9 Haziran 2013 Pazar

Taksim Gezi Park Resistance Speaks Out - Reasons & Demands

TAKSIM GEZI PARK
RESISTANCE SPEAKS OUT: REASONS & DEMANDS

This text is written as a result of the work aiming to identify the common reasons and demands that brought different people on the common ground to give a support to the Taksim Gezi Park Resistance. The aim of face to face methodology has been explained to the people from many different aspects that came together to resist on the common ground. People were asked to write down their personal reasons and demands for resistance. Later on, writings of these people were put together on several meetings that are open to the public. Among those, humiliating statements against any specific groups supporting the resistance were eliminated.

The text aims to reflect the whole picture of the resistance in general and does not reflect the opinions of any specific individuals or groups.

REASONS
* I resist against the ruling government’s initiatives upon privacy, such as, imposing a conservative morality, banning the morning after pills, restricting abortion, censorship, etc.
* I resist because the ruling government maintains discriminative policies by gender, race, language, sects, political and personal opinions, etc.
* I resist because I do not accept being ruled by the democracy idea solely based on majority.
* I resist because I am against sexist policy concepts.
* I resist because I am against “one man” cult.
* I resist because I am against totalitarism and its derived practices.
* I resist because I am green and the government does not pay attention to the reports regarding destruction of the environment and only looks at the nature to the extent it is converted to economical interests.
* I resist because the extension of neoliberal policies, such as, education, health and labor are controlled by the capital.
* I resist because I do not accept the brutal force used by the police against the people who practices their legitimate rights.
* I resist because I do not accept the government enacting the laws which serve his own supporters and passing many of these legislations as in one bag bill without discussing with the public.
* I resist because I care the rights of human, animals and the nature together with the historical and cultural heritage.
* I resist because I want to protest the police for turning this peaceful demonstrations into a war, the government for giving the relevant order accordingly and the media for reflecting the events exactly as the government wishes.
* I resist because I want this resistance to be known and remembered as a peaceful and united public movement.
* I resist because I do not accept growing censorship on art, freedom of speech and assembly.
* I resist because I stand up against the political abuse over some important symbols and/or names to insult people.
DEMANDS
* I demand the Prime Minister to resign.
* I demand the Project imposed on Gezi Park to be cancelled.
* I demand police terror to be stopped.
* I demand pluralism rather than rule of majority.
* I demand governance rather than “being ruled”.
* I demand an equalitarian political language instead of any kind of sexist and discriminative political language.
* I demand all public places to be open for democratic demonstrations without permission.
* I demand all the parties who intervened the resistance to be announced one by one transparently, put on a trial, have them resign and/or discharged.
* I demand the people to have a voice on the urban and environmental planning for the city that they live in.
* I demand all the data of the people who died, injured and taken into custody to be declared transparently. I demand the data of the people whose names have been taken into the records of the police because of the resistance to be erased. I demand the authorities to announce that these people will not be prosecuted.
* I demand any paramilitary reorganization, if planned, to be cancelled immediately.
* I demand structural regulations in order to free the media from the influence of the rulling government.
* I demand an establishment of an independent commision who will be in charge to investigate the personal assets/wealth of the people who have organic connections with the ruling government, and that all the results to be declared publicly in accordance with transparency and accountability. I demand all the identified undeserved/unlawful profit to be utilized for the public benefit.
* I demand that this resistance should be taken into account while the new constitution is being prepared, and this should be done urgently.
* I demand that election threshold should be repealled.
* I demand that peace process must not be stopped by justifying with the protests or other kind of reasons.

Taksim Resisters


Direniş Dile Geldi

TAKSİM GEZİ PARKI
DİRENİŞ DİLE GELDİ: NEDENLER & TALEPLER
Metin, Taksim Gezi Direnişi’ne destek için alana gelen birbirinden farklı insanları bir araya getirip direnmeye sevk eden ortak nedenleri ve talepleri tespit etmek amaçlayan çalışma sonucu kaleme alındı. Yöntem olarak direniş alanında birbirinden farklı görüşte insanlara yüz yüze çalışmanın amacı anlatıldı. Kişisel olarak direnme nedenleri ve taleplerini yazmaları istendi. Sonrasında herkese açık toplantılarda direnişçiler tarafından yazılanlar bir araya getirildi. Direnişe destek veren herhangi bir grubu dışlayıcı, rencide edici ifadelere yer verilmedi.

Metinle herhangi bir kişi ve/veya grubun görüşlerini yansıtmak değil direnişe ayna olmak amaçlanmıştır

NEDENLER
* Hükumetin özel alan üzerindeki tasarruf girişimlerine (ahlakçı anlayış, kürtaj, ertesi gün hapı, sansür vb.) karşı direniyorum.
* Hükumetin sürdürdüğü cinsiyet, ırk, din, dil, mezhep, dünya görüşü, hayat görüşü vb. her türlü ayrımcılığa karşı çıktığım için direniyorum.
* Çoğunlukçu yönetin anlayışına karşı çıktığım için direniyorum.
* Cinsiyetçi siyaset söylemine karşı çıktığım için direniyorum.
* Tek adam kültüne karşı çıktığım için direniyorum.
* Totalitarizme ve türevi uygulamalara karşı çıktığım için direniyorum.
* Hükumetin, doğayı hunharca katleden, çevreyle ilgili raporları dikkate almayıp doğanın tasarrufunu yalnızca ekonomik çıkarlara tahvil eden politikalarına karşı çıktığım için direniyorum.
* Neo-liberal politikaların uzantısı olarak eğitim, sağlık, ve çalışma hayatının sermaye tarafından kontrol edilmesine karşı çıktığım için direniyorum.
* Polisin, meşru hakkını kullanan insanlara karşı güç kullanımını kabul etmediğim için direniyorum.
* İktidarın, yasamada, yasal düzenlemelerde kendine yakın kesimlerin çıkarları için hareket etmesine ve pek çok yasayı kamuoyunda yeterince tartışmadan “torba yasa” olarak çıkarmasına karşı çıktığım için direniyorum.
* İnsan, hayvan, doğa haklarını; tarihsel ve kültürel mirasları önemsediğim için direniyorum.  
* İnsanların barışçıl eylemlerini savaşa çeviren polisten, ona emir veren hükumetten ve olayları iktidarın istediği gibi yansıtan medyaya hesap sormak için direniyorum.
* Direnişin öncelikle barışçıl ve bütünleştirici bir halk hareketi olarak kalması ve anılması için direniyorum.
* Sanatın, düşünce ve ifade özgürlüğünün giderek daha fazla sansüre uğramasına karşı çıktığım için direniyorum.
* İnsanlarda önemli sayılan birtakım simgeler ve/veya isimler üzerinden hakaret yoluyla siyasi istismar yapılmasına karşı çıktığım için direniyorum.


