29 Ekim 2014 Çarşamba

devlet nedir?


devlet nedir?

devlet?
'haklı' savaşlar yapan...

devlet?
güvenliği, refahı için ormanları yakan...

devlet?
dere yataklarını değiştiren...

devlet?
'meşru' şiddet uygulayan...

devlet?
milyonları 'güvenlik'i nedeniyle tehcir eden...

devlet?
sayısız insanı 'politik' nedenlerle katleden...

devlet?
yoz... yozlaşan... yozlaştıran...

devlet?
iktidarla zehirlenmiş hubrislerin suç oyuncağı...

devlet?
hakikatleri perdeleyip tarihi 'baştan'
yazan iktidar aklı...

devlet?
yasal, 'suçsuz', organize seri katil...
devlet?
iğdiş ettiklerinden periyodik övgü alan...
devlet?
'hakikat'i sürekli eğip büken, değiştiren...

devlet?
'hakikat' üreticisi...

devlet?
suç makinesi...

devlet?
adli sicili dipsiz yaratık...

devlet?
zulmü, katliamı, talanı....
alkışlay/t/an...

devlet?
her suçu çete(lik)...
devlet?
tahrik eden mağdur...

devlet?
gözaltı(nda) kayıp insanlar cenneti...

devlet?
gasp...

ta ki 'yeni'si kurulana ve dil / hakikat
hat değiştirene kadar... 

devlet?
gölge etme! edi bese!

"devlet"inize selam...

V. Metin Bayrak
29 Ekim 2014, Çarşamba
Kağıthane - İstanbul



20 Ekim 2014 Pazartesi

Modernist Paradigmanın Sonu: Okullara Veda

Modernist Paradigmanın Sonu: Okullara Veda

İlk söz
İnsan, trajik bir varlıktır; çünkü doğasını kaybetmiştir.


Bu yazı, Öncü Eğitimciler Derneği tarafından süreli olarak yayımlanan Öğretmenler Odası (http://www.ogretmenlerodasi.org.tr/) adlı derginin dosya konusu olarak belirlenen “Öğretmen Yetiştirme”yi irdelemek amacıyla klavyeye alınmış olup eğitime değil okula karşı argümanlar geliştirir; eğitim, tıpkı aile, siyaset, ekonomi, din ve sanat gibi toplumsal bir olgudur ve kurumdur; toplumu olanaklı kılan ya da bir yerdeki topluluğu "toplum" diye adlandırmamızı olanaklı kılan kurumlardır. Kurumlar, birlikte yaşamın kaçınılmaz sonucu olarak (da) telakki edilir. Sorun, insan yavrusunun eğitilmesinde değil, verilen ay ada yapılan eğitimin biçiminde. Burada duvarları yıkılmak istenen bu biçimdir.
İnsan, çeşitli mitolojilerde ve en son İbrahimi dinlerde dile gelen kavrayışı temele alarak evrene "antroposentrik" yani insanmerkezci bakmaya başlar; kendini, diğer canlılardan ayırmak adına birtakım tanımlar geliştirir; nedense bu tanımlar, yaşadığı çağın ruhuna göre (die Zeitgeist) makine, saat, bilgisayar, internet vb. gibi adlarla yapılagelmiştir. "Limitimiz, çağımızdır." sözünde dile gelen hakikatin çok yerinde ifade ettiği üzere okul, çağın bir kurumu olmanın ötesine düşmektedir her geçen gün. İşte bu yazılama da okulun arkaik bir kurum ve eğitim 'çözümü' olduğunu temellendirmek; arkaikliğin doğurduğu birtakım sorunlara dikkat çekmek amacıyla klavyeye alınmıştır. Yani, önce, öğretmenin (de) içinde yer aldığı fon; ardından öğretmenin “nasıl”lığı tartışma konusu yapılacaktır, fondan bağımsız düşünmeden ya da fonu ihmal etmeden.
İnsan doğası -psikanalizin önemli kuramcılarından Lacanca söylendiğinde-, bilincin dışına itilmiş bir varlıktır. İnsan, doğal varlıktan etik varlığa dönüşme sürecinde doğasallığını kaybeder; işte bu nedenle diğer canlı türlerinden daha fazla eğitime ihtiyaç duyar. İçgüdüsel olarak bu "sorun"u çözen canlılarla kıyaslandığında -belki de insan varlığının trajedilerinin altında yatan nedenlerden biri de budur- her girişiminde yeni “sorun”lar yaratır; olgusal farkların başında “sorun yaratma” gelmektedir.
İnsan, öğrenecek; öğrenecek ama nasıl? Karşılaştığı sorunları çözecek ama nasıl? İnsan türünün sorunlara bakışı, yalnızca doğa perspektifinden değildir; ahlak bir diğer perspektiftir ve sıklıkla ikisi çatışır. İnsanın tarihi, bir bakıma bu "çatışma"nın, ikisi arasında “salınma”nın tarihidir de. Eğitim, bu çatışmalara (da) "çözüm" bulmak iddiasında bir kurumdur. Karmaşıklaşan toplumsal yapı nedeniyle sistematik hale gelir, tıpkı küçük bir insan topluluğundaki iktidarın zamanla devletleşmesi gibi.

