ortaçağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ortaçağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2012 Pazartesi

Büyük Eğitimciler – III (Erasmus)


Büyük Eğitimciler – III (Erasmus)
V. Metin Bayrak[i]

"Körlerin ülkesinde tek gözlü insan kral olur." Erasmus
“Bağnazlık, düşünce ve zorbalığın bileşmesinden doğan bir piçtir.” Erasmus
Gerçek bilgelik, delilik; kendini bilge sanmak ise gerçek deliliktir. Erasmus

Felsefe?
Felsefe, imkânın bilgisidir. Dünya, insanın ürünü olduğuna göre, dünya, insanın verdiği biçimle kimlik kazandığına, dünyaya biçim veren insan(ın) zihnindeki tasarımın menşei felsefe olduğuna göre, dünyayı anlamanın temel araçlarından biridir felsefe; o nedenle söz konusu eğitim ise felsefey(l)e daha fazla bakmak, kavramak, konumlandırmak yerindedir.

Eğitim ve Felsefe?
Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz? Biz kimiz? İnsan yetiştirmeye bizi kim memur etti? Amacımız ne? Hangi dünya görüşüyle hareket ediyoruz? Neredeyiz? Çağın ruhuna ya da Zeitgeist'a olan mesafe(miz) nedir? Bu soruların yanıtı, eğitim felsefesini ya da eğitimin felsefi temellerini dile getirir. 

Büyük Eğitimciler?
Doğan Kuban'ın "Uygarlık bilgiler bütünü değil davranışlar bütünüdür" ve Ziya Paşa'nın "Ayinesi iştir insanın lafa bakılmaz" sözünden hareketle kuramsal bilgiler ortaya koyanların yanında yaşamlarıyla da öğretilerini destekleyenler vardır ki bunlar tarihte saygıyı en fazla hak edenlerdir. Bu isimlerin önde gelenlerinden biri de Erasmus’tur.

Erasmus Kimdir?
Desiderius Erasmus, Rönesans’ın getirdiği düşünce akımlarından Humanizmin yaratıcılarından Hollandalı klasik edebiyat araştırmacısı, ilahiyatçı ve bilgindir. Rotterdam’da dünyaya gelen Erasmus, 1465 – 1536 yılları arasında tam bir Avrupalı olarak ya da Europolitas olarak yaşar. Öğrenimini tamamlayıp Aziz Augustinus tarikatına girer fakat geleneksel anlamda rahiplik yapmaz. Kendini bilime adamak için resmi makamlardan “cüppe giymeme” izni alarak Paris Üniversitesi’ne devam eder. 1499’da İngiltere’ye giderek dönemin entelektüel aydınlarından John Colet ve Thomas More ile tanışır ve dostluk kurar. Dönemin en özgürlükçü ülkesi olan Hollanda'da yaşayan Erasmus, dogmatik skolastik düşünce yerine özgürlükçü laik eğitimi savunur; düşünceleri, zamanla bütün Avrupa'ya yayılarak benimsenir. “Erasmus’a göre bağnazlık, aklın ve mantığın gerçek düşmanıdır. Kışkırtıcılar ve aşırı uçların yandaşları gerginlikleri sürekli körüklemese, bütün anlaşmazlıklar barış yoluyla sona erdirilebilir.”[1] Erasmus’a göre nazik konular halkın önünde tartışışlmaz; bu, tartışmanın düzeyini düşürür, kargaşa ortamı yaratır. Düşünce adamının yapması gereken, gerçekleri saptamak ve sözcüklerin kalıbına dökmektir, yoksa onlar uğruna –Luther gibi- savaşmak değil. Erasmus’a yöneltilen en büyük eleştiri, savaşma yürekliliğinden yoksun olduğu şeklindedir ve buna şöyle cevap verir: “İsviçreli paralı askerlerden biri olsaydım, bu suçlama ağır sayılabilirdi. Ama ben bir bilginim ve huzur, çalışmam için gereklidir. Sanatçının ve düşüncenin yeri cephelerde olamaz; ona düşen, tüm özgür düşüncenin düşmanına, bağnazlığın her türlüsüne karşı çıkmaktır. Savaş, tüm iyi şeylerin sonudur. Bağnazlık, düşünce ve zorbalığın bileşmesinden doğan bir piçtir.”[2]

Amacı Nedir?
Papalığın ya da laik olmayan düşünce, siyasal ve eğitim ortamının insan zihni üzerinde kurduğu hegomonik baskıya karşı çıkar. Gerçek Hıristiyanlığın klasik çağın ruhunda aranması gerektiğini savunur. Erasmus’a göre Güzel sanatların, bilimin yayılması ile bütün Avrupa ortak bir bilim ve sanat kavrayışı altında birleşmesi Hümanizmin temel koşuludur. Martin Luther’in ateşlediği re-form hareketleri başladığında kilisenin yenilenmesi düşüncesine katılmakla birlikte Hıristiyan dünyada yani Avrupa’da yaratacağı kargaşaya, şiddete neden olacağını öngörmesi nedeniyle mesafeli durur, hatta karşı çıktığı iddia edilir. Yaşarken ve öldüğünde dönemin önemli kurum ve kişilerince saygı duyulan bir Europolitas olarak tarihteki ve özellikle Avrupa tarhindeki yerini alır. Avrupa kimliği üzerindeki etkileri nedeniyle bugün, AB tarafından üniversiteler arası öğrenci – öğretim üyesi değişim programına adı verilmiştir.

Erasmus ya da Deliliğe Övgü
Deliliğe Övgü (Morias Enkomion Seu Laus Stultitiae), Erasmus ’un canlılığını, geçerliliğini ve çekiciliğini günümüze kadar değişmeden koruyabilmiş tek yapıtıdır. Bu küçük kitabın taslağını 1509 yazında, İtalya’dan İngiltere’ye yaptığı yolculuk sırasında çıkaran Erasmus, yazma işini İngiltere’de, dostu Thomas More’un evine vardıktan kısa bir süre sonra gerçekleştirir; kitabı da Thomas More’a adar. Yapıtını birkaç gün gibi kısacık bir sürede tamamlayan Erasmus, bu arada hiçbir kitaptan yararlanmaz.
Gülmece türündeki yapıta egemen olan iki temel görüş vardır:
a. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir.
b. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir.
İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilgelik olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Kitapta delilik (stultitia), kendi kendisine övgüler düzer; bu arada çocuklukta ve yaşlılıkta, aşkta, evlilikte ve dostlukta, politikada ve savaşta, yazında ve bilimde deliliğin nasıl her zaman egemen olduğu gösterilir. Tüm uğraş alanları, bu arada özellikle din kurumu ve din adamları bu panorama çerçevesinde sergilenir. Deliliği konuşturma kisvesi altında Erasmus, çağının kilisesine ve o kilisenin mensuplarına en acımasız eleştirileri yöneltir. Bu niteliğiyle “Deliliğe Övgü” çağlar boyunca bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin düzeydeki başyapıtlardan biri olmuştur. Yapıtın yazılışını izleyen sonraki yüzyıllarda -haklı olarak- düşünce düzeyindeki bağnazlığın her türlüsüne yönelen bir eleştiri diye yorumlanması, belki de bugüne değin koruduğu kalıcılığın baş nedenidir.
Yazınsal açıdan “Deliliğe Övgü”, Latin ozanı Horatius’un “Hakikati Gülerek Söylemek” ilkesinin belki de en yetkin örneğidir. Biçim açısından Erasmus, yapıtını kaleme alırken daha önce yapıtlarını çevirdiği Lukianos ve Libanios’tan da esinlenmiştir.
Rönesans ressamlarından Hans Holbein, Erasmus’un pek çok portresini yaptığı gibi, Deliliğe Övgü’yü de resimlemiştir. Bu yapıtların bir kısmı Basel, bir kısmı da Louvre Müzesi'ndedir.

