiziksel veya sözel eylem var. Hayvan davranışları için şiddet terimini kullanmıyoruz. Hayvan davranışları ile uğraşanlar (etolog), bir fiziksel saldırının yanında tavır, ses gibi sinyallerin de agresyonla ilişkili olabileceğini belirtiyor. Örneğin bir kuşun kendi yaşam alanına başka bir kuş ya da canlı  girdiği zaman ötüşüyle ilgili değişiklikler oluyor. Bu bir saldırganlık sinyali. Köpeğin hırlaması v.s. ya da bir insanın yüz ifadesi. Hayvan davranışları ile ilgili yapılan çalışmalar gösteriyor ki, hayvanlar, daha çok yaşam alanlarını korumak, çiftleşmek, liderlik için saldırganlık gösteriyor.

Psikanalitik açıdan şiddet
Şiddet, içgüdü müdür?
Bazı psikanalitik okullar, şiddeti, doğuştan gelen bir içgüdü olarak tanımlıyorlar. Bir grup da bir engelle karşılaştığı zaman kişinin verdiği tepki, ya da doyumu engelleyen unsurlarla baş etme davranışı olarak tanımlıyor. Şiddet davranışının ruhsal enerjisini üreten içgüdüsel, biyolojik süreçler var mutlaka (ölüm içgüdüsü gibi. S. Freud 1920) ama, hayvan saldırganlığından insanın saldırganlığına şiddeti farklılaştıran, insanların engellenmeyle ilgili algılarının son derece farklı olması. İnsan, hayvana göre çok farklı nedenlerle engellenmiş hissedebiliyor kendisini. Yani okulda kendisine düşük not veren bir öğretmeni bıçaklayan öğrenci, hangi tür bir engellenme yaşıyor. Ya da sevdiği kişi “hayır” dediğinde onu öldüren kişideki engellenmişlik duygusunun kökeninde ne var? Bu süreçler hayvanlardan çok farklı...

Politik Psikoloji açısından şiddet
Şiddet, haz üretir mi?
Antropologlar genellikle kolektif özneler tarafından uygulanan şiddet, örgütlenmiş şiddet söz konusu olduğu zaman, bireysel şiddetten farklı olarak, kolektif özneler tarafından uygulanan şiddet söz konusu olduğu zaman insan tarihinin eski zamanlarından beri iki temel form üzerinde duruyorlar. Bu şiddetin en güçlü iki kaynağı olarak birisi iktidar, diğeri cemaat ya da grup dinamiği. İktidar en basit biçimlerinden, modern devlete kadar uzanan tarihsel süreç içerisinde iktidar, bir yandan aslında insanlara onları şiddetten korumayı vaad eden bir yapı. Yani otorite öncelikle insanlara canlarının güvende olmasını garanti etmek iddiasıyla kendini kurumlaştırıyor. Onları şiddetten koruma, onları bir düzen altında barış içinde yaşatmak vaadiyle kendini kurumlaştıran bir yapı iktidar. Ama bunu da şiddeti yoğunlaştırarak yapıyor. Şiddeti giderek tarih içinde tekelleştirerek yapıyor. Tek tek şiddetin failleri karşısında üzerinde daha güçlü bir şiddet yapısı bir denetim oluşturarak yapıyor. Kendisi dolayısıyla en büyük, en örgütlü şiddet kaynağına dönüşüyor. Bu, devlete kadar serpilen biçimleri ile iktidar, otorite. Şiddet, Tanıl Bora’ya göre, güç fantezilerine karşılık veren bir eylemdir.  Şiddet uygulayan insanın kendiyle bir olduğunu bütün kısıtlardan kurtulduğunu ve kendisini çok güçlü, çok muktedir hissettiğini, bunun böyle bir haz ürettiğini ileri sürüyor. Bu konuda Serol Tebe’in, Nazilerin acı veren asker eğitimlerinin, bir süre sonra haz vermeye başladığını tespit eden çalışmalarına bakılabilir.