Diğer canlı türleri gibi insan da varoluşu gereği "öğrenme"yi bir imkan olarak varoluşunda taşır. İndirgeyerek söylendiğinde bütün canlılar öğrenir; ama "doğru" öğrenir; oysa insanın öğrendikleri fazlasıyla konjonktüreldir. Öğrendikleri, sıklıkla, problem çözmekten ziyade problemleri derinleştirir; yani doğasıyla arasındaki makası açar; bu da eğitim kurumunun sürekli "tadil" edilmesinin hem nedeni hem de sonucudur.
Eğitim - İktidar
İnsan türünün eğitim ile iktidar arasındaki ilişkiyi keşfetmesi ne zor olur ne de uzun zaman alır; bu 'ayılma', insanı politik bir özneye dönüştürür; politik özneye dönüşen insan, artık, artık doğal durumla uyum içinde yaşayan bir canlı değildir. Politik özne, “ihtiyaç” yerine “gücü” ikame eder; güç ise -doğası gereği- doğal varlığı zehirler; insan, bir bakıma güç ile zehirlenmiş varlıktır. Politikleşen eğitim, insanı zehirler. İktidar tarafından yapılan keşfin kurbanıdır insan.  Politikleşen eğitimin, doğa içinde var olabilmek gibi bir sorunu artık yoktur; insan, aklıyla, artık o ‘sıradan’ sorunları çoktan geride bırakır; daha ‘büyük’leriyle uğraşır; kralların tanrılaşmaları, bunun, en somut göstergelerindendir. İnsanın tanrılaşması demek, iktidarın dokunulmazlığıdır bir bakıma; kutsal olan aşkındır; faninin zihin duvarlarının dışındadır; erişim alanında değildir; nitelikleri farklıdır; insan, safi fiziksel bir varlıkken iktidar ve temsilcilerinin aşkınlığı metafiziktir. Metafizik alanının aşkınsallığı, varlığına, zaman-dışılık niteliği kazandırır. Zaman ve mekan dışı olansa mutlaktır. İktidarın mutlaklaşması bir bakıma "böyle" de okunabilir. Deyim yerindeyse dogmaya dönüşmüş, fetişleşmiş bir olgudur. Günümüzde, sırasıyla, eğitim-okul-öğrenci/öğretmen, fetişleşen birer olgu olarak düşünülebilir. Tanrıların öldürüldüğü bir çağda yeni fetişlerin -pop yıldızlığı, kariyer, eğitim, para sahibi olma vb.- yaratılması antropolojik anlamda şaşırtıcı olmasa gerek.
Bugün değilse bile -çünkü dünyada böylesi bir trend artık çok romantik bulunmamakta- özellikle 20. y.y.daki eğitimin, "olmazsa olmaz" bir koşul olarak benimsediği biçimsel eğitim ve okul, itibarını her geçen gün yitirmekte. İktidar ve/veya devletle olan birlikteliğin kaçınılmaz sonucu kirlenmektir; hayata düşmanlıktır. Kökeninde doğa olan bir olgunun bu denli zulme dönüşmesi manidardır. Biz, profesyonel eğitimcilerin, "malumun ilamı"nı dillendirmesi, Greklerin diliyle söylersek "parrhesia"dır yani hakikati söylemektir. Okuldaki eğitim, artık zulme dönüşmüş, dizaynındaki kışla ve akıl haftanesinin dayandığı "panopticon" kavramı ve Aulthusser'den hareketle şu söylenebilir: Okul, “devletin ideolojik aygıtı”larından biri haline gelmiştir.  
Yetiştirmek, etkin ve edilgen iki taraf yanında bir sürece içkindir. Modernizmin Descartes tarafından atılan ve merkezine insan aklını koyan kavrayışın kaçınılmaz sonucu olan nesnel akıl, bilimle ve ona yön veren “iktidar aklı” ile hayatın duvarlarını berkitir. Nesnel akıl, kendi kategorilerini rafine hale getirdiği ölçüde hayatla arasındaki duvarın sertliği, kalınlığı ve yüksekliği artar. Bu nedenle önce anarşist bir tutum ile hareket ederek mevcut paradigmayı sarsıcı, duvarları yıkmaya yönelik girişimlerde bulunmak, kirlenmişlikten arınmanın önkoşulu olarak düşünülebilir.
Aday öğretmen
Aday? Eskilerin tabiriyle namzet. Yani asil değil, yani tescillenmiş değil, tescil? Kim tarafından, hangi usul ve içerik kullanılarak yapılır, yapılmakta, yapılacak? Bu ve benzeri sorular, belli bir örgütlenmeye içkindir. O halde burada biçimsel bir yapı söz konusudur. Biçimsel yapılanmanın gerisinde de İktidar! Peki o halde ne yapılabilir? İktidarsız alan, ilişki, kurum, yapı vb. söz konusu değildir; iktidar -büyük harfle olanı değil ama-, “eşyanın tabiatı gereği” vardır, olacaktır da; sorun, iktidarın varlığı değil, onun tasarruf usulu ya da biçimidir. Paradigmayı belirleyen ya da yaratan da bu biçimsel yapıdır. İktidar, ilişki ağındaki öznelerce ya da aktörlerce -insan varlığını aşan, süreç içindeki canlı-cansız bütün varlıklar- paylaşıldığı  oranda zehirlenmeden nefes alabiliriz. İktidarın paylaşılması, hata oranını da minimalize eder hiç şüphesiz. İktidar, bir anlamda ittifaktır da; şimdi, tam bu noktada soru(n), kaçınılmaz biçimde kendini dile getirir:


Soru(n)
Sınıf ya da atölye ya da daha büyük mimari ve kurumsal yapı olan okul nasıl bir biçim içinde varlık kazanırsa doğaya aykırılığı asgarileşip ihmal edilebilir hale gelir?
İktidar alanındaki ilişkiler; özgürce, harici etkilerin minimalize edildiği, rıza temelli bir fon içinde varlık kazandığı koşulda doğaya göreli anlamda yakın bir biçime kavuşabilir. Bunun için iktidarı değil ama İktidarı parçalamak, dağıtmak, atomize haldekileri özellikle patlatmak… yeni paradigmanın oluşumuna olanaklı zemin hazırlayabilir. Ardından, parçalara ayrılmış ya da doğal durumdaki haline rücu etmiş olur. Masa, olabildiğince heterojenleştiği vakit, iktidarın temsilleri arasında olguyla örtüşen ittifaklar(ı) kurmak. Böylece birleşik kaplar misali belli bir yere yığılma ya da birik(tir)me olanağı ortadan kalkmış olur.
Şimdi, aday öğretmenlik statüsüne yeni açılımlar kazandırması beklenen ya da beklendiği varsayılan bu yazı, amac(ın)a cevap veriyor mu? Yazılamanın girişinde dillendirildiği üzere ana resmi çizip öğretmenin içinde yer aldığı resim ve fon, dinamikleriyle, görünür kılınmaya çalışıldı. Şimdi düşünmemizi sürdürelim.
Anarşist aday öğretmen
Aday öğretmenin, alanı her ne olursa olsun göreli süreliğine birkaç farklı coğrafyada “surviver” türü staj ya da kamplarda yatay örgütlenme ilkesinin işletidildiği belli türden bir projenin gerçekleştirildiği kamplara katılması sağlanır. Mesela çok modernist ve bu nedenle de arkaik olan GSB yaz ve sömestre kampları buna örnek olabileceği gibi okul döneminin ilk ve ikinci sömestresinde niş programlar yaratılarak bu ve benzeri etkinliklerin simülasyonlarına olanak sağlanabilir. Aday öğretmen ve de facto öğrenciler ve yöneticiler, olguya, kendilerine ve birlikteliklerinin ürettiği dinamiğe, biçime vb. bakmak imkanı bulabilirler. Aday öğretmen, hedef kitleyi tanımak, problem çözme, örgütlenme, hiyerarşi vb. kavramların modernizm tarafından içeriklendirilmemiş örneklerini tecrübe ederler. Bu farkındalık da eğitim olgusunun bileşenleriyle doğrudan ilişki ve iletişimlerine olanaklı zemin hazırlayacağı varsayılabilir.

