1 Ağustos 2016 Pazartesi

Ayna Üzerine

Ayna Üzerine

“Yüzünün tecelli yeri sadece gözüm değildir
Aynı zamanda ay ve güneş de ona aynadır.”
Hafız, 193-3

İnsan(lığ)ın keşfi, aynayla başlar: İnsanın, kendine bakanın gözünde oluşan algıdan kendine bakmasıyla; böylece insan, bakanın dönüştürdüğü, yeniden kurduğu bir varlığa evrilir. Bakılan, bakanın bakışında, bakışıyla kurulur. Bakış, taraflara egemen olur; onları, yeni bir ontolojik düzleme evriltir. Hakikat, bakışta, bakışlarda dile gelir.

Bakılanın bakana, bakanın baktığına teslim olduğu örnekler vardır. Bakışta ruhu bulan hakikat, bir haleymişçesine tarafları içine alır ve eritir. Aşkın, dostluğun ve düşmanlığın başla(tıl)dığı “an”dır bakış.

Her şey bir bakışla başlar. İnsan, bilinçdışıyla o bakışta ya da bakışla kavrar. Sezgisel bir kavrayıştır bu ve insanın, kültürel özelliği olan aklından daha temellidir; onu aşar, köklüdür, doğasaldır.

Ayna, bu bakışın, insanın kendine yönelik olmasını olanaklı kılan, hiç kuşkusuz, büyülü bir aracıdır. İnsanın kendini görmesiyle başkalaşma süreci -de facto kendileşme- de başlamış olur. Ayna, insanı, kendine ötekileştiren nesnedir aynı zamanda. İnsanın kendini, ötekinin keşfiyle keşfetmesi, kendileşmesiyle kendine ötekileşmesinin eş zamanlı gerçekleşen olgular olduğunu düşündürür; paradoksal görünmesi, insanın olgusallık ile kültür varlığı ontolojileri arasındaki diyalektiğe bağlanabilir.

Aynayla insan, kendini temaşa eder; kendi, kendisi için br arzu nesnesine dönüşür; insanın kendini arzulamasıyla “egoseksüel” de denebilecek bir olgu deneyimlenir.

İnsanın, aynayla birlikte kendini keşfi, hiç kuşkusuz, bir süreçtir. Bu tanrısal karşılaşmayla insan bilinci, yeniden kurulur. Ötekilerin gözünde varolabilen özne, onlardan ayrışarak “öteki için nesne”den “kendi için özne”ye dönüşür. İnsanın özneleşmesi aynayla, aynada somutlaşır.

Ayna, insanın kendi gözünde, kendine karşı oluşan bakışta -ya da kendileriyle- karşılaşmasıdır; bu karşılaşmadan insanın kendiyle dostluğu, aşkı çıktığı kadar düşmanlığı da çıkar.

Ayna, insanın kendi bakışında eriyerek özgürleştiği bir mecradır. Aynayla birlikte bulunduğu yerden uzaklaşır; içinde bulunduğu ortamın, dünyanın dışına çıkar; bu, çıkışın büyülülüğünün nedenidir.

Aynadaki çıplaklık, sevişme anında (da) vuku bulanla özdeştir. Sevişilen, tenden öte ruhsa, söz konusu olabilir bu özdeşleşme; çünkü sevişen çift, artık tek bedende, tek ruhtadır; gözleri birbirine baktığında, karşısındakinin gözlerinde gördüğü, bütün çıplaklığıyla -teni aşan çıplaklığıyla- kendisidir.

Doğanın, toplumun ve şüphesiz zamanın dışına çıkıştır. Büyülülüğünün bir nedeni de budur. Faniliğin, bitimliliğin prangasından kurtuluştur. İnsanı, halesi içine alan mana, aynayla, aynada oluşur. Tanrısallığın tezahürünün aynayla ilişkisi araştırılmaya değerdir. Bakışta kaybolmak anlatır en çok sözü edilen doğanın, zamanın dışına çıkışı.

Aynaya bakan özne, Narcissus’un nergiz çiçeğine dönüşme mitosunda dünya kültürüne malolan manada ete kemiğe bürünerek vuku bulur. İnsanın, bir bakışta, bir bakışla kendinden geçmesini ama kendiyle göz göze gelmesini anlatır. 


O an, zaman durur. Zamanın Hayyamca yorumudur yaşanan. “Zamanın biri uzunluğu, ki onu güneşin seyri belirler; diğeri kalınlığı, ki onu da belirleyen tutkulardır.” İşte o tutku dolu anda özne, zamanı, mekanı ve kendini aşar, aşkınlaşır. Bakışma, bu anlamıyla aşkın bir deneyimdir. Türkçedeki deyimle özne kilitlenir, kendinden geçer, kim olduğunu, nerede olduğunu… unutur: Aklın ve kültürün hatta zamanın (da) bir tür dışına çıkıştır: mutlak özgürlüktür.

İnsanın insanlaşma süreci, eşzamanlı prangalar üretme süreci olarak da okunabilir. Ayağa kalkan insan türü, tarihini prangalarla, kalebentlerle inşa eder. Homo sapiens, prangalar zengini, prangalar toplamıdır. Bilimler, felsefeler, dinler ve sanatlar dört pranga türü olarak kategorize edilebilir; bunlar, hayatın sınırlarını belirlemek, ona çerçeve çizmek iddiasındadırlar aynı zamanda. Bunlardan dördüncüsü olan sanat/lar, çerçevesini, mevcut çerçeveleri, sınırlılıkları ortadan kaldırarak çizmeye çalışır. Tevrat, “Önce kelam vardı.” der; hayat, mana üzerine kuruludur ve her mana, insanı, beşeri anlamda inşa eden, onun, kurucu ontolojisinin koşulu olan bir prangadır. Her pranga, diğeriyle hem ittifak hem de çatışma içindedir. Hayat, prangalar diyalektiğidir ya da prangalar arası diyalektiktir; çatışmaların tozuysa zaman.

Birbiriyle “çatışma” içindeki bu dört kategori, mana şemsiyesi altında birleşirler ve örtük ittifaklarıyla hayata egemen olmak iddiasındadırlar. İktidar, bir anlamda bu dört kategoriden mürekkeptir.

İnsan giyinir. Adem Peygamber’in yasak meyveyi yemesiyle “bilinç” sahibi olup utanması, insanın özgürlüğünün elinden alınmasıdır, üstelik kendi bilinciyle. Çıplaklık ile ötekinin bakışından azadelik özdeştir. Bilinç (İng. consciousness), Latince “con-sciere”den, “başka biriyle birlikte bilgi sahibi olmak”tan gelir; bilinç, birlikte yaşam/a -ötekiyle birlikte- yaşama/ya ait bir olgudur.

İnsan, aynaya baktığında kıyafetinin öneminin önemi yoktur; insanın gördüğü, gözündeki manadır. İnsan, oradadır ve yalnızdır. Kıyafet, sıfatlar, başkalarıyla birlikteyken görünür/dür. Aynada çıplaktır insan çünkü baktığı, kendi gözlerindeki ifadedir: merak ettiği manasıdır. İnsan, kendi ruhunun peşindedir ve maneviyata olan ilgi ve ihtiyacın gerekçesi işte bu manadır.

Yüzleşmek, “aynadaki benlik”le yüz yüze gelmek ve/veya göz teması kururcasına farklı iki insanın bir sorun özelinde bir araya gelmeleridir; amaç: hakikati ifşa etmektir çünkü gözler yalan söylemez; anlam yahut mana, bakışa siner, bakışın kaynağıysa gözler; gözlerse yüzdedir, yüz ise aynada yahut ötekinin -karşıdaki kişinin, ki kişinin kendi de olabilir- gözlerinde.

Eski Mısır’da, Antik Yunan’da ayna yapımında pirinç, tunç, gümüş, altın gibi metaller kullanılır. Antik Yunan’da içinde su olan kaptan geleceği gören kahinliğe rastlanır (katoptromania).

Anadolu’da yüz görmek uğursuzluk getirir; gelinin yüzü, zifaf gecesi görülür ve “yüz görümlüğü” verir damat zevcesine. Gözler tehlikelidir. Yüz görmeyi uğursuzluk sayan Anadolu kültürü, aynanın çerçevesi yerine arkasını süsler. Aynaların, hemen hemen her kategoride bir kopuş ve/veya yeni bir başlangıç olan Barok dönemle birlikte çevrilir ve arkası, artık, duvardadır; çerçeveleri Barok üslupla süslenerek artık hayat alanı olan salonların yani selamlıkların duvarlarını, konsüllerini süslemeye başlar. Kamusala hayata kadınla eşzamanlı dahili hiç de şaşırtıcı değildir. Oryantalist bir okumayla “Aynanın yönünün değişmesi, küştürel paradigmanın kırılması olarak (da) yorumlanabilir.” yargısı dillendrilebilir. 

Kırılan aynanın yedi yıl uğursuzluk getireceği inancı, Anadolu’da olduğu gibi dünyada da yaygın bir inançtır. Aynanın kırılmasıyla olanaklı dünyanın geri dönüşsüzcesine parçalanmasına tanık olan insan türü, korkuya gark olur; iradesinin zayıflığıyla, sınırlılığıyla yüzleşir.