Bir Entelektüelin Trajik Yansızlığı
Luther’in Roma ile bağları koparması sonucu Almanya’daki reform hareketleri ile Hümanizm birbirinden kesin biçimde ayrılırken Hıristiyan dünyası da –Katolik Kilisesi- ikiye bölünür. Reformcu Almanya, Erasmus’u aşırı ılımlı bir Luther yanlısı olmakla suçlarken, Katolikler, onu, Luther denilen vebanın kışkırtıcısı diye niteler. Böyle kritik bir ortamda kavganın dışında kalınamaz ama Erasmus, direnir, huzur ve barış içinde olmak istemekte, iki taraftan birine açık tavır koymaz; bu tavrı Luther yandaşlarınca şiddetle eleştirilir. Protestan Luther onun adını lanetler. Katolik Kilisesi ise bütün kitaplarını indexe alır. McConica Erasmus’a “Reform döneminin öksüz çocuğu” der, çünkü reform döneminin görkemli tablosunda Erasmus adı görmezlikten gelinir.

Erasmus – Martin Luther Polemiği
Martin Luther, 1466 ile 1469 yılları arasında Erasmus’un öğretisine cevap vermek amacıyla THE BONDAGE OF THE WILL (İradenin Tutsaklığı) adlı kitabını yazar. Erasmus, yedi yıl boyunca Augustinusçu bir keşiş olarak yaşadıktan sonra İngiltere’ye gider. Orada tanıştığı bir kişi Erasmus’u Grekçe üzerinde çalışmalara başlaması için yüreklendirir. Sonunda Erasmus, Yeni Ahit’in o zamanlar için çok önem taşıyan bir tercümesini yapar (1516). Kutsal Yazıların yorumlanmasında kullanılan süslü yöntemleri ve kilise öğretmenlerinin batıl inançlarının birçoğunu redder. Manastırlarda sıkça görülen tembellik ve ahlaksızlığa karşı tepki gösterir. Ancak tüm bunlara rağmen Erasmus, müjdeci bir Hıristiyan değildir. İnsanların, İsa Mesih’e, O’nun ölümüne ve dirilişine güvenmek yerine kurtuluşlarını kendi çabalarıyla kazanabileceklerine inanan bir hümanisttir. Erasmus haklı olarak, profesyönel teologların bölücü ve karmaşık yaklaşımlarından ziyade, Hıristiyan öğretisine basit bir yaklaşımı benimser. Fikir ayrılıklarından kaçınır. Uzun bir süre boyunca da “özgür irade” konusu hakkında açık olarak fikir belirtmez ancak fikrini açıkladığında bu Martin Luther’in görmezlikten gelemeyeceği bir meydan okumadır.

Stephan Zweig’a Göre Erasmus
Erasmus, Avrupa’nın bütün kalem sahipleri ve yaratıcıları arasında ilk bilinçli Avrupalı, barış uğruna savaşma yürekliliğini de gösterebilen bir barış dostu, dünyaya ve düşünceye yandaş hümanist idealin en güçlü savunucusu, çağının en bilge kişisidir.[3]

Yaşadığı Çağın Tipik Özellikleri Nelerdir?
Geç Ortaçağ, Rönesans, feodalizmin sonu, dinde reform hareketleri, Hümanizm , prenslikler, T. More, Angilikan Kilisesi, VIII. Henry, Fransiskenlik, Dominikenlik

Erasmus’un Felsefesinde Etkili Olan Temel Kavramlar, Kişiler, Akımlar
Klasik çağ metinleri, Hıristiyanlık dogmaları, Reformasyon, Rönesans, Hümanizm, Augustinus, Occhamlı William, Nominalizm, T. More, John Colet

Reformasyon
Rönesans, pek çok anlamda –siyasi, ekonomik, felsefi, bilimsel, sanatsal vb.- radikal değişimlerin, dönüşümlerin yaşandığı bir süreçtir; içinden çıkılıp gelinen Ortaçağ ve dinsellik düşünüldüğünde dinde –Hıristiyanlıkta- Luther’in kıvılcımıyla başlayan Reformsyon, dönemin “haleti ruhuyesi”ni anlamada göreli olarak en önemli değişkendir. Reformasyonun başladığı 1517 tarihi, sosyo-politik-ekonomik-felsefi-psikolojik temelin toplumsal dönüşüm için göreli olarak olgunlaştığını da göstermektedir.

Rönesans
Rönesans, Orta Çağ ve Reformasyon arasındaki tarihi dönem olarak anlaşılır. 15 - 16. yüzyıl İtalya’sında Batı ile klasik antikite arasında sanat, bilim, felsefe ve mimarlıkta bağın tekrar kurulmasını sağlayan, İslam filozof ve bilim insanlarının çalışmalarının çeviri yoluyla alındığı, deneysel düşüncenin canlandığı, insan yaşamı (hümanizm) üzerine yoğunlaşıldığı, matbaanın bulunmasıyla bilginin geniş kitlelerle paylaşımının arttığı ve radikal değişimlerin yaşandığı dönemdir. Bu çağ uzun zamandır geriye düşmüş olan Avrupa'nın ticaret ve Coğrafi Keşifler'le yükselişinin öncüsü olmuştur. İtalyan rönesansı bu dönemin başlangıcı sanatsal ve bilimsel gelişmeyi ifade eder. İlk kez İtalyan sanatçı Giorgio Vasari tarafından Vite'de kullanılmış, 1550 yılında basılmıştır. Rönesans teriminin kökeni Fransızca'dır. Fransız tarihçi Jules Michelet tarafından kullanılmış, ve İsviçreli tarihçi Jacob Burckhardt tarafından geliştirilmiştir (1860'larda). Yeniden doğuş iki anlamı içerir. İlki antik klasik metinlerin tekrar keşfi, öğrenimi, sanat ve bilimdeki uygulamalarının tesbitidir. İkinci olarak bu entelektüel aktivitelerin sonuçlarının Avrupalılık kültürünü genelde güçlendirmesidir. Bu yüzden Rönesans'tan bahsederken iki farklı fakat anlamlı yoldan söz edilebilir: Klasik öğrenmenin ve bilimin antik metinlerin tekrardan keşfiyle yeniden doğması ve genel anlamda bir Avrupalılık kültürünün yeniden doğuşu.

