12 Mayıs 2016 Perşembe

"Cahillikten Üşümek" Üzerine

"İnsanlar, Tanrı'ya inançlarını yitirdikleri zaman, bu, onların artık hiçbir şeye inanmadıkları anlamına gelmez; her şeye inanmaya başladıkları anlamına gelir."

"Dürüst bir insanın niteliği, dünyanın en doğal şeyi olan ölümden korkmamızı ve kaderin bize bağışladığı en güzel şey olan yaşamdan nefret etmemizi isteyen dini küçümsemektir."

"Bilgelik, putları yıkmak değil, hiç yaratmamaktır."

La Follia*
                                                                                            U. Eco

"Ayinesi iştir insanın, lâfâ bakılmaz." sözünden mülhem "usta"yı en iyi yansıtacak birkaç sözünü alarak başlasın istedim yazılama.
Sanırım 90'lı yılların sonuydu. İstanbul Bienali için özel bir baskı yapan Radikal'de kendisiyle yapılan söyleşide "Cep telefonu kullanıyor musunuz?" sorusuna "Hayır!", "Neden?" diye sorulduğunda, "Çünkü çağcıl köleliktir bir tür. Her an, her yerde arayanın emrinde olmaktır." mealinde sözler dökülüvermiş gazetenin bienal özel sayısının/baskısının sayfasına. İlerleyen dönemde kullanıp kullanmadığını bilmiyorum lâkin ancak eleştirel bir zihnin görebileceği bir yanını gösteriyordu bizlere hayatımıza yeni yeni girmeye, hayatımızın merkezine oturmaya başlayan ya da daha güçlü bi ifadeyle çöreklenmeye başlayan aygıtla ilgili.

Eco ile ilk tanışmam üniversitede felsefe okumaya başladığım ilk yılımda, 90'ların başında, oldu. Sanırım "Ortaçağ'da Felsefe" adlı ders kapsamında bahsi geçmişti ve dersin hocası, yenice sinemaya uyarlanan (İtalyan-İspanyol-Fransız ortak yapımı) gülün Adı'nı izletmişti. Bense, kaçırmış, izleyememiştim. Roman, nefis bir türkçeyle kaynak dilden çevrilerek Türkiyede çoktan basılmıştı. Elime aldım lâkin ilk yüz sayfayı aşamıyordum. Kitap, sanki yüksek ve kalın duvarlı bir şatoydu, kentti ve benim kuşatmama direniyordu, hatta bana aldırmıyordu. Henüz yirmisinde bile olmayan genç 'fatih'in kotarabileceği bir iş değildi, hiç şüphesiz
olamazdı da! Nitekim öyle de oldu: okuyamadım. İkincisinde, üçüncüsünde, dördüncüsünde de kuşatma süresi beş on sayfa daha fazla sürüyor ama kitap bir türlü teslim olmuyordu. Vuslât altıncıda hasıl oldu nihayet. Öyle bir dünya açılıverdi ki önümde içinde kayboldum.

Üzerinden yirmi yıldan fazla zaman geçmesine karşın bütün kitap ve kıvrımları, zihnimde ilk günkü gibi duruyor. Eco, örneğine sık rastlanmayan -hele günümüzdeki "uzmansevicilik" göz önünde bulundurulduğunda- ruhlardan biri/ydi.

Bir Kızılderili inanışına göre bir kişinin ölümü, fiziki ölümünün ardından hiç kimsenin onu anmadığı vakit yahut herhangi biri tarafından hatırlanmadığında gerçekleşirmiş. Bu açıdan bakıldığında Eco, asla ölmeyeceklerden. Henüz yaşarken "Dünya Mirası"na dönüşen bir öznedir.
Gülün Adı'nı kuşatma denemeleri arasında 'kolay okunabilir' görünen denemeleri elime geçti: Ortaçağ'ı Düşlemek. Felsefenin ete kemiğe bürünüp sokapa inmesi ve hayata dokunmasıydı. Felsefe serüveninin henüz başında olan bir talebeyi, sarsıcı anlamda etkilemişti. Her etkiyle inşa ediyoruz entelektüel serüvenimizi; nasıl travmalarımızla oluşturuyorsak ruh dünyamızı, zihnî dağarımızdakilerle de dünyaya bakışımızı kuruyoruz. Kitaptaki denemelerden biri New York üzerinden teknolojinin herhangi bir halkasında -denemede bir elektrik kesintisi- meydana gelebilecek bir aksaklığın ve/veya arızanın yahut kazanın zincirleme etkisiyle nelerin olabileceği simüle ediliyordu. Yoruma mahal bırakmayacak berraklıkta silkelenip kendine gelmesi için çeşitli manzaralar tasarlamıştı. Denemenin, yaşamı korkunçlaştıran etkisi, belki bir parça Saramago'nun Körlük romanında görülebilir ama gerçek örneğini 2015 yazında tüm yurtta kendini gösteren elektrik kesintisinin sonucu domino etkisiyle meydana gelen sorunlar nedeniyle Türkiye'nin büyük bölümünün elektriksiz kalmasında yaşadık.

Aynı yıllarda Açık Yapıt'ıyla (da) tanıştım. Yapısalcılık tartışmaları, post-modernizm,  yıkılıp dağılan "Doğu Bloku" ve Sovyetler ile yatıp kalkmalar esnasında. Yine pür bir entelektüel bakışın felsefeyle harmanıydı karşımızdaki. Okumayı nitelikli kılan, uygarlığın temellerinden biri olan sınıflandırmada yeni kategoriler yaratan, kavram doğamıza yenilerini ekleyerek zihnî bakışımızı genleştiren, hayatın sınırlarını genişleten Açık Yapıt ile edebi metinleri okumak, ona, yeni kavramlarla da bakmak, moda tabirle okura lig atlatıyordu.

Nihayet Gülün Adı'nı bitirebilmiştim. Metnin içindeyken hiç bitmesin istedim. Metin içinde metin vardı. Matruşka'dan ziyade fraktallara benzetilebilirdi. Şüphesiz kuramsal donanımı çok yüksek birinin elinden çıkmıştı ve o kişi, bir hocaydı. Hoca olmasından kaynaklanan 'arıza'lara neredeyse hiç rastlanmıyordu yani "göze parmak" yoktu. Evet metin, tek kelimeyle "açık"tı. Okur, metne katılabildiği ölçüde metin de kendi sonsuzluğunu açıyordu okur(un)a.

Dünya'nın 1/5'inin karalarla 4/5'ininse sularla kaplı olduğu anlatılırdı coğrafya derslerinde; biyolojideyse sualtı dünyasındaki canlı türünün yeryüzündekinin  / yeryüzündekinden mislince fazla olduğu. Gülün Adı, sualtına dalan kişinin, gördüğü bu yeni âlem karşısındaki şaşkınlığına benzer bir etki yaratmıştı bende. Tek kelimeyle büyüleyiciydi. William, çömezi, rahipler, fonda akan yoksulluk, iktidar şatafatının ifşası olan yargılama ve süreci, teni kösnülleştiren dinsel 'kavrayış'lar, değişime direne(meye)n hayat, ak(a)mayan zaman vb.

Kitabın derinliğine, çokkatmanlılığına bir örnek verip Eco'nun bendeki izlerini sürmeye devam edelim. Gülün Adı'nda kafa yapıcı pek çok tarif vardır. İçmeyi ve esrikliği/ni çok seven biri olarak aktarlardan alınıp hazırlamak üzere pek çok tarifi not aldığımı hatırlıyorum. Serde naturalistlik var/dı ve bitkisel karışımlarla kafa yapıcı tarifleri kullanarak esrikleşecektim. Kuşaklarca denendiği için de zararlı oldukları söylenemezdi. Kitabı bunun için de sevmiştim. :)

Din, mezhep, tarikat vb. saçaklanmaların ontolojisini bilmeden epistemolojisinin yapılamayacağını bilen insanların günümüzde gittikçe artan din ve türevlerinin çatışmalarında yer almayacağı iddia edilebilir. Bu konuda çömeziyle ustasının arasında geçen konuşmalar Gülün Adı'ndaki pek çok mücevher sergileyen nişlerden yalnızca biri olarak düşünülebilir. Şiddet, terör vb. içeren dinî örgütlerin her eyleminde "Gerçek İslam/Müslüman..." diye başlayan cümleleri kuranlar okusalar/dı dünya, kesinlikle, bir başka dünya olur/du.