Aday öğretmen anaşizmi öğrenmeli ama yaşayarak, ancak o vakit statüko tarafından zehirlenen bilinçlerin panzehiri olabilecek altyapının oluşmasına katkıda bulunabilir. Fakat hiç şüphe yok ki Zeitgeist dediğimiz çağın egemen paradigmasını ya da koltuğunu sarsmak öyle kısa zamanda olmaz; her darbe monolitik yapının çatlamasını ve ardından yarılıp tekil gücünü kaybetmesini hızlandıracaktır. Paradigmayı sarsıcı girişimler, panzehir olabilecek altyapının oluşmasına, ancak, katkıda bulunabilir; yeni paradigmaysa zamanla, zaman -çağla- birlikte varlık kazanabilir.

Modernist Paradigmanın Sonu: Okullara Veda
T. Kuhn, 1962'de yazdığı ve bilimlerin hareketini analiz edip çeşitli yargılar ileri sürerek en rafine haline pozitivizmle gelen nesnel aklın fetişleşip bilimde nesnelleşmesine karşı geliştirdiği argümanları temellendirmek için kullandığı paradigma kavramı, ilerleyen süreçte sosyal bilimlere ve ardından gündelik hayata sirayet eder. Mevcut yapı ya da statüko, bir tür paradigmadır; parçalanması zamanla mümkündür. Mevcut paradigma, olgunun sorunlarını çözmekten uzaklaştığı ölçüde “anomali”ler yani “bunalım”lar yaratır. Eğitim ve okulla ilgili anomali yaşamayan ülke ya da toplum, sanırım, yok. Anomali, devrimin yani paradigma değişikliğinin önkoşuludur, kendisi değildir. Hayat, parçalanan öğelerin kırıntılarından ya da mimari terimlerle ifade etmek gerekirse eski yapının malzemeleri devşirilerek yapılandırılabilir; değilse, antropolojik mirasa rağmen yapılmış olur ve tarih, böylesi romantik girişimler çöplüğüdür bir bakıma.
Paradigmayı parçalamak, devşirme malzemeyle o birimleri bir araya getirmek, örgütsel yapının olanağını yaratıp hayatın o zeminde nasıl şekillenirse şekillensin önceden tasarlananlardan daha rafine olacağının örneği, bilakis yaşamın varlığıdır. İktidar ya da devlet ve kurumları, paradigmayı yıkamaz; hayat, belli bir olgunlaşmanın ardından biçimini kırar ya da mevcut biçime sığmamaya başlar; bu da bir tür anomalidir. Hayatın ürettiği anomalileri okuyabilen kültürler yaşamda ön alabilirler yeni paradigmayı oluşturarak.
 
Aslında aday öğretmenden söz ediyoruz ama bu olgu, yönetim yani politikanın bir yanıdır; yani makro yaklaşımlarla ‘çözülebilecek’ bir sorundur. Yaklaşım her ne olursa olsun, ilksel anlamda, altında “taşıyıcı” olarak olguyla örtüşen, olgunun doğasını ihmal etmeyen, olgunun tarihsel ihtiyaçlarını gören, onunla olabildiğince çakışan ya da örtüşen “fikir” ya da “kuram” yol gösterici olabilir. Bu fikir ya da kuram, belli türden felsefi dayanaklara gereksinim duyar; o felsefe de bir insan tasavvuruna; değilse, Türkiye vb. ülkelerde sıklıkla örneklerine rastlanan “Ben yaptım oldu!”culuktan farkı olmaz; ve Osmanlı Maarif Nazırı Emrullah Efendi’nin şaka amacıyla söylediği iddia edilen “Şu mektepler (okullar) olmasaydı maarifi (eğitim bakanlığı) ne güzel idare ederdim.” sözü, 1908’i müteakip 10 ay içinde 7 bakan değiştiren ve hiç birinin çalışamadığı bir gelenek, şu andaki yapılanların “neden”ini aşikar kılan önemli bir tarihsel ‘miras’ olsa gerek. Emrullah Efendi’den günümüze mesele, varlığını farklı sorunlarla da olsa özünü muhafaza ederek yaşamakta. Bunun en somut örneği “formasyon” meselesidir. sadece son 10 yıldaki uygulamaların listesini yapmak -eğer yapabilen olursa- bile yeterli olsa gerek.
Öğretmen yetiştirme, hala çözülememiş bir sorun olarak varlığını sürdürmekte. Deneme-yanılma(ma) yerleşik bir bakışa dönüşmüş durumda ne yazık ki; konunun “bu” yanı ihmal edilerek yazılamayı ya da düşünmeyi çeşitli yargılar ya da tezler dillendirerek  soluklandırmaya çalışalım.