Uzun yıllar cezaevinde kalan kimi mahkumlarda görülen “ayna sendromu”, ayna - insan - yaşam ilişkisinde anılmaya değerdir. Göreli süre kapatılma pratiği yaşayanlar sık sık ve uzun süreliğine kendilerini seyrederler. Bunda, içeride göz teması kurmaktan kaçınmanın yaygınlığının da etkisi vardır şüphesiz ve bu alışkanlık, narsizm olarak yorumlanamaz. İnsan, daha doğar doğmaz göz teması kurarak çırılçıplak fırlatılıp terk edildiği dünyanın ortasında dağıtmak ister yalnızlığını oysa göz teması kuramaz; o da gider kendiyle kurar, kendi gözlerinin içine bakar aynada. Bebekler de göz teması kurmak ister tıpkı hayvanlar gibi çünkü gözlerle gözlerden anlayabiliriz; ancak göz teması sonrasında, sizin güvenilir mi tehlikeli mi olduğunuzu anlayabilirler. 

“Sihirli ayna”, “Ayna ayna, söyle bana!” vb. aynadaki büyüleyici görüntü, önce fotoğraf, sonra sinema ve nihayet televizyonla doruğa ulaşır. Kameranın, bunca yaygınlığına karşın büyüsünü hala koruması manidardır.

Selfie ya da özçekim, mobil telefonların artmasıyla bütün dünyayı eşzamanlı sardı. Uğruna ölenler de oldu. Sık sık falezlerden selfie çekerken ayağı kayıp ölenlerin haberlerini okuyoruz.

İnsanın görünmesi, üstelik kendini ekranda ya bir kare ya da hareket olarak görme, olanaklı dünyanın, prangalarla çevrelenmişliğin bir anlığına da olsa dışına çıkıştır; şüphesiz bir efekttir bu! Hatta yanılsama.

Dünya, algılayan kişinin, doğayla eşzamanlı oluşan, gözlerinden gördükleridir. Oysa gözler, kendini görmeye başladığında, kendisi, kendisi dışında bir başka özneye dönüşüverir; bir anlamda klonlanır; artık tek değildir; kendi, ötekidir; yani bir başkasıdır da. Bu, karşılıklı konan aynalar arasında kalanın sonsuzca yeniden üretimine de kaynaklık eder. Tanrısallığı da yarattığı iddia edilen sozsuzluk, aynadaki benlik ya da bakıştaki manadadır hatta manadır.