TALEPLER

* Başbakanın istifasını talep ediyorum.
* Gezi Parkı’na ilişkin diretilen projeden vazgeçilmesini talep ediyorum.
* Polis terörünün sona ermesini talep ediyorum.
* Çoğunlukçuluk yerine çoğulculuk talep ediyorum.
* Yönet(il)mek yerine yönetişim talep ediyorum.
* Cinsiyetçi ve her türden ayrımcı siyaset dili yerine eşitlikçi siyaset dili talep ediyorum.
* Bütün kamusal alanların demokratik gösterilere izinsiz olarak açılmasını talep ediyorum.
* Direnişe müdahale eden sorumluların şeffaflık prensibiyle tek tek açıklanmalarını ve yargılanmalarını, sorumluların istifasını ve/veya görevden el çektirilmesini talep ediyorum.
* Yaşadığımız kentle, çevreyle ilgili düzenlemelerde etkilenenlerin kararlarda söz sahibi olmasını talep ediyorum.
* Ölü, yaralı, gözaltı vb. bütün verilerin şeffaflık prensibiyle açıklanmasını, direniş nedeniyle kaydı tutulan bütün insanların kayıtlarının yine şeffaflık prensibiyle silinmesini ve herhangi bir kovuşturmaya uğramayacaklarının resmi makamlarca açıklanmasını talep ediyorum.
* Kurulacağı belirtilen paramiliter güçlerle ilgili düzenlemeler varsa ivedilikle iptal edilmesini talep ediyorum.
* Medyanın hukuksal anlamda iktidarın güdümünden çıkarılması için yapısal düzenlemelerin yapılmasını talep ediyorum.
* İktidar partileriyle, odaklarıyla organik bağı olanların yakınlarının mal varlıkları kurulacak bağımsız bir komisyonca incelemeye alınmasını ve şeffaflık, hesap verebilirlik prensibiyle kamuoyu ile paylaşılmasını; tespit edilen haksız kazançların kamu yararı için kullanılmasını talep ediyorum.
* Yeni anayasa yapılırken -ki ivedilikle yapılmalı- bu direnişe bakılmasını talep ediyorum.
* Seçim barajının kaldırılmasını talep ediyorum.
* Barış sürecinin, eylemler ya da herhangi bir şeyin gerekçe gösterilerek kesintiye uğramamasını talep ediyorum.

Taksim Direnişçileri
İstanbul'Haziran 2013 
https://twitter.com/TaksimResisters

güçlü değil mutlu bir dünya istiyorum

sevgili başbakan(ımız),

"başbakanımız"ı doğrudan yazamadım. çünkü beni 'azınlık' diye niteleyip kendi zulmünü perdelemek adına benim siz çoğunluğa zulüm ettiğimi ifade ediyorsunuz. ardından "ben bütün türkiye'ye hizmet ediyorum, milletin (nedense halk demeye diliniz bir türlü varmıyor.) başbakanıyım." diyorsunuz. o halde ben ve size direnen insanlar, ‘sizin milletiniz’den değil; bu ülkede yaşamıyorlar.

size ve politikalarınıza direnenlerden biri olarak direnme nedenimi, indirgeyerek ifade etmeye çalışırsam: demokrasiyi ve kurumlarını işletiş biçiminiz. peki ne mi talep ediyorum? yine indirgeyerek tek kelime ile ifade etmeye çalışayım: demokrasi. öyle ama'lı falan değil. etrafından dolanılan değil, doğrudan ta kendisini. bir araç değil amacın ta kendisi olarak demokrasiyi. yönetilmeyi değil yönetişimi talep ediyorum.

tarih, iktidar tarafından zehirlenen kitleler ve ona sahip olduğunu sananlarla doludur. lise düzeyinde tarih bilinci olanların dahi rahatça "haaaaa! evet!" diyebilecekleri çeşitli örnekler vardır. bunların başında perikles, sezar, hadrianus, kanuni sultan süleyman, xiv. luis gelmektedir.

ortak özellikleri, sahip olduklarını sandıkları güç tarafından esir alınmalarıdır. iktidar, en çok onu kullananı zehirler, onu esir alırmış. şimdi de siz sevgili recep tayyip erdoğan. evet siz, sahip olduğunuzu sandığınız ama aslında size sahip olan iktidar tarafından esir alınmış durumdasınız. neden mi? önünüzdeki "başbakan" sıfatını kaybettiğiniz an, bir emekli politikacı statüsünde ve/veya dede sıfatıyla başınızdan geçenleri anlatacaksınız çevrenizdekilere. hani "para iyi bir köle kötü bir efendidir." derler ya, işte iktidar da öyle. ona patronluk yapmaya çalışanlar, ilişkinin tersinden işlemesine hizmet ederler ve daha da esiri olurlar. iktidar, ilişkilerin ya da hayatın kendiliğinden yarattığı bir olgu olarak da tanımlanır. iktidar kaçınılmazdır. sorun, onun tasarrufundadır. hayat, onun nasıl tasarruf edildiğine göre biçimlenir. illüzyon, onu kullanan ve/veya iktidar tarafından kullanılan kişinin ona sahip olduğunu düşünmesidir.

türkçe'de "taç giyen baş uslanır." derler. makamın, onu kullanan kişiyi disipline soktuğunu anlatır bize. insanın gördükleri, sıfatları, yaşadıkları da birer “makam”dır. siz, her anlamda yaşam zenginliği olan bir insansınız. hayata, yalnızca makamlarınızdan en fani olanının yani başbakanlığınızın gözünden değil diğerlerinden de bakın. mesela bir dede olarak. mesela eylemcilerle yaklaşık aynı yaşta olan çocuklarınız babası olarak. mesela orta halli bir yurttaş, istanbul’da yaşayan sıradan biri olarak. işte o vakit gezi parkı’na gelip geleceğe dair umutla bakmanızı sağlayacak yeni bir maneviyat yaratan o gencecik kitleyi göreceksiniz.

inat ve ergenlik, biz yetişkinlerin lugatında maziye dair gülerek andığımız anılarımızda kalsa gerek. kararlılık, bir değer olarak telakki edilir ama tek başına değil. önemli olan kararlılık değil, “ne”de kararlı olduğudur insanın. bardağı taşırmak, daha da germek, olsa olsa hepimizin esiri olduğu o “erkek” kimliğinin daha da güçlenmesine neden olur. inanır mısınız, olayları tırmandıran söyleminizin aynısı, eylemcilerin içinde sayısı hiç de az olmayan kitle tarafından da kullanılmakta. olayların buraya gelmesinde, son üç yılda 600’den fazla kadınımızı ‘namus’ cinayetine kurban vermemize (de) neden olan söylem etkili fail! aslında ortak hedefimiz, bize hayatı zehir eden, daraltan bu söylem olmalı. bu erkek söylem(i), bilinçleri güçle, şiddetle zehirlemekte.