Kitap, öylesine ayrıntılara giriyordu ki, henüz ellisinde olan bir yazarın kolayca biriktiremeyeceği zenginlik söz konusuydu. Kitap, katmanlarıyla bir iktidar halesi yaratıyordu. Eco'nun, Gülün Adı ile özdeşleşmesi boşuna değildi/r. (Her ne kadar ilerleyen yıllarda "En kötü kitabım/dı!" dese de, ifadesinin kültleşmeyi kast ettiği söylenebilir; çünkü tersi, bilgece ol(a)maz/dı.) Öncesinde ve sonrasında yazdığı metinle
r, belki daha derinlerdi lâkin onun gölgesinde kalmaya mahkûmdular.
Asıl hayat, daha doğrusu iktidar, başkalarının zihinlerinin toplamıdır; bir başka deyişle iktidar, hayattır. Dünya okuru, Gülün Adı'nı alıp ortak kültürel mirasına çoktan dahil etmiştir. Mirasın/ın her öğesi, büyük birer çınardır; kimi zaman müellifini dahi gölgesinde bırakır; mesela Robinson Crusoe, D. Defoe'yu; Ayasofya İsidorus'u gölgesinde bırakmıştır. Lâkin yazarı ya da müellifi ile eseri yan yana yahut aynı bedende yükselenler vardır: Dostoyevski-Karamazov Kardeşler, V. Hugo-Sefiller, Tolstoy-Anna Karenina, Michelangelo-Davut, Ravel-Bolero vb. İşte Gülün Adı da dünya ortak kültürel mirasına müellifi Eco ile aynı bedende yükselmiştir; Eco, henüz hayattayken gerçekleşmiştir bu. Ve çoktan ailenin üyelerinden birine dönüşmüştür tıpkı Decameron, Dante, Cervantes, Shakespeare, Yunus Emre gibi.

Eco, daha çok Rönesans ya da 19. y.y.dan ziyade 18. y.y. Romantiklerine benzetilebilir. Ya da 21. y.y.'ın multi-disipliner yaklaşımları icra edenlerle birlikte düşünülebilir.
Filozof, "bilgeliği sevmek" olduğu kadar önceden gören, önceden sezen, öncede/n yaşayandır da. Bu anlamıyla içinde harmanlandığı pop-art, pop kültür, kitle kültürü, kapitalizm, AB pratiği, küreselleşme vb. kavramlar da onun zihin dünyasını meşgul eder. "L'Espresso" adlı dergide "Bustina di Minerva" adlı köşesinde klavyeye aldığı ve "Pape Satan Aleppe" başlığıyla kitaplaşacak yazıları/nı ben de merakla bekliyorum pek çokları gibi.

Eco, maziyi ele aldığı kadar bugünü de incelemiştir. Bunun en somut örneği, henüz 60'lı yıllarda yurdundaki popüler kültür üzerinden yola çıkarak olguyu analiz etme çabalarıdır. Akdeniz kuşağını, dünyanın geri kalanına göre daha fazla esir alan popüler kültür ve ona angaje olup kilitlenen kitleler, vasatların egemen olduğu bu ışıltılı dünyada kitlelerin aşağılık komplekslerini yenme araçlarından biridir. Bu nedenle "Her tüketim, kompleksi yenme pratiğidir." denebilir. Bu, bir tür kısırdöngü yaratır ama bu konu, yazılamanın sınırları dışındadır.

Her şeyi bir başka şeye benzeterek anlama , zihinsel bir alışkanlık olsa gerek. "Eco, kime benziyordu?" sorusunu bir yana bırakıp Eco'yu okumalı. Metinleri/ni keşfe çıkmalı. Hiçbir kuramın kuru olmadığını göz önünde bulundurarak daha doğrusu aktüel hayatın, tanımlanmış, teorize edilmiş ve edilmemiş kuramların toplamı ve kuramlar arası diyalektik olduğunu gözeterek kaybolmalı metinler/in katmanlarında.

Gülün ömrü az olurmuş ama Eco'yla gül de adı da artık ölümsüz.

Ölümsüz ruhlara selam!

V.Metin

22.02.2016, Ege

*https://www.youtube.com/watch?v=VHRdFILo_Yw


28 Nisan 2016 Perşembe

'Hırsızlık' Üzerine

"Mülkiyet, hırsızlıktır."

"Çalışmak, budalalıktır."

Yazılama, aşağıda kısaca özetlemeye çalışacağım olayın üretimidir ya da vesilesiyle 'hırsızlık' olgusuna bakışımı sorgulamama ya da irdelememe neden oldu; o nedenle bu yazılamayı aldığım ilk akıllı telefonumu, henüz bir hafta bile kullanmadan 'ç/alan' kişiye ithaf ediyorum.
2012'nin bir yaz gecesi sevgilimle birlikte oldukça geç bir saatte 02:30 ya da 03:00'da Sarıyer 25 T otobüsüne güçlükle binebildik. İtiş-kakış, çoğunluğu sarhoş, sabahın abartılı gerginliğinin yerini abartılı hoşgörünün aldığı "yerçekimsiz ortamda" hiçbir yere tutun(a)madan 15'-20' mesafedeki 4.Levent'e kadar gittik. Sırtımdaki çantanın sağ gözüne -yan cebine tabii ki- su, solunaysa cep telefonumu koyuyorum. Çünkü cebimde herhangi bir şey bulundurmaktan pek hoşlanmam. Durakta indik ve eve gittik. Ertesi sabah su sipariş etmek için telefonumu arıyorum: yok. Arkadaşıma beni aramasını söylüyorum: kapalı. Şarjı doluydu. Bitmesi imkânsız. Benim jeton düştü/düşüyor. Ya otobüs kuyruğunda ya otobüsün içinde ya da İstiklâl'den Meydan'a çıkarken, artık bilemiyorum. Telefona "kalk gidelim!" yapmışlar.

Beyoğlu polis karakoluna gittim ertesi sabah, bana, savcılığa dilekçe vermemim ardından IMEI numarasının tespit edilerek telefonun / cihazın kapatılacağı bilgisini verdiler. "Süreç?" diye sorduğumda "Ne kadar süreceğini tam olarak bilemiyoruz." "Salla gitsin o halde!" deyip ayrıldım karakoldan ve olay / 'hırsızlık' üzerine düşünmeye başladım.
Telefonu 'ç/alan'ın emeğine saygı duydum. Toplumsal adaleti sağlama araçları arasında kategorize ettim. Ayrıca, cihazı kapat(tır)manın, onu olağan geliriyle satın alma gücüne sahip olmayan bir yoksulu cezalandıracağını, cihazı üreten SS'iyse (Küresel Kapitalizm / Sermaye) ödüllendireceğini düşündüm.

Olayın sıcaklığıyla pek çok yerde 'hırsızlık' hikayeleri ve hukuki, ahlaki yargılar dillendirilmesine neden oldu olayı anlatmam. Bense, olayın "mağduru" olmama rağmen ısrarla "emeğe saygı", "SS'leri ödüllendirme", "nihai alıcıyı cezalandırma", "toplumsal adalet" vb. ifadelerle konu eylemi etik / yerinde bulduğumu anlatmaya çalıştım. Bunu yani tezimi temellendirmek için de çeşitli argümanlar ileri sürmem gerekti. İşte bu yazılama, üç yılı aşkın zamandır sözel olarak dillendirilen tez/ler/in klavyeye alınmasından oluşmakta.

Olayı; hukuksal, dinsel, antropolojik, etik perspektiflerinden ele almaya çalışalım.
Yerleşik hayata geçinceye değin insan türü, avcılık ve toplayıcılıkla hayatını sürdürür ve mülkiyet kavramı henüz doğmamıştır. Tarım devrimiyle birlikte "ethos"un bileşenlerinden birine dönüşen mülkiyet, idari yapıdan cinselliğe hayatı radikal biçimde dönüştürür. Mülkiyetin, şüphesiz pek çok boyutu söz konusu, yazılamada, olabildiğince dar, sınırlı bir açıdan konu olgunun tezahürlerinden biri olan 'hırsızlık'la kesiştiği bağlamdan bakılmaya çalışılacak olaya.
Kur'an-ı Kerim, A'raf Suresi 31.Ayette "Ey Ademoğulları! (...) yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez." buyuruyor. 'Hırsız'ın ihbar edilmesi ve cihazın kapatılması / kapattırılması israftır.

Ekolojik açıdan bakıldığında türümüzün ürettiği teknolojik / elektronik çöpü nicel olarak artırır.
Ekonomik açıdan bakıldığındaysa 'çalıntı mal'ın müşterisi olan yoksul kişinin erişimi engellenecek, güçlükle alabildiği ürünü kullanamayacak; SS'se bir telefon yerine iki telefon satmış, ciro ve kârlılığı yükselmiş, borsadaki kağıtlar/ı değer kazanmış, üretilen zenginlikten pay alanlar daha da zenginleşmiş olur.