Ön sonuç
Eğitim, nesnel akıl tarafından  dizayn edildiği ölçüde doğasallığından uzaklaşır; çünkü elinde çekiç olan birinin her şeyi çivi görmesi gibi onu zihnindeki insan tasavvuruna sıkıştırmak için gayret eder ve politika üretir. Yine mimariden ya da şehircilik alanından hareketle bir tur analoji yaparak yargımızı somutlaştıralım. İster lüks, ister villa ister TOKİ olsun ya da benzerlerine 19. y.y. sonları ya da 20. y.y. başlarında Batı Avrupa’da çok rastlanan kamusal bir birim olan kentselliğin tasarruf biçimi olan kapalı yerleşim birimi olarak site ile kamusallık tanımlı mekansallığa indirgenir ve bunun sonucu hayat, çoraklaştırılır. Hiç birinde İzmir’deki Kemeraltı’nın, Ankara’da Ulus’un, Diyarbakır’da Dağkapı’nın ya da İstanbul’da Kadıköy Çarşı’nın ne tarihselliği ne de canlılığı vardır, asla da olamaz. Çünkü, tekil bir akıl tarafından dizayn edilmiştir. Bırakalım, sonuca giden yolda tez, kendini dillendirdisin:
“Okulun boyutları sınırlı sayıdadır; sokak/hayat, sınırsız; sonsuz, limit dışıdır; sokak, okulu içerir ve aşar.”
Ara sonuç
Ademi merkeziyetçilik kavramını yeniden hatırlayalım. Her okul, kendi ihtiyaçlarını belirlese, kaldı ki verilecek hizmetler, çağın ruhu gereği zaten bellidir; hizmet ve kalemleri, hizmet verenlerle alanların keskin biçimde kategorizasyonu değil, etkileşimleri -tıpkı olgusal durumdaki gibi- temele alınarak içeriklendirilebilir.
Sonuç
Yazılamanın “sonuç” kısmına kadar sabırla okuyanlara bir çift sözümüz var: “Cebinize iki soru koyup gidebilirseniz sizden zengini yoktur.” sözünden mülhem birkaç soruyla ayrılmanız amaçlanmakta.
Sorun, yani eğitim, okul, öğretmen, öğrenci, müfredat vb. felsefeci gözüyle ele alındığında epistemolojiktir; çünkü bilginin değeri sorunludur ya da pozitif bilginin değeri sorunludur. Oysa modernizm ile birlikte pozitif bilgi fetişleştirilir; hayat, fetişlerin üzerine inşa edilmeye çalışılır.
Öğretmen yetiştirme konusunu ele alan bu yazılama, öğretmenin hizmet ettiği kurum ya da fondan bağımsız düşünülemeyeceğini, genelinde eğitim özelinde okul kavramının, kaçınılmaz biçimde analiz edilmesini, ilişkilendirilip tarihsel mazisinden gelen süzülmüş deneyimlerle harmanlanarak yeniden içeriklendirilmesini, “anomali”ler yaşayan mevcut paradigmanın yerine yenisini devşirmenin önkoşulu olduğunu ileri sürer. Değilse, mevcut fona neyi koyarsak koyalım patolojiye ya da ağrıya çözüm değil olsa olsa bir tür uyuşturucu etkisi gösterir yani baskılar.
Sonsöz
Sonsöz niyetine “eğitim”e değil ama “okul”a dair bitirici ya da tüketici tez:
“Öğretmen, modernizmin ürettiği devlet erkinin ideolojik kırbaççısıdır.”


V. Metin Bayrak
1 Ekim 2014, Beyoğlu, İstanbul

15 Eylül 2014 Pazartesi

okul üzerine

okul? modernizmle birlikte hayata dahil olan bir olgu. öncesi? eğitim her dönem var ama örgütlenmiş, yapılanmış, sistematik hale gelmiş şekli, bir ölçüde hristiyan tarikatlarına ait manastırlarda görülse de günümüzdeki şekline 19. y.y.da kavuşur. Mayasında kışla ve militarizm vardır. Hapishaneyle kışlanın birleştirilmesiyle ortaya daha ‘modern’leri çıkar.

öğrenci? günümüz köleleri çocukların temerküz kampları sakini... bir tür tüketim askeri adayı... kapitalizm tarafından zerk edilen gerçekleştirilmemiş hayallerin zoraki kahramanı... zalimin zulüm nesnesi...

bugün? tam anlamıyla sirke dönen okullar, yeni nesil tarafından her geçen gün daha fazla ti’ye alınarak işlevsizleştirilmekte. kapitalizm tarafından zorlama statü etiketlerine sahip olsa da hayatın seli karşısında ihmal edilebilir sayı ve güçtedirler.

hayat? “hayat, kurama değil; kuram, hayata göre modelledir.” hakikati, önce modernizm, ardından onun rafine hale getirdiği pozitivizmde tersine döndürülür. bütün ulus-devlet inşa pratikleri tersine işletilen ilkenin arızalarıyla doludur. bunun maliyetini hesaplayamayacağız; belki, kalırsa, sonraki kuşaklar. tek akılla dizayn edilen her şey dökülmekte, kendisiyle birlikte hayatı da tüketmekte.

ölüm? günümüzde yaklaşık beş bin dil konuşuluyor ve bunun %90’ı tehdit altında. 100 yıl sonra yaşayan dil sayısı 500’ü geçmeyecek ki bunun da pek azı yaşamını sürdürebilecek... tek akıl, işlemeye devam ediyor… okullar, küreselleşmenin, kar-zarar perspektifli sosyal politikaların en önemli aracı işlevini üstlenmekte. her dille pek çok duygu, varlık, düşünce… de ölerek… ve hayat, her geçen gün daha da çoraklaşmakta…

okul? devletin kendini yaşatmak adına zorla ayakta tuttuğu kurumlardan... devletin zayıflatılmasıyla okullar da zayıflayıp kapladığı alandan dışarı itilecektir yavaş yavaş, bu süreç bir bakıma başladı ve hızla sürüyor... her şeyi sertifikalara bağlayan devlet -yerleşik iktidar yapılanması da diyebiliriz biz ona-, kendini "izin merci" statüsünde tutarak yaşatmaya çalışıyor... özgür bir toplum, devletin eğitimden elini çekmesiyle olanaklı olacaktır... iktidar yapılanmalarının, ürettikleri paradigmaları zerk etmek amacıyla kullandıkları eğitim kurumları, çoktandır "nasıl iyi müşteri olunur?"un simülasyonunu icra etmekte...