V. Metin
Nisan - Mayıs 2016, Muğla




15 Temmuz 2016 Cuma

Barışın Miltaşı: Çokkültürlülük

“Panta Rhei” Herakleitos
İki yıl önce İstanbul’da yola “barış”ı konuşarak çıktık. Barış, bu kadim Grek-Roma-Bizans-Osmanlı-Türk-Kürt kentinin “miltaşı” gibi bizim de Akdeniz coğrafyasında başladığımız “birlikte yaşam yolculuğumuz”un ilk kavramı oldu. Şimdi, “eğitim”i “çokkültürlülük” ile ilişkisinde ele almak amacıyla ikinci durağımız Üsküp’teyiz. Öncü Eğitimciler olarak yolumuza, hayatı besleyen kavramları birer miltaşına dönüştürerek devam ediyoruz.
Çokkültürlülük, tıpkı barış gibi toplumsal hayatın önkoşullarından biridir. “Çokkültürlülük”ü, barış, mutluluk, toplumsal hayat, kültür kavramlarını “eğitim”le ilişkisinde irdeleyerek kavramsallaştırmaya çalışacağım. Amacım çokkültürlülüğün olgusal ve kültürel temellerini serimlemek.
Kültür, toprağı işlemeyle başlatılır; toprağı işledik ama ruhumuzu ihmal ettik. İnsan, tarım devrimiyle artık aç kalmak tehlikesini bertaraf etmiş değil; rekabet, yerini işbirliği ve adil paylaşıma bırakmadıkça bu doğal kaygı varlığını sürdürmeye devam edecektir. Günümüzdeki bunca saldırganlığı, başı-sonu, tipi, cephesi belli olmayan, kapitalizmle ya da post-kapitalizmle, “sorun”u hafife almaktır. Manevi dünyanın, ötekileştiricilik üzerinden nefret söylemi üreten retorikleri yerine “farklılıklarla bir arada” yaşama ilkesiyle bütünleştirici perspektifle gelişimi için eğitim ve eğitimcilerin ne yapabilir? Bunun, huzur ve refahın, yani mutlu bir yaşamın tesisinde ve sürdürülmesinde payı nedir? Olguya kuşatıcı, multidisipliner bir perspektifle bakabilir miyiz? Söz konusu kavramları ilişkisellikleri içinde “mutluluk” perspektifiyle kurgulayabilir miyiz? Bunu nasıl yapabiliriz? Konuşmam, bunun “nasıl”ına bir yanıt denemesidir.
Bu soruları temele alarak interdisipliner  ya da multidisipliner bir bakışla felsefi akıl yürütmeyle konuyu irdelemeye çalışacağım. Amacım, yalnızca irdeleyerek analiz etmek değil, çeşitli tezler ileri sürerek söylediklerimi temellendirmektir.
x ülkeden y katılımcının z dinleyicinin (fiziki erişim) ve t dijital erişimcinin oluşturduğu, bizim de içinde yer aldığımız, bir ağı analiz ederek düşünmeye başlayalım.
Bunca ülkeden/diyardan birbirinden farklı uzmanlık alanlarına sahip bu seçkin topluluk, üzerinde konuşmaya mahal bırakmayacak denli açık bir gerçeklik. Bilimlerin işi, bu çıplaklığı, ideolojik, metafizik vb. argümanlar/ı  ve/veya  angajmanlar/ı  nedeniyle giydirip maskelemek yerine dinamiklerini ifşa ederek olguyu bağlamsallığı içinde görünür kılmak olsa gerek.
Bir şeyin “nasıl” olduğu, “ne” olduğundan sonra gelir. İnsan, kültürden öncedir; insan, kültürel varlık olmazdan evvel doğal durumda yaşayan, ekosistemin halkalarından biridir. Kültürel varlığa dönüşme süreci olarak da okunabilecek evrimle ikili, yani şizoid bir ontolojiye kavuşmuştur. “İnsan trajik bir varlıktır, çünkü doğasını kaybetmiştir.” Psikanalize göreyse doğasını bilincinin dışına itmiştir. Doğal bir varlık değildir artık; kültüreldir ve hayatta kalmasını sağlayan içgüdülerinden ziyade bilgisi ve/veya kültürüdür.
Eğitim, her kültürel öge/varlık için bir iletişimdir/iletişim aracıdır. İnsan, kültürel bir varlık olarak savaşı tanıyor, araştırıyor, haberleştiriyor, tarihini anlatıyor; ama barışı yeterince ne tanıyor ne anlatıyor ne de filmini yapıyor. Mesela kütüphanelere, tarih kitaplarına bakalım: birkaç saliselik düşünme bile bu trajik durumumuzla yüzleşmek için yeterli. Evet, savaşı tanıyor, anlatıyor ama barışı bilmiyoruz.
Çok provokatif bir örnek vereceğim. Bundan dört yıl önce 5-6 yaş grubuyla, sayıları altıyı geçmeyen çocukla, çalışmak imkânı buldum. Eğitim hayatımdaki en mutlu anlarımdı diyebilirim o aylar için. Sözünü ettiğim/edeceğim kare şu: çocuklardan biri, genel huzuru bozan bir davranışta bulunduğunda, biri ödevini yapmadığında gruba dönüp “Ne yapalım arkadaşlar?” diye sorduğumda hiç düşünmeden koro olarak “Ceza verelim!” dediler ve birbirinden farklı ceza pratikleri önerdiler.
Herhangi bir sorunla karşılaştığımızda insan yavrusunun göreli olarak en masum denebilecek dönemindekilere öğrettiğimiz ve kanıksattığımız şey “ceza” ise hakikaten de karşılaştığımız sorunları “savaş” ile ‘çözmeye’ kalkmamız gayet ‘tutarlı’(!) Oysa hayat barış ile olanaklı. Eğer barış olmasaydı ne romanlar yazılabilirdi ne çocuklar dedeleriyle oynayabilirler ne de mabedler/anıtlar inşa edilebilirdi. Barış, kişinin kendisiyle ilişkisinde başlayıp halka halka genişler ve halesini büyüterek hayatı bir annenin yavrusunu sarıp sarmaladığı gibi kucaklar.
Bilincimizle yaşama pratiğimiz arasında işleyen sonsuz diyalektik, bizi, hayat karşısında aktif bir özne olarak konumlandırır; Sartre’ın dediği gibi “İnsan, özgür olmaya mahkûmdur.” İrademiz, o diyalektiğin bir bileşeni olarak onu işleterek, tabii ki gücü ölçüsünde, özgürleşebilir. Peki, bunun istikameti nedir? Huzur ve güvenliğin, yani barışın zorunlu sonucu olan mutluluk.
“Neden?” sorusu filozofça bir sorudur ve çocukların çocuk olarak içine fırlatıldıkları bu dünyada içgüdüleri ellerinden alındığı için anlamak, öğrenmek, anlamlandırmak kaygısıyla ilk adımlarıdır. “Neden çokkültürlü olalım ki?” El cevap: Barış içinde yaşamak için. Şimdi gazetecilik alanından bir kavram devşirerek barış kavramımıza yeni içerikler yüklemeyi ve buradan eğitime yeni pencereler açmayı deneyeceğim.
Gazetecilik üzerine düşünen ve yazan Johan Galtung, “barış”ı, şiddet yokluğu anlamında “negatif” ve toplumların bütünleşmesini ifade etmekte/toplumların bütünleşmesi anlamında “pozitif” olmak üzere ikiye ayırır.
Negatif barış, uluslarası anlaşmalar, silah kontrolü, devlet ve devletler arası kararlar gibi boyutları olan “şiddet/in yokluğu” olarak da anlaşılabilecek ve özü gereği karamsardır, çünkü kısa vadeli ‘çözüm’ler içerir; tıbbın diliyle söylersek belli türden bir rahatsızlığın ya da hastalığın iyileştirici tedavisidir. Oysa pozitif barış, iletişim, barış eğitimi, uluslararası işbirliği, çatışma yönetimi, çatışma çözümü(?) yollarıyla beşeri kavrayışların geliştirilmesini içeren özü gereği iyimser bir perspektiftir. Sağlık alegorisiyle ifade etmeye devam edersek Galtung’a göre pozitif barış, negatif barış gibi iyileştirici değil önleyici tıptır; önleme, en iyi tedavidir; tedaviye olan ihtiyacı ortadan kaldırır. Çokkültürlülük, barışın muhafazası için önkoşuldur; bu da en başta eğitimle olanaklıdır. “Pozitif eğitim” yahut “ayna eğitimi” kavramlarıyla ifade edilebilir; yani sokağa ayna olabilen, ama salt yansıtıcı değil iyileştirici dönüştürücülüğü ve sürdürülebilirliği de içeren bir eğitimle.
Konuşmanın ana eksenini oluşturan kavramları ortalığa saçmayı başarabildiysem ufuk çizgisinde kara göründü demektir. Düşünmemizi sürdürelim.
Şimdi mutluluk – barış – çokkültürlülük – eğitim – yaşam ilişkisini görünür kılmakla kalmayıp patikaya dönüştürmeye çalışacağım yedi tezi temellendirmeye çalışalım:
1.     Tez
“Barış, toplumsal hayatın önkoşuludur.”
Barışın olmadığı yerde konuşan hayat ve değerleri değil, ölüm ve ölümün dilidir.  20.yüzyıl, uygarlığın madden inkişafı olduğu kadar mânen çöküntünün girdabına insanlığı ideolojilerle esir aldığı bir dönemdir. Burada bulunanların kahir ekseriyeti savaşlardan yeterince nasiplenmiş insanlar olsa gerek.
2.     Tez
“Çokkültürlülük, barışın temel ilkelerindendir.”
“Birlikte mutlu bir yaşam” olarak da ifade edilebilen barış, mantıksal ve olgusal olarak “çokkültürlülük”ün, bir ilke olarak eğitime, hukuka ve geniş anlamda siyasete egemen olmasıyla olanaklıdır. “Birlikte yaşam”, “mutluluk” gibi kavramlar, mantıksal ve olgusal olarak “çokkültürlülük”ün, bir ilke olarak eğitime, hukuka ve geniş anlamda siyasete yani “barış”a egemen olmasıyla olanaklıdır.
3.     Tez
“Olgusal ve toplumsal hayatta (DNA, fraktal, ahlak/lar) hiçbir özdeşlik yoktur.”
Analitik bakışla örnekler üzerinden temellendirmeye çalışalım: Herhangi bir varlığın milyonlarca kez büyütülmesiyle ortaya çıkan hiçbir görüntü, doku bir diğeriyle birebir aynı değildir. Sevdiğim örnek kumsalda yan yana duran iki kum taneciğinin, bir çam pürçüğünden alınan iki ayrı kesitin –tıpkı parmak izlerimizin dokusunun farklı olması gibi- farklı dokulara sahip olduğunu olgusal gerçeklikte görürüz. Olgusal dünyada özdeşlik yoktur; doğada olmayanı kültürde aramaksa bambaşka sorunlar yaratıyor: en başta İŞID’i!
4.     Tez
“Kültürler arasındaki ‘değer hiyerarşisi’ keyfi ve iktidara içkindir.”
Kültürel ögeler yaşamdan çıkar; yaşamı düzenlerler ve statik değillerdir; habitattaki değişimler, zorunlu olarak kültürü ve öğelerini de mutasyona uğratır; nedeni olan habitata ve yaşama göre şekillenir. 3. Tezde dilen gelen olgusal açıklamadan hareketle, farklı olanlar, aynı teraziye konularak ölçülemez; ölçme, tartıyı elinde bulunduranın keyfi biçimde tanımladığı, belirlediği norma göre yapılabilir ki bu da keyfidir; ve şüphesiz iktidara içkindir. İktidarca manipülatif biçimde kullanılarak sokak kaynatılır, kimlik grupları konsolide edilerek çatıştırılır; her çatışma, ölümü besler ve böylece iktidar güçlenerek yerleşikleşir, kurumsallaşır; göreli sürenin ardından dolaşıma soktuğu retorik ve alegoriler, bilinçlerin hakikati haline gelir.
5.     Tez
“Irk ve/veya millet, olgusal değil, kültürel, hukuksal, sosyolojik bir kategoridir.”
Geç 19. yüzyıl  erken 20. yüzyıl  ile hortlayan milliyetçilik ve türevi ırkçılık, ırkı, olgusal bir kategori olarak düşünmesinin öncülüne dönüştürerek ‘bilim’ üreterek hem ‘bilgi’yi hem de ‘bilimleri’ ideolojikleştirerek çatışmaları derinleştirmiş; insanlığın belki de en kanlı dönemine giden yolun taşlarını döşemiştir. Trajik olansa, eğitim ve eğitimcilerin bu “zırva”ların çocuklara, gençlere ve nihayet bütün insanlara zerk edilmesinde –endokrinasyon- devletin ideolojik aygıtına “gönüllü kölelik paradoksu”nu icra edercesine dönüşmüş olmasıdır. (Şimdi de SS’in –Sahipsiz Sermaye- yani küresel kapitalizmin gönüllü aygıtına dönüşmüş durumda ne yazık ki!)
Irkın, milletin yaratım sürecinde devletler/iktidarlar, başta antropoloji ve arkeoloji olmak üzere pek çok bilim dalını kendi mitoslarını ‘hakikat’e dönüştürmede kullanılmıştır. Lâkin dolaşımdaki ‘zırva’lar, bilime değilse bile hâlâ sokağa egemendir. Bilim üretmenin, bilgi aktarmanın yani sokaktaki insanın dünyayı kavrama paradigmasının müsebbibleri olarak biz eğitimciler, olup bitenlerden hukuken olmasa bile etik olarak sorumluyuz.
6.     Tez
“Mutluluk, bireysel – toplumsal huzur ve refahın bileşkesidir.”
Toplumsal yaşam, huzur ve refahı birlikte gerektirir. Bir orman ya da deniz düşünelim, milyonlarca yıldır kendi içsel düzeniyle yaşamın sürdüğü. Birden harici bir nesnenin düştüğünü, mesela bir uçağın, düşünelim. Hem fiziksel hem de zihinsel anlamda tahrip ettiği gibi mevcut yaşam akışını tarumar eder. Huzur, güvenli ortam gereklidir, ama yeterli değildir tek başına. Göreli refah, insanların üretim sürecinde yer almaları ve adilane biçimde pay almalarıyla olanaklıdır. Bunların asgari ölçüde sağlanması, toplumsal yaşamı olanaklı hale getirir.
(Toplumsal) yaşam huzur ve refahın halesi içinde mümkündür; bunun göreli süre muhafazasıysa, Aristotelesçe söylersek, “insanın işi” olan mutluluğu yaratır. Mutluluk, kendisi amaçtır ve diğer her şey onun adına istenir. “Mutlu insanlar, başkalarının (da) mutluluğunu isterler.” Barış, mutluluk getirir; barışı tesis etmek, korumak içinse doğaya aykırılık ifade eden tekbiçimliliğe karşı “sokak”ı yaşatmak yani “çokkültürlülük”ü, doğal olgulara dair tutumumuz gibi “ahlakın/kültürün ötesi”nde görerek kabul etmek, onu, hayatın olağan bir parçasına dönüştürebilir.
7.     Tez
“Mutlu toplumlar, çokkültürlülüğü barış içinde yaşay/t/abilenlerdir.”
Günümüzde güç, belki sûfice bir bakış olacak ama tahakküm aracından değil, alicenaplıktan gelir.
Hayatı derinden kavrayan ve bilgece bulunan sözlerdeki ortam kelam, şiddeti uygulayanın da uygulanan ya da şiddet gören kadar travma yaşadığı yolundadır ki bunu, pek çok araştırma doğrulamaktadır. Araştırmalar bir yana bu salonda bulunanların yaşadıkları diyarlar ve insanları, bu yargının kanlı canlı somut örnekleridir.
Huzur ve refahın bileşkesi olan mutluluğun, göreli süreliğine hayata egemen olması, yüksek kültürü yani bilimleri – felsefeleri – sanatları doğurur. Hayatı, kültürel anlamda iyileştirip yaşanabilir kılan yüksek kültürün ürünleridir. Çatışma ortamlarında bireysel ve toplumsal enerji, savaşın hizmetine girer ve beslenen yaşam değil ölümdür. Hayatı beslemek adına bir tür önleyici tıp gibi, yani Galtung’un kavramsallaştırmasıyla pozitif barış için çabalamanın hayatta somut anlamda karşılığı olabilir.
Canlılığın zorunlu sonucu hayatta kalmaktır; insan, ikili bir dünyanın varlığı olarak hem biyolojik hem de kültürel anlamda birer organizmadır; hayatın düşmanı kesilmedikçe “hayatın olağan akışı” içinde “hayatta kalacaktır”; savaşa karşı olmak, barış için çalışmak en büyük direniştir ama daha büyüğü işte buradaki, bu salondaki hayatı beslemek, onunla hemhal olup (onunla) akmaktır; direniş, zamana ve mekana, yaşamı gözeterek teslim olmaktır.
Tekçilik, tahakkûmun hem nedeni hem de sonucu olarak ortaya çıkar. Demokrasi, birlikte yaşam, zorunlu olarak kimi sınırlılıklar üretiyorsa ve bunun bilinci/ni gerektiriyorsa –ki bilinç İngilizceye (consciousness) Latinceden (con-sciere) geçer; ‘başka biriyle birlikte bilgi sahibi olmak’; yani bilinç; birlikte yaşamdan doğmuş, birlikte yaşama ait bir olgudur. Türkçe etimolojideyse “bilmek”ten türetilir; bilinen, bilinmekle kalmayıp bilindiğinin farkında olunan ve bilinenin davranışa dönüştürülmesidir.
Dünyaya “bilinç” kavramıyla bakmak, bakmakla kalmayıp bunu davranışa dönüştürmek, yaşam/a pratiğinde gözetmek, bilincin bizzat kendisidir; malzemesi bilgi, harcıysa sokaktır.
Eğitim, kültürle(n)me aracıdır; bilinç, sınırlı ya da tamamlanan, statik bir olgu değil, süreçtir. Bilincin oluşumu, çokkültürlülük kavramıyla harmanlandığı ölçüde yaşama, doğaya aykırılık arzetmez. Ancak doğayla, doğamızla uyum sağlayabildiğimiz ölçüde “canlılık”larımızı sürdürebiliriz. Eğitimi, sokağın aynasına dönüştürebildiğimiz ölçüde canlılığımızı besleyebiliriz. Bunun için barışa –temel bir koşul olarak- ihtiyacımız var ama pozitif barışa; çatışmaya, savaşa neden olabilecek sorunları, soruna dönüşmeden çözümleyebilmek için de elimizdeki temel araç eğitimdir, lâkin devletlerin ideolojik aygıtına dönüşerek propagandaya dönüşen eğitim değil.
Eğitim, çokkültürlülüğün kurumlaşmasında temel işleve sahip bir süreçtir. Geniş anlamda eğitim, kendisi de kültür dünyasının hem nedeni hem sonucu hem de kendisi olan insanın çokkültürlülük perspektifine sahip bir özne (de) olabilmesine katkı sağlayabildiği ölçüde yaşamı besleyebilir.
Biz eğitimcilerin –yalnızca meslekten eğitimcilerin değil bütün insanların da- ana sorumluluklarından biri, belki de en başta geleni “bu” olsa gerek; sorumluluğumuzu, ideolojilerle zehirlenmelere, nefret söylemi üretenlere, politikacılara, demagoglara, propagandalara, yaşam düşmanı her türlü ayrımcılığa, retoriğe rağmen gerçekleştirebildiğimiz ölçüde özgürüz.
Sokrates’in öğrendikçe bilgisizliğini öğrenmesinde, sûfinin Yaradan’a ulaştıkça sonsuzluğun içinde kibrini öldürmesinde, fraktallardaki sonsuz benzemezliğin içinde aynılığın, özdeşliğin ideolojik – dinsel bir tasarruf olduğunun görülmesinde, kaçınılmaz biçimde “farklılık”ta birleşiyoruz; o farklılıklar, sokakta, işte orada, işte tam da burada, sorumluluğun, aynılaşmak değil yani “olduğumuz gibilik”e aykırılık değil, nasılsak “nasıl öyle kalabiliriz”e çözüm bulmaktır; yani olguyu kurama değil, kuramı olguya uydurarak; otokratik rejimlerin yaptığı ve/veya yapmaya çalıştığı gibi bütün topluma aynı dili giydirerek değil.
Epiktetos, “İnsanları tedirgin eden, olan biten değil, olan bitene ilişkin inandıklarıdır.” sözüyle insan bilincinin gücüne işaret eder. Eğitimli insanın bilgiyle harmanlanmış bilincinde olgusal bağlamda fraktallar, kültürel bağlamda çokkültürlülük olan bir kişinin fantezisinde “olan”dan savaş ya da çatışma değil, barış beklenir.
İnsan, doğaya karşı nasıl mücadele edip kendine yeni bir habitat oluşturabildiyse ve yakın zamana kadar, ve zımnen değil ne yazık ki, zenci, yerli, köle, x dinli, y mezhepli, t tarikatlı, k dinli, dinsiz, milliyetçi, sağcı, solcu, homoseksüel, kadın, erkek vb. ile devam eden körleşmenin esiridir. Ve şimdi, nasıl “köle”, “zenci”, “dinli”, “dinsiz” esaretini “yurttaş” kavramıyla sona erdirdiysek artık “kültür/el kölelik”in de gömülme vakti gelmiştir. Bunun için ihtiyacımız olan araç elimizdedir: sokağın görgüsü ve türevi eğitim.
“Umut, en büyük talihtir.”  der bir Çin atasözü. Umut edelim; umut, bizi, sebat sahibi ve gayretkeş kılacaktır. Umut ve sevgi bizimle çünkü hayatı seviyor ve besliyoruz kaynağı olan sokağı.