Pozitif hukuk, insanların/toplumların vicdanını, hak ve adalet duygularını devletin mahkemelerine yükler. Kimi siyaset felsefesi teorisyenleri, bunun, sözleşmeye dayalı olduğunu ve meşruluğunun tartılışamayacağını ileri sürerler. Oysa kamu idaresi, hak-adalet-vicdan kavramlarını gasp etmiştir. Verdikleri karar/lar, hukuki olabilir ama ne meşrudur ne de etik. Kamu vicdanının 'meşru' bulduğu örnekler olacaktır, ki burada zikredilen vak'a özelinde, konuyu istişare ettiğim kimselerden tutumumun adaleti sağlamaya ya da adaletsizliği, eşitsizliği tekil örnek bağlamında ortadan kaldırmaya yönelik olduğuna katılan olmadı. Buradan hareketle Chomsky'nin "rıza imalatı" kavramının (da) yardımıyla aşağıdaki tez ileri sürülebilir:

"Devlet/iktidar, 'pozitif hukuk' yoluyla kitlelerin hak ve adalet duygularını mahkemelere alır; "rıza imalatı"yla sorumluluklarını gönüllü olarak devretmelerine olanak sağlar; bu olanak, onun varlık nedenidir. Verilen kararlar, iktidarların monolitik masif yapısını güçlendirirken, harcını kitlelere kardırır, zamkıysa kitlelerin onayıdır."

Vak'ayı temele alarak düşünmemize devam edelim: Kentleşmeyle birlikte sınıflar, 'primitif' dönemdeki klanlararasılık kavramıyla analojik olarak ilişkilendirilebilir. Kapitalizmle ya da onun yapıtaşlarından mülkiyetle toplumsal sınıflar oluşur, keskinleşir; sistemin oturmasıyla sınıflararası geçirgenlik, bireysel örnekler dışında pek olası değildir. Nasıl bir klan, bir başka klana yabancıysa, klanın üyesi için diğer klanların üyesi "öteki/si"dir. 'Üstsınıf' öznesinin 'altsınıfı'tan birine bakışında yakalanabilir söz konusu edilen ötekilik. Batı Metafiziğiyle harmanlanıp kentlerde sınıflaşmayı keskinleştiren kapitalizm ve içinde büyüyen özneler, yazılamaya vesile olan vak'a özelinde "Çalışsın!" "Hak etsin!" gibi 'argümanlar' ileri sürerler. Oysa 19. y.y. İngiltere'sinde üşüyen bir madenci ailesinin çocuğunun, annesine üşüdüğünü söyleyip sobayı yakmasını istediğinde annesinin verdiği yanıt, hâlâ, ne yazık ki, geçerlidir:

- Üşüyorum anne!
- Kömürümüz yok oğlum!
- Neden?
- Baban işsiz!
- Neden?
- Çünkü çok fazla kömür var!

Her sınıfın tıpkı kabileler gibi, insandan anladığı kendi sınıfıdır. Alt sınıflar, yerleşik iktidarca kıymetli bulunmaz. En dip işlerde onlar çalışırlar; cephelerde onlar savaşırlar; hapishanelerde yatanlar onlardır; miting meydanlarını dolduranların ekseriyesi onlardır; mabedleri dolduranlarsa, yine onlardır. Orta-alt ve altsınıflar, orta ve orta-üst ile üst sınıflar tarafından 'pozitif hukuk' yoluyla -devletin/iktidarın ideolojik aygıtlarından biriyle-kırdırılır.

Bugün, cezaevlerinde yatanların yarısından fazlasını 19-35 yaş aralığı oluşturuyor. İşgücüne aktif katılımın söz konusu olduğu yaş aralığı; bir başka deyişle hayatın aksını bulduğu dönem.Cezaevlerinde her beş kişiden biri 'hırsızlık'tan yatıyor. Panta rhei! Evet, hayat akıyor ve kitleler, kendi sorunlarını kendileri çözmeye devam ediyor; üzerlerine çöreklenmiş asalak devlet ve türevi kurumlarına rağmen.
Zikredilen istatistiklere dayanarak 'hırsızlık' yapanların, günümüzün rahipleri olduklarını iddia edebiliriz. Hangi dinin görevlileri, yoksullukla bu denli -aktif katılımlı- cesur biçimde mücadele edebilmektedir?

Şüphesiz zor ama gafticilere bir önerim var: şahısları iyi tanılayın, şahıslardan ziyade bizlerden rızamız olmadan gasp edilenleri almaları. Nasılsa işin çapı büyüdükçe 'pozitif hukuk' işlemiyor ve cezasızlık da beraberinde geliyor. Yani boğan, suyun sığlığı yanında çalınanın niceliksel anlamda azlığı.
Yazılama, 'suça teşvik' olarak yorumlanamaz. Oldukça ironik biçimde belli türden bir olguyu felsefece ele almaya, çeşitli açılardan değerlendirerek  kriterler üretip tezler ileri sürmeye gayret ediyor.

Hocam I. Kuçuradi, "felsefeninin, imkânın bilgisi" olduğunu savlar sıklıkla. Evet, burada felsefeyle bakarak statükocu bakışların yanına yeni bir perspektif için patika oluşturulmaya gayret edilmiştir. Buradaki "bakış", henüz hamdır; ahlakçı hiç değildir. Tutumlarımızın, eylemlerimizin altında yatanları ifşa edip kararımızın sonuçlarını yansıtmaya çalışmıştır.

Sonuç niyetine
Ortaalt ve altsınıf mensuplarının açlığı, yoksulluğu ve buna bağlı yoksunlukları, çalışmasına bağlı olarak ihmal edilebilir oranda değişiyor. Çalışırken yoksul, çalışmak yoksulluğunu yok etmiyor; ne sınıfı değişiyor ne de yaşama koşulları! O halde çalışmak, bir tür ortasınıf budalalığıdır.

V.Metin Bayrak
25.12.2015, Dalaman, Ege


EKLER
I. Hırsızlık Üzerine'ye Derkenar
"Durmuş saat, günde iki kez doğruyu gösterirmiş." sözü misali pozitif hukukun meşru olan kategorizasyonları var; mesela "hırsızlık" ile "gasp" cezai müeyyide anlamında farklı değerlendirilir; yer yer gasp, hırsızlığın üç ila beş katına varan cezalandırmalarla muhatap olur.

Devletin, SS'in irademiz dışında bizden, bizim haberimiz dahilinde, zorla aldıkları; ya da daha doğru yani olguyla örtüşen ifadesiyle gasp ettikleri, (sizin) pozitif hukukunuzca cezasızdır; çünkü yasaldır; hoş, yasal olması meşru olmasını sağlamıyor.

Devletlerin, kendi ideolojik tasarrufları için kamudan gasp ettikleriyle yürüttükleri savaşlar, politik 'yatırımlar', 'ihaleler' yoluyla servet aktarımlaması, devletin yönetimini üstlenen ve siyasi sorumluluğu olan iktidarlar için Türkçe sözlükteki şu argo deyim kullanılabilir: "El yarağıyla gerdeğe girmek"

SS, 1989'un ardından, diyalektiğini kaybeden ekonomi-politik neticesinde, her alanda ekonomik liberalizasyon ve günümüzdeki türevi neoliberal politikalarla ülkelerin ve/veya dünyanın ürettiği toplam hasıladan her geçen gün daha fazla pay alarak kâr maksimizasyonuyla nominal güçlerini berkitmekteler. Dünya halklarıyla her geçen gün artan mesaisine ve verimine karşın reel anlamda yoksullaşmakta; göreli refahı bir tür illüzyon çünkü gelecek 20-30 yılı ipotek altına alınmıştır; bununla de facto politik iradesi de!

Bütün devletler, yurttaşlar, küçük burjuva olarak nitelendirilebilecek esnaflar ya da işletmeciler hatta kobi'ler bile SS'lerin güdümündedir. Kapitalizmin en sarsılmaz enstrümanı kimliğindeki "borç", Demokles'in Kılıcı misali, borçluların, yavru ceylan tedirginliğinde yaşama(ma)larına neden olmakta!
Antikite'de borçlu olan, özgürlüğünü kaybetmiştir. Günümüzde özgürlük -ya da en azından nominal anlamda özgürlük- refaha ve borçsuzluğa bağlıdır.