Rönesans’a Kısa Bir Bakış
İtalya’da başlayan Rönesans hareketi kısa zamanda bütün Avrupa’da yayılır. Rönesans daha ziyade Fransa’da sanat; Almanya’da dini tablo ve resimler; İngiltere’de edebiyat; İspanya’da resim ve edebiyat alanında gelişir. İtalya’daki rönesans hareketinde eski Yunan ve Roma ediplerinden Tacitus, Sophokles, Domosten, Platon, Çiçeron ve Virgil’in eserleri tekrar ortaya çıkarılır. İtalyan fikir adamı ve yazarlarından Machiavel (1469-1531), Ariosto (1474-1535), Tasso (1544-1595) yetişip eserler verir. Machiavel’in Hükümdar adlı eseri meşhurdur. Ressamlardan Rafael (1483-1520) aynı zamanda heykeltraş, mimar ve edebiyatçı da olan Leonardo da Vinci (1452-1519), Mikelanjelo (1475-1564) bu devirde İtalya’da yetişen sanatkarlardır. Fransa, edebiyat ve fikir sahalarında İtalya’yı geçerek; Ronsard (1525-1585), Montaigne (1533-1592), Rabelais (1495-1555), mimarlıkta Louvre Sarayı'nı yapan Pierre Loscot, Tuileries Sarayını yapan Jean Bullant, resimde de François Clouet yetiştiler. Fransız krallarından I. François (1515-1547) zamanında Collège de France kurulur. Almanya’da daha çok dini alanda değişiklikler olur. Almanya’da hümanizm akımında Erasmus (1467-1536), Röklen (1452-1522), Luther (1483-1546), resimde Albrecht Dürer (1471-1528) yetişir. İngiltere’de tiyatro sahasında eserleriyle tanınan Shakespeare (1564-1610), İspanya’da Donkişot yazarı Cervantes (1547-16921), ressam Velasquez (1599-1660), Hollanda’da ressam Rembrandt (1607-1669), Polonya’da ilk defa dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyen Kopernikus’a yetişir. Rönesans devrinde yapılan eserler Avrupa’da hala mevcuttur. Ressam ve heykeltraşların tablo ve heykelleri kentlerde, özel koleksiyonlarda ve müzelerde bulunmaktadır.

Hümanizm ve Hümanist Eğitim Anlayışı
Rönesans, Hümanizmdir de. Rönesans ile Antikçağın güzel sanatları ile düşünce akımlarının yeniden canlandırılması anlaşılırken onun bir parçasını teşikil eden Hümanizm ile de daha çok Antikçağın edebi, kültürel yönden yeniden yaşan(ıl)ması anlaşılır. İki anlayış, birbirinden koparılamaz. Hümanist eğitim ideali çok yönlü yaratıcı bir düşüncedir. Hümanizm ile amaçlanan, her yönüyle gelişmiş insandır. Hümanist anlayışta eğitimin merkezinde Tanrı ya da Kilise dogmaları yerine insan yer alır. Böylece Rönesans’ın bireyciliği, eğitim alanınında da kendini gösterir.

Merkezin Değişmesi ve Sonsuzluğun Girdabı
Aristoteles’in evren tasarımının yerini Kepler & Kopernikus sisteminin alması bir tür devrim olarak değerlendirilir. Kopernikus devrimi ile birlikte insan, evrenin merkezinden atılır; bu, cennetten atılması gibi bir travmadır. İnsan, böylece evrenin en kıymetli varlığı olmaktan çıkarılır; o, doğal bir varlıktır ve doğanın bir parçası, doğanın içindedir. Evren sınırlı bir yapı iken köşeli bir zihinle varolan her şey tanrısal ve/veya insansal zihinle kavranıp açıklanabilir; oysa yeni bir verili durum ile karşı karşıyadır insan türü: sonsuzluk. Ölçü değişmiştir. Merkez kaymıştır. Travma, klasik antikitenin metinlerinden yola çıkılarak yaratılan Hümanizm ile göreli olarak aşılır.

Nominalizm
Nominalizm ile birlikte İman - Bilgi ayrılığı derinleşir.

Aziz Augustinus ve Mistisizmi
Augustinus'un mistisizminin Fransisken tarikatı ile yeniden üretilmesi ve çağın ruhu (Zeitgeist) ile yoğrulması, dünyayı kavrayışa ve de facto yaşayışa yeni kuramsal çerçeveler sunması, Rönesans’ın belli bir anlamdaki sadeliğine katkısı yadsınamaz. 

Fransisken Tarikatı
Bir İtalyan rahibi olan ve kendini Tanrı'nın hizmetine adayan Assisili Francesco, 1208 ya da 1209 yılında çevresine kendisi gibi, İsa'nın isteğine göre yoksulluk hayatı sürmeye ant içmiş müritleri toplayarak bir tarikat kurar. Papa III. İnnocentus 1210'da Francesco'nun kurduğu tarikata ait düzeni kabul eder. 1223'te III. Honorius tarafından da onaylanan tarikat esaslarına göre, Fransiskenler tam bir yoksulluk içinde, dilenerek yaşarlar ve yoksul halk çevrelerinde İncil'in hükümlerini yayarlar. Sırtlarına kahverengı (eskiden koyu kurşunî) bir cüppe, bunun üstüne aynı renkte bir harmani giyerler, bellerine, önden düğümlenen bir ip kuşak sararlar; çıplak ayaklarında sandallar, başlarında bir kukuleta vardır.[4]

Dominiken Tarikatı
Aziz Dominicus tarafından 1215’te kurulan tarikat 1216'da III. Honorius tarafından onaylanır. 1215'te Laterano konsilinin yeni tarikat kurulmasını yasaklaması üzerine Dominicus da "Aziz Augustinus" olarak adlandırılan kuralı benimser; fakat ortaklaşacı dinsel toplulukları hatırlatan bazı değişiklikler ve eklemeler yapar. Bu değişiklikle vaiz papazlar da belli bir demokratik nitelik kazanmış olur: yasama gücü yılda bir kez genel olarak toplanan bütün tarikat üyelerine aittir. Üst düzey yetkililerinin tümü seçimle iş başına gelir ve görev değişikliğine tabi tutulurlar. Tarikat başlangıçta Kathar sapkınlığıyla mücadele etmek için kurulur. Aziz Dominicus bir tarikat ya da manastıra bağlı olan ya da olmayan papazların din sapkınlığıyla mücadele etmek için donatılmış olmadıklarını anlayarak kendisine bağlı olan papazların Kathar tarikatının kusursuz üyeleri kadar sade ve dindarca bir yaşam sürmelerini ve asıl işlerinin vaaz vermek olmasını ister. Tarikatın tören ve ayinlerden bile okuma ve öğrenmeye daha üstün bir yer vermesinin nedeni budur. Dominikenler beyaz bir yün cüppe ile siyah bir harmani giyerler, bellerinde deri bir kemerle bu kemere tutturulmuş bir tespih vardır. Dominikenler, tarikatın kuruluşundan beri İspanya, İngiltere, İtalya ve Fransa kilise tarihinde vaiz, misyoner ve bilgin olarak önemli bir yere sahip olagelmişlerdir. 1300 yılında yaklaşık 600 dominiken manastırı vardır. Tarikatın büyük bilginleri aziz Albertus Magnus ve Thomas Aquinus, vaizleri ise aziz Vicente Ferrer, Savonarola'dır. XIII. yy.'ın ikinci çeyreğinden sonra Kilise engizisyonu vaiz papazlara verir.

Dante (Floransa Mayıs 1265 – Ravenna 14 Eylül 1321)
Dante Alighieri İtalyan şair ve politikacı. En bilinen eseri, Ahrete yapılan bir yolculuğu anlattığı İlahi Komedya’dır (La Divina Commedia). Kitap, Cehennem, Araf ve Cenet adlı üç bölümden oluşur. Dünya edebiyatının en büyük eserlerinden kabul edilen kitap, modern İtalyancanın da temelini oluşturur.

Occhamlı William (1300 – 1349) ve Usturası
East Horsley yakınlarındaki Surrey'de Ockham isimli küçük bir köyde doğan İngiliz Fransisken papazı ve skolastik filozof William, politik anlaşmazlıkların ve entelektüel auronun merkezi olan on dördüncü yüzyılda; Thomas Aquinas, Duns Scotus ve İslam filozoflarından İbn-i Rüşd ile birlikte, önemli figürlerden biri olarak kabul edilir. Genel olarak ismini verdiği Occam'ın Usturası isimli metodolojik prensiple anılmasına rağmen, mantık, fizik ve teoloji alanında önemli çalışmaları vardır. Felsefe tarihindeki yeri, taraftarı olduğu nominalizm nediyle önemlidir. İngiltere Kilisesi'nde 10 Nisan Ochkam'ı anma günüdür.