"gerçekler özgürleştirir.", "içtenlik yakınlaştırır." derler. bu sözleri iki nedenden dolayı andım. gerçek, topçu kışlası'nın 31 mart ayaklanması'nda önemli bir rol oynayan ve belli bir dünya görüşünü taşıyanlar için simge değeri olan yerin ihyası; rejime dair bir rövanş ya da öç olsa gerektir. herkesçe malum olan bu hakikati dillendirseniz içten olduğunuz görülecek. içtenlikle dile getir(il)enler tehdit olarak görülmez. oysa ‘demokrasi’ adına yaptıklarınız içten bulunmadığı için bugün pek çok insan meydanlarda. size, partinize değil demokrasi ve yönetim anlayışınıza karşı çıkmaktalar. şahsınızla ilgili bir derdim(iz) yok, olamaz da. ama yaşam(ız)a, şu anda kullan(ıl)dığınız iktidar ile doğrudan müdahale etmeye teşebbüs ettiğiniz an, işte orada durun! bu, ne etikle ne de çağcıl yönetim anlayışlarla bağdaşır. bağdaşmadığı için bütün dünyada meşru görülmemekte. siz ise katı tutumunuz nedeniyle olayları daha da germekle meşgulsünüz. amacınız iş savaş çıkarmak mı? kanla mı besleniyorsunuz? babalık, sosyal bir güdü, bir anne olarak eşinize sorun lütfen; evladın bir anne için ne demek olduğunu. kitleleri madem ki yönlendirmek gücüne sahipsiniz, neden toplumsal barış için kullanmıyorsunuz. neden gezi’deki direnişe destek vermeye çağırmıyorsunuz. iktidarın güçlü olmasının hem o ülke için hem de dünya için taşıdığı tehlikeleri görebilecek siyasi ve yaşam deneyimine sahip olduğunuzu düşünüyorum. madem ki provakatörlere dediniz “çapulcu” diye; madem ki çevrecileri sizinle ittifak yapmaya çağırdınız, o halde en somut talep olan gezi parkı’nın park olarak kalması talebine neden yanıt vermiyorsunuz.

mesele, artık ne gezi ne de birkaç ağaçtır. gezi, bir semboldür. toplumsal tepkinin sembolü. gezi’yi sembole dönüştüren politikalarınıza karşı çıkanlara ülkenin her tarafından destek verenler oldu. mimar, şehir plancısı, uzman... olmaya gerek yok. çıplak gözle bakılsa bile, yapılanın kente hizmet olmadığı anlaşılır. mazideki hali, yapılmak istenen plan ve şimdiki hali sırasıyla görsellerde yer almakta. hani mimar sinan “insaf ile bakın!” der ya; evet insaf ile bakalım sayın başbakan, inadınız ne için?

dün, bir işçi ile görüştüm, oğlu üniversite 2. sınıf öğrencisi ve on günü aşkındır alanda. sizin için şunu söyledi: “gençlere kulak vermek, bu kadar zor mu, ne bu inat?” aslında bir baba olarak konuşuyordu. oğlunun hiç politik olmadığını, karıncayı dahi incitmeyen, saygılı bir çocuk olduğunu ifade ediyor. lütfen görün artık; neyi mi? politikalarınızın “baby face” çocukları bile gaza karşı direnmeye sevk ettiğini.

gelin, inatlaşmayı bırakalım. ben, güçlü türkiye istemiyorum, huzur ve refah içinde yaşayan mutlu insanların yaşadığı bir ülke istiyorum. güç, ona sahip olan için de çevre için de bir tür frankenstein olarak barışa, huzura, feraha ve bunların sonucu olan mutluluğa tehdittir. iktidar, dipsiz bir kuyudur; besledikçe daha fazla beslenmek ister. “güçlü türkiye!” talebinin sonu yoktur. gelin, damarlarımıza her gün zerk edilen güç zehrini boşaltalım. büyük bir çıbana dönüşen bu söylemin içindeki irinin antibiyotiği diyalog. bakın, toplumun ateşini yükseltiyor bu çıban. irini atınca nasıl rahatlayacağız. siz, temsil ettiğiniz -sahip olduğunuz demiyorum, çünkü iktidar, özü gereği yalnızca temsil edilebilir- güç nedeniyle irini boşaltabilirsiniz. boşaltmadığınız taktirde yüksek ateşten rasyonalitemizi yitireceğiz hep birlikte.

aşkla, sevgiyle, dostlukla dokunalım hayata...