'Hırsızlar' ve meslekleri 'hırsızlık', tam da bu ana resimde anlam kazanır. Pozitif hukuk ve 'suç ortağı' genel ahlak ile 'ağababaları' olan din/ler, bir tür troykaya dönüşerek yularını SS'lere vermiş, dizginleri, kâr odaklıklık dışında bir şeye çekmeyen SS, toplumsal ve ekolojik anlamda sürdürülebilirliğin her geçen gün olasılığını, olanağını azaltmakta.
Bu koşullarda yurttaşlar, SS'in maniplasyonunda işleyen 'ulusal' ve 'uluslararası' hukukun işlemesini sağlayan avatarlara dönüştürülmüş ve "rıza imalatı"yla genel ahlakçılık yaparak 'hırsızlar'a saldırıp onları linç ederek içlerindeki vicdanı, (toplumsal) adalet duygusunu öldürmek için / öldüresiye linç etmekle meşguller.

Aşağıdaki üç alıntı, "hırsızlık", "gasp" kavramlarına bir başka açıdan bakmamız, yazılamanın ileri sürdüğü tezlerin ve/veya ana fikrin temellendirilmesi ve şüphesiz "suçlama"nın nesnesini ifşa etmek amacıyla alınmıştır. Kral çıplak!

II. Çalışarak Yoksullaş(tırıl)ma
"Dünya genelindeki mübadelelerin %40'ını ve dünya ölçeğindeki kayıtlı üretimin üçte birini kontrol eden 37 bin firmadan 370'i (yani %1'i) finansal aktiflerin %50'sini kontrol ediyor. Uluslararası Para Fonu'na (IMF) göre, döviz piyasasındaki 1.400.000.000 / 1 milyar 400 milyon dolar tutarındaki günlük işlemleri, sayısı elliden fazla olmayan banka kontrol ediyor. Yan ürünlerle ilgili işlemlerin %90'ını ise sayısı 6'yı geçmeyen banka kontrol ediyor. x

"Almanya'da 1979-1994 yılları arasında paranın sabit değeri açısından kârlar %90, ücretler %6 oranında artmış, ancak vergi girdilerinin toplamı içinde kârlardan alınan vergi payı bu on beş yıllık süre boyunca yarı yarıya azalmış, yani %25'ten %13'e düşmüştür. Söz konusu pay, güçlü ekonomik genişleme dönemi olan 1960'ta %35'ti." xx

"Uluslararası rekabet, aşağıdan yukarıya, en fakirinden en zenginine doğru yeniden dağıtımın, "sosyal devlet"e ve ücretlilerin "ayrıcalıkları"na karşı çıkmanın bir bahanesi değil midir? Uluslararası rekabet, Fransız yayıncıların bir kitabın maliyet fiyatı üzerinden on yirmi kuruş daha fazla kazanmak amacıyla eserlerini Madagaskar'da, Tunus'ta ve Maurice Adası'nda bastırmalarını nasıl açıklar? Lüks gömlek üreticileri rekabeti sürdürebilmek için mi maliyet fiyatından 50 ilâ 100 kat daha pahalıya satılan ürünlerini Çin'de diktiriyor? Yoksa, Nike (Reebok veya Puma) 70 dolara satılan bir çift "Pegasus"u, ücret maliyetlerinin 1 dolar 66 sent olduğu Filipinler'de, Endonezya'da, Çin'de ve Vietnam'da imal ettirsin, firmanın Amerikalı 14 yöneticisi 18 bin Filipinli işçinin ücretiyle eşit oranda bir yıllık gelir elde edebilsin diye mi böyle yapıyorlar? (...) Alain Lipietz'in gayet iyi ifade ettiği gibi, "rekabet gücü" ücretlere ilişkin en düşük maliyetleri zorunlu kılarken niçin patronlara ilişkin en yüksek maliyetlere razı oluyor?" xxx

x. Gorz, A. Yaşadığımız Sefalet, Ayrıntı, 1997, İstanbul, s.31
xx. A.g.e. s.30
xxx. A.g.e. s.30

3 Mart 2016 Perşembe

Yaşam Kalitesi Üzerine

"Galat-ı meşhur lûgat-ı fasihten evladır."

Egemen ideolojinin tahakküm araçları olan dolaşımdaki retorikler, anahtar kelimelerini, kitlelerin bilincinde patlatarak filizlenir. Retoriğin saçılmasıyla -bir tür difüzyonuyla- bilinçler dilsizleşerek renklerini kaybederler; kitlelerin bilinçleri, kültür endüstrisince inşa edilir, lûgatları yeniden yazılır; bunların ideolojik manipülasyonu sonucunda insanlar, de facto kitleler, kullandıkları kelimelerin, retoriklerin, dillerin esirine dönüşür; bu süreç, bir tür "rıza imalatı"yla işler, böylece "gönüllü kölelik" paradoksu hayat bulur.

"Kalite" kavramı, bu bağlamda ele alınabilir; standart, güvenli yaşam, güvence, sağlık sigortası, bireysel emeklilik, yatırım, statü, para, birikim, yüksek öğrenim, kariyer, marka, site, araba, lüks, uçak, tatil, alışveriş, kredi kartı, limitsiz harcama, eğlence, VIP vb. gibi saz arkadaşlarıyla.

Birleşmiş Milletler (BM), periyodik olarak "İnsani Gelişme Endeksi (İGE)" yayımlar. BM, İnsani Gelişme Endeksi'ni (İGE), ülkedeki beklenen yaşam süresine, ortalama okula gitme süresine, beklenen okula gitme süresine, kadın-erkek kazanç oranına, işsizlik oranına, insani olmayan koşullarda çalışanların genel çalışanlara oranına, bebek ölümleri oranına, hükümete güvene, eğitime kamu harcamasının GSMH'ya oranına, çocuk işçi sayısına/oranına, sendikalı işçilerin oranına vb. göre hesaplar. Mesela BM'in son açıkladığı İGE'nde burada zikredilen değişkenlerden "Eğitimde kamu harcamasının GSMH'ya oranı" Türkiye'de %2.9, G.Kore'de %4.9, Yunanistan'da %4.1, Brezilya'da %5.8, Hindistan'da 3.8, Arjantin'de %5.1, Danimarka'da %8.7'dir. Hindistan Federasyonu'nu oluşturan devletlerden biri olan Korela (Hindistan'ın Güney-Batı kıyısında bulunan Katolik ve Komünist devlet), Hindistan'da kişi başına düşen gelir açısından en yoksul devletlerden biridir; lakin insani gelişme göstergesi, en zengin ülkelerinkinin çok üstündedir.

Bu, hiç şüphesiz şaşırtıcı bir veridir ve burada bir bilgi saklıdır; o bilgi, 'varsıllık'ın bir sonucu olarak düşünülen insani "insani gelişmişlik"le özdeş olmadığı.

Oysa "gelişmişlik" daha çok "kalite" ya da daha özel bir ifadeyle "yaşam kalitesi"yle özdeşleştirilmekte. Çünkü sokaktaki kişilerden "yarın"ı temsil edip hakikati daha çok sezgileriyle dillendiren gençler, yukarıda anlatılan kalite ve türevi kavramları zikrederler "gelişmişlik"i anlatırlarken. Vakıa odur ki,  olguyla algı örtüşmez; bir tür "galat-ı meşhur" örneğidir yaşanan, lakin fantezi düzeyinde.

'Sahipsiz Sermaye' (SS) -Küresel sermaye, birden çok ülkede ve/veya kıtada mal ve hizmet üretimi yapabilmekte; pek çok borsada işlem görebilmekte; bu, küresel sermayenin unsurları için bir tür silinme, görünmeme imkanı sağlamakta; kimileri, anılan nedenlerden dolayı küresel sermayeyi "sahipsiz sermaye" olarak adlandırmakta; dünyanın küresel jandarmalığını da üstlenen küresel sermaye, artan GSMH'lara, üretime, zenginliğe karşın dünyadaki eşitsizliği, maniple ettiği ulusal ve uluslararası ekonomi -politikle artırıp derinleştirmektedir. Nazilerin SS'ine bir tür gönderme de yapmayı amaçlayarak, yazılamada küresel sermaye 'Sahipsiz Sermaye' olarak kullanılacaktır.-, her şeyi niceliksel kategoriler altında sayısallaştırarak anlama eğilimindedir. Bir tür sayısal egemenlik altındayız: Dijital hegemonya. Rakamlarla maskelenerek örtülür yaşam, perdelenir. Olup bitenin matematiksel ifadesi yaşananların soyutlanmasıdır; o nedenle de kabaca "insani" yan ihmal edilir; salt soyut zekayı uyaran verilerdir bunlar; sıklıkla 'bilgi' olarak da servis edilirler. Lakin kelimenin felsefi/epistemolojik anlamıyla bilgi içermedikleri gibi kendileri de bilgi değildir; olsa olsa kimi çıkarsamalar, yorumlamalar, dijital mukayeseler, grafiklere 'malzeme' olabilirler.  