Occham’ın usturası
“Her şeyin birbirine eşit olduğu bir ortamda, en basit açıklama doğruya en yatkın olandır” ,lkesi üzerine kuruludur. Bir olayı ya da fenomeni açıklamak için kullanılacak olan iki açıklamadan daha basit olanı yani daha az varsayımda bulunanı tercih edilmelidir.

Petrarca (1303 – 1374)
XIV. y.y. ile birlikte Antik yapıtlara ilgi artar; İtalyan şair Petrarca bütün hümanistlerin ilk atasıdır.[5] Kendi ben'i, Pertarca'nın bütün düşüncelerinin ağırlık merkezidir. Benliğini yaşayıp duymuş olan ilk modern insan Petrarca'dır, denilebilir. Rönesans insanının ilk temsilcisidir: Grekçe öğrenir, eski yazmaları kurtarmaya ve toplamaya çalışır; antikçağın ünlü kişileri üzerine biyografiler yazar; Latin şiirinin bütün türlerini dener. Stoalılar gibi Petrarca için de, insan hayatının ideali olan mutluluk (beatitudo), iç ve dış etkilerden olmakla ruhun özgürlük ve diriliğine erişmektedir. Bu ideal de ancak insanın yalnız yaşamasıyla, bu yalnızlığı içinde düşünme ve yazmaya vakit bulmasıyla, arada da sevdiği dostlarıyla buluşması ile gerçekleşebilir. "De vita solitaria" (yalnız yaşayış üzerine) adlı yapıtına göre, insanın yalnız başına kalması öteki insanlardan tiksindiği için değildir, kendimizi geliştirmenin bizim için bir ödev olduğunu bilmek yüzündendir. Hayatın en yüksek değeri olan ruh dinginliğine insan, dış etkiler ile tutkularından kendini kurtarmasıyla ulaşabilir.[6]

Giovanni Boccaccio (16 Haziran 1313 – 21 Aralık 1375)
Yazar, şair, hümaist ve Patrarca’nın arkadaşı İtalyan entelektüel. 1349 – 1351 yılları arasında yazdığı ve en meşhur eseri olan Decameron, Floransalı gençlerin, şehirde kara bela denilen veba, yaşayanların büyük çoğunluğunun ölmesine neden olurken, kadın ve erkeklerden oluşan on kişilik grubun on günde anlattığı yüz öyküden oluşmaktadır. Öyküler, eğlenceli, müstehcen içeriklere sahiptir. İtalyan yönetmen Passolini, 9 öyküyü Dekameron’un Aşk Öyküleri adıyla sinemaya uyarlar 1971’de Berlin Film Festivali’nde gümüş ayı ödülü alır.

John Colet (1467 – 1519)
Eğitimde çığır açan, dinde reformu önceden tahmin etmesine rağmen Katolik Kilisesine karşı çıkmayan İngiliz Humanist rahip John Colet, 1505’te Azis Paul okulunun başına getirilir ve ölümüne değin bu pozisyonda kalır. Çok zengin bir soylu tüccar olan babasından kalan mirasının tamamını okula bağışlar ve Aziz Paul, 1509’da yeniden kurulur.[7]

Thomas More (7 Şubat 1478- 6 Temmuz 1535)
Döneminin entelektüel ikliminde çok önemli bir yere sahip olan More, yazar, devlet adamı, hukukçu, bilgin, edebiyatçı, entelektüel vb. olarak çağının öznesidir. Ütopya adlı eseri ile hem felsefe hem de edebiyat tarihinde önemli bir yere sahiptir. 1516’da yazdığı Ütopya’da ideal kurgusal bir ada ülkenin siyasi sistemini tarif eder. More’un Kral Henry VIII’in İngiliz kilisesinin başına geçme niyetine ilke olarak karşı çıkması, kendi siyasi kariyerinin sonunu hazırlar: hain ilan edirek idam cezasına çarptırılır. Ölümünden 400 yıl sonra 1935’de Papa Pius XI tarafından aziz ilan edilir.

N. Macchiavelli (1469 – 1527)
"İnsan doğasının ne olduğu" sorusuna yanıt arar. Ona göre insan, bir doğa gücüdür, canlı bir enerji kümesidir. Bu enerji ile yüklü olan yaratık, Hıristiyanlığın alçakgönüllüğü, gönültokluğunu en yüksek erdem diye öğütleyen morali içine elbette sığmaz. Macchiavelli de, bütün çağdaşı olan Hümanistler gibi, Hıristiyan olmaktan çok bir İlkçağ paganıdır, antik paganizm hayranıdır. Onca Hıristiyanlık, budünyanın değerini küçültmüştür; oysa antik dinler, insana en büyük değer olarak budünyadaki yaşayışı öğütleyerek onu hayata bağlamışlardır: Bu yüzden İlkçağ insanı doğasını olduğu gibi duyabilmiş, bu doğanın ana-içgüdüsü olan egemen olmayı engelsiz yaşayabilmiştir. Hıristiyanlığın ileri sürdüğü gibi, insan aslında kötü değildir; olsa olsa onda, engellenmezse, kötüye sapma eğilimi vardır; devleti de ortaya çıkaran bu nedendir. İnsan doğası her yerde, her devirde birdir; dolayısıyla insanın tutku ve eğilimlerinin hesabı yapılabilir; olguları gözleyip bunların objektif bir hesabını çıkaran zekâ, devlet yönetiminin temelidir.[8]

M. de Motaigne (1533 – 1592)
"Her şeyden önce ben kendimi araştırıyorum; benim fiziğim de metafiziğim de bu!"

Avrupa ya da Europa
Finike Kralı Agenar ile Telephassa’nın kızı olan Europa, Doğu Akdeniz ya da Anadolu doğumlu bir ölümlüdür; Tanrı Zeus tarafından ayartılır ve adı, bugünkü Avrupa’ya verlilir. Europa’nın baştanrıdan, Minos, Sarpedon, Rhadamanthys adlarını taşıyan üç oğlu olur.

Ortaçağ – Rönesans
  • Teoloji - Akıl ve Deney
  • Tek dil (Latince) / Tek kültür - Farklı diller / Çok kültür
  • Tanrı Devleti - Prenslikler
  • Teologlar – Laikler
  • Dinsel eğitim – Laik eğitim
  • Realizm – Nominalizm
  • Ruhban sınıfı, aristokrasi ve köylüler – Burjuvazi
  • Dünya merkezli evren tasarımı – Güneş merkezli evren tasarımı
Erasmus’un Eğitim Anlayışı Nedir?
Erasmus’a göre eğitim, insanın ufuklarını sınırlandırmaktan ziyade genişleten ve artıran, özgürleştirici evrensel bir süreçtir (liberating universal process). Eğitimcilerin belirli mezheplere ya da dinî otoritelere ya da ulus devletlere hizmet etmeyen uluslararası ve kozmopolit yaşam alanlarında dünya yurttaşı olmaları gerektiğini ileri sürer; ona göre böylece, doğabilecek savaşlar da engellenmiş olur.
Bugün Avrupa Birliği Erasmus’un görüşlerini temel alarak eğitim programları oluşturmuş ve Erasmus’un eğitim yoluyla barışı gerçekleştirme düşüncesini hayata geçirmiştir. Avrupayı oluşturan ülkeler arasında işbirliği, ortak eğitim projeleri, mübadele programları ve birçok değişik uygulama aracılığıyla Avrupa, barış kıtası hâline getirilmiştir. Bu barışın sürdürülmesindeki en önemli etmen, hiç kuşkusuz eğitimdir.