bilinç? okulla, nesnel akılla, modernizmle, kapitalist üretim ilişikileriyle… zehirlenen bilinç, kendinde değildir. ancak, sezgileriyle hareket edebilir; bu olanağı her daim vardır. kendini zehirleyen paradigmanın esiri olup “gönüllü kölelik” sürdürmek kaderi değildir. öğrenci olmayı reddetmek, müşteri olmayı reddetmekle eşanlamlıdır. tüketerek varolabilen kapitalist bilinç, onun kendisini yeniden üretmesine mani olarak kırılabilir; bunun için öğrenci olmayı reddetmeye, okulu, bir eğitim kurumu olarak vicdanen reddetmeyedir çağrım… çağrıcı, dışarıdan bir “özne” statüsünde değildir; bizzat içeriden yani ‘ders veren’ statüsündedir… bir ‘eğitimci’ olarak üstlendiğim görev, çatının parçalanmasıdır… okulların dağıtılması için çalışan ajandası açık bir ‘ajan’ım. kendimi ihbar ediyorum…

“ayşe! ali! hadi, okula gitme(yin)!…oyuna devam...” :-)

V. Metin Bayrak
15 Eylül 2014, Kağıthane, İstanbul

30 Ağustos 2014 Cumartesi

barışın 'zafer'e kurbanı üzerine

bugünün anlam ve önemine dair geleninde medyada özelinde sosyal medyada yazılan, çizilen, paylaşılanları iktidar, statüko, devrim, simge, maneviyat, savaş, kan, ölüm, barış, vicdani ret kavramları açısından ertesi günün -dünya barış günü olmasını göz önünde bulundurarak- perspektifiyle kritik etmeye çalışacağım.  

bugün zafer kutlamaları yapıp savaşa, savaştaki kahramanlıklara övgüde bulunup öbür gün barış mesajları vermek, en makul tabirle benim için tuhaf, bu tuhaflığın üzerine düşünmek istedim ve bu yazıyı klavyeye almak ihtiyacı duydum. çünkü biliyorum ki bugün zafer bayramını kutlayıp örtük biçimde savaşı, kanı, ölümü kutsayanlar, yarın barış mesajı verecekler. 

ucu nereye dokunursa dokunsun her 'zafer'in "pirus zaferi" olduğu konusunda anlaşalım; çünkü zafer, savaşa içkindir. zaferi yad etmek, de facto savaşı yad etmektir. 

iktidar tarafından üretilip parlatılan takvim günleri ideolojik bir enstrümana dönüştürülerek statüko oluşumuna tuğla taşınır; diğer yandan kale ne denli yükseltilirse o denli dışarıdan gelebilecek tehditlere ve içeride yaşatılanlara eş zamanlı göz dağı verilmiş olur. statüko, pekiş(tiril)ir, düzenin fıtratına dönüşüverir. her iktidar, öncelikle simgelere dokunur; mazininkileri yıkar, yenilerini inşa eder. iktidar, kendi maneviyatını simgeler üzerinden görünür kılar. belli bir düzeni ya da mevcut statükoyu yıkmak demek bir anlamda yerleşik simgeleri parçalamak demektir. iktidarların devrimciliklerini sınayan ölçü biraz da simgeleri yıkma biçimi ve hızı olduğu kadar yenilerini nasıl ve ne kadar zamanda inşa ettiğiyle de ilişkilidir. 

düşünce, özü gereği, sınırı olmayan bir insan başarısıdır. iktidar, arkasına belli bir düşünceyi alır, mevcudu onunda dönüştürür, alternatif üretir, muhalefette olan düşünce iktidara dönüşürken statükolaşır ve eş zamanlı yozlaşır. tarih, bu tezi doğrulayacak 'devrim'lerle doludur. 

30 ağustos'u sahiplenip neredeyse dünya görüşüne siper edenlerin, hemen bir gün sonra dünya barış gününde sosyal medyadaki hesaplarının rengini "barış" yapmaları, şizofreni değilse nedir? peki buradaki saik nedir? barış istiyorsak ve bunun kalıcı olmasıysa dileğimiz, iktidar -kimin iktidarı olursa olsun- tarafından üretilen retorikleri, simgeleri ifşa edip kamusal hayattan ve hafızadan temizlemek yönünde eylemlilikler geliştirmeli insan. 

dilerim bir gün 30 ağustos'ta yunanistan ve türkiye insanları afyon'da; tarihte savaşan 'halklar' ya da taraflar da, savaş meydanlarında bir araya gelirler ve birlikte şölen yaparlar, sarılıp dans ederler, yanlarında getirdikleri içkileri birbirlerine ikram ederler ve oracıkta sarhoş olurlar. yine dilerim ki, birinin kaybına sevinmenin, daha fazla ve 'başarılı' şekilde öldürdüğümüz için gururlanmanın ruhumuzu zehirlediğini fark eder; statükoya dönüşen iktidar retoriklerinin kirlettiği dilimizden, maneviyatımızdan azadeleşiriz. 

zafer, kanın, ölümün taçlandırılmasıdır bir bakıma. barış taleplerinin naif bulunması, savaşa içkin olan zaferin ve statükonun onaylanmasıdır. statükoyu bir daha palazlanmayacak şekilde hayatın dışına itmek, onun, üzerinde varlık kazandığı simgeleri(ni) anmamaktır. o nedenle ben de "zafer bayramı"nı anmayı, vicdanen reddediyorum. bununla zaferi, kanı, savaşı, ölümü... kutlamayı da vicdanen reddediyorum... 

dileğime, hayalime ortak olmayadır çağrım yani barışa, hayata, gülmeye, aşka...

V. Metin Bayrak
30 Ağustos 2014, Kağıthane, İstanbul 

10 Ağustos 2014 Pazar

Cumhurbaskanligi Secimi Uzerine

Once genelinde seçim olgusu ardından özelinde Turkiye'de10 ağustos'ta "ilk" defa yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi üzerine kimi çözümlemelerin ardından kısa ve orta vadeli bir siyasi projeksiyonla çeşitli hipotetik tezler ileri sürmeye çalışacağım. 