v. metin bayrak
09 haziran 2013'istanbul

29 Mayıs 2013 Çarşamba

fetih üzerine

fetih kutlamasi: etiğin sünnete tahvil edilmesi ya da kimliksel orgazm bozukluğu
konuya başlamadan tarihsel bir hatırlatma: istanbul’un fethi, 1908 yılında iktidara gelen ittihat ve terakki partisi’nce 1910 yılında kutlanmaya başlanır. I. dünya savaşı öncesine denk gelen 29 mayıs 1914 tarihi, kutlamalar için doruk noktasıdır. fetih tarihi, miladi 29 mayıs'ta değil, rumi 29 mayıs'ta kutluyordu. hal böyle olunca, tö­renlerin gerçekleş­tirildiği rumi 29 mayıs günü, mi­ladi olarak, 11 haziran'a denk ge­lir. yani daha açık bir ifadeyle,  istan­bul'un fethi, başlarda 11 hazi­ran'da kutlanır.
o dönemde fransızca yayımlanan ve mila­di takvimi temel alan monite­ur oriental gazetesi, fetih günüyle ilgili olarak, "11 haziran 1453; istanbul'un fethinin yıldönümü kutlanıyor." başlığını kullanır.
çok görkemli geçen 11 haziran 1914 tarihli kut­lamalar, dönemin gazetelerinde geniş bir şekilde yer alır; tanin gazetesi’nin kutlamalarla ilgili haber metnine bakalım:
"Dün, İstanbul müstesna günlerinden birini daha yaşadı. Yakın vakte kadar milli heyecanın bu kadar beliğ bir misaline tesadüf edememiştik. Fetih gününün ebedi bir yadigârı olmak üzere, günümüze kadar gelen Ayasofya ile Fatih'in türbesi arasında yer alan bütün caddelerde, dükkanlar kapanmış, pencerelerden, kapılardan bayrakların kırmızı ve beyaz dalgaları taşmış, havanın çok kötü olmasına rağmen, bütün halk takım takım yollara düşmüştü."
fetih nedir? türkçe sözlüklerde fetih; (arapça) erkek ismi 1. açma, açış, açılma. 2. bir ülkeyi, şehri veya kaleyi ele geçirme. 3. zafer. 4. kur'an-ı kerim'in 48. suresi. 5. kapalılığı giderme, ihtilafı halletme anlamlarında kullanılır.
kutlama için kullanılan fetih, istanbul, hıristiyanlar, müslümanlar ve türkler ile birlikte düşünüldüğünde işe islamiyet ve kavramları da dahil olur: peygamberin sünneti. islam teolojisinin temel kavramlarından biri olan sünnet, osmanlıca - türkçe sözlükte, 1. kanun, yol, adet; 2. siret-i hasene (güzel ve iyi ahlak); 3. islam peygamberinin sözü, emri, hal ve takriri. müslümanların ittibaında ve dinlemesinde maddi ve manevi pek çok fazilet bulunan, tatbikinde mühim sevablar, terkinde mühim zararlar bulunan islami emirler.
siyaseten doğruluk, o donem için kaçınılmaz olanı açıklayıp mevcut durumu ya da uygulamayı rasyonalize etmek ya da meşrulaştırmak amacıyla kullanılır. oysa bir de etik adında bir pencere var; oradan bakılabilir; etik, ambalajlardan arındırarak nesneyi görünür kılar, tabii ki görmek isteyenler için. manevi değer olarak görülen olgulardan biri olan komşuluk kavramına fetih kavramıyla bakıldığında ne olur? meşru mudur komşunun evini talan edip haremine el uzatıp cariyeye dönüştürmek?
işin bir de psikoloji tarafı var. türkiye’ye hakim, güncel zihniyet dünyasını kurup yönlendirdiği iddiasındaki ekabirlere bakalım: geniş genelinin "ergenlik dönemi karmaşalarından henüz çıkamamış, özneleşmemiş nefes alan canlılar kümesi" olduğu iddia edilebilir. özne, kendini müstakil olarak inşa etmiş, hayata karşı belli türden bir tavır oluşturup kendini hayata konumlandırabilmiş, kısacası, bireyliğinin farkında kişilik kazanmış insandır.

işin resmi ya da devlet eliyle yapılan ve yadsınamayan tarafları da bulunmakta. fetih kutlamalarının, bizzat büyükşehir beldiyesi'nce kutlanması; yine belediye eliyle fetih müzesi kurulması, hemen akla gelen noktalardır. burada anılmaya değer bir başka nokta, diyanet vakfı’nın kurucusu olduğu üniversitenin adının 29 mayıs olması. bu, tek kelime ile düşündürücü. nedeni, kimlikle ilgili özdeşleşmede asırlar önceki bir takvim gününün alınması ve bunun diyanet vakfı eliyle yapılması. takvim günlerinin ülkeler ve toplumlar için ideolojik kaygılarla kullanılması vakıadır. ama özde talan olan fetihle övünmek, neresinden bakılırsa bakılsın kardeşlik, hoşgörü iddiasındaki bir dine hizmet için var olan vakıf için düşündürücü ve bir o kadar da patolojiktir. daha masum gösterilmeye çalışılan çanakkale için de benzer şeyler söylenebilir. sen, emperyalist kaygılarla “almanya’nın yanaşması” olarak zorla savaşa gir; senin oyununu bozmak için karşı taraf harekete geçince “kanla destan yazdık” de. kan? her yerde kutsanıyor kan: bekaretten soya, yakınlık için kullanılan kardeşlik deyimine; iyi davranışlara sahip olmayan, sert karakterdeki kişiler için de “kansız” deyimine kadar.  
sürünün parçası olan cemaat mensuplarının özne oluşturma süreçlerindeki karmaşayı sağlıklı biçimde atlatamadıklarına dair pek çok tez ileri sürülebilir ama bunlar, bu yazının sınırları dışında kalmakta.  
bu yazıda fetih kutlamaları temele alınarak hayatı kurmak, yönlendirmek iddiasındaki egemen(ler)in zihniyet dünyaları okunmaya çalışılacak ve çeşitli hipotetik tezler ileri sürülecektir.
tez:
siyasi irade ya da iktidar tarafından beslenip yönlendirilen aşağılık kompleksi, mitik, dinsel, arkaik birtakım simgeler kullanılarak megalomaniye evril(til)ir.
aşağılık kompleksine iki açıdan yaklaşabiliriz; birincisi, kişi, açısından: aşağılık kompleksinin yarattığı değersizlik duygusunun şiddeti, özdeşim kurma mekanizmasıyla makul, katlanılabilir seviyeye çekilebilir; böylelikle, göreli olarak aşılır. ikincisi, siyaset kurumu ve/veya iktidar açısından: aşağılık kompleksi, özdeşim kurma mekanizması kullanılarak magalomaniye evriltilir. bunun en tipik örneğine bozulan, dağılan bir imparatorluğun mirasçısı olan türklerin osmanlı ile ama osmanlı’nın göreli olarak güçlü olduğu dönemleriyle kurduğu bağ ve bu bağ üzerinden özdeşleşerek içini ferahlatan “üç kıtada hüküm sürDÜK!” mealindeki ifadelerde rastlanır. fakat bu "algı" bir tur illüzyondur. kitlelerdeki kötü yaşam koşullarının da beslediği politik gaz, böylece bastırılmış olur.

ergenlik, kimlik oluşum süreci olarak da okunabilir. özdeşim kurarak kimlik arayışının yarattığı karmaşa aşılır. bu özdeşleşme, erkek, fetihçi yağma, güç, şiddet vb. kavramları yüceltir. osmanlı ile ama onun en güçlü olduğu varsayılan dönemle yani kanuni çağıyla özdeşleşilmesi, osmanlı ile değil, güçle özdeşleşildiğini gösterir.