V. Bölüm
Şiddet üzerine raslamsal düşünce kırıntıları ve hipotetik tezler
Etik, egemen ahlakının kurbanıdır.
İbranice'den gelen Tora/Tevrat, Moğolca'dan Tör/Devlet Türkçe'ye 'Töre' olarak yerleşir. Namus, nomostan gelir. Kökü Yunanca nema'dır. Erkeğin sahip olduğu otlak alan ve otlayan hayvanlar anlamında. Kelimelerin kökeninde kural, kanun ve sahiplenmek var.
"Töre kelimesi, Türkçe'ye iki yerden geçmiştir. Bir tanesi, eski İbranice'den. Töre, tora, yani, 'Tevrat' anlamındadır. Tevrat'ın da kelime anlamı, yazılı olmayan kanun, kural. O kadar önemli bir kural ki, yazılmasına gerek kalmayan önemli kanun, kural anlamındadır.
İkincisi, tör'dür. Tör de eski Moğolca'dan Türkçeye gelmiştir. Tör, Moğolca'da 'devlet' demek. Şu anki kullanımı ya devlet olarak, ya da devletin kanunları olarak kullanılıyor.
'Namus' ise, nomos'tan gelmiştir. Biz Arapça veya Farsça'dan aldığımızı düşünüyoruz. Araplar ve Farslar da eski Yunanlılardan almıştır.
'Nomos' kelimesi, iktidar, kanun, kural anlamındadır. İsim anlamına gelen “nomoi” de aynı kelimeden gelir.

Şiddet, çaresizliğin tezahürüdür.
Şiddet, şiddeti uygulayanın zavallı olduğunun alalanmasıdır. Bu, en çok erkeğin kıskançlık ya da bir başka nedenden ötürü kadına uyguladığı şiddette görülebilir. Şiddet, güç ile uygulanan ama güçsüzlüğü ifade eden bir olgudur.

Şiddet, iktidara içkindir.
Şiddet, iktidara içkindir. İktidar hiyerarşiye. Şiddet, dile hapsolmuş öznelerin kavrayışındadır. Şiddet, dile hapsolmuş öznenin bir olgu durumunu rasyonel biçimde analiz etmesi sonucu iradi olarak –tam bir rasyonalite içinde- uyguladığı ve taraflarca ‘meşru’ görülen bir olgudur. İktidara ve onun uzantısı olan ideolojik araçlara rıza gösteren, boyun eğen özne, kendine uygulanan şiddeti örtük biçimde onaylamaktadır. Bu olguya en çok şiddetli şiddet gören kadınlarda ve ergenlerde rastlanır. Çünkü kadın, şiddet görse de bir erkeğin koruyucusu tarafından “sahipli” biçimde yaşamaktan feragat etmemekte. Bir tür “maliyet fayda” analizi ile gördüğü şiddete izin vermekte, hatta bunu onaylamaktadır.
İnsanlar (ve tabii ki toplumlar) arası şiddet, servet, iktidar ve prestij kaynaklarının edimiyle bağlantılı gözükmektedir. Bu motif, yaramazlık eden çocuğunu terbiye etmek için ona dayak atan anneden (otoritesini kabul ettirmek) doğanın bereketini güvence altına almak için her yıl yirmi bin bebeği kurban eden Azteklere (geçim kaynaklarının süregenliğini sağlamak); toplumu içerisinde, gövdesindeki yara-bere izleri kadar prestij kazanan Yanomamo erkeğinden (prestij edimi) isyancı köleleri sıra sıra çarmıha geren Roma İmparatorluğu’na (siyasal iktidarın muhafazası); pek çok devletin bir yönetim aracı olarak sistemli işkenceye başvurmasından, 11 Eylül saldırısının ardından, sonradan ortaya çıkacağı üzere bu ülkenin “terör”ü desteklediği ya da nükleer silah imal etmeye teşebbüs ettiğine dair hiçbir somut kanıta dayanmadan Irak’ı işgal eden Bush yönetimine (stratejik enerji kaynaklarını ele geçirmek) dek şiddetin alabileceği sonsuz biçimlenişlerin ortak paydasını oluşturmaktadır.