Dünya Yurttaşlığı ya da Europolitas
Diyojen, kim olduğunu sorduklarında kendisi için “ben, cosmopilitasım” der. Voltaire, kendisinin sırasıyla Fransız, Avrupalı, Hıristiyan olması, insanlığının ardından geldiğini ifade eder; o nednele Voltaire, kendini öncelikle insan olarak görür. Diğer bütün sıfatlarının taşıyısıcı insandır. Perspektifi dünya yurttaşlığı olmayan kişi, kültür ya da uygarlık, kaçınılmaz biçimde faşizme evrilmek zorundadır.  Erasmus, tıpkı ardılları gibi tipik bir cosmopolitas ya da anakronik bir bakış ile Europolitas olarak görülebilir. “Yaşadığı çağ, Erasmus’u aklın simgesi olarak görür. Erasmus ile düşünce evreni yeni bir kavram kazanır: uluslar üstü(lük). Tüm dünyayı ortak bir vatan ilan eden Erasmus ile birlikte ortak bir kültürün ve uygarlığın çatısı altında birleşik Avrupa devletleri ideali ilk kez belirginleşir.”[9]

Sonuç
Reformasyon, dönemin laisizm lehine dönüşümü için olgunlaştığını gösterir. Süreç, dinsel iktidarın gücünün azalmasına ve yeni iktidar odaklarının doğmasını yaratır. Evrensel Ortaçağ Devleti'nin ayrı ayrı prensliklere bölünüp ulus-devletlerin ortaya çıkması ile birlikte Tanrı Devleti, iktisadi olarak güç kaybeder; bu, siyasi gücünün de azalıp temsil ettiği dünya görüşünün –Katolik Hıristiyanlık- yaşamda kapladığı yerin azalıp yerini başka paradigmalara bırakmasına neden olur. Kentlerin önem kazanmasıyla birlikte aristokrasi, ruhban sınıfı ve köylüler yanında yeni bir sınıf, zümre ya da tabaka olarak burjuvazi doğar, güçlenip siyasi iradede yer almak için taleplerde bulunur. Ortaçağda dinin hizmetinde olan felsefe (philosophia ancilla theologia)[10], Rönesans ile birlikte yeniden –klasik antikitede olduğu gibi- insana ve insanın içinde yaşadığı doğaya odaklanır. Erasmus’un içinde yer aldığı trajik bir resim vardır; bu: “Bir hümanist olan Erasmus, insancı yanın eğitim ve kitaplar aracılığıyla güçlendirilebileceğine, eğitimli insanın kendini körü körüne tutkulara kaptırmayacağına inanır.
Fakat Erasmus yanılır. Simge olarak kitabı seçen tinsel bir tarikat olan Hümanizm, dünyayı birleştirmeye yönelik çabalarına henüz tam anlamıyla başlayamadan Luther’in yarattığı halk devrimi ile yıkılır. Tarihte ilk kez, ulus ayrımı gözetilmeyen bir dönemde, tarihin gördüğü en çılgın, dünsel ve ulusal kökenli, kitle patlamalarından birinin dalgaları arasında kaynar. Tarih, bu ileri görüşlü düşünürün karşısına bir eylem insanını, bir devrimciyi, Luther’i, çıkarır. Luther, Erasmus’un mirasçısı ve zaferi kazanan hasmı olur.”[11] Bu ‘zafer’, göreli bir sürenin ardından yerini barışa bırakır; AB projesi, bir anlamda Erasmus’un düşlediği barış projesidir de.

Erasmus’un Kitapları
  • Deliliğe Övgü: En ünlü ve tartışmalı eseridir. Yayımlandığında büyük tartışmalar yaratan kitap, teologlarca kınanmış, ölümünden sonra sakıncalı kitaplar listesine (index) alınmıştır. Erasmus, eleştiriler karşısında kendisini, “amacım yergi değil, kılavuzluk yapmaktı; incitmeyi değil yardım etmeyi amaçlıyor ve insanlara, önündeki yolları kapatmadan nasıl daha iyi insanlara dönüşebileceklerini göstemek istiyordm. Gerçeğin gülümseyerek söylenmesini yasaklayan bir şey mi var?” diyerek savunur.
  • Adagia: Yunanca ve Latince 4.151 özdeyiş içerir.
  • Antibarbari: Erasmus’un manifestosu olan Antibarbari söylev biçiminde yazılmış ve klasik pagan öğretilerini savunduğu için Hıristiyan köktendincilerin saldırısına uğrar.
  • Hıristiyan Askerin El Kitabı: Dindarlık, teolojinin doğası ve kilisenin yapısı hakkında olan bu eserinde sırları aydınlatmaktan ziyade, harflere yapışıp tüm dikkatleri saçma sapan ayrıntılar üzerine yoğunlaşan teologları eleştirir.   
Büyük Eğitimciler – 4 (Erasmus) Anahtar Kelimeler Nedir?
Erasmus, Reformasyon, Rönesans, Hümanizm
Kaynakça
* Cevizci, A. Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul, 2005
* Çotuksöken, B. - Babür, S. Ortaçağda Felsefe, Kabalcı, İstanbul, 2000
* Erasmus. Deliliğe Övgü, Çev. N. Hızır, Kırmızı Yayınları, İstanbul, 2010
* Gökberk, M. Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2008
* Höffe, O. Felsefenin Kısa Tarihi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 2008
* McConica, J. Erasmus, Düşüncenin Ustaları, Altın Kitaplari İstanbul, Mayıs 2002
* Russel, B. Batı Felsefesi Tarihi 3. Cilt, Çev. E. Erençay, İlya Yayınevi, İzmir, 2001
* Uluslararası Eğitim Felsefesi Kongresi, Küreselleşme Sürecinde Eğitim Sorunlarının Felsefi Boyutları, Eğitim-Bir-Sen, Ankara, 2009, http://www.egitimbirsen.org.tr/dokuman/bildiriler.pdf
* Vorlander, K. Felsefe Tarihi, Çev. M. İzzet – O. Saadeddin, İz Yayıncılık, İstanbul, 2008
* Zweig, S. Yarının Tarihi, Can Yayınları, İstanbul, 1998


[3] Zweig, S. Yarının Tarihi, Can Yayınları, İstanbul, 1998, s. 186 – 322
[5]  Gökberk, M. Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2008, s.169
[6] Gökberk, M. Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2008, s.169
[8] Gökberk, M. Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2008, s.170
[10]Gökberk, M. Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2008, s.163


[i] V. Metin Bayrak, Felsefeci

Büyük Eğitimciler – II (Augustinus)


İGEDER EĞİTİM AKADEMİSİ
Büyük Eğitimciler – II (Augustinus)
V. Metin Bayrak[i]

Amicus Plato, magis amica veritas[1]. Anonim
“Saçma olduğu için inanıyorum.” Augustinus
"İnanabilmek için anla; anlayabilmek için iman et!" Augustinus

Felsefe?
Felsefe, imkânın bilgisidir. Dünya, insanın ürünü olduğuna göre, dünya, insanın verdiği biçimle kimlik kazandığına, dünyaya biçim veren insan(ın) zihnindeki tasarımın menşei felsefe olduğuna göre, dünyayı anlamanın temel araçlarından biridir felsefe; o nedenle söz konusu eğitim ise felsefey(l)e daha fazla bakmak, kavramak, konumlandırmak yerindedir.