560 sene sonra istanbul'a bakmak
başbakan herkese kulağını tıkayarak tıpkı selefi menderes gibi kente bizzat kendisi neşter vurmaktadır. bu siyaset yapma tarzı ya da yöntemi, iktidarın bu coğrafyada ve/veya kültürdeki yerleşik tasarrufu olarak okunabilir. o nedenle sorun, ne erdoğan ne de akp'dir, daha derinlerde, kılcal damarlara kadar sirayet edip iliklere sinmiştir.
aynı zihniyetin farklı biçimlerde tezahür etiğine sıklıkla tanık oluruz. konumuz fetih bağlamında ve o "kültür"ü besleyen ve/veya ondan beslenen futboldan bir örnekle düşünmeye devam edelim: bir türkiye futbol takımının yunanistan takımıyla yaptığı bir maçta açılan ve fatih'i şahlanan kır atı üzerinde elinde kılıcı ile gösteren ve altında 1453 yazan pankart. yine doksanlı yıllarda zirve noktasına erişen -bunu kürt sorunundan bağımsız düşünebilir miyiz?- "avrupa, avrupa duy sesimizi..." ifadelerinde de görmekteyiz. yine futboldan ama yabancılara değil aynı şehirdeki başka bir takıma yönelik yazılan şu şarkıya bakalım:
ekinler dize kadar, fener gel bize kadar
sana bir şey göstersem, kasıktan dize kadar
al bunu alamaz mısın, sen ne biçim delikanlısın...
bugün, inşaatına aylar evvel başlanan 3. köprünün büyük bir törenle sembolik temeli atılır. erdoğan olmasını beklediğim köprü ismi yavuz sultan selim olarak açıklandı. aslında iktidarı ve zihniyetini bu isim kadar güzel ve manidar tarif edip özetleyen bir başka simge ya da isim olamazdı. o nedenle isme karar verenleri "tebrik" ediyorum. sünni islam ve türk! işte size kimlik. bu yazıda köprünün hayata geçirilme sürecine de değinecektim ama ismi de kendinden söz ettirecek ağırlığa sahip. üzerine söz söyleye gerek olmadığı kadar mesajı açık ve "ötekiler" için tehditkar.
istanbul'dan öç alırcasına politika üretmek, tecavüze varan uygulamalar, elde ikincisinin neden olduğu sorunlar varken bir üçüncüsüne, bilime rağmen siyaseten karar vermek, olsa olsa fethin nedense bir türlü bitirilemediğini, kuşatmanın hala devam ettiğini gösterir. oyuna dahil olamamanın, oyunun dışında kalmışlığın, engellenmenin sonucunda ortaya çıkardığı öfke ve öç almanın tezahürü olarak okunabilir. hizmet, olsa olsa bu öfke ve öç almanın yüceltilmesi olabilir. değilse çamlıca`dan tutun da taksim`e üçüncü köprüye ve havalimanına değin işletilen sürecin kendisi nedir ki?
sonuç
şimdi, 2013 yılında fetih kutlaması, bir anlamda cinsel sorunların, ergenlik kimlik oluşumu karmaşalarının toplumsal anlamda atlatılamadığının ikrarıdır. konu sorunlar ve karmaşalar, sağlıklı bir ruh, ilişki bakış, hayat... için geride bırakılmalıdır. değilse, sürekli yetişkin olmamaktan kaynaklı karmaşalarla hayat karşısında ne insan ne de toplum konumlandırabilir kendini. içinde cinsellik olan her şeyin infial yaratması başka nasıl anlaşılabilir ki?
yeni osmanlıcılık ile kürdistan`ı kurup federatif yapıyla 'istanbul dukalığı'na bağlamak, istanbul`u yeniden impartorluk başkenti ya da merkezi yapmak fantezisi... fetih üzerine kurulan patolojik kimliğin yayılmacı, saldırgan olduğunu gösterir. aslında yardim talebidir. maneviyatı oluşturan fetih ise, şiddet, güç, otorite, erkeklik, tecavüz, yüceltilmis olur. erdoğan, temsil ettiği kitleler gibi ayni sendromdan beslenmektedir. o kimliği yaşadığından kitleler ile siyaset `deha`sının da yardımıyla çok iyi bağ kurmaktadır. iliklerine kadar ezilmiş, oyunun dışında tutulmuş kitlenin direksiyonu eline almasıyla güç tarafından manuple edilerek fütursuzlaşması; kendinde, kadın bedeninden içkiye hemen hemen hayatin her alanına yön verme hakki bulması başka nasıl açıklanabilir?
yerleşik siyaset yapma kültürü iş başındadır: değişmez ilkesi "padişahım çok yaşa." ile...

V. Metin Bayrak
29 Mayıs 2013'İstanbul

19 Mayıs 2013 Pazar

vicdani ret açıklamam

vicdani ret açıklamam1

her insan gibi ben de bebek doğdum. asker değil.
benim için militarizm, 1980'li yılların başında cunta yönetimince hazırlatılan hayat bilgisi kitabında “komşularımızı tanıyalım” ünitesinde komşularımızın tank, silahlı asker, savaş uçağı, savaş gemisi vb. savaş ekip ve ekipman sayılarının resimlerle anime edilmesidir.
benim için ötekilik, ezilmişlik, ilkokuldan sonra ortaokul için şehre gittiğinde din (sünni islam) dersinde dışlanıp horgörülen, küfürler edilen, hakaretlere maruz kalan bir alevi çocuğun eve gidip “neden sünni değil de alevi doğdum!” diye ağlamasıdır.
benim için devlet zulmü, kürdistan’da ‘güvenlik kontrol noktaları’nda şoför ve yolcuların güvenlik kuvvetlerince yaka paça itilip kakılarak hakaretler eşliğinde araçlardan indirilmesi; anne-babaların çocuklarına dilediği ismi verememesi; köylerin yakılıp insanların tehcir edilmesidir.
benim için iktidar, cinsel yönelimlerin kör toplumsal cinsiyet kategorileri olan “kadın” ve “erkek” kimliklerine heteroseksüel ‘kültür’ tarafından hapsedilmesidir.
benim için iktidar, kadın bedenini, ideolojisinin aracına dönüştürüp üzerinde tasarruf hakkı görüp açması ve/veya kapatmasıdır.
iktidarı besleyen hiyerarşik yapı ve ilişkilere dikkat çekmek
devletlerin “siyaseten doğru” uygulamalarını meşru görmediğimi ilan etmek
şiddetin her türünü reddetmek
erkek egemen kültüre teslim olmamak
dünya barışına katkı sağlamak
egemenlerin söylemini dillendirip zulme ortak olmamak
için
savaşa, şiddete, militarizme ve her türlü biçimine karşı önce vicdani retçi sonra da total retçiyim.
vicdani ve total ret açıklamamı, suriye'deki devlet teröründen kaçıp türkiye’de ‘halk’ terörüne maruz kalan suriyeli mültecilerin şahsında her türden totalitarizm mağduru bütün mültecilere ithaf ediyorum.
v. metin bayrak
18 mayıs 2013’ istanbul
__________________
1 bu metin, 18 mayıs 2013 tarihinde kurucuları arasında yer almaktan onur duyduğum vicdani ret derneği tarafından düzenlenen  istanbul istiklal caddesi galatasaray meydanı’nda toplu vicdani ret açıklamaları kapsamında tarafımca kamuoyuna okunarak ilan edilmiştir.