Secim, demokrasinin, siyaset kurumunun sıklıkla kullandığı, rejimlerin türünün ayırt edici özelliği olarak görülen bir enstrüman diye tanımlanabilir.  Peki tek başına seçim ya da seçimler, "second best" denen demokrasinin işlemesini için yeterli midir? Temsili demokrasi, doğrudan demokrasi gibi demokrasi pratikleri yaşanmakta. Yerlesik iktidar yapılanmaları, kök saldıkça hukuku eğip bükerek uzun yıllara ihtiyaç duyan hukuksal kurumlaşmayı sekteye uğratarak güçlenmesine mani olmakta. 

Secim, demokrasinin maymuncuğu gibi göründüğüne, temel ölçüt olarak kullanıldığına sıklıkla tanık oluruz. Totaliter diye adlandirilan pek cok ülkede devlet başkanlarının seçimlerle koltuklarında oturduklarına tanık oluruz. Neredeyse oyların tamamını alan 'çağcıl kral'lar, gelen eleştirileri seçimle geldiklerini iddia ederek bertaraf etmeye çalışırlar. Oysa genel kanaat, demokrasi ve siyaset bilimi literatürü aksini söyleyen örneklerle doludur. Akademik yaklaşımlar ya da bilgiler bir yana konu ülkelerdeki 'demokrasi' pratikleri, yönetim ve hukuk tasarrufları ne yaşandığını anlamak için yeterlidir çoğu zaman. 

Secimler soz konusu olduğunda demokrasinin görece kurumlaşmadığı türkiye gibi ülkelerde yerleşik iktidar ve şürekasınca maniple edilen dolaşımda terminoloji ve bununla beslenen 1984vari retorikler, "çoğunlukçuluk"u "çoğulculuk"un yerine ikame ederler. Erdogan tarafından sıklıkla anılan ve karşı karşıya kaldığı her türden eleştiriyi göğüslemek için kullanılan "milli irade" kavramı, güncel olması bakımından tipiktir. 

Secimler, demokrasi icin "gerekli kosul"dur, "yeterli kosul" degildir. Cunku, temelminsan haklari ve ozgurlukleri secim ya da referandum konusu degildir. Soyle ki, kadinlarin egitim hakki, referandum konusu yapilsa ve %51 secmen, "hayir" dese, bu, demokrasi mi olacaktir? Bu konuyla ilgili en guzel ornek, Isvicre'de burkayla ilgili yapilan referandumdur, federal mahkame oylamaya izin vermistir, oysa ABD federal mahkemesi, benzer bir talep geldiginde reddettmis, insan hak ve hurriyetlerinin oylamaya tabi tutulamayacigini ifade etmistir.

Konuyla ilgi girisin ardindan Turkiye'de bugun yapilan CB secimlerindekintaraflara dair birkac kelam ederek bu kisa yaziyi birkac tezle bitirmeye calisalim.

Erdogan
Erdogan, kemik secmeninin gozunde artik toteme donusmustur, o, artik bir tur atadir. Kabilenin dogrugu metafizik/fizik yari-tanridir. Olcusu, sinirlandirilamazlik; ayirt edici ozelligi yanilmazliktir. Yanilmak, yeterli gucte olmamak, totem olmakla celisir. Kitlenin tapinircasina bir tur papalik atfettigi Erdogan, yanilmazlik mevkiine getirilmistir. Turkcede bu durumu en guzel anlatan deyim, "Seyh ucmaz, muridi ucurur." 

Erdogan, alacagi kesin secimlere agresifce saldirmis, zihnindeki devlet tipini hayata gecirmek icin %60'lara ihtiyac duymaktadir. Gittikce artan guc zehirlenmesi, mevcutla yetinmesine mani olmakta. Hep daha fazlasini istemekte; bu da iki temel nedene dayandirilabilir:
a. 12 yildir surekli secim kazanan ve iktidarini pekistiren siyasi kisilik, bir tur uyusturu bagimlisi haline gelmistir. Her basari, iktidar, secim kazanma, beyin kimyasini etkiler, bunun sureklilik kazanmasiysa sozu edilen uyusturucu bagimliligini yaratir. Doz asimi gerceklesmis, cin siseden cikmistir, iktidar yoksunlugu, kriz demektir ve Erdogan krize girmek istemez butun bagimlilar gibi.

b. Hakkindaki yolsuzluk ve diger iddialari bastirmak, ortmek, muhaliflerin sesini iyice kesmek icin mevcut gucunden daha fazlasina ihtiyac duymaktadir.

Bu iki nedenden dolayi alani daralan Erdogan, Nefret soylemleri arasinda 'birinci' siraya gecen "... daha cirkini Ermeni dediler." ile siyasi anlamda bir tur "meczup" oldugunu ilan etmistir. Iktidar, en cok ona sahip olani esir alir, Erdogan da iktidar tarafindan uzun sure esir alinmis, iktidar tarafindan gordugu bu uzun sureli 'iskence' sonucu rasyonalitesini kaybetmis ve bir meczuba donusmustur.

Ekmeleddin cephesi
Cati adayi diye lanse edilen Ihsanoglu, 'muhalefet' tarafindan Erdogan'in galibiyetini itibarsizlastirma girisimidir. Turkiye ve dunya politikasinda CHP ve MHP'nin, yanina garnitur olarak konan diger 'tabela' partilerinin retorikleri ve temsillerinin hehangi bir karsiligi artik yoktur ya da etkisi yok hukmundedir. Aday gosterenn'lider'lerin kendi yok hukmundeki koltuklarini korumalarina hizmet edebilir sadece.

Dermistas
Demirtas, arkasindaki guclu Kurt Hareketi'ne HDP acilimiyla birlikte Turkiye partisi vizyonu ekleyerek muthis bir dalga yaratmis durumda. Devsirme cati adayi komedisi ve guc zehirlenmesinden musdarip Erdogan arasindan "soyleyecek sozu olan" biri olarak one cikmasi beklenen bir sonuctu ama Turkiye'de pek cok kesim tarafindan sempatiyle karsilanmasi ya da bu olcude taraftar bulmasi, sanirim, beklenmiyordu. Kurt hareketi, CHP'nin yillardir "isgal" ettgi alandan saga kaymasiyla bosalan sosyal demokrat ve alevi secmenleri temsil etmek icin Turkiye Partisini vizyon olarak hayata gecirdi. Tuttu da. Bugunku secimlerde %10 barajini asan bir Demirtas, 2015 genel secimeleri neticesinde olusacak meclis aritmetigini ciddi olcude etileyecektir.

Raslamsal tezler
Iktidar, denge uzerine kuruludur. Nasil ki tek ayakli bir yapi ayakta duramaz, iki ayaklisi, salinir ve cok kirilgan olur, uc ayaklisi ya da sacayagi uzerine kurulu olan dengelidir ama herhangi birinin sekteye ugramasi ya da metal yorgunlu yasamasi durumunda tasidigi iktidar salinir ve icindeki diyalektik dengeyle varligini surduren hayat sukunetini, guvenligini ve bunlara bagli olarak da refahini kaybeder. 

Iktidarin 'kazan'in icindeki renkleri temsil etmesinin kosulu, ittifaklardan gecmekte; ittifaklar ne kadar cesitlendirilebilirse denge o kadar mukemmel hale gelecek ve mukavemeti iyilesecektir.

Iktidar, nerede atomize hale geliyorsa onu dagitmak, onceliki sorumluluktur. 

Iktidar zehirdir, sulandirilmadikca yasami zehirler.

V. Metin Bayrak
10 agustos 2014, Bingol


21 Temmuz 2014 Pazartesi

Haliç Metro Köprüsü Üzerine

Haliç Metro Köprüsü Üzerine

14 Şubat sevgililer günü ertesi 30 Mart 2014'teki yerel seçimler öncesi alelacele açılan, açıldıktan sonra inşaatı devam eden, yapılış süreci, açılışı, Hacıosman yönüne entegrasyonu, sinyalizasyonu, İstanbul'un, Haliç'in iki yakasındaki, silüetini bozan, Süleymaniye'yi boynuzlu ayaklarıyla 6 minareli hale getiren, Unecso'da kültür mirası tartışmaları açan, belediye başkanının yarışmasız kendi projesini onaylattığı, oryantalist soslu 'muhafazakar' iktidarın iş 'götürüş' şeklinin ete kemiğe büründüğü, içinde -maşallah, yok yok olan... Haliç Metro Köprüsü

İstanbul, iz ve imzaya dair
Haliç, İstanbul’u İstanbul yapan, İstanbul’u bir deniz, su ve liman şehri yapan doğanın bir armağanı. Boğaz içinde boğaz. Dışarıdan gelenlerin hemen anlayamadığı, içinde yaşayanlarınsa uzun süre zihinlerinde canlandırmakta güçlük çektikleri; topoğrafyayı gözlerinin önüne kolayca getiremedikleri imza, doğanın kalıcı imzası.


Da Vinci’nin gelip görmeden proje çizdiği, bilenlerin imza atarak tarihe geçmek istediği bir kent ve onun kalbindeki parçası, boynuzu, hançeri.


Ölümsüzleşmek, bir arzunun ötesinde insan için. Yer yer tanrılaşmak, tanrı olmak sanrısı. Oysa “Hayvanlardan öğreneceğimiz çok şey var; önce ölmeyi öğrenmek.” sözünde dile gelen hakikate kulak vermek, insanlığın, yaşama içkin olan dengeyi keşfini sağlayabilir.


Felsefenin kadim üç sorusu, birbirine özden bağlıdır; birinin çözümü ya da çözümsüzlüğü diğerlerine bağlıdır. İnsanın kim olduğu, nerede olduğuna, niçin yaşadığına bağlı olarak şekillenir; bir başka deyişle, nerede yaşadığı kim olduğuna, niçin yaşadığına içkindir. İstanbul’daysanız, tarih tarafından kuşatılmış, deyim yerindeyse esir alınmışsınız demektir. Roma İmparatoru Septimus Severus, 196 yılında kendisine direndiği için İstanbul’u cezalandırmak amacıyla hem surlarını yıkar hem de şimdiki Karadeniz Ereğlisi’ne (Heracleia Pontica) bağlar; bu zoraki bağlama, uzun sürmez, yerine tahta geçen oğlu Caracalla, İstanbul’u cezalandırmanın kendilerini cezalandırmak olduğunu görür ve “gereği”ni yapar: İstanbul’u ihya eder.

İstanbul’un şizoid ruh hali, yalnızca tahtında oturanlara değil gökkubbesi altında nefes alanlara da sirayet eder. Yer yer Batılı yer yer Doğulu, Akdenizli, Küçük Asyalı, Orta Doğlu, Romalı… her durumda başına geçireceği bir şapkası vardır. Roma’nın doğuşu olduğu kadar Hristiyanlığın, tarihin, Europa’nın… Fatih’le birlikte İslamiyet’in… hatta resmi tarihyazıcılığına göre Rönesans’ın...

Her gelen, Septimus Severus’tan Konstantin’e, Justinyen’e, Fatih’e, Abdulhamit’e, Adnan Menderes’e, Dalan’a ve Erdoğan’a… Ortak olan, neşter vurmak, iz bırakmak, maziyi kürtaj etmek, çentik atmak, “Ben de geçtim!” diyebilmek. Herkes iz bırakmak ister ama “Ameller, niyete göredir.” Niyetle iş bitmez. Menderes’in bıraktığı izler, ortada. Dalan’ın da. Konstantin’in de. Fatih’in de. İz, yüksek kültür temeliniz varsa tarihsel değeri oluyor, değilse, safra olarak atılacak günü(nü) bekliyor, kenti zehirleyerek.

Haliç Metro Köprüsü’nü kritik etmeyi amaçlayan bu yazı, söz konusu köprü Haliç’te, İstanbul’da olunca, bir köprüden öte anlamlar yükleniyor.


Metronun yol hikayesi
11 Eylül 1992’de temeli atılan metronun ilk etabı 24 Ekim 2000’de açılır; Haliç Metro Köprüsü ise 15 Şubat 2014’te.(1)


Köprü
Haliç Metro Köprüsü, İstanbul Haliç üzerinde yer alan ve M2 metro hattının geçişini sağlar. Köprü inşaatı 2 Ocak 2009 tarihinde başlamış ve 15 Şubat 2014 tarihinde hizmete açılmıştır. İlk proje etüt çalışmaları 1960'lara kadar dayanan köprü, Şişhane ile Haliç arasında, M2 metro hattının geçişini sağlamaktadır. Köprü gemi geçişleri sırasında açılıp kapanabilme özelliğine sahiptir.(2)


Köprü İhalesinin Künyesi.(3)


Köprüye dair kritiklerden kısa alıntılar
Tam bir engelli düşmanı: yürüyen merdivenler sorunlu, istasyona erişim uzak ve sıkıntılı.


Haliç’in iki kıyısına da uzak denizin üzerindeki Disneyland tadında istasyon, mimarlıktan ziyade fantezi ürünü görünüyor. Manzara mı? Çelik halatlarla perdelenmiş.


Belediye başkanının, başkanlık yaptığı belediyeye proje çizip onaylatması, “kendi çalıyor kendi oynuyor.” deyimiyle açıklanabilir.  


Köprünün zahiri mimarı Hakan Kıran’ın bazı projelerde aynı zamanda gayrimenkul geliştirici rolünün bulunması, nasıl bir ilişkiler ağı içinde iş bitirildiğini gösteriyor.(4)


Peripeti adlı ekşi sözlük kullanıcısı “bu proje fikri ilk olarak ortaya çıktığında leonardo da vinci'nin 1502'de ii. bayezid için çizdiği köprünün yapılacağı beklentisi ile umutlanmıştık.

da vinci olmadı.. daha sonra, özellikle köprü tasarımlarıyla ünlü mimar santiago calatrava'nın adı geçince yine bir heyecanla bekledik. o da olmadı ne oldu, pek sevgili belediye başkanımız calatrava'dan çakma bir köprü projesiyle çıkageldi bu köprüyü ben yapmalıyım, bu imzayı ben atmalıyım dedi ve şu an unesco'nun son yayınladığı rapordaki uyarılarına rağmen de köprü inşaatı başlamış durumda.
istanbul'un dünya mirası listesinden çıkması da çok olası bir durumdur şu aşamada. çünkü 2007'de dresden, elbe nehri üzerinde yapılan çelik waldschloss köprüsü sebebiyle bu listeden çıkarılmıştır.”(5)


Köprü nedeniyle Unesco da politik malzemeye dönüştürülür; İBB ısmarlamasıyla kimi insanlara demeç verdirilir Unesco’yu temsilen ama Unesco’dan resmi açıklama gelir: "mevzuubahis kişilerin kurum adına konuşma yetkileri yoktur." diye.(6)

 Hipogorik(7) Tezler
Ülkenin iş yapış şeklini köprü yapım süreci baştan başa özetleyebilir. Micro gözlükle, köprü örneğinden yola çıkarak pek çok tez ileri sürülebilir:
a. Kervan yolda düzülür: Plan neyimize?
b. Vefa? istanbul’da bir semttir: Tarih, Sumerle değil bizimle başlar.
c. Biz, rakıyı sek içeriz, su karıştırmayız: Birden çok şeyi birlikte düşün(e)meyiz.
d. Kamu kaynağı, talan edilmedikçe hizmet üretilmez: Kasadaki para çalınmaz.
e. Danışma, meşveret... aklı ermeyen aklı kıtlar başvurur: ‘Delikanlı’yı bozar. Zinhar kullanılmaya!
f. Biz, bize benzeriz: Biz, hiç bir şeye.
g. “Sen neymişsin be abi!” dedirtmeyen iş, iş değildir: Ayinesi iştir insanın!


Sonuç: Kayıp aranıyor!
AK Parti’nin imzası, oryantalizm soslu -boynuz formunda köprü ayakları- maneviyatının, vizyonunun, fallosentrik dünya algısının, gelenekçi görünüp kimlik bunalımı yaşamasının, fütürizm ile 400 yıl öncesi arasında salınmaktan herhangi biriyle yeterince kuramadığı kimliksel özdeşlikler, ne burada ne bugünde yaşadığına işarettir. Karar vericiler SUBREEL bir dünya algısına sahiptir. Burada ve bugünde olmayan nerededir ki? Kayıp aranıyor!(8)


Armağan
İş yapan abilere, sürpriz bir şarkı:

V. Metin Bayrak
20 Temmuz 2014, İstanbul, Kağıthane

Dipnotlar:
1 Erişim 18 Temmuz 2014: http://www.arkitera.com/kose-yazisi/3/bu-musibet-bin-nasihattan-iyi-degil
2 Erişim 18 Temmuz 2014: http://tr.wikipedia.org/wiki/Hali%C3%A7_Metro_K%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC
3 Erişim 18 Temmuz 2014: http://www.ibb.gov.tr/tr-TR/SubSites/raylisistemler/Pages/halic_metro_ge%C3%A7i%C5%9F_insaati.aspx
4 Erişim 18 Temmuz 2014: http://www.arkitera.com/gorus/471/bu-musibet-bin-nasihattan-iyi-degil
5 Erişim 18 Temmuz 2014: https://eksisozluk.com/halic-metro-gecis-koprusu--2085937?nr=true&rf=hali%C3%A7%20metro%20k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC
6 Erişim 18 Temmuz 2014: http://www.arkitera.com/gorus/471/bu-musibet-bin-nasihattan-iyi-degil
7 Hipotetik ve kategorik terimlerinin öpüştürülmesinden elde edilmiş ne hipotetik ne de kategorik anlamına gelen, bu minvalde herhangi bir anlamı da olmayan uyduruk bir kelime… uzaktan bakılınca kelime ve bir anlamı var sanılan, belki sözlüklerde aranacak… tıpkı Haliç Metro Köprüsü gibi...
8 Kimliği kayboldu, hükümsüzdür. Kimin?