Şiddet, ötekileştirilen simgeler üzerinden meşrulaştırılır.
Öldürmeden önce Boşnak tutsakların sırtlarına haç işaretleri kazıyan, kız çocuklarına babalarının gözü önünde topluca tecavüz eden, babalarla oğulları livata ilişkisine zorlayan Sırp soykırımcıların ve Ruanda kırsalında Tutsi avına çıkan kazmalı, kürekli, baltalı, oraklı Hutu köylülerinin davranışlarının kana susamış içgüdülerin zincirden boşanmasından çok, etnik sınırları kurbanların bedenleri üzerinde çizmeye, “biz” ile “ötekiler” arasındaki ayrım hattını vurgulamaya yönelik, kültürel olarak koşullanmış edimler olduğunu göstermeye çalışmaktadır (Fujii). Üstelik bu vurgusunda da yalnız değil. Semiyoloji (göstergebilim) odaklı çağdaş antropoloji, onun bu saptamalarına arka çıkıyor. “Bir kendilik, karşısında yıkıcı şiddetin harekete geçirileceği bir ötekini tanımlamakla, -inkâr edeceğinin inkârı aracılığıyla- savunmak için savaştığının ne olduğunu kavrar,” diyor örneğin, Bowman (2001).

Şiddet, rasyonalizasyonun açtığı oportünist yoldan gider.
Hayatında daha önce tavuk kesmemiş insanları birer ölüm makinesine dönüştürebilen soykırım, katliam ve savaş gibi olayları anlayabiliriz. Antropolojinin yerel(ci) bakışı, bu tip kırımlara katılan sıradan insanların hiç de devlet yöneticilerinin (ya da cemaat önderlerinin) kendilerine sunduğu “ulvî” amaçlar doğrultusunda harekete geçmeyebileceğini göstermede yararlı olabilir. Örneğin yerelinde Kurtuluş Savaşı, “vatanı kurtarmak” amacıyla değil, toprağını, ailesini, evini yani geçim kaynağını ve prestijini savunmak üzere harekete geçen insanların bir etkinliğidir. Kürt köylüleri Ermenileri, “Osmanlı devletini arkadan vurdukları” için değil, topraklarını ve mülklerini ele geçirmek amacıyla katletmişlerdir. İyi bakıldığında, yakın tarihimizdeki Maraş, Çorum gibi katliamların gerisinde, Alevîlerin “Rafızi-sapkın” oldukları ya da “mum söndü” ayinleri düzenlediklerine ilişkin inanışlardan ziyade, onların ticaret yaşamındaki başarıları ve aralarındaki dayanışma karşısında rekabet etmede güçlük çeken Sünni esnafın kaygıları seçilmektedir. Tıpkı 1950’lerde Nijerya’yı kasıp kavuran “cadı avları”nın gerisinde, kakao ekiminden zenginleşen kadın tacirlere “hadlerini bildirme”ye kararlı erkek tacirlerin desteğinin bulunduğu gibi (Bowen).

Hukuk, egemenin söylemsel şiddet aracıdır.
Thraymakhos, “Adalet, güçlünün işine gelendir.” sözüyle hukuk ve iktidarı, adalet bağlamında görünür kılar. Günümüz dünyasında şiddeti anlamlandıran, tanımlayan, tavsif eden tek kültürel buyrultu, kapitalizminki… Küreselleşme, tüm yeryüzünü nüfuz alanına dönüştürmek gibi bir içsel zorunluluğa sahip olduğu ölçüde, dünya farklılıklarını tesviye ederken, şiddetin olası kaynaklarını tektipleştirip yoksulluk ve yoksunlaşma koşullarıyla bağlantılandırıyor. Ve kapitalist egemenler, yani devletler ve ekonomik oligarşiler şiddeti “terör” ya da “adi suç” olarak yeniden tanımlarken (söylem), onu gidermeyi değil “cezalandırmayı” öngörüyorlar (edim); yani aynı zamanda “yalıtlayarak” sisteme ve egemenlere zarar vermesini engellemeyi…