21 Mart 2013 Perşembe

barış üzerine ya da parrhesia

barış üzerine ya da parrhesia*
“usul, esası belirler.”

thales’e sormuşlar, insan için en kolay şey nedir diye, öğüt vermek; peki insanı en son terk eden şey nedir diye sorduklarında ise umut demiş. pandora’nın kutusu içinde kalan son şey de umuttu. evet, umut en son terk eder belki de asla terk etmez insanı. ama nedense bir de nietzsche’yi hatırlarım umut söz konusu olduğunda: “umut, en son kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır.”  meseleye pek çok açıdan bakılabilir. savaştan beslenen kan içicilerden değilsek, ki aklı başında olan hiç kimsenin bunu arzu ettiğini düşünmüyorum, mevcut durumun devamı istenmez.


vicdan yıkamak deyimini kullanıyorum pek çok bağlamda. türkiye’nin kendince bir sorun çözme ‘becerisi’ olduğu hepimizce malumdur. hani adorno, “yanlış hayat doğru yaşanmaz.” der; burada yaşayanlar, bir sorunu çözerken birden çok sorun yaratarak yaşamı içinden çıkılmaz hale getirmekte çok başarılılar. ısrarla bir yanlışı bir başka yanlışla çözmeye çabalayarak zaman, emek, kaynak... israf ederler ama hayatlar(ı) sona erse de umut(ları) hiç tükenmez.


"biz, bize benzeriz." deyimi, sorunların çözülmeden kalmasını da meşrulaştırmakta; karar vericiler, "kim çözmüş ki biz çözelim...” rasyonalizasyonunda. “iktidar olmak” ile “hükümet olmak” kavramlarının özdeş olmadığı ve/veya gör(dür)ülmediği bir ülkede hükümet etmenin sorumluluğu göreli olarak azdır.


türkiye’nin yarımlıklar ülkesi olduğunu sıklıkla pek çok bağlamda kullanmaya başladım. nereye baksam bir yarımlık, hamlık, olmamışlık, çiğlik, tatsızlık, eğreti durmak... barış görüşmelerinde de bunu görmek nedense şaşırtmıyor. barış görüşmelerine başlamadan önce pkk lideri ile ilgili idam cezasını gündeme getiren bir iktidar ve onun başından beklenenleri görünce kavram dünyam körleşip müdrikem lal oluyor.

tarihle barışmak, arı kovanına çomak sokup ortalığa her şeyi saçmak... bu iddialar, çok güzel, çok janjanlı da ülkede somut anlamda değişenin ne olduğu, türkiye’nin uluslararası endekslerdeki yerinin ne anlamda değiştiği, hatta değişip değişmediği tartışılır. müthiş bir pr desteği ile kitleler üzerinde yaratılan, umutla beslenen, bilinçaltı müslüman olan bu ortadoğululuğu ağır basan kitlelerin umutları üzerinden gösterilen havuçlarla gazları alınarak iktidar kendini kökleştirmekte. iktidara tapınan kitleler için kült yaratmak, akp pr’ının ve sözüm ona muhafazakar hareketin şah damarını oluşturmakta.


insan, yaratılan illüzyon içinde şu soruları sormadan edemiyor: neyin barışı, beş bin köy yakılmış, faşist bir asimilasyon uygulanmış ve şaşırtıcı biçimde hala uygulanmakta. orta anadolu, bursa, ege’de sıklıkla olup bitenleri, karadeniz'de yaşananlara bakınca tarihte olup bitenlere sünger çekip geleceğe bakmak, kardeşlik... ne güzel ve kimsenin yadsıyamayacağı ifadeler olarak pr ile yaratılan akp kültünü mutlaklaştırmakta.  istanbul, savaş mağduru kürtlerin hayatta kalmak için verdiği mücadelenin sahnelendiği yerlerden yalnızca biri. kurucu ideolojiye gidilebilir, sorunun kökünü anlamak için ama cumhuriyet, osmanlı’dan devraldığı ermeni meselesine, kürt meselesini eklemiş, yetmemiş, ulus-devlet yaratmak adına içteki gayrimüslim ve türk olmayan unsurları eritip kürtaj ederek kimlik inşa sürecini derinleştirmiş; bu ilke ya da ideoloji etrafında da politika üretmiş. 1970’lerde buna kıbrıs meselesini de eklemiş ve artık büyüyen ve dünyaya göreli olarak entegre olmaya başlayan -artık kim değil ki- türkiye’nin sırtındaki yumurta küfesiyle yaşamasının imkanı kalmamıştır. sermaye, ab, abd, küresel konjonktür.... meselelerin sırasıyla çözümünü istiyor; istiyor da halklar istemiyor mu? en başta da kürt halkı? ama olgunlaşması gerekir bir sorunun çözülebilmesi için. peki can alıcı soru(n) şu: olgunlaştı mı? katalizöre ihtiyaç var mı? az önce saydığımız dinamikler katalizör işlevi görebilir; görmelidir de; barış için değerlendirilebilecek her türlü imkan işe koşulmalıdır.  fakat endişem, yazının alt başlığında dile getirilen “usul, esası belirler.” ilkesinin göz ardı edilmesi. nasıl ki kürt coğrafyası türk kimliği yaratmak, müslüman olmayanlardan arındırmak için ideolojik olarak osmanlı ve cumhuriyet tarafından kullanılmış, ardından da göreli olarak işi bitince kürtleri ezmeye, sindirmeye, asilime ezmeye başlamış emperyal düşler gören iktidar sarhoşluğuyla "hikmet-i hükümet"e teslim olmuşken mi gelecek barış? ergenekon, kck yargılamalarındaki devlet güvenlik mahkemesi kimlikli mahkemeleri koruyan, hatta özel statüde mahkemeler kurarak adil yargılama usullerini ihlal edip hukuku dolaşarak “hile-i şeriye”ye başvuran zihniyet mi?

ayrılık? federatif yapı, demokratik özerklik, güçlendirilmiş yerel yönetimler ve meclisleri, kurucu halk olarak anayasada yer almak, anayasal yurttaşlık, ana dilde eğitim, savunma... pek çok kavram dillendirilmekte. dikey örgütlenme burada da kendini göstermekte. %10 barajı dururken, kck davasından binlerce insan (siyasetçi, öğrenci, akademisyen, gazeteci vb.) sırf kürt kimlikleri nedeniyle içerdeyken, faşistçe yargılanmaktayken neyin barışı?