Aşkla, sevgiyle, dostlukla dokunalım sokağa...

Dayanışmayla,
V. Metin Bayrak
Mayıs, 2016, Muğla

10 Temmuz 2016 Pazar

Satılık İbadet Üzerine

Ramazan geliyor: Bir bakıma seküler hayatın kamusal alandan itilip her şeyin yerini pop İslam kültürüne bıraktığı günler.

Ana yemek “oruç” olunca başta sağlık olmak üzere pek çok içerimi her yıl sanki ilk kez duyuyormuşçasına ilgiyle dinleyerek vaadedilen o cennete giden yolun istikametinin pusulası görülen TV Showlarının reyting rekabetleri kızışıyor. Her yıl tanık olduğumuz bu kareler, nedense, bir tür dokunulmazlık zırhı kazanan İslam ve kutsalları üzerinden “pop İslam”ın fütursuz hakimiyetini berkitmekte. Her tema, bir fetişmişçesine ele alınır ve asla eleştiri konusu yapıl(a)maz. Bilgi temelli bakışlar ise “sokaktaki insan”a ulaşamaz; böyle kitle kültürü “Domuz eti yersem imanım zedelenir ve cennet hakkımı yitirir miyim?”in ötesine geçmez. Sorular, Haydar Dümen’e sorulan ve yıllardır değişmeyen soruların farklı kelimelerle –key words- sorulmuş halleridir; gramerleri aynıdır çünkü sorunların müelliflerinin bilinçleri özdeştir.

Kitlenin haber ve/veya bilgi işlevi de gören yazılı ve görsel medya, süreli yayınlar ve nihayet ulema da “6 yaşındaki kız çocuklarıyla nikah kıyılabilir.” “Annenin etek boyuna göre oğlu, annesine ereksiyon olur.” “Babanın kızına duyduğu şehvet…” ile ilgili ‘fetva’ vermekle meşgul olunca ortaya saçılan ve “sokaktaki insan” tarafından ayırt edilemeyen neyin “bilgi”, neyin “inanç” olduğu, birbirine karışıyor. Bu karış(tır)ma, meslekten olanlarca yapılıyor en başta. Kimi zaman bir tıp doktoru, sağlığı inançla, kimi zaman da bir ilahiyatçı inancı sağlıkla temellendirebiliyor. Meslekten uzmanların bu denli manipülatif pazarlamacılıkları neticesinde “sokaktaki insan”ın bilinci vesayet altına alınıyor; bir tür Mankurt’a dönüşen “sokaktaki insan”, Müslümancılarca bir yandan tüketim nesnesine dönüştürülüp araçsallaştırılırken bir yandan da tekçi büyük kimliğe dayanan iktidarın payandası haline ge(tiri)liyor. Lâkin zemin, oynak olmanın ötesinde ontolojisi kaymış ve türce farklıdır artık o nedenle de tekabüliyet sorunu hasıl olmuştur.

İşte, bu yazılama, çeşitli tezleri temele alarak söz konusu karıştırmaları ifşa etmeye çalışacak; bunun için D.İ.B’ce yayımlanan Aile adındaki Diyanet Aylık Dergi’nin Haziran 2015 sayısının “Ramazan Mektebi” başlıklı özel ekinde Dr. Ayşe Dolmacı’nın “Çocuklarımıza Kolay Oruç Tutmaları İçin Yardımcı Olalım” başlıklı yazısı (S.12,13) eleştirel okumaya tabi tutulacak.