Eğitim ve Felsefe?
Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz? Biz kimiz? İnsan yetiştirmeye bizi kim memur etti? Amacımız ne? Hangi dünya görüşüyle hareket ediyoruz? Neredeyiz? Çağın ruhuna ya da Zeitgeist'a olan mesafe(miz) nedir? Bu soruların yanıtı, eğitim felsefesini ya da eğitimin felsefi temellerini dile getirir. 

Büyük Eğitimciler?
Doğan Kuban'ın "Uygarlık bilgiler bütünü değil davranışlar bütünüdür." ve Ziya Paşa'nın "Ayinesi iştir insanın lafa bakılmaz." sözünden hareketle kuramsal bilgiler ortaya koyanların yanında yaşamlarıyla da öğretilerini destekleyenler vardır ki bunlar tarihte saygıyı en fazla hak edenlerdir. Bu isimlerin önde gelenlerinden biri de Augustinus’tur.

Augustinus Kimdir?
Latin Kilise Babalarının en ünlülerinden olan Augustinus (354 - 430), Berberi bir babayla Hıristiyan bir anneden dünyaya gelir. Batıdaki din felsefesinin (Hıristiyan teolojisinin) kurucusu olarak görülür. Augustinus'a göre tanrı, insanı özgür olarak yaratır; lakin bu özgürlük, ilk insan olan Adem'in arzu ve kibri nedeniyle günah işlemesine neden olur. İnsan, böylece dünyaya "düşer"; günah, ilk insandan türeyenlere intikal eder. Günah, insanın fıtratına dönüşür. İnsanın bu günahkârlıktan kurtulması ancak tanrının inayetiyle olanaklıdır. Augustinus'un "Bizde, bizden de derin bir varlık vardır." düşüncesi, Batı teolojisini ve felsefesini derinden etkilenmiştir. Yeni-platonculuğa yakın olan filozofun, "İmanın olmadığı yerde ne bilgi ne de hakikat vardır." ilkesine dayanan dünya görüşü, tam bir fideist karakter taşır. De Civitate Dei (Tanrı Ülkesi) adlı eserinde evrensel kilise düzenini yani Tanrı Ülkesi'ni, günahkar dünya devletinin yani Civitas Terrena'nın (Yeryüzü Ülkesi) karşısına koyar. Bu doktrin, papalığın feodallere karşı mücadelesinde önemli bir rol oynar: ileride kurulacak kilise devletinin kuramsal teolojik felsefi temelleri de böylece atılmış olur.

Augustinus, Aquinaslı Thomas'ın Hıristiyan felsefesinde ağırlığını hissettirmeye başladığı 13. yüzyıla kadar damgasını vurmuştur. Hıristiyanlığın doğumundan kurumsal bir yapıya kavuştuğu 400'lü yıllara değin süren dönemi anlatan Patristik Felsefe ile Ortaçağ’ın sonuna değin süren Skolastik Felsefe arasında yer alır ya da Patristik Felsefenin Skolastik Felsefeye dönüşmesinin katalizörü olarak da değerlendirilebilir.

Yaşadığı Çağın Tipik Özellikleri Nelerdir?
Geç Roma dönemi, erken Hıristiyanlık, iktidar boşluğu, İbrahimi dinler, eşitlik fikri

Nasıl Bir Eğitim Vardır?
Yedi Özgür Sanat (Septem Artes Liberales)
Trivium: Retorik, Mantık ve Gramer
Quadrium: Matematik, Geometri, Müzik, Astronomi
Felsefe, hepsinin merkezinde yer alır.[2]
Bu sanat ve bilim dallarının karşısında özgür insana yakışmayan el sanatları (artes illiberales) vardır.
Skolastik felsefe, “inan ile bilgiyi uzlaştırmak” istemiş ama bunu başaramamış; aksine büsbütün birbirinden ayrılmıştır. Ortaçağ’ı bitirip Yeniçağ’ı başlatan Rönesans’a bu ayrılış ile girilmiştir. Süreç, aklı özgürleştirir ve “aklın ışığıyla aydınlanmış yeni bir Avrupa Kültürü doğar.

Beslendiği Düşünceler, Kişiler?
Hıristiyanlık dogmaları, Platon, Plotinus

Amacı Nedir?
Dini felsefe ile temellendirmek

Augustinus’un Felsefesinde Etkili Olan Temel Kavramlar
Paganizm Nedir?
Paganizm, (zaman zaman Türkçe putperestlik sözcüğü de geniş bir şekilde aynı anlamda kullanılır fakat paganizm ve putperestlik farklı anlamları içerir) akide (yani dini esas) anlamında monoteizmden uzak olan ve çok farklı uygulama ve ibadetler içeren dinleri kapsayan geniş bir din bilimleri terimidir. Ayrıca yoğun bir kutsal sembolizm vardır ve bu çoğunda kendisini puta tapım yani daha belirli anlamıyla putperestlik olarak göstermiştir. Paganizm, özellikle İbrahimî Dinler tarafından İbrahimî Dinler dışındaki dinleri tanımlamakta kullanılır; politeizm, şamanizm veya animizm gibi terimler de kullanılır. Paganizm, Batı dillerinde Latince paganus ("kırsal") sözcüğünden türer.  Özellikle Hıristiyanlık'ta paganizm terimi, İbrahimî Dinlerin dışında kalan ruhani veya dinî öğreti ve doğa dinlerinin uygulama ve geleneklerini genel anlamda kapsar. Bu  açıdan, paganizme mensup kişi için  kullanılabilecek pagan veya İslam terminolojisindeki müşrik yani "Tanrı'dan başkasına tapan" terimine denktir. İslam terminolojisinde müşrik kullanılırken Hıristiyanlıkta pagan terimi kullanılır.

Hıristiyanlık Nedir?
Ortadoğu kökenli, tektanrılı İbrahimi bir din olan Hıristiyanlık, İsa'nın adına atfen İsevilik, İsa’nın memleketine atfen Nasranilik olarak da adlandırılır. İki milyardan fazla inananı ile dünyanın en yaygın dini olan Hıristiyanlık, dünyanın her yerine yayılmış olmakla birlikte daha çok Avrupa, Amerika ve Avustralya'da yaşa(nı)r. Diğer kıtalardan farklı olarak Asya ve Güney Afrika'da farklı dinlerle iç içe yaşar. Hıristiyanlığın inanç sistemi ve ibadetleri İsa tarafından; I. y.y.da, Roma İmparatoru Tiberius’un iktidarında Filistin’de ortaya konmuş, havarileri ve diğer takipçileri tarafından bir yandan öğretiye dönüştürülerek kurumlaştırılmış; diğer yandan da yayılmıştır.

Patristik Felsefe Nedir?
Patristik Felsefe, Yeni Platonculuktan yararlanarak Hıristiyanlık öğretisini temellendirme yaklaşımıdır. İlkçağ felsefesi ile Ortaçağ arasında bir nevi köprü oluşturan bir dönemi işaret eder. Bu düşünceler daha sonraki Hıristiyan düşünürlere kaynaklık eder. Patristik Felsefenin en önemli iki temsilcisi; İskenderiyeli Klement ve Origen’dir. Daha sonra St. Augustinus etkili olur. Augustinus ile birlikte Ortaçağ Batı felsefesinin temellerini atılır.