Sosyal bilimlerin SPSS 'saplantısı' da bu bağlamda anılabilir. Araştırmacı "a priori" olarak araştırma konusuna zerk ettiği eteğindeki/ bagajındaki "postula" niteliğindeki argümanları, 'bilimsel' manipülasyonlarla, sayıları kolcu lejyonlar olarak sahaya/ hayata sürer; toplumsallığından arındırır; öznesi ve nesnesi yapay zekâymışçasına dijital çöplüğe "upload" ederek, böylece araştırmacıyla imalatları, endekslerdeki yerlerini alırlar; arama motorlarına yazılan anahtar kelimelerle de dijital dünya işgalciliği statüsü edinirler bite'ları kadar da yer yakarlar.

Mutluluk, şeffaflık, yolsuzluk, insan, gelişim, sanayi, turizm, eğitim, ortalama ömür, GSMH, PISA vb. artık yaşamın her alanında üretilen endekslerin egemenliğinden söz edebiliriz. Geçerli paradigma endeksleridir; ölçmedir bir bakıma, bu nedenle insan için "homo dijitalus" (?) ya da "homo metrus" (?) tabiri kullanılabilir.

Batı Metafiziği, kendi paradigmasını temele alarak geliştirdiği ölçekleri "norm"laştırıp kategorileştirerek algılar kendini ve dünyayı. Trajik olan, elinde ölçek işlevi olan kültürüne yabancı "Made in Batı Metafiziği" dışında ölçeği olmayan kitleler ya da halklar, kendilerini, normu başkaları  olan, başka kültür/ler tarafından üretilmiş paradigmal zihniyetle görürler kendilerini.

Bu durum ABD'de beyazlar (WASP) Avrupa'daysa Avrupalıların özellikleri / kültürleri temele alınarak geliştirilen zeka testlerine tabi tutulan, sırayla, zenciler ile göçmen işçi çocuklarının 'düşük', 'orta', 'tutuk', zeka vb. diye yaftalamasına benzer.

Batı Metafiziği, dolaşımdaki kelimeleriyle küresel muktedirliğini sürdürür, dolaşıma farklı bakış açıları mesela -ubuntu- sokarak, sokmakla kalmayıp yaşamın referanslarına dahil ederek bu yapı kırılabilir.

Küresel ölçekte "occupy", Türkiye özelinde "Gezi" kültürü ya da perspektifine, tüketim, sömürü, eşitsizlik, tahribat, karadeliğine dönüşen ve sürdürülebilirliğini yitiren kapitalizmden bir çıkış, alternatif bir paradigma, ihtiyaç duyulan, mevcut sorunlara 'ilaç' olabilecek yaşam/a dışında kutsal/ları olmayan yeni bir "din" gözüyle bakılabilir mi?

Eğer olabilirse, bu, SS'in ürettiği putları kırmakla, bunlara tapınmaya son vermekle olanaklı olacaktır. Akademilerin dahi SS'in hizmetinde olduğu bir paradigmanın egemenliğinde tahakkümünü berkitmiş putları kırmak, şüphesiz güç, lakin onlara tapınmadan -hatta tapınma olmaksızın da- yaşanabileceğini, dolaşımdaki kelimelerini kullanmadan da retorik üretilebileceğini göstermek -evet yerinde fiil "göstermek"tir-, gittikçe çelikleşen o monolitik yapıyı çatlatabilir.

Batı Metafiziği, "yaşam kalitesi" kavramını, kendi kültürel kodlarıyla -ağırlıklı olarak ABD- içeriklendirmekte; söz konusu kodlarsa, kapitalizmin ekonomi-politiğinden devşirilmiş tıpkı 'güleryüzlü sosyalizm' gibi 'fırsat eşitlikçi kapitalizm' retorikleriyle sözüm ona fırsat eşitliği sağlayan liberal ekonomi-politik, kitleyi ve kentleri oluşturan özneler ve semtler arasındaki uçurumu derinleştirerek genelde popüler kültür, özelinde sinemayla yarattığı yanılsamalı bireysel "yırtma" örneklerini kullanarak kitlelerle dalgasını geçmekte. Trajik olansa, başta devlet/ler olmak üzere pek çok kurumun yanında akademilerin de tıpkı Ortaçağ'da dinin hizmetçisi olması gibi SS'ye tabi olması; SS'in statüsünü, argümanlarını, ürünlerini bilimselleştirmekte, hamisine, efendisine kullukta kusur etmeyerek misyonunu yerine getirmekte.

Dijital normlar üreten Batı Metafiziği Paradigması, kendi içinden evrilecektir; yapı, harici güçle ancak kendini ve bileşenlerini konsolide eder; "Çözüm sorunda gizlidir." sözünden hareketle hikmetinden sual olunmazlık makamına oturup heyulaya dönüşen bu monolitik yapıyı aşındırmak, yine içsel dinamiklerle olanaklıdır. Sorularımızı döküp saçıp ortada bırakarak yazılamamızı sonlandıralım: STK'lar, SS'lere karşı bir güç odağına dönüşebilirler mi? Yeni tür politika ve politikacılar STK ve aktivistler SS'lere karşı "bu" misyonu üstlenip taşıyıcıları olabilirler mi; ya da bu güce erişmeleri mümkün müdür? Küreselleşmeyle körleşip topallayarak işleyen hayatın diyalektiktiği, SS'nin anti-tezi işlevi görecek kurumlarla işletilmeye başlanabilir mi? Soruyu somutlaştırarak soralım: Korela örneğini küresel ölçekte duyurmanın olanağı nasıl yaratılabilir? Esaslı soru bu! İktidar, bir bakıma kendini duyurabilmektedir. Duyurabileceğimiz ölçüde retoriklerimizi hayatın diyalektiğine dahil edebiliriz.

Kasım-Aralık 2015 'Ege

V. Metin Bayrak

Anahtar kelimeler: Küresel sermaye, sahipsiz sermaye, occupy, Gezi Parkı, kalite, yaşam kalitesi, Korela, insani gelişmişlik göstergesi, SPSS, sosyal bilimler, tüketim kültürü, Batı Metafiziği, kültür endüstrisi, ubuntu, iktidar





20 Şubat 2016 Cumartesi

Sevişme Üzerine

-Âşıklık geçici deliliktir.
-Hayatı besleyen ibadet, sevişmedir.
-Ten, dostlukla sevgililiği ayırır.

Genelinde cinsellik özelinde sevişmeye dair raslamsal anlamda konuyu ortaya saçmaya yönelik
çeşitli örnekler, değiniler, ilişkiler, resimler, bilgiler... Paylaşarak başlasın yazılama!

⦁ Tevrat'taki babalarını uyutan kızların, babalarıyla ilişkiye girerek insan türünün üremesini sağlamaları
⦁ Ana tanrıça / Kibele kültünden, tanrının erkekleştirilmesine
⦁ Athena'nın, Zeus'un başında Zeus, Hera'dan sakladığı bir 'kaçamak' nedeniyle dayanılmaz bir baş ağrısı duymaktayken- Hephaistos'un baltasıyla doğması
⦁ Paris'in, Helena'yı, Aphrodite'nin ayartmasıyla başlayan Troya Savaşı
⦁ Diyojen'in, Sinop'un agorasında mastürbasyon yaparken, 'ne yapıyorsun?' diye soranlara 'su içmekten farkı nedir?' demesi
⦁ Tapınak fahişesi olduğu iddia edilen Meryem'in hamile kalıp 'Tanrı'nın oğlu'nu dünyaya getirmesi *1
⦁ Roma İmparatoru Hadrianus'un aynı zamanda ordusundaki komutanlardan biri olan sevgilisinin ölümünün ardından yaşadığı sevgisizlik ve yalnızlık; yetimlik
⦁ Yaygın olarak görülen erkek, ender şekilde de kadın sünneti
⦁ Bizans İmparatoru Jüstinyen'in, soylu olmayan Thedora'yla, bütün itirazlara rağmen evlenmesi
⦁ Kanuni Sultan Süleyman'ın, Osmanlı hanedanı ve devlet geleneğine aykırı olmasına rağmen, Hürrem Sultan'a nikâh kıyması
⦁ XIII. Henry'nin, evliliğini onaylamayan Papalığa nispet Anglikan Kilisesi'ni kurup başına geçmesi
⦁ Napolyon Bonapart'ın, Joshephin'e cephede karargâh çadırında sayfalarca aşk mektubu yazması
⦁ Amerikalı antropolog Margaret Mead'in, eşini, öğrencisi olduğu Ruth Benedict için terketmesi ve onunla ilişki yaşaması
⦁ Anna Karanina'nın 'saygın' eş ve annelikten aşkı nedeniyle atılmayı göze alması
⦁ Heykeltraş K.Mille'in, Roden'den ayrılığı ve şair kardeşi Paul'un alakasızlığı nedeniyle tımarhanede ölmesi
⦁ I. Körfez Savaşı esnasında 'en seksi bulunan erkek' anketinde Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in açık ara önde çıkması