Şiddet, şiddeti uygulayanın onurunu zedeler.
Acı vermeyen şiddet olanaklı mıdır? Şiddet ve acı (ruhsal – bedensel) ayrılabilir mi? Şiddeti, neden insanın onuruna yönelik bir eylem olarak anlamak eğilimindeyizdir? Burada onurdan anlaşılan nedir? Onuru zedelenen aslında şiddeti uygulayan değil midir? (İ. Kuçuradi) Şiddet gören, şiddet görmeyi tercih etmemiştir ama şiddeti uygulayan “cellat” statüsünde de olsa şiddet(i) uygulamayı tercih eder. Aslında asıl şiddet, şiddet uygulamayı seçenin iradesi üzerinde varlık kazanan devletin ideolojik aygıtının ‘cellat’ın bedeni ve/veya ruhunda nesnelleşmesidir.

Şiddetin kaynağı toplumsal bilinçtir.
Şiddet uygulayan otorite (anne – baba, öğretmen, komutan vb.) yasaların ve toplumun kendine verdiği “imkan”ı hayata geçirir. Aslında bir anlamda uygulayıcısıdır. Şiddeti üreten toplumsal bilinçtir. Şiddetle mücadele, kişilere değil toplumsal bilince yönelik olunca anlamlıdır. Şiddet, bireyin özneleşme ya da kişileşme sürecinde bilinç varlığına dönüşen ve iktidarca giydirilen kişinin bilincine sinmiştir. Şiddet, bu anlamda sosyolojik, kültürel bir olgudur da.

Eğitim, şiddet yollarından biridir.
Eğitimin ve toplumun diğer kurumlarının şiddeti bir araç olarak kullandığı dönemler olmuştur ve halen çeşitli yerlerde kullanılmaktadır. Günümüzde fiziksel şiddet, göreli olarak sona ermiş yani okullarda, evlerde ve kışlada) ama akademik şiddet, dozu aratarak devam etmektedir. Eğitim, iktidarın önemli bir ideolojik aracı olarak çerçevesi içine soktuğu özneleri her zaman eğip bükmüştür. Bugün, Zeitgeist’ın da etkisi ile görünen şiddet değil ama görünmez şiddet tüm alanı kaplamaktadır. Bunun en somut ve güncel örneği olarak mobbing düşünülebilir.

Şiddet, ihtiyaca dönüşür.
Şiddeti, iktidardan, iktidarı devletin ideolojik aygıtlarından ayıramayız. Eğitim şiddeti, hayatı her alanda tanımlayarak bireyi kuşatır. Şiddet, öğrenilir. Maruz kalınan şiddet, bir süre sonra ihtiyaca dönüşür. Örnek: Nazi askerlerinin acıya ihtiyaç duymaları.

Şiddet, modern insan bilincinin çimentosudur.
Günümüz modern insanı, her anlamda aşırı uyarılmalar (görsel, işitsel, beslenme, etkinlik vb.) yaşamaktadır; bu, bireyi bedensel ve ruhsal anlamda yeniden inşa edip yapılandırmaktadır. Yapılanmayı besleyen şiddet, bilincin çimentosuna dönüşür.

Şiddet, arınmadır.
Şiddet içeren filmler ve oyunların bir fantezinin ötesinde toplumda karşılık bulur. Bu olgu, şiddetin, insanın varoluşunda ya da naturasındaki şiddete olan eğilimini okşamasına bağlanabilir. İnsan, toplumca kabul edilebilir mecralara şiddete olan eğilimini akıtır. Şiddetin estetize edilmesi ve oyunlaştırılması, bir tür bireysel ve toplumsal arınma (katharsis) olarak okunabilir.

Şiddet, bir iletişim aracı ya da yoludur.
Şiddet, bir iletişim yoludur. Taraflar, iletişir. Şiddet, şiddete taraf olanların şiddet(in) diline vakıf olduğu varsayımından hareket eder. Bir iletişim dili olarak şiddeti bilmeyen ya da kültürel olarak bunu yaşamamış birine uygulanan şiddet, amacına ulaşabilir mi?