“barış” deyimi, savaşın ikrarıdır. savaş, neyin savaşıdır? bölünmenin, küçülmenin, varsa yoksa toprak, mülkiyet, fetih, erkek akıl, maziye özlem, kendini mazide konumlandırma, emperyal düşler... şimdi de yeni-osmanlıcılık akımı yaratılmıyor mu? osmanlı coğrafyasına yeniden egemen olmak isteyenlerin megalomanisiyle makaleler yazılıp çizilmiyor mu? sünni şeriatla beslenen erkek akıl, bir tür arkaik kimliksel orgazm yaşamıyor mu üretilen yeni-osmanlıcılık akımıyla.

“elleri kanlı, katil, vicdansız, bunun hesabını vereceksin, intikam(ım) alınacak, kanı yerde kalmayacak, devran elbet bir gün dönecek, yaptığın yanına kar kalmayacak...” bunları çoğaltmak olanaklı. şiddetle beslenen ataerkil kültür, 'erkekçe' bakar meselelere ve şiddeti, gururu, gücü, hakimiyeti temele alarak sorunları çözmek ister görünür; çözmek ister görünür, çünkü, hareket ettiği kavramlarla sorun çözülmez, derinleştirilir. zaten sorunları doğuran, derinleştirilen, kronikleştiren kavramlar ortadayken bu kavramlarla barışı tesis etmek, en kısa anlatımla bir tür illüzyon yaratmaktır.

barıştan yana olan ve karşı olan diye iki kör kategoriye hapsedilemez hayat, entelektüellerin yaşayan herkes gibi kanaatlerini sakınmasızca ifade etmeye hakları vardır, haktan öte sorumluluktur; en çok da entelektüellerin. barışı tesis etmede, hepimiz ortak akla katkıda bulunmalıyız. antik yunan’da duruşmalar karanlıkta yapılırmış ki söyleyene değil de söylenene bakılsın diye; ben de ne erdoğan ne akp ne de öcalan ile ilgileniyorum. somut anlamda yapılan ve bunun sonucu çıktının ne olacağı, simgelerden daha çok ilgilendiriyor beni. elbette tarih, birtakım isimler üzerinden olayları anlatacak; isimler, magazin olmanın ötesinde herhangi bir anlam ifade etmiyor bana. ortak akıl için konunun tarafı olanların bir araya geldiği platform oluşturulamaz mı? yıllardır bu meselenin tarafı olmuş, bu anlamda araştırmalar yapmış kişi, kurum ve kuruluşlar, süreci yönetecek akil bir kişinin yönetimi ve koordinasyonunda neden toplanmaz. sahaya kandil ve öcalan’ın sürülmesi, mit müsteşarı üzerinden bizzat erdoğan’ın inisiyatif alması aristoteles’in çok yerinde ifade ettiği “çok kişinin yanılma ihtimali bir kişinin yanılma ihtimalinden azdır.” tespitine aykırı değil mi? sürece meclis angaje edilerek barış sürecini, millet adına neden meclis yönetmez? mecliste kurulacak barış komisyonunun oluşturacağı akil insanlar ile coğrafyanın geleneğinde olan anlaş(tır)ma kültürü neden işletilmez?

“usul, esası belirler.”, hukukun temel ilkelerinden biridir. metodolojik olarak süreç henüz olgunlaşmadan, erdoğan’a başkanlık yolunu açacak anayasa ve diğer düzenlemelerle ilgili akp - bdp koalisyonu üzerinden kökleri derinlerde, kronikleşmiş, onbinlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın yerinden edilmesine, göçe zorlanmasına neden olan, yüzlerce milyar dolara mal olmuş... bir sorunu -belki de sorunsal demek daha doğru- çözmenin bir yere yol, baraj ya da köprü yapmaktan farklı ele alınması gerektiği açıktır. bu nedenle sürecin yalnızca mit - erdoğan - akp / pkk - kandil - öcalan- bdp üzerinden işletilmesi, sürecin ciddi bir malipülasyonla işlediğinin ikrarı olarak okunabilir.


“barış görüşmeleri”ni, bölgenin yüz yıl önce cetvelle çizilen sınırlarının değişen dünya dinamikleri nedeniyle yeniden çizilmek istendiği günümüzde amaçlananlar, kanımca şunlar olabilir:
a. amerika’ya karşı rusya ve çin’in egemenliğini kırmak için sünni blok kurarak ırak’ın ardından suriye’yi de parçalamak
b. kuzey ırak’taki kürdistan özerk bölgesi’nin ardından türkiye kürdistanı’nı tüzel kişiliğe kavuşturmak; buna suriye kürdistanı’nı eklemek
c. dördüncü ve son halka olarak iran kürdistanı’nı büyük kürdistan’a dahil etmek
d. iran’dan kürdistan’a ilhak edilecek bölgeyle birlikte iran’ın bütünlüğü sarsılarak hazar’ın güneyindeki büyük azerbaycan’ı kurarak iran’ı etkisizleştirmek
e. dört ülkeye yayılmış kürdistan’ı yumuşak da olsa federatif yapıyla birbirine entegre edip suriye kürdistanı üzerinden akdeniz’e açarak türkiye’ye alternatif bir şerit oluşturmak
f. türkiye’yi sorunlu bölgesinden ayırıp ab içinde göreli olarak eritilebilir niceliğe getirerek entegrasyonunu olanaklı hale getirmek
g. ab uyum yasaları arasında yer alan yerel yönetimleri güçlendirme, yeni anayasa, başkanlık sistemi ile yavaş yavaş üniter yapıyı federatif yapıya evriltmek
h. kurulacak federatif yapıyla osmanlı coğrafyasıyla ekonomik iş birliği üzerinden türk sermayesinin ab, abd ve küresel sermaye ile kuracağı ortaklılar üzerinden bölgede hakimiyet kurmak
i. türkiye’nin taşeronluğu ile batı blokunun -ve de facto küresel sermayenin- bölgeye egemen olmasını sağlamak


sonuç
mutluluk, huzur ve refahın optimum bileşkesi olarak okunabilir. insanlar, nasıl mutluluk için mücadele ediyorlarsa toplumlar da temel olarak mutlu bir yaşam sürmek isterler tıpkı tek tek insanlar gibi. bunun hangi şemsiye altında olacağı tali bir meseledir. barış görüşmeleri, huzur ve refah için altyapı oluşturabilecek mi? mutluluğun koşulları olan huzur ve refah nasıl sağlanacak? bu açıdan baktığımda sürecin yeterince olgunlaştığı kanaatinde değilim. her şeyin akp ve taşıdığı taşeron(cu) maneviyatını kaba materyalizme, pragratizme ve bunların bileşkesi olan oportünist zihniyetin kökleşmesine tahvil edildiği, hukukun eğilip büküldüğü bir siyasal iklimde “amaç” olan barışın apar topar sağlanabileceği düşünülmekte. usul ihlallerine rağmen girişimi desteklemek, sürece destek vermek insan olmanın gereği olsa gerek. beklenti çıtasını yüksek tutmak, illüzyon yaratmak, her şeyin mite, insanların kolayca azize, evliyaya dönüştü(rüldü)ğü coğrafyada duygular, mantığa egemen olur sıklıkla. serinkanlılıkla iyileşmeye katkıda bulunmaya gayret ederek ideal olana “roma, bir günde kurulmadı.” özdeyişini hatırlayarak yaklaşılabilir.