Dr. Ayşe Dolmacı’nın yazısında ileri sürdüğü tezleri ve kritikleriyle düşünmemize, yazılamamıza devam edelim:

a.     “Oruç ibadetinin kişilik gelişiminde son derece mühim bir rolü vardır. Çocuklar, bu ibadet sayesinde doğruyu söyleyen, dürüst fertler olarak yetişebilir.”
Dini bir ritüel olan oruç ile kişilik gelişimi arasında kurulan korelasyon nedir? “Mühim” rolün ne olduğu yazıda belli değildir. Sonsuz ibadet türünden biri olan orucun kişinin karakterini oluşturan doğruluk, dürüstlük özellikleriyle nasıl bir ilişkisi vardır? Söz konusu tez ya da iddianın olgusal düzlemde herhangi bir karşılığı yoktur; dile getirilen bu ifadeler bilgi değil dilek ya da temenni ifadesidir; bilgi olmadığı için de sınanmasına hacet yoktur. İnsan zihni, her şeyi her şeyle ilişkilendirebilir; ilişki, olgudan hareketle yapıldığı koşulda bilgisel bir değeri olabilir.

b.     “Çocuklarımız ve oruç konusunu üç başlık altında işleyebiliriz:
              
b.1. Genel olarak ev halkına doğru beslenme alışkanlığı kazandırmak
              
b.2. Çocuklarımıza küçük yaşlarda orucu sevdirmek

b.3. Okul çağlarında çocuklarımızın oruç tutmasına destek olmak”

Yazar, “oruç”un ‘doğru beslenme’ alışkanlığı kazandırdığını iddia ederek yazılamanın başında kısaca değinilen metodolojik hataya düşüyor yani inancı olguyla temellendiriyor oysa oruç doğru beslenme olsaydı –dikkat!- olgusal bağlamda ya da düzlemde, teolojik bağlam ya da düzlemde değil – bütün canlıların beslenme rejimi oruç üzerine kurulurdu. Oruç, doğru beslenmeye indirgendiğinde araçsallaştırılmakta ve imanın gereği olmaktan çıkarılmakta. Ne olgu imanla ne de iman olguyla temellendirilebilir.

Çocuklara küçük yaşlardan dinin şekli ritüelleri sevdirilmeye çalışılmakta oruç üzerinden. (Sorunlu olmakla birlikte bu yazılamanın sınırlarını aşan tartışmalar nedeniyle burada değinmekle yetinilmiştir.)

Okul çağlarındaki çocukların oruç tutmalarından söz etmenin ne İslam şeriatında ne de biyolojide yeri olabilir. Ramazan’ın yaza denk geldiği yıllarda okul çocuklarının oruç tutması, mental ve fiziksel anlamda kalıcı hasarlara neden olabilir; kaldı ki ne sağlığın ne de imanın gereğidir çocukların –dikkat! Okul çağı çocuklarının- oruç tutmaları.

c.      “Çocuklarımızın ilk oruç tutma deneyimlerini, en geç yedi yaş civarında gerçekleştirmelerini sağlayalım; zira daha sonraki yaşlarda oruç tutmaya olan hevesleri yavaş yavaş kaybolacaktır.”

Çocukların ilk oruç tutma deneyimlerinin “en geç” yedi yaş olarak ifade edilmesi “b” maddesinde de ifade edildiği gibi kalıcı hasarlara neden olabilir. Cümlenin ikinci kısmı, çocukların büyüdükçe heveslerinin azalacağının kaygısının ifadesi. İman ve inanç bir hevesten ziyade aklî bir olgudur; çocuklarınsa cezai ehliyetleri yoktur çünkü akıl baliğ değillerdir; olgunlaştıkça ‘hidayet’e ermeleri beklenir. Yazarın örtük bir biçimde dillendirdikleri, eleştirel bir okumayla, şunlardır: çocuklar üzerinde, özellikle bedenleri ve duyguları, harici bir otoriteyle itaat pratiği icra edilerek bioiktidar kurmanın aracıdır oruç.

d.     “Çocuğumuzun yaşının daha küçük olduğunu düşünüyorsak, onlara tekne orucu tutmalarını önerebiliriz.”

Bu ifadede iki önemli nokta göze çarpmakta: İlki, yedi yaş, sanki küçük değilmiş gibi daha erken yaşlarda da çocuklara oruç tutturulmaktan söz ediliyor; ikincisi göreli sürelerle açlık pratiği yaşamaları, ki zaten hayatın olağan akışı içinde hepimiz söz konusu deneyimleri yaşıyoruz.

e.     “Çocuklarımız küçük yaşta bizim oruç tutmamıza şahit olmaktan büyük sevinç duyarlar ve bunu kendileri de uygulamak isterler. Fıtratlarında olan bu meyil sayesinde oruç tutma teklifini bize, bizden önce onlar getirirler.”

“Fıtrat”, olgusal değil teolojik bir kategoridir ve özü gereği ontolojisi aşkındır; insansa “şimdi ve burada” olan bir varlıktır; olanın, aşkın varlıkla temellendirilmesi, bilgisel değil inançsaldır; bu da sınanamaz. Madem ki insanda ‘fıtratî bir meyil’ var o halde “d” maddesine neden gerek var; yazı, kendi içinde mantıksal tutarlılığa da sahip değildir. (Ne de olsa kutsallık halesi içindeyse, kutsal olanın dokunulmazlığından istifade ederek her şey söylenebilir; bir tür “anything goes” durumudur icra edilen.
Burada dile gelen düşünce, dinin, öncelikle yaşanan toplumdan ve birimlerinden öğrenildiğini yansıtıyor; şu halde din eğitiminin ayrıca verilmesi de manasızdır; zira insan yavrusu görerek, çevresini izleyerek, ilişkide olduğu insanlarla etkileşerek toplumsal bir varlığa evrilir ve kültürün bir parçası olan dini de kendi doğallığı içinde kendiliğinden öğrenir; üstelik içinde bulunduğu, üyesi olduğu toplumdaki haliyle yani doğal durumundaki haliyle.

f.       “Çocukların tuttukları ilk oruçlar, genelde aile büyükleri tarafından satın alınır. Bu çok güzel bir uygulamadır. Oruç gibi bir ibadetin üstesinden gelen yavrularımızı uygun şekilde ödüller vererek cesaretlendirmeliyiz.”

“Pop İslam”ın Müslümancılarının maneviyatları, ilk cümlenin yükleminde –satın alınır- kendini ifşa etmekte. Din gibi insan maneviyatını oluşturan bileşenlerin başında gelen bir değerin temel ritüellerinden hatta koşullarından birinin satılıp alınması başlı başına üzerine düşünmeyi gerektirmekte. Çocuk, davranışçı kuramın kavramlarıyla düşündüğümüzde, ödüllendirilen davranışlarını pekiştirecektir, burada ibadetini, inancını somut bir faydayla değişimi öğrenmektedir; bununla inancını araçsallaştırmayı öğrenmektedir. “Dil, bilincin aynasıdır.” sözünden mülhem “İbadet, satın alınabilir bir metadır çünkü değişim değeri vardır.” Tezi ileri sürülebilir ki “pop İslam”, tam da bu maneviyat üzerinde yükselmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Aile” adındaki dergisinin “Ramazan Mektebi” başlığıyla yayımlanan Ramazan özel sayısında önünde “Dr.” Akademik ünvanı olan bir yazarın yerleşik “pop İslam” ve/veya “Müslümancı” argümanları üzerinden yazılamanın sınırları dahilinde epistemolojik analizler yapmaya çalışarak bu pek çok boyutu olan olguyu, yerleşik zihniyetin dile geldiği bir metni baz alarak irdelemeye, eleştirel okumaya çalıştım.
Sorun, bu yazılamanın kuşatamayacağı kadar büyük ve çetrefilli, çeşitli katmanlara sahip. Yukarıdaki eleştirel okumanın ardından, şimdi, kimi sorularla, ortaya kimi sorular saçarak, yazılamamızı bitirelim.

i.                    Henüz biyolojik gelişimini tamamlamamış çocuklara oruç tutturmak, pozitif hukukun ürettiği temel nitelikteki referans hukuk metinlerine ya da sözleşmelerine aykırılık olarak değerlendirilebilir mi?
ii.                  Dünya Sağlık Örgütü, Türkiye Tabibler Birliği, özellikle Ramazan’da ortalığa saçılanlarla ilgili “bilimsel”, “mesleki” muhatab olması hasebiyle bir basın metni dolaşıma sokabilir mi? Ayrıca, orucu “bilim” ile temellendiren üyeleriyle ilgili herhangi bir işlem yapmış mıdır, yapmıyorsa neden?
iii.                Sağlık Bakanlığı yetkilileri, dolaşımdaki magazinel sağlık, beslenme vb. bilgileri inancın halesi içinde diye Diyanet İşleri Başkanlığı’na mı devretmiştir sorumluluklarını Ramazan boyunca?
iv.               İlahiyat fakültelerinde istihdam edilen ve pek çoğunun “pop İslam”ın ikoncanına dönüştü(r)düğü “ulema” sınıfı, İslam’ın, sıklıkla, mantık dini olduğunu ifade ederler; mantıkta çok temel bir akıl yürütme ilkesi vardır: Yanlış öncül(ler)den doğru sonuç çıkmaz. Bu tür ‘düşünme’lerin mantığı var mıdır, varsa nedir?
v.                 Filozoflar, dolaşımdaki bu retoriklerin epistemolojik çözümlemelerini yapıyorlar mı? Nasıl?