Skolastik Felsefe Nedir?
Skolastik felsefe, genel olarak bir öğreti durumuna gelmiş olan Hıristiyan inancının temellendirilmesi ve sistematikleştirilmesidir. Bu anlamda Patristik felsefenin evrilip dönüşerek yeni kimlik kazanmış halidir. Bir başka açıdan Ortaçağ felsefesi denildiğinde akla gelen Skolastik felsefedir. Bu doğal bir durumdur, çünkü Skolastik felsefe hem Ortaçağ felsefesinin merkezi konumundadır hem de ona kurumsal bir yapı kazandırmıştır. Genellikle üç ayrı dönemde ele alınır:
  • Erken dönem Skolastik (800–1200 arası)
  • Yüksek dönem Skolastik (1200–1300 arası)
  • Geç dönem Skolastik (1300–1500 arası)
Skolastik felsefenin ana yönelimi Aristoteles'tir; ona genel karakterini, özellikle Aristoteles’in varlık görüşü kazandırır. Patristik felsefede görülen dinsel ağırlıklı Platonizmden ayrılmak üzere, Skolastik felsefede bilgi ağırlıklı bir Aristotelizm öne çıkar. Hem Hıristiyan hem İslam Skolastiğinde Aristoteles bir başlangıç noktası olarak görülektedir. Skolastik felsefe, en kısa anlatımla din adamlarının yetiştirildiği manastır ve katedrallerde ortaya çıkmış, gelişerek kurumlaşmıştır.

Roma – Roma İmparatorluğu Nedir?
Romulus ve Remus, Roma Mitolojisine göre M.Ö. 753'te Roma şehrinin kurucularıdır. Efsaneye göre Savaş Tanrısı Mars ile Rhea Silvia'nın ikizleridir. Ataları ise Troya'dan kaçan Afrodit'in oğlu Prens Aeneas'tır. Aeneas, Hektor'un kuzenidir. Romulus, Roma’yı beraber kurduğu kardeşi Remus'u öldürerek tahtın tek sahibi olmuştur. Roma İmparatorluğu, Roma Cumhuriyeti'nin Augustus liderliğinde M.Ö. 1. yüzyılda yeniden örgütlenmesiyle kurulan antik Roma devletidir. Uzun yıllar Akdeniz çevresinde hüküm süren Roma İmparatorluğu, Kavimler Göçü ile başlayan karışıklıklardan sonra M.S. 395 tarihinde Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılır. Batı kısmı (Batı Roma İmparatorluğu) 476 yılında Kavimler Göçü'nde Avrupa'ya gelen Kuzey Kavimlerinin saldırıları sonucunda yıkılır; Doğu kısmı da varlığını Doğu Roma yani Yeni Roma ya da İstanbul merkezli Roma İmparatorluğu veya Bizans İmparatorluğu olarak 1453'te Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethine kadar sürdürür.

Kilise Nedir? 
Kilise kelimesi Hıristiyanlıkta iki farklı anlamda kullanılır:
Kilise (bina): İbadet, nikah töreni gibi dini vazifelerin yerine getirildiği bina, tapınak.
Kilise (örgüt): Kendi din adamları, binaları, diğerlerinden farklı doktrinleri bulunan Hıristiyan mezhepleri. Örneğin:

Nominalizm
Nominalizm ya da adcılık, kavramların, sözcüklerin, tanımların, tasarımların, hatta konuşulan dillerin gerçek ya da nesnel hiçbir varlığının veya anlamının bulunmadığını iddia eder. Bu anlayışa göre, tüm semboller, insanların onlara yüklediği anlamlar doğrultusunda varlık, anlam ve değer kazanır. Tümellerin gerçek olmadığını birer addan ibaret olduklarını öne süren nominalizm, realizmin zıddıdır. Nominalizme göre tümeller, seslerden ibarettir ve bu sesler düşünceleri adlandırmak için kullanılır, onların gerçeklikleri yoktur. Tümellerin yalnızca birer imge ya da simge olarak anlaşılması mümkündür, dolayısıyla da onlara bir gerçeklik atfedilemez.

Realizm
Bilimsel gerçekçilik anlayışına tümüyle ters bir anlam taşır ve nesnel gerçekliğin gerçek olmadığını, asıl gerçekliğin düşünce ürünleri olduğunu ileri sürer. Tümeller gerçek ve nesne(ler)den öncedir. Tümeller gerçek sayılmazsa Tanrı’nın da gerçek sayılmaması gerekir. Kırmızı bir addır ve ancak kırmızı bir çiçekte veya böcekte varlaşır, evrende bir özneye yüklenmeksizin kendi başına var olan bir kırmızılık yoktur. Ortaçağ felsefesinde, önce, tümellerin bireylerden ayrı ve daha yüksek bir varoluşa sahip olduklarını öne süren radikal kavram realizmi egemen olmuştur. Augustinus’ta ideler ya da tümeller, Platon’da olduğu gibi tikellerden ayrı ve bağımsız bir biçimde varolan formlar olarak değil de, Tanrı’nın zihnindeki ideler olarak geçer.

Plotinus
(M.S. 205–270). Neoplatonizmin kurucusu olan Plotinus hakkındaki bilgilerimizin çoğu kendisi de filozof olan Porphyry'nin Plotinus'un baş eseri Enneadlar'a yazdığı önsüzden gelmektedir. Plotinus'un mistik felsefesi Yahudi, Hristiyan, Gnostik ve Müslüman filozoflara, mistiklere yüzyıllar boyunca esin kaynağı olagelmiştir.

Augustinus’un Temel Tezleri Nelerdir?
Augustinus, felsefeyi bağımsız bir disiplin olarak görmez; Hıristiyanlığın akla uygun içeriğini kavrayabilmek amacıyla bir araç olarak değerlendirir; bu nedenle "İnanabilmek için anla; anlayabilmek için iman et!" demiştir.[3]
Augustinus’un din ile felsefe arasında kurduğu bu bağdan dolayı, “İnanç ve akıl bilginin zorunlu iki öğesidir.”  Hakikatin kendisi Tanrı, hakikati bize sunan da İsa ve onun Kutsal Kitap’taki sözleri olduğundan, hakikate sahip olabilmek için bunlara inanmak, inanırken de kavramak gerekir. Thilly’nin de belirttiği gibi, “Tüm Hıristiyanlık çağının ruh yapısı, bilmeye değer tek bilginin Tanrı olduğu şeklinde özetlenebilecek Augustinusçu görüş”ten oluşur.[4]

Varlık – Bilgi Görüşü
Varolanları “hakiki olup olmamalarına göre” bir değer sıralaması içinde ele alan Augustinus, Platon’un ideası ile aynı özelliklere sahip olduğu için, en üste Tanrı’yı yerleştirir. Var olanların geri kalanını da, özelliklerinin ona benzerliğine ya da benzemezliğine, yakınlığına ya da uzaklığına bağlı olarak onun altına dizer. Varlık sıralamasını bu ölçüte dayandırdığı için, bilinmeye değer olanların sınıflanması ve sıralanması da aynı ölçütten nasibini alır ve bilmeye değer tek hakikatin Tanrı olduğunu; geri kalan her şeyin de ancak onun temsili oldukları ölçüde bilinmeye değer olduğunu söyler.