   Sev! , sevmek, sevda, sevdalanmak, sevdalı, sevdiceğim, sevecen, sevgi, sevgili, sevici/lik, sevinç/li, sevindirmek, sevinmek, sevimli, sevi, sevişken ve sevişmek!
Ahlakçılık, tensel paylaşım dışındaki her şeyi meşru görür; hatta bir araya gelerek topluca suç işlemeyi de; oysa dinsel, ahlaksal, hukuksal anlamda 'izin' alınmamış ya da verilmemiş tensel paylaşım 'sorun'dur.

Arkadaşlar, sevgililer, evliler vb. birlikteliklerini, münasebetlerini tensel paylaşımla taçlandırdıklarında ilişkileri bir başka boyuta evrilir, ontolojisi değişir. Çift, çinsel birleşmeyle ve/veya sevişmeyle birbirleriyle bütünleşir, yekpare olurlar ve bu, tasavvufî dilde hemhalliktir. Tensel paylaşımın tarafları, sex işçisi-müşteri değilse, tensellik yanında başka dinamikler veya ayaklarından yani sosyal, duygusal, entelektüel vb. (de) söz edilebilir.

Sevgililik, zamanla pişen arkadaşlık, dostluk ilişkisinin tensel paylaşımla kırılarak derinlik kazanması olarak görülebilir. O ana değin iki ayrı insan, özne, beden olan çift, o anın ardından tek bir bedene, özneye ve nihayet insana dönüşür.

Taraflar, ilişkilerinde göreli süreli tensel paylaşımlarının sona ermesiyle, eş zamanlı "annelerini" kaybederler. Paylaşımın ardından duyulan yoksunluk, annesizlik, anneye duyulan özlemdir; annesizlik hali, en çok "güven" ile ilişkilidir. Çünkü insan, annesi dışında "o" şekilde, içine sokarcasına, teni(ni) yırtıp sığınırcasına, ten(in)de kaybolurcasına, yalnızca sevgiliye sarılabilir.
İnsan, tensel paylaşımda bulunduğu kişinin kaybıyla*2 hayattaki en güvenli yerini, kovuğunu, sığınağını, bedenini, annesini, yurdunu, hayatını, habitatını kaybeder. Öfke/si, anne/si/nden koparılıp alınan bebeğinkine benzer.

Güven, yaşamın direği; çıplaklık, güvenilen kişinin bedeninde erimedir. O erime, hemhallikle doruğa eren yaşamdır, mucizedir; insanın fizik dünyadan kaçışıdır; zamanın dışına uçmaktır ki bu uçuşta, zamanın Hayyamca yorumundaki tutkular kanatlandırır bedenleri bir olanları.
Genel ahlakın, ister dinsel ister devletçi retoriklerle olsun, sevişme olgusunu kötücül ilan edip kösnülleştirmesi, bir tür erime hali olan sevişmeyi südrükleşme görerek kendi iktidarını, beden/ler üzerinde kurduğu tahakkümle güçlendirme pratikleri olarak yorumlanabilir..

Eski Yunanlılar, tabii ki erkekleri, kadınları, biri çocuklarının anaları, diğeri şölenleri birlikte kurup şarap içerek şiir, felsefe ve politika konuşup ardından seviştikleri sevgilileri olmak üzere iki kategoriye ayırırlar. Atinalı bir yurttaşın sevgilisi, karısı; karısı da sevgilisi değildir; karısıyla üreme, sevgilisiyle -ki zaman zaman bir hemcinsidir sevgilisi- de sevişmek için birliktedir. Günümüzdeki 'Türk' erkekleri ve artık belli ölçüde kadınlarının sevgili olunacak-evlenilecek ayrımı, Eski Yunanlıların sevgili örneği özelinde daha somut anlaşılabilir: evlenilecek kişiyi nesneleştiren ahlakçı bakış.

Ortadoğu'da poligaminin polijini türü, yerleşik hayata geçilen tarım devriminden yani neolitik dönemden bu yana oldukça yaygın biçimde görülür. İbrahimi dinler, 'zina'yı her ne kadar 'yedi büyük günah' arasında görseler de, ara formüllere -ki her biri bir tür "hülle" olarak yorumlanabilir- her zaman yer vererek toplumun -erkek egemen ideolojinin ve/veya kültürün- gazını almayı bilmişlerdir; örneğin İslam, dört eşe kadar müsaade eder ve sınırsız cariyeyi hoş görür; Türkçesi nikahlı dört eş ile, nikahsız sınırsız cariye 'dinen caiz'dir.

Cinselliğin -otoerotizm de dahil-, öznesi ve nesnesi olan beden, iktidarla iç içe geçen -zaman zaman çatışmakla birlikte, göreli sürenin ardından kurdukları ittifakla- dinin, daima tahakküm aracı olagelmiştir. Paganizmin ardından tanrıların/tanrıçaların tek tek öldürülüp teke indirilme sürecinde tanrı, erkekleştirilirken ilişkinin biçimi de heteroseksüelliğe indirgenir, sınırları dogmalarla çizilen bu türün dışındakiler, iktidarca ve/veya egemen kültürce 'sapkın' bulunur ve yerleşik kültürde, hukukta, genel ahlakta, dilde, zihniyette vb. hala mevcudiyetini muhafaza eder.
Bu tür 'ön sevişme' işlevi niyetine yapılan bu seçimin ardından raslamsal kimi tezlerle 'operasyon'a' geçip yazılamayı tamamlayalım:
   
      I.TEZ:
 
        "Bekaret, mülkiyetin kadın bedenindeki nesnel karşılığıdır."

Bekaret, iktidarca üretilen ve mülkiyetin, sermayesinin aktarımını erkek egemen toplumda sigorta olarak hem heteroseksüelliğin hem de erkek egemenliğin ideolojik aracıymışçasına nesnelleştirildiği bir 'değer' olarak üretilir. Böylece 'erkek'in soyu/sermayesi/mülkiyeti/iktidarı doğadan, yani anneden alınarak kültürel anlamda nesneleştirilerek ahlaksallıştırılır; buradan da pozitif hukuka bağlanır. (Arayınız: 'bekaret testi'!

     II.TEZ:

          "Hayatı besleyen 'ibadet', sevişmedir."

Sevişme, ilahi olandır, fiziğin ötesinde metafiziksel bir ontolojiye sahiptir; çünkü aşkındır, tenden ötedir. İnsan, diğer canlılardan sevişkenliğiyle nedeniyle de ayrılır. Sevişme; hayatı besleyen bir tür dünyevi ibadettir. "Sevmek" fiilinden türetilen ve bir kısmı yukarıda anılan kelimelere bakıldığında "hayatı besleyen ibadet" ifadesi, anlam kazanır.
   
     III.TEZ:

          "Erkek, 'erkeklik' tarafında hadım edilerek esir alınmıştır."

Güncel bilincin olguyu dillendirişine bakarak, bir başka deyişle, yerleşik kültürdeki ifadeleri/ne odaklanarak sevişmedeki işteşliğin kaldırılıp sevişmenin, salt erkeğin fiiline indirgendiği görülebilir. Erkeğin fail olarak konumlandırıldığı bir 'ilişki', erkeğin tahakkümüne, hegemonyasına, iktidarına, yasakoyuculuğuna içkindir. Bu, erkeğin, 'erkeklik' tarafından esir edilip iktidarca köleleştirilmesidir.

     IV.TEZ:
         
          "Kadın cinayet(ler)i, erkeğin, sevgilisinin kadın bedeninde bıraktığı kadınlığını ödürmesidir."

Erkeğin, 'tek tabanca', 'tek kişilik orkestra' olduğu erkek egemen kültürün resmi, mülkiyetle beslenince 'kadın/namus cinayeti' kavramını anlama yolunda ilerleyebiliriz; şöyle ki, burada söz konusu cinayetlerin, şüphesiz, mülkiyetle yani ekonomi-politikle, sosyolojiyle ilişkisi yadsınamaz; lakin daha da temelde, duygusal ve mantıksal anlamdan önce psikolojik, ondan da önce meta-biyolojik bir olgu var: sevişenlerin bir bedende özneleşmeleri, "bir"e dönüşmeleri. Erkeğin eski karısını ya da sevgilisini öldürmesi, 'eski'nin cinsel partnerinin kendisine duhul ettiğini düşünmesi, onun bedeninde olduğunu ya da hala o bedende kaldığını düşünmesidir de. Bu, onun, kadınsı/dişi yönüyle arzu ettiği bir resimdir lakin heteroseksüel erkek egemen kültür nedeniyle bunu yadsır; psikanalizce söylersek, öldürdüğü sevgilisinin bedeninde açığa çıkan ve orada kalan kadınlık arzusudur. *3

     V.TEZ:
         
          " 'Protestan İslam', kadın bedenini araçsallaştırarak cinselliği, hem özel hem de kamusal alandan kürtaj eder; lakin dişiliği kapatamaz."

Türkiye'de, güncel anlamda, çok dar bir çevrede konuşulup geniş bir çevrede yaşanan hedonizm iddiası ve yaşantılarına paralel geniş çevrelerde konuşulup dar çevrede yaşanan bir tür 'protestan islam' yükselmekte. Bu zihniyet, cinselliği, hem kamusallığın hem de özel alanın dışına iter: oysa kapatılıp hayatın dışına itilen cinsellik, en çok kadınların ayakkabılarında, makyajlarında ve şüphesiz iç çamaşırlarında kendini ifade etme imkanı bulur; çünkü dişiliği/kadınlığı/doğayı/arzuyu yani hayatı kapatıp saklayamazsınız, türkçesi bastıramazsınız.

     VI.TEZ:
         
          "Erkeğin tecavüzü, fiziksel ve kültürel güce içkindir."

Erkeğin, kadınlara ve LGBTİ'lere yönelik tecavüzü, dünyada yaygın olarak görülen olguların başında gelir. Fiziksel ve kültürel 'güç' nedeniyle erkeklerin kendilerine "a priori" 'hak' gördükleri bir 'nesne'yle 'karın doyurmak'tır; bu bir tür 'göz hakkı(!)'dır da. Daha düne kadar "de juro" ve halen "de facto", pozitif hukukta buna göre 'tahrik' indirimiyle yargılama yapılmakta/ydı, tecavüz zanlısına. 'Etek boyu'nu, 'hafifletici sebep' olarak gören ve failin cezasını ona göre veren çok sayıda savcı-hakim ikilisinin her gün dağıttığı 'adalet' kararlarına tanık olmaktayız.

SONUÇ:

Kadın, köle, cariye pazarı (ki İŞID'ın gelir kaynaklarından biridir.), başlık parası, devletlerarası ilişkilerde kız alıp vermeler, mal-mülk bölünüp küçülmesin diye 'büyük' ailelerde görülen aile içi evlilikler, şirket birleştirmeleri, mantık evlilikleri, kariyer için girilen yataklar, rüşvet niyetine çıkarılan kıyafetler... örnekler çoğaltılabilir. Cinsellik, gündelik hayatın temel dinamiklerinden biridir. Her dilde ve şüphesiz ilişkide kendi metaforlarını ve argosunu üretir. Totaliter rejimlere, dinlere, ideolojilere... rağmen her gün sevişiyoruz ya eriyerek kaybolduğumuz bir bedende ya da hayaliyle.

*1) Burada birbirine zıt iki iddia üretilebilir: a) İsa, bir aşk çocuğu değildir; b) Meryem, aşık olduğu bir 'mümin'den/müşteri'den hamile kalır ve bu 'aşk çocuğunu' doğurmak ister.
*2) Kayıp nedeni ayrılık ve ölüm, terk vb. nedenler, şüphesiz kaybedenin tepkisini etkiler lakin bu yazılama, olgunun hemhalliğine odaklanarak ayrılık kısmı/nı ihmal ederek klavyeye alınmıştır.
*3) 'Namus' cinayetlerinin, pek çok cinsel yönelim içinde heteroseksüel ilişkilerde ve ataerkil toplumlarda "kadın"a yönelik olması, tezimizi doğrulayan önemli bir noktadır.


V.Metin BAYRAK
Kasım-Aralık' 2015 Ege

Anahtar Kelimeler:
Sevişme, cinsellik, ahlakçılık, tensel paylaşım, paganizm ve cinsellik, İbrahimi dinler ve cinsellik, Protestan İslam, bedenin araçsallaştırılması, tensel paylaşımın nesneleşmesi, iktidar, tahakküm.

7 Aralık 2015 Pazartesi

Proton Pseudos Soslu ‘Düşünme’ Üzerine

Proton Pseudos Soslu  ‘Düşünme’ Üzerine

‘Yanlış hayat, doğru yaşanmaz.’ Minima Maralia, Adorno

 Bu yazılama, “Ardından gelen her türlü akıl yürütmeyi yanlış kılacak birincil yanlış” anlamındaki “proton pseudos” kavramı açısından bilginin ideolojik bir araç olarak kullanıldığı örnekleri ve arka planındaki inanç, bilgi, politik angajmanları, amaçları, kaygıları vb. ifşa etmek amacıyla klavyeye alınmıştır.

Yazılamaya konu olan kavramın tespit edildiği örnek, Şükrü Bilgin’in “Hapsedilme, iyileştirme ve yeniden suç işleme” adıyla Vadi Yayınlarınca 2012’de Ankara’da basımı yapılan Türkiye’deki cezaevlerini  evren olarak  alıp oldukça geniş bir örnekler üzerinden ulusal çapta bir tür suç ve/veya suçlu profili tespiti yaparak nedenleri ve çözüm önerileriyle konu alana dair çeşitli açılardan bilgi, veri, yorum üretip geniş bir perspektif sunan , çok emek verildiği anlaşılan kıymetli çalışmasıdır.

Yazarın, Adalet Bakanlığı’na bağlı Ceza Tevkif Evleri’nde (CTE)eğitimci olarak çalışan bir sosyolog olması nedeniyle konuya akademik ve metodolojik  perspektifler yanında olgusal açıdan da yaklaşabilme donanımına ve salahiyetine haiz olduğu söylenebilir, kaldı ki, bunu çalışmasıyla da büyük ölçüde gösteriyor.

Bağnazlığa (mutaassıplık) varan tutuculuk(muhafazakârlık) içindeki devlet kurumları ve içlerinde ’ayrı’ bir statüsü - bağnazlığı aşan- ölçüde aşıldığı anlaşılıyor. Bunun en büyük sebebi, hiç kuşku yok ki, yazarın, bakanlık çalışanı olması, yani ailedenliği.

Mahkûmların cezalandırılma pratiklerini ifade eden  *infaz*  sürecinde yaşadıkları sorunlar, yoksunluk bağlamında da tartışma konusu yapılır;  Cinsellik cinsel ihtiyaçlar da bunlardan biri olarak ele alınır.  Yazar konuyu işlediği başlığın altında Maslow (ihtiyaçlar piramidi) ve Freud’un (Cinsellik, libido,  yaşam enerjisi) kuramların cinsellik üzerinde kısaca andıktan sonra retoriğini şöyle kurmaktadır.  Her iki Psikoloğun belirttikleri durumlar kültür hayatımızla pek uyuşmamasına rağmen gerçekçi yönleri bulunmaktadır. Zira ülkemizde en çok işlenen suç türü sıralamasında cinsel suçlar ilk sıralarda yer almıştır.  Var olan bu temel ihtiyacın yasaklanması ile değil, ancak doğru tarafa yönlendirilmesi ile çözümlenebilir. (s. 174)

Yazar aynı bölümün devamında konuyu alıntılarla destekleyip bir tür nefret söylemine dönüşen retoriğini kurar.  *Cezaevlerinde sınırlı homoseksüel ilişkilerde bulunan kişilerin ekseri sinin bu tatmin yolunu adet edinmiş veya feminin tip sapıklar değildir. Onların bu yoldaki cinsi faaliyetleri genellikle ikame unsurudur; geçici bir nitelik gösterir ve salıverildiklerinde normal cinsi ilişkilere avdet ederler. Yalnız uzun süreli hürriyeti bağlayıcı cezayı mahkûmiyet ise şartlandırılmış kuvvetli alışkanlıklara müncer olup, devamlılık göstererek heteroseksüel ilişkilere geçişi güçleştirebilir.”(s.176)

Yazar bu yorumunu desteklemek ve/veya kanıtlamak,  yorumuna akademik bir boyut kazandırmak amacıyla bir dipnot gösterir; H.J.Klara, Anatomy of Prison, 1960, p.102; M. Diennet, Suç Bankası, May Yayınları, İstanbul, 1973, Akt. Mustafa Yücel, Kriminoloji, Suç ve Ceza, Adalet teşkilatını Güçlendirme Vakfı, Ankara, 1986

Şimdi yazılamaya adını veren  “Proton Preudos’a”  dönelim ve maddeler halinde, ele alınan kitaptaki proton pseudos örneklemelerini sırasıyla tartışalım.

  • Olgunun yani cinselliğin  “kültür” hayatımızla uyuşmaması ne anlama geliyor? İnsana, insanın cinselliğine dair üretilen bu kuramsal bilgiler (Freud, Maslow) insan türü kümesinin bir elemanı olan Türkler için geçerli değil midir?                                                                              Kuramlarda dile gelen bilgilerin ”gerçekçi yönleri bulunmak “ ifadesinde örtük olarak yer alan ‘gerçekçi olmayan yönler’ nedir?

“Zira” ile başlayan cümlede “cinsel suçlar çoktan ilk sırada yer almıştır. Var olan bu temel ihtiyacın yasaklanması ile değil, doğru tarafa yönlendirilmesi ile çözümlenecektir” deki ‘doğru taraf’ nedir? Kitapta cinsel suçların ilk sırada olduğuna dair bir veri bulunmamaktadır, söz konusu edilen bilginin kaynağı nedir? Örtük biçimde – kitabın sonuç bölümünde oldukça açık ifadesini bulan – çözümün din/sel eğitim/iy/le ortadan kalkacağı iddia ediliyor. Cinsel enerjisinin ya da libidonun hem öznesi hem de nesnesi olan bedenin yerine din konunca, enerji; dine aktarılınca ihtiyaç din ile ikame edilince ‘sorun ’un çözüleceği iddiasını tartışmaya dahi gerek görmeden “ortada” bırakarak eleştirel okumayı amaçlayıp yanlış öncülleri ifşaya odaklanan yazılmamıza devam edelim.                                                                                            

  • Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) 1973'te ‘normal’ olmayan seksüel yönelimleri ya da dolaşımdaki kaba ifadeyle ‘homoseksüel’ ilişkinin ‘sapkınlık’, ilişkinin taraflarınınsa ‘sapık’ olarak nitelendirilmesine neden olan ‘hastalık tanısı’nı bırakma kararı alır. Türkçesiyle heteroseksüel dışındaki yönelimlerin hastalık olarak görülemeyeceğine hükmeder. Yazarın konuya dair yorumuna ‘bilimsel kanıt’ olarak gösterdiği kaynağın yayınlanma tarihi 1960; ilk alıntı 1973’te, ikinci 1986’da ve nihayet bu yazılamada incelenen kitapta 2012’de yeniden kullanılıyor.                                                                                                                                      
  • Homoseksüellik ilişkisi, heteroseksüel ilişkinin yoksunluğu sonucu bir tür ‘ikame’ diğerlerini ‘feminin tip sapıklar’ olarak ‘görme’nin’ nedeni, 2012’deki literatür ve Türkiye’nin TSİNLM (Türkçü Sünni, İslamcı Neo Liberal, Muhafazakar) ‘dünya görüşü’ ‘Artık nasıl bir çoğulsa, oksimoron dahi kifayetsiz kalır bu, buradaki ‘bakış’ üç açıdan ele alınabilir:

c-1) Konuya dair özenli bir kaynak taraması yapmadan yargıda bulunmak ki oldukça ‘masum’ görülebilir; lakin metin, eleştirel bir okumaya tabii tutulduğunda kendi içinde çelişkili ifadeler barındırmaktadır; olgu, ideolojik olarak tahrif edilmektedir ve iddiamız odur ki, yazar bunun farkındadır. Ama yine de zikredilen ucubeliğe teslim olmuş özneliğinden dolayı ucube Parti Devleti’nin (UPD) ‘ideolojik bilim’ retoriği üreticileri grubuna dâhil olmaktadır; Yani (UPD)’nin rıza imalatı (Chomsky’ye selam!) sürecinde devşirip kadrosuna dâhil ettiği “organik entelektüellere” (Gramsci’ye selam!).

c-2) Yazarın, İslami referanslara sahip olduğunu alalamaksızın proton pseudos akıl yürütmeleri sonucu ulaştığı yargılarını retoriğine yedirmiş olduğu akıldır.  İbrahimi/Semavi dinlerin homoseksüel yönelimlere bakışı oldukça serttir ve toplum bunlardan men edilmiştir. 1973 öncesi ve İbrahimi/Semavi dinlerin referanslarıyla olguya bakanların kullandıkları argümanların 2012’de yayınlanan kitapta zikredilerek yeniden üretilip heteroseksüel yönelime sahip olmayanların ‘sapık’ ilan edilerek yaftalaması tam anlamıyla nefret söylemine karşılık gelmektedir.

c-3) Kadın yokluğu nedeniyle geçici yönelimle cinsel ihtiyaçlarını ikame ederlerse, muhtemelen ’aktif’ olanlar kastediliyor, ‘sapık’ kategorisine dâhil edilmezler. Böylece erkek egemen kültürün, ‘aktiflik’, ‘erkeklik’ olarak yeniden üretimi gerçekleştirilir. Örtük olarak öylece kıyıda gibi duran bu ‘kavrayış’ proton pseudos’un bir başka örneği olarak gösterilebilir. Bu daha açık şu şekilde de ifade edilebilir: Homoseksüel kullananların, bunu bir tür yoksunluk nedeniyle yaptıklarının ileri sürülmesi oysa cinsellik arzusunun neticesidir, hatta bizatihi arzunun kendisidir. Neticede arzulanan hemcinstir, ereksiyon olan da olunan da ‘erkek’tir.

d-) Yazar, kitabının sonuç bölümünde ”Genel kabul kabul gören bir bilgiye göre hükümlü tutukluların manevi değerleri zayıftır. Manevi değerleri zayıf olan hükümlü tutuklulara zorunlu din dersleri sınıf ve ibadethanelerde verilmek suretiyle maneviyatları güçlendirilmelidir.” (s.339) retoriğini üretir.
Yazılmada da alınan dördüncü proton pseudos örneği, “manevi değerlerin zayıflığın” konusunda yapılmaktadır. Oldukça geniş bir örneklere dayanan anket çalışmasında suçun nedenleri arasında anılan kalemler içinde din, dinsel inanış ve ‘doz’u  yer almamaktadır; nitekim kitabın 208. Sayfasında “Suç işlemede etkili olan faktörler” şu şekilde sıralanmıştır:

İşsizlik/Parasızlık, % 33,4
Arkadaş Çevresi, % 33,2
Ailevi Sorunlar,  % 19,6
Uyuşturucu madde kullanımı,   % 12,6
Psikolojik sorunlar,    % 11,3
Eğitimsizlik/Cehalet,    % 10,8
Geleceğe yönelik umutsuzluk,   % 9,6

Araştırmanın bizzat yürütücüsü ve kitabın yazarı, araştırma sonuçlarında mahkûmlarca anılmayan bir neden icat etmek ve “genel kabul gören bir bilgi”nin’ referansını vermeden suçlu, suçlulara verilecek zorunlu din dersleriyle sorunun çözüleceğini ileri sürmek, olsa olsa ya naiflik ya da çağın ruhuna uyarak “siyasete doğru” statüsünde retorik üreterek ‘İslamcı’ iktidarın – yukarıda anıldığı üzere bir tür ucubenin – kurumsallaştırılmasına giden yolun taşlarını döşemek olabilir.

e-) Yazar, ıslah süresince “hapis cezası ile tahliye sonrası yaşamda sorumluluk sahibi birey olunmaya katkı sunmak amaçlanmaktaysa da hükümlüler, cezaevinde rahata, yönetilmeye özerkliğini kaybederek hazırcılığa alışmaktadır.’ (s.103) yargısını paylaşır. Zorunlu din dersiyle özerkliğini kaybeden kişinin, harici bir kişi, grup, kurum vb. odaklara tabii olmasının mevcut durumunu derinleştireceğini ya da pekiştireceğini ya öngörememekte ya da bir tür kolay olan kitabın kendi içindeki dağınıklığınla ‘uyumlu’luğunu sağlamakta, daha kısa bir anlatımla: Elinde çekiç olan,  her şeyi çivi görürmüş!”