Düşünme, metodolojik bir süreçtir; düşünmenin ürünü olan bilginin niteliğini belirleyen, neyin bilgisi olduğu kadar kullanılan yöntemdir de. Her yöntem, her düşünme konusu için uygun değildir; o nedenle teolojik akıl yürütmeyle felsefi düşünme benzer ama özdeş değillerdir; teolojik düşünmeyle olgusal düşünmeyse benzer bile değildir. Yazılamaya konu olan metinle sınırlı olmayıp oldukça yaygın olan bu metodolojik üçkağıt, ürünleriyle İslam’ın poplaşma sürecini hızlandırmakta ‘cephe arkadaşı’ kapitalizmle birlikte.
Bu (kısa) yazılamada eleştirel okuması yapılmaya çalışılan, aynı zamanda, kaba materyalist-pragmatist bakışla kutsal halesi taşlaştırılan pop İslam ‘kavrayış’tır.

V.Metin
Mayıs, 2016, Ege





23 Haziran 2016 Perşembe

Mülteci Sorunu&Küresel Vicdansızlık Üzerine

BM Mülteciler Yüksek Kurulu gibi oldukça 'seksi' gelen bir ad ve kurum, konuyla ilgili ulusal ve uluslararası pek çok kurum gibi 2013-2015 sürecinde her geçen gün, trajik boyutu derinleşen mülteci sorununu, ki artık krize dönüşmüştür, "kapıları açıp açmamak"a indirgeyip boyutlarını budayarak işle(til)meyen uluslararası hukuka sıkıştırarak anlayan 'yönetici', 'sorumlu sorumsuz kitle' ve iktidar(lar)ının fahişesi olan hukuk/ları, bırakın "kriz"i çözmeyi, sorunu, her geçen gün daha da derinleştirmekte.
   
Binlercesi Ege Denizi'nde, onbinlercesi Akdeniz'de Avrupa'ya geçmeye çalışırken boğulan, insan tacirlerince herkesin gözü önünde savaştan, gasptan alınıp ölüm(ün)e satılan insanların hayatları çalınırken üç maymunu oynayan dünya ve halkları, belleklerini kaybetmekle kalmamışlar, vicdanlarını da kredi kartı plastiği kokan konforlarına kurban etmişler, hayat(ların)ı, bugün(lerin)den ibaret gören aymazlık içindeler. İnsan, görüp tanık olduklarından çok, tanık olduklarına verdiği tepki(sizlik)lerin toplamıdır.
   
Mültecilik, doğal ve/veya toplumsal, siyasal, ekonomik, doğal vb. nedenlerin bir sonucu; bunu doğuran kimi 'büyük güçler'in güç denemelerini icra ettikleri, makro politikalarını hayata geçirmeye çalıştıkları mecralardan biri olan Suriye ve artık gündemde eskisi denli kendine yer bulamayan Irak, yalnızca bir vesile; kurban ya da kökleri derinlerde olan çatışmaların zahiri yüzlerinden biri.
   
Ulusal ve uluslararası kurumlar, yapısal ya da makro bir çözüm üretmek yerine trajediyi, seyirlik bir objeymişçesine, artistik bir performansmışçasına yalnızca izlemekte, kapılarına gelebilenlerden kimilerini lütfedip içeriye alıp almamakla meşguller.
   
Sorun, hiç şüphesiz, Ortadoğu ülkelerinin artık 'fıtrat'ına dönüşmüş, hamasete boğulmuş politik retoriklerinde olduğu gibi yalnızca 'dış güçler'e, 'dış mihraklar'a ve bunların içerideki 'uzantı'larına yani 'hainler'e, 'iç mihraklar'a, 'işbirlikçiler'e de indirgenemez.
   
Dünyanın vicdanı, eğer varsa, şu soruyu sormakla mükelleftir: Eğlenceye verilen vize, canını kurtarmak derdindeki yurtsuz insanlardan neden esirgeniyor? Tıpkı "sorun, aç insanların bazılarının hırsızlık yapması değil, neden çoğunun yapmamasıdır." sözündeki gibi, şaşırdığımız "şey" hakikat değil; hakikati gör(e)mediğimizden sorun karşısındaki tutumumuz, popüler kültürün ya da daha teknik bir ifadeyle kültür endüstrisinin bir ürünü olan magazin formatından öte geçemiyor.
   
Düne karşı çıkıp uygulamaları/nı, bugünün değer yargılarıyla değerlendirmek ve 'entelektüel' pozisyon almak, olsa olsa tatlısu eleştiriciliği ya da aktivizmi olabilir. Bugün, iktidarın -aslında "küresel iktidar"ın demek daha yerinde- dolaşıma soktuğu sözde hukuki dili, vicdanen reddetme, egemenlerin dilini kullanmama, organik aydın retoriklerine teslim olmadan sorabilme güdüsüdür:
     
     *Kant’ın “Ebedi Barış Üzerine Bir Deneme” adlı makalesinde rüyasını gördüğü, ebedi barış için bir tür çözüm olarak önermesinden yaklaşık yüz elli yıl sonra kurulan BM’nin cürmü bu kadar mı?
     
     *Yerlerinden zorla kürtaj edilenlerin statüsü olan ‘mültecilik’, steril kentlilerce ‘görüntü kirliliği’ne indirgendiğinde sözümüz ne oldu?
     
     *Günümüz modern hukukunca inşa edilen ulus-devletlerin eğlenceye gidenlere verdiği vizenin “can”dan esirgendiği örnekler karşısında ne dedik?
     
     *Yıllardır devam eden trajedi karşısında iç ve/veya dış kamuoyu oluşturmak amacıyla ne tür girişimlerimiz oldu; sorunun çözümü için bir “şey” yaptık mı? Neden?
     
     *Küresel hale gelen mülteci sorununun ne olduğunu, egemen retoriklere teslim olmadan de facto ne olduğumuzu kafamıza çekiçle, balyozla vururcasına gör(ebil)mek için daha ne kadar sürecek üç maymunluğumuz?
     
     *Haberler, ‘yasadışı yollarla’, ‘insan tacirleri’, ‘kaçak’, vb. ifadelerle meşru olmayan hukuk ve/veya statüko diliyle mevcut hukuksal, politik uygulamaların, insanların zihnini nasıl iğdiş ettiğini ısrarla soralım. En sade ifadeyle sorunun, bir ‘kent estetiği’ne indirgenerek de medyaca servis edilmesiyle neye benzediğini ya da bu “servis” ile görünüp görünmediğini (de) soralım.
     
     *Trajedi pornografisi gibi her gün medyada izlediğimiz görüntüler ile satılması için ek trajedilerle soslanarak ürünleştirilen ‘haberler’e/hayatlara bakıp gözyaşı dökerek haline şükreden trajedi tüketicisi, tükettiği ölçüde ‘para puan’ biriktirerek küresel adaletsizliği güçlendiren plastik vicdanlı küresel özneler olarak bizler, kişiliğimizde açılan yaranın, kişilik bütünlüğümüzde küresel iktidarca yaratılan çatlakların ne kadar farkındayız?

‘Eli kanlı Batı’ ve zengin, refah ülkeler/i, vize uygulamalarıyla, kendini koruyucu politikalarıyla yaklaşan “nükleer bomba”ya karşı, bir tür Ortaçağ kent surları inşa ederek hendek kazmaya devam ederken ‘hukuk’larının miğferleriymişçesine çağlarına, dukalıklarına, sultanlıklarına, kağıttan kalelerine hizmet ettiklerini sansınlar; varsın öyle olsun! Anakronik önlemlerin bir tür oksimoron yarattığının ve işlevsizliğinin cehaletiyle, mürteciliğiyle çağımızı kucaklayabileceklerini/kucakladıklarını sansınlar! Ama her uykunun, elbet bir uyanışı vardır; uyur numarası yapanlarsa, zaten uyumamaktadırlar, yalnızca bir tür çakallıkla, köşelerinde sessizce öylece bulaşmadan durmaktalar.

Bugün, küresel çapta o vizeleri, pasaportları, nüfus cüzdanlarını söküp atmak, yırtmak, tanımamak zamanıdır ülkeleri, ulusal ve uluslararası kurumları ve ‘hukuk’larını!

V.Metin Bayrak
Eylül-Ekim 2015, Ege


14 Haziran 2016 Salı

Gülüş Üzerine

Gülmek, belki de bütün dillerdeki ortak fiillerin başında gelir. Gülmek eylemini gerçekleştirenin gülüşü, onu, diğer insanlardan ayıran bir tür parmak izidir.

Dostoyevski, “Bir insan gülerken onun yüzüne, gülüşüne bakabiliyorsanız, o, sizin dostunuzdur.” sözüyle gülüşün ya da gülmenin insanın, ruhunu, bir başkasına açma yolu olduğunu gösterir.

U. Eco’nun  Gülün Adı romanı, Aristoteles’in olduğu iddia edilen ve “gülme”yi konu alan kitabı merak eden keşişlerin gizemli şekilde ölmelerinin de hikâyesidir.

Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında yüzü kırış kırış olan ve henüz genç denebilecek yaştaki garson için şunlar söylenir: “Yüzü kırış kırıştı, belli ki gülmekten değil, sırıtmaktan.” Gülmenin içtenliğine karşı sırıtmak sığ, yapay ve zorakidir; sezilir bir gülüşün içten olup olmadığı. İnsan, Lacanca söylersek bilinçdışıyla kavrar bir gülüşün içten olup olmadığını. İnsanın mani olamayacağı davranışları yahut eylemleri vardır; gülmek de bunlardan biridir tıpkı ağlamak, hüzünlenmek, sevinçli bir haberle kendinden geçmek, hatta uyumak, titremek, terlemek gibi. Bunlardan yola çıkarak gülmenin iradi bir eylem olmadığı söylenebilir. İnsanın, bir canlı olarak varoluşuna -: manevi varoluşuna demek daha yerinde olabilir.- özgüdür; İnsanın tözüdür.

İnsanın karakterini, zekâsını, kültürünü, duygu dünyasını, başka pek çok eylemi, özelliği yanında gülüşü de ele verir; kim olduğumuz, biraz da “nasıl” ve “neye” güldüğümüzle (de) ilişkilidir.

Öte yandan gülmek, tanrısal bir özellik olarak da değerlendirilebilir. İnsanın gülmesi, güldüğü ortama, kişi ya da kişilere ve en önemlisi kendine – de facto yaşama- karşı takındığı kalkanları indirip teslim olmasıdır. Gülmek, teslimiyettir. İnsanın, bir anlamda doğasına yönelik teslimiyetidir; teslimiyeti hayatadır, doğayadır, kültüredir. İnsanın, bütün kalkanlarından arınıp sıfatlarından soyunmasıdır.

Arınmayı sağlayan gülüş, hayata koşulsuz teslimiyeti sağladığı gibi insanı garkeden sıfatlar(ın)dan soyunmasına da imkân sunar. En çok çocuklar güler. İnsan, yaşlandıkça daha az güler; ölümün kasvetine teslim olur ve muhafazakarlaşır. Kalkanlarının artmasına bağlı olarak gülmesi de azalır. Gülmesi azaldıkça uzaklaşır cennetinden ya da cennetten. Gülmenin yerini sinameki suratlar, mutsuzluk, birbirinden uzak ruhlar alır.

Kimi kültürlerde gülmenin ‘kadınsı’ bir davranış olduğu ve insanı ‘hafifleştirdiği’ iddia edilir. Hiç kuşkusuz ataerkil, muhafazakar, hatta mutassıp bir bakıştır bu! Gülen kadının yaydığı iktidar halesinden korkulur; çünkü o, kendini hayata bırakabilme, kalkanlarından soyunabilme becerisine sahiptir; çıplaklığın/ın, hafifliğin/in yarattığı müdanasızlığı, özgürlüğü deneyimlemiş bir varlıktır aynı zamanda. Gücü, sıradanlığa yeten ve hem kendisi cehennem olan hem de cehennem/ler yaratan “hayat”ın, özgürlüğü bulduğu yerde boğması, başka nasıl açıklanabilir ki?

‘Büyük insanlar’ ciddidir ve omuzları kalabalık bu sıfat budalaları gülmezler, bilakis her şeye kabarabilen öfkeleriyle genellikle nefret kusarlar. Türkçedeki “Ağır ol, molla desinler.” sözünün “oto-cellat”ıdırlar. Hayatlarını, kendileri dışında yazılmış bir oyunun koşulsuzca, sorgusuzca, icrasına vakfetmiş zavallılar topluluğudurlar. Gülmek, devrimdir; gülerek reddederiz, gülerek hayata, hakikate teslim oluruz.

Gülmek, kutsaldır; gülmenin ele avuca sığmazlığı, ona, koşulsuz bir iktidar halesi kazandırarak dokunulmazlaştırması biraz da bu yüzdendir.

Gülmek, iyileştirir; fizyolojik olarak çeşitli mutluluk hormonları salgılatır ve fiziksel anlamda da başta yüz ve karın olmak üzere pek çok kası çalıştırır; gülmeye bağlı olarak bağışıklık sistemini güçlendirir; insan ruhunu açarak hayatın kendine daha fazla dokunmasını –ki eşzamanlı o da hayata dokunur- sağlar.

Gülmek, varlığın kapılarını açar ve cenneti ifşa eder; cennettir, hayatı cennetleştirir: bir tür yeryüzü cenneti oluşur halesinde. 

Gülüşün önünde hiçbir güç duramaz ne şiddet ne de iktidar. Hangi iktidar olursa olsun –ister kişi ister kurum- gülünçleştiği an, kendisine gülündüğü vakit gücü elinden alınır; daha kısa bir anlatımla iktidarının sonudur.

Gülmek, barıştır. En acımasız, gaddar, sadist kişiye en öfkeli anında içten bir gülüşle gülümseyerek bakmanın –sırıtarak değil kesinlikle- tanrısallığı karşısında hiçbir güç duramaz.

Gülmek, aşktır; kimi ömürler bir gülüşün yolunda geçer, kimileriyse gülüşsüz bir ömrün yoksunluğunun yarattığı yoksulluğunda.

Haz, mutluluk, sevinç, başarı, doğum, kavuşma, mezuniyet, başarılı biten bir ameliyat, merakla beklenen bir haber vb. yaşamda arzu edilen ne varsa hepsine eşlik eden gülme, gülüş, gülümsemedir. İnsanların kalplerini, ruhlarını, birbirine açan, yakınlaştıran ruhsal ortaklıkların yolunu döşeyen yine gülüşlerdir, karşılıklı gülümsemelerdir. Aşklar da gülüşlerle başlar. Nerede gülüş varsa orada hayat vardır. Nerede hayat varsa gülüş, hemen yanıbaşındadır, mutluluğu da beraberinde getirir. İnsanın gözlerini aşıp ruhuna dokunuveren o kısacık an, evrenin bütün gizlerini sonuna kadar açtığı cömertliğidir.

V.Metin


Mayıs, 2016, Dalaman

12 Mayıs 2016 Perşembe

"Cahillikten Üşümek" Üzerine

"İnsanlar, Tanrı'ya inançlarını yitirdikleri zaman, bu, onların artık hiçbir şeye inanmadıkları anlamına gelmez; her şeye inanmaya başladıkları anlamına gelir."

"Dürüst bir insanın niteliği, dünyanın en doğal şeyi olan ölümden korkmamızı ve kaderin bize bağışladığı en güzel şey olan yaşamdan nefret etmemizi isteyen dini küçümsemektir."

"Bilgelik, putları yıkmak değil, hiç yaratmamaktır."

La Follia*
                                                                                            U. Eco

"Ayinesi iştir insanın, lâfâ bakılmaz." sözünden mülhem "usta"yı en iyi yansıtacak birkaç sözünü alarak başlasın istedim yazılama.
Sanırım 90'lı yılların sonuydu. İstanbul Bienali için özel bir baskı yapan Radikal'de kendisiyle yapılan söyleşide "Cep telefonu kullanıyor musunuz?" sorusuna "Hayır!", "Neden?" diye sorulduğunda, "Çünkü çağcıl köleliktir bir tür. Her an, her yerde arayanın emrinde olmaktır." mealinde sözler dökülüvermiş gazetenin bienal özel sayısının/baskısının sayfasına. İlerleyen dönemde kullanıp kullanmadığını bilmiyorum lâkin ancak eleştirel bir zihnin görebileceği bir yanını gösteriyordu bizlere hayatımıza yeni yeni girmeye, hayatımızın merkezine oturmaya başlayan ya da daha güçlü bi ifadeyle çöreklenmeye başlayan aygıtla ilgili.

Eco ile ilk tanışmam üniversitede felsefe okumaya başladığım ilk yılımda, 90'ların başında, oldu. Sanırım "Ortaçağ'da Felsefe" adlı ders kapsamında bahsi geçmişti ve dersin hocası, yenice sinemaya uyarlanan (İtalyan-İspanyol-Fransız ortak yapımı) gülün Adı'nı izletmişti. Bense, kaçırmış, izleyememiştim. Roman, nefis bir türkçeyle kaynak dilden çevrilerek Türkiyede çoktan basılmıştı. Elime aldım lâkin ilk yüz sayfayı aşamıyordum. Kitap, sanki yüksek ve kalın duvarlı bir şatoydu, kentti ve benim kuşatmama direniyordu, hatta bana aldırmıyordu. Henüz yirmisinde bile olmayan genç 'fatih'in kotarabileceği bir iş değildi, hiç şüphesiz
olamazdı da! Nitekim öyle de oldu: okuyamadım. İkincisinde, üçüncüsünde, dördüncüsünde de kuşatma süresi beş on sayfa daha fazla sürüyor ama kitap bir türlü teslim olmuyordu. Vuslât altıncıda hasıl oldu nihayet. Öyle bir dünya açılıverdi ki önümde içinde kayboldum.

Üzerinden yirmi yıldan fazla zaman geçmesine karşın bütün kitap ve kıvrımları, zihnimde ilk günkü gibi duruyor. Eco, örneğine sık rastlanmayan -hele günümüzdeki "uzmansevicilik" göz önünde bulundurulduğunda- ruhlardan biri/ydi.