Şiddeti besleyen şiddet(in) dilidir.
Hz. İsa, stoacılıktan Hristiyanlık ahlakına evrilen ahlak anlayışını “Size tokat atana öbür yanağınızı çevirin.” diye dillendirir. Bu sözde görünürlük kazanan ahlak anlayışı, şiddetin dilini kabul etmez. Şiddete, kendi dilinde yanıt vermeyerek şiddete son verir. Şiddetin ne denli güçlü olursa olsun hiçbir şekilde şiddet ile sona erdirildiğine tanık olunmamıştır. Şiddette ısrar edilmesi, soruna gösterilen tepkilerin onur ile ilişkilendirilmesidir. Şiddet, taraflar, şiddet dilini kullandığı sürece devam edebilir. Örnek: Pirus Zaferi, Gandi’nin pasifizmi

Şiddet, toplumsallığın tezahürüdür.
Hayvanların kendilerini koruması ile şiddet farklı kategorilerde değerlendirilebilir. Şiddet, insanın içindeki toplumsallığın tezahürüdür. Ataklar şeklinde kendini gösterir. Sonuç olarak genellikle şiddet, kişinin rızasıyla olanaklıdır. Kişinin, sürece iradi olarak müdahale edemediği örnekler de vardır. Bu tür örneklerde kişi, vicdanen kendini suçlamaz, hatta maruz kaldığı şiddet, iradi bir varlık olarak güçlenmesini de sağlayabilir. Siyasi şiddetlerde ve aile içi şiddetlere yaşanan sıklıkla bu tür bir olgudur.

Şiddet, öfkeyle zehirlenmiş ruhun afyonudur.
Şiddet, kaçınılmaz mıdır? Tarafları karşı karşıya getiren sorun her ne olursa olsun insan şiddetten kaçınabilir. Şiddet, sorunları çözümlemediği gibi daha da derinleştirir; çünkü direkt onur ile ilişkilendirilir; bu, öfkeye, kine dönüşür ve ruhun kirlenmesine neden olur. Ruh, arınmak için şiddete ihtiyaç duyar. Ve öfkeyle zehirlenmiş ruhun afyonu şiddettir.

Sonuç niyetine
Yeni bir vicdani ret tanımı denemesi ve yeni ithaf
Farklı da olabilirdik... Hala da olabiliriz. Savaşın kaçınılmaz olduğunu söyleyenlere gülelim ve yalanın değil, statükonun değil, sorun yaratan ve yarattığı sorunları derinleştiren anlayışların değil, barışın, sevginin peşinden gidelim. Bunun için de vicdanen onaylamadığımız herhangi bir şeyi reddedelim. Çünkü insan olmak, insan olmanın gereğini yerine getirmek, seyirci olmamaktır. Bizi yoklayan tanıklıklar, bir tür “kriz anları”dır Heidegger’e göre. İnsan, ancak, bu kriz anlarında göstereceği tepkilerle sürüden ya da herkesten ayrılıp özgürlük alanları ya da nişleri açabilir kendine ve de facto hayata. İnsanın herkes gibi davranması, “recm” anında herkes gibi eline taş alıp iktidarca cezalandırılanı taşlamasıdır. Egemenin gönüllü kolluk kuvveti olmasıdır bir bakıma. Bence vicdani ret, kriz anlarında herkes gibi davranmamaktır.

Konuşmamı, “kriz anları”nda herkes gibi davranıp şiddetin diline, zalimin, zulmün diline teslim olmayıp “sürü”den ayrılmayı göze alanlara yani vicdanen “öyle” davranmayı reddedenlere ithaf ediyorum. Benim nezdimde insanlığı temsil edenler, bu bağlamda, vicdani retciler, hepsini saygıyla anıyorum.

V. Metin Bayrak
14 Şubat 2014’ Kağıthane, İstanbul
* Beyoğlu Muaf Cafe'de 15 Şubat 2014 C.tesi günü 17:00-19:00 arasında yapılan 28. Gezi Parkı Diren Vegan Forumunda yapılan konuşma metnidir.