Varlık
Böylece, işimize yarayacağı biçimde, üç basamaklı bir varlık anlayışını ortaya çıkarabiliriz: en üstte Tanrı, sonra ruh ve beden sahibi insan, en altta da cisimler. Tanrı, zaman ve mekân içinde değişmeyen, tüm ruhları ve cisimleri yaratmış olandır. İnsan ruhuysa, Tanrı’ya ulaşmaya çalıştığından, zaman içinde değişebilir, ama mekân içinde sabit kalır. Buna karşılık en alt tabakayı oluşturan cisimler hem zamanda hem mekânda değişebilir.[5]

Bilgi
Bu hakikatlerin [yani, var olduğum, bunu bildiğim ve bundan hoşnutluk duyduğum] ışığında, bana “Eğer yanılıyorsan?” diyen akademisyenlerin uslamlamalarının hiçbirinden korkmuyorum. Çünkü yanılıyorsam, varım. Var olmayan, yanılamaz; yanılıyorsam, aynı sebeple varım da. Yanıldığım sürece varsam, var olduğuma inandığımda nasıl yanılabilirim? Çünkü yanılıyorsam, var olduğum açıktır. ...Sonuç olarak, [var olduğumu] bildiğimi bilmemde de yanılmıyorum. Çünkü var olduğumu bildiğim gibi bunu bildiğimi de biliyorum.[6]

Augustinus ve Zaman
"Senin zamandan önce olmanda zaman söz konusu değildir... Oysa Sen hep varolmanın aşkınlığıyla bütün geçmiş zamanlardan öncesin, bütün gelecek zamanların ötesinde... Sen kendinin aynısın."[7]

Tanrı yeri ve göğü aynı anda yarattı. Yeri ve göğü yaratmadan önce ne yapıyordu Tanrı? Yaratılış, sonsuzluktan farklıdır. Tanrı, zamanı dünya (evren) ile birlikte yaratmıştır. Bütün sonsuzluklarda Tanrı vardır. Onu birden dünyayı yaratmaya iten neydi? Augustinus şöyle der: Kimse Tanrı dünyayı yaratmadan önce ne yapıyordu diye soramaz; çünkü "zaman yokken 'önce' ve 'o zaman’ da yoktu." Yaratılış, zaman, yaratan arasındaki fark nedir? Augustinus’a göre yerin ve göğün nerede ve ne zaman yaratıldığı arasında bir fark yoktur. Dünya zaman içinde yaratılmamıştır. Dünya zamanla birlikte aynı anda yaratılmıştır. Bu yüzden eğer yaratılış olmasaydı zaman da olmazdı. Bunun için zamanın yaratılıştan önce bir varoluşu yoktu. Zaman, yaratılış ve varlıklar yüzünden mevcuttur; çünkü zaman varlıkların ve yaratılanların yaratılmasının bir sonucudur.[8]

Aristoteles'in Herakleitos'un kısaca Antik Yunan düşüncesi, zamanı, dairesel, döngüsel anlar; bu nedenle de bir başlangıcı ya da sonu olamaz; oysa Augustinus'ta zaman lineer yani doğrusal; bir başlangıcı vardır, hiç kuşkusuz bir sonu da! Zaman, yaratılış ile eşzamanlıdır; o nedenle tanrı, dünyayı ya da yaşamı yaratmadan önce ne yapıyordu? sorusu manasız; çünkü tanrı zaman dışıdır; yaşam, zaman ile birlikte var olur. 

İnsan Niçin Bilmek İster?
“Tanrı’m nasıl oluyor da seni arıyorum? Çünkü Tanrı’m seni aradığımda aslında mutlu yasamı arıyorum. Ruhumun yaşaması için seni arayacağım. Çünkü bedenim ruhum sayesinde, ruhum da senin sayende yaşıyor.”[9]

İnsan Hakikati Bilebilir Mi?
Augustinus’a göre aklın yargılamalarda kullandığı ilkeler, cisimsel değil ezeli-ebedidir, insan zihninin üstündedir ve değişim dışıdır. İnsan, bu ilkeleri üst-akıl ile kavrayabilir. Alt-akıl, duyu yoluyla gelen verileri işler; fani dünyaya dair bilgi sahibi olmamızı sağlar.  Augustinus’a göre insan, üst-akıl ile bilgeliği (sapientia) alt-akıl ile de bilgiyi (scientia) elde eder. Alt-akıl ile üst-akıl arasındaki ilişki sapientia ile scientia arasındaki fark çok açıktır. Bunlar, birbirinden farklı değildir; ikisi tek bir aklın iki farklı yüzüdür.  “Minnettarlık ve dindarlık bilgeliktir; ama kötülükten uzaklaşmak bilgidir”.[10]

Sonuç
Augustinus’ta din ile felsefe iç içe geçmiştir. O, felsefe yapar ama amacı dini, inancı temellendirmektir. Bu tutum, felsefeyi teolojiye indirgeyerek dinin hizmetine sokmuştur. Felsefe, yüksek hakikatlere –Tanrı(sallık)- ulaşmada bir araca indirgenmiştir.
Augustinus ile birlikte Hıristiyanlık, felsefi temelleri olan bir sisteme kavuşur. Din –Hıristiyanlık-, kendini temellendirmede duyduğu felsefi temel ihtiyacı, sırasıyla Platon, Plotinos ve Aristoteles’te bulur.
Augustinus, inancın kavramsal formunu oluşturmaya çalışarak Hıristiyan düşüncesini temellendirmeye yönelmiş ve bu noktada ortaya koyduğu eseriyle Ortaçağ felsefesinin en önemli isimlerinden biri olmuştur. Hıristiyan felsefesinin temsilcisi ve temeli olmakla birlikte Augustinus'un pek çok tartışması modern düşünce içinde varlığını sürdürmüştür.

Augustinus’un Kitapları
* Confessions (itifarlar)
* De Immortalitate Animae (Rhun Ölümsüzlüğü)
* De Libero Adbitrio (İrade Özgürlüğüne Dair)
* Contra Academicos (Aademi Mensuplarına Karşı)
* De Vera Religione (Gerçek Dine Karşı)
* De Civitate Dei (Tanrı Devleti / Ülkesi)

Büyük Eğitimciler – 2 (Augustinus) Anahtar Kelimeler Nedir?
Augustinus, Platon, Aristoteles, Plotinos, Roma, Hıristiyanlık, Kilise, Antik Yunan, Patristik Felsefe, Skolastik Felsefe, İnancın temellendirilmesi, Nominalizm, Realizm


Kaynakça
* Bravo, H. Augustinus’un Varlık ve Bilgi Görüşleri, SDÜ Fen – Edeb. Fak. Sosyal Bilimler Dergisi, Mayıs 2007, Sayı: 15 /
* Cevizci, A. (Editör) Felsefe Ansiklopedisi, Cilt 1, İstanbul, 2003
* Çotuksöken, B. - Babür, S. Ortaçağda Felsefe, Kabalcı, İstanbul, 2000
* Çüçen, A. K. Ortaçağ Felsefesinde Zaman Kavramı, Felsefe Dünyası, Sayı: 20, 1996
* Gökberk, M. Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2008
* Hilav, S. 100 Soruda Felsefe, Gerçek Yayınevi, 3. Baskı, İstanbul, 1981
* Höffe, O. Felsefenin Kısa Tarihi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 2008
* Uluslararası Eğitim Felsefesi Kongresi, Küreselleşme Sürecinde Eğitim Sorunlarının Felsefi Boyutları, Eğitim-Bir-Sen, Ankara, 2009, http://www.egitimbirsen.org.tr/dokuman/bildiriler.pdf





[6] Augustinus. The City of God (Trans. by Marcus Dods).New York:The Modern Library,1993; Kitap 11, Bölüm 26
[7] Augustinus, İtiraflar, Kitap 11 – 13
[8] Çüçen, A. K. Ortaçağ Felsefesinde Zaman Kavramı, Felsefe Dünyası, Sayı: 20, 1996, s.74
[9] Augustinus, İtiraflar (Çev. Dominik Pamir). İstanbul: Kaknüs Yayınları, 1999. s.236.
[10] Augustinus. De Trinity (Basic Writings of St. Augustine’in içinde). (Trans. by Whitney J. Oates). Michigan: Baker Book House, 1980: kitap 12, bölüm 1
___________________________________
[1] V. Metin Bayrak, Felsefeci