Bir Kızılderili inanışına göre bir kişinin ölümü, fiziki ölümünün ardından hiç kimsenin onu anmadığı vakit yahut herhangi biri tarafından hatırlanmadığında gerçekleşirmiş. Bu açıdan bakıldığında Eco, asla ölmeyeceklerden. Henüz yaşarken "Dünya Mirası"na dönüşen bir öznedir.
Gülün Adı'nı kuşatma denemeleri arasında 'kolay okunabilir' görünen denemeleri elime geçti: Ortaçağ'ı Düşlemek. Felsefenin ete kemiğe bürünüp sokapa inmesi ve hayata dokunmasıydı. Felsefe serüveninin henüz başında olan bir talebeyi, sarsıcı anlamda etkilemişti. Her etkiyle inşa ediyoruz entelektüel serüvenimizi; nasıl travmalarımızla oluşturuyorsak ruh dünyamızı, zihnî dağarımızdakilerle de dünyaya bakışımızı kuruyoruz. Kitaptaki denemelerden biri New York üzerinden teknolojinin herhangi bir halkasında -denemede bir elektrik kesintisi- meydana gelebilecek bir aksaklığın ve/veya arızanın yahut kazanın zincirleme etkisiyle nelerin olabileceği simüle ediliyordu. Yoruma mahal bırakmayacak berraklıkta silkelenip kendine gelmesi için çeşitli manzaralar tasarlamıştı. Denemenin, yaşamı korkunçlaştıran etkisi, belki bir parça Saramago'nun Körlük romanında görülebilir ama gerçek örneğini 2015 yazında tüm yurtta kendini gösteren elektrik kesintisinin sonucu domino etkisiyle meydana gelen sorunlar nedeniyle Türkiye'nin büyük bölümünün elektriksiz kalmasında yaşadık.

Aynı yıllarda Açık Yapıt'ıyla (da) tanıştım. Yapısalcılık tartışmaları, post-modernizm,  yıkılıp dağılan "Doğu Bloku" ve Sovyetler ile yatıp kalkmalar esnasında. Yine pür bir entelektüel bakışın felsefeyle harmanıydı karşımızdaki. Okumayı nitelikli kılan, uygarlığın temellerinden biri olan sınıflandırmada yeni kategoriler yaratan, kavram doğamıza yenilerini ekleyerek zihnî bakışımızı genleştiren, hayatın sınırlarını genişleten Açık Yapıt ile edebi metinleri okumak, ona, yeni kavramlarla da bakmak, moda tabirle okura lig atlatıyordu.

Nihayet Gülün Adı'nı bitirebilmiştim. Metnin içindeyken hiç bitmesin istedim. Metin içinde metin vardı. Matruşka'dan ziyade fraktallara benzetilebilirdi. Şüphesiz kuramsal donanımı çok yüksek birinin elinden çıkmıştı ve o kişi, bir hocaydı. Hoca olmasından kaynaklanan 'arıza'lara neredeyse hiç rastlanmıyordu yani "göze parmak" yoktu. Evet metin, tek kelimeyle "açık"tı. Okur, metne katılabildiği ölçüde metin de kendi sonsuzluğunu açıyordu okur(un)a.

Dünya'nın 1/5'inin karalarla 4/5'ininse sularla kaplı olduğu anlatılırdı coğrafya derslerinde; biyolojideyse sualtı dünyasındaki canlı türünün yeryüzündekinin  / yeryüzündekinden mislince fazla olduğu. Gülün Adı, sualtına dalan kişinin, gördüğü bu yeni âlem karşısındaki şaşkınlığına benzer bir etki yaratmıştı bende. Tek kelimeyle büyüleyiciydi. William, çömezi, rahipler, fonda akan yoksulluk, iktidar şatafatının ifşası olan yargılama ve süreci, teni kösnülleştiren dinsel 'kavrayış'lar, değişime direne(meye)n hayat, ak(a)mayan zaman vb.

Kitabın derinliğine, çokkatmanlılığına bir örnek verip Eco'nun bendeki izlerini sürmeye devam edelim. Gülün Adı'nda kafa yapıcı pek çok tarif vardır. İçmeyi ve esrikliği/ni çok seven biri olarak aktarlardan alınıp hazırlamak üzere pek çok tarifi not aldığımı hatırlıyorum. Serde naturalistlik var/dı ve bitkisel karışımlarla kafa yapıcı tarifleri kullanarak esrikleşecektim. Kuşaklarca denendiği için de zararlı oldukları söylenemezdi. Kitabı bunun için de sevmiştim. :)

Din, mezhep, tarikat vb. saçaklanmaların ontolojisini bilmeden epistemolojisinin yapılamayacağını bilen insanların günümüzde gittikçe artan din ve türevlerinin çatışmalarında yer almayacağı iddia edilebilir. Bu konuda çömeziyle ustasının arasında geçen konuşmalar Gülün Adı'ndaki pek çok mücevher sergileyen nişlerden yalnızca biri olarak düşünülebilir. Şiddet, terör vb. içeren dinî örgütlerin her eyleminde "Gerçek İslam/Müslüman..." diye başlayan cümleleri kuranlar okusalar/dı dünya, kesinlikle, bir başka dünya olur/du.

Kitap, öylesine ayrıntılara giriyordu ki, henüz ellisinde olan bir yazarın kolayca biriktiremeyeceği zenginlik söz konusuydu. Kitap, katmanlarıyla bir iktidar halesi yaratıyordu. Eco'nun, Gülün Adı ile özdeşleşmesi boşuna değildi/r. (Her ne kadar ilerleyen yıllarda "En kötü kitabım/dı!" dese de, ifadesinin kültleşmeyi kast ettiği söylenebilir; çünkü tersi, bilgece ol(a)maz/dı.) Öncesinde ve sonrasında yazdığı metinle
r, belki daha derinlerdi lâkin onun gölgesinde kalmaya mahkûmdular.
Asıl hayat, daha doğrusu iktidar, başkalarının zihinlerinin toplamıdır; bir başka deyişle iktidar, hayattır. Dünya okuru, Gülün Adı'nı alıp ortak kültürel mirasına çoktan dahil etmiştir. Mirasın/ın her öğesi, büyük birer çınardır; kimi zaman müellifini dahi gölgesinde bırakır; mesela Robinson Crusoe, D. Defoe'yu; Ayasofya İsidorus'u gölgesinde bırakmıştır. Lâkin yazarı ya da müellifi ile eseri yan yana yahut aynı bedende yükselenler vardır: Dostoyevski-Karamazov Kardeşler, V. Hugo-Sefiller, Tolstoy-Anna Karenina, Michelangelo-Davut, Ravel-Bolero vb. İşte Gülün Adı da dünya ortak kültürel mirasına müellifi Eco ile aynı bedende yükselmiştir; Eco, henüz hayattayken gerçekleşmiştir bu. Ve çoktan ailenin üyelerinden birine dönüşmüştür tıpkı Decameron, Dante, Cervantes, Shakespeare, Yunus Emre gibi.

Eco, daha çok Rönesans ya da 19. y.y.dan ziyade 18. y.y. Romantiklerine benzetilebilir. Ya da 21. y.y.'ın multi-disipliner yaklaşımları icra edenlerle birlikte düşünülebilir.
Filozof, "bilgeliği sevmek" olduğu kadar önceden gören, önceden sezen, öncede/n yaşayandır da. Bu anlamıyla içinde harmanlandığı pop-art, pop kültür, kitle kültürü, kapitalizm, AB pratiği, küreselleşme vb. kavramlar da onun zihin dünyasını meşgul eder. "L'Espresso" adlı dergide "Bustina di Minerva" adlı köşesinde klavyeye aldığı ve "Pape Satan Aleppe" başlığıyla kitaplaşacak yazıları/nı ben de merakla bekliyorum pek çokları gibi.

Eco, maziyi ele aldığı kadar bugünü de incelemiştir. Bunun en somut örneği, henüz 60'lı yıllarda yurdundaki popüler kültür üzerinden yola çıkarak olguyu analiz etme çabalarıdır. Akdeniz kuşağını, dünyanın geri kalanına göre daha fazla esir alan popüler kültür ve ona angaje olup kilitlenen kitleler, vasatların egemen olduğu bu ışıltılı dünyada kitlelerin aşağılık komplekslerini yenme araçlarından biridir. Bu nedenle "Her tüketim, kompleksi yenme pratiğidir." denebilir. Bu, bir tür kısırdöngü yaratır ama bu konu, yazılamanın sınırları dışındadır.

Her şeyi bir başka şeye benzeterek anlama , zihinsel bir alışkanlık olsa gerek. "Eco, kime benziyordu?" sorusunu bir yana bırakıp Eco'yu okumalı. Metinleri/ni keşfe çıkmalı. Hiçbir kuramın kuru olmadığını göz önünde bulundurarak daha doğrusu aktüel hayatın, tanımlanmış, teorize edilmiş ve edilmemiş kuramların toplamı ve kuramlar arası diyalektik olduğunu gözeterek kaybolmalı metinler/in katmanlarında.

Gülün ömrü az olurmuş ama Eco'yla gül de adı da artık ölümsüz.

Ölümsüz ruhlara selam!

V.Metin

22.02.2016, Ege

*https://www.youtube.com/watch?v=VHRdFILo_Yw