* yun. doğruyu söylemek, hakikati söylemek.

v. metin bayrak
istanbul, newroz’13

12 Mart 2013 Salı

karşı duvarlar


karşı duvarlar ya da duvarların saklayamadıkları



sosyoloji eğitiminin ardından güzel sanatlarda akademik eğitimine devam ederek bir anlamda hem mektepli hem de alaylı ressam olarak dokunuyor hayata erdal ateş. bunu, en çok karşı duvarlar adını verdiği sergisinin mütevazı kataloğundaki metni okuyunca görüyoruz. erdal ateş'ten dinleyelim: “Karşı duvarlar, onların (duvarların) içi ve dışı: çocukken eşyasız, boş bir evin içinde olmak beni çok etkilerdi. bazen mahallemizden birileri taşınırdı. O boşaltılmış, eşyasız ev, hemen kendini gösterirdi sanki. Neyini gösterirdi? Bırakılmışlığını. İşte bu bırakılmışlık, kanayan bir yara gibidir. Bir insanı sarıp sarmalayan giysileri çıkardığınızda nasıl insanın çırılçıplaklığı ortaya çıkarsa, bırakılmış evler de aynen öyledir. Hep giyinik görmeye alıştığımız birini, birden çıplak gördüğümüzdeki şaşkınlık ve merak duygu gibi. Şaşkınlık ve merak, beni o boş evlerin kıyısına, kirli pencere camlarına çekmiştir hep.”



çalışmalarını ankara'daki atölyesinde sürdüren erdal ateş'in çalışma alanında resmin yanında video projeksiyon, enstalasyon, fotoğraf ve nesne-ışık düzenlemeleri bulunmakta. işleri, ankara ve istanbul'da kişisel sergilerde, pek çok karma sergide ve 2012 berlin bienalinde sanatseverlerle buluşmuş.

Ateş, resimlerinde, duvarların görüntüsü ile bunların kendisinde yarattığı hayalleri soyutlayarak anlattığını dile getirerek yaratma süreci ve kullandığı teknikle ilgili: ''İnsan eliyle yaratılmış ama parçalanmış, bozulmuş nesnelerin iç içe bir araya gelmesiyle oluşan kompozisyonu ele alıyorum. O görüntüleri hayallerimle birleştirdim. Resimlerde tuval üzerine polyester köpük, üzerine özel çimento, üzerine akrilik boya, özel hazırlanmış boya kullandım ve kimi resimlerde duvarları yansıtmak için elektrik buatları monte ettim.'' (Erişim: 11 şubat 2013: http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=28302)



karşı duvarlar başlıklı sergide yer alan resimleri, yukarıda kısaca alıntıladığım öyküsüyle birlikte düşününce bir dizi kavram, aniden kapısı açılan tavan arasından pürtelaş içinde çığlık çığlığa uçuşan yarasalar gibi sardı zihnimi... yakalayabildiklerim:
örmek: geçmişte olanı, yaşanılanı kapatmak adına,  izlerini silmek adına, perdelemek için bir başkasıyla çevirmek...
boyamak: sinen yaşanmışlığı gizlemek, yenilik hissi vererek yanılsama yaratıp mevcuda yeni kimlik vererek mülkiyet(in)e almak...
kapatmak: fişini çekmek, son vermek, kontrolü(nü) elinde tutmak, başka bir sayfaya geçmek...
ambalajlamak: saklamak, için dışa ezilmesini sağlamak, dışsızlığın imkansızlığının göstermek, içini çıkarmak, içe ulaşımı uzatmak, meraklandırmak...
kendimizi yansıtmak: kendimize mal etmek, imza atmak, iz bırakmak, damga vurmak, başkasından farklı olduğunu göstermek, yenilemek, kazımak...
görmek: suretin altına bakmak, özü ifşa etmek, anlamak, yargılamak, tahammül etmek, unutmak, görmezden gelmek, orada olmak, oynamak, mış gibi yapmak...
maskelemek: kabuk bağlamak, dökülmek, ortaya çıkmak, çatlamak, kusmak, zaman, yarayı kapatmak, kanırtmak, kanatmak, hatırla(t)mak...
sinmek: özüne işlemek, tarihinde yer almak, unutamamak, kimliğinin parçası olmak, yok etmenin imkansızlığını hatırlatmak...



gerçek yüzünü gördüm, maske(n) düştü... ifadelerinde örtük biçimde yer aldığı gibi tahammülümüz yoktur... oyunlarla oynamak, geçmişe sünger çekmek... orada yaşayanların kokularını, izlerini boya ve yeni eşyalarla ortadan kaldırdığımızı düşünmek ne büyük safdilliktir... geçmişin izlerini tümüyle ortadan kaldırmak, sünger çekip oturmanın imkansızlığıyla yüzleşmek... her birimizin geçmişten gelen tanıklıklarımızın toplamı olduğumuzu idrak etmek...



varlığı, örtüsüz görmeye cesaretimiz yoktur çoğumuzun... perdelemektir telaşımız... perdelenmiş, ambalajlanmş suretler... yanılsama, verdiği ‘güven’le doldurur insanın kurulmuş içini... örtmeye çabalar, saklarız... makyaj, güzel görünmenin yanında altta duranın saklanmasıdır bir bakıma, kendiyle barışık olmamanın da...



karşı duvarlar, duvar, karşı, karşılaşmak, boyamak, kapatmak, dokunmak, sinmek, geçmiş... gibi daha pek çok kavrama dokunan işlerin yer aldığı bir sergi. bu kavramları resimde ete kemiğe büründürmek, bunu soyut birtakım figürler üzerinden neredeyse paletteki tüm renkleri kullanarak hem de teknik olarak alışılmadık bir yolla işlemek, sanatçılık yanında zanaatçılık da gerektirmekte; erdal ateş sanatçılığın klasik anlamını da taşıyan bir usta olarak ikisinin de hakkını verdiğini gösteriyor yaptığı resimlerle.



sergi, açıldığı günden bu yana daha çok genç sanatçıları istanbullu sanatseverlerle buluşturmaya çalışan galata'daki galeri bu’da 11 ocak - 03 şubat tarihleri arasında gezilebilir...



v. metin bayrak
levet, istanbul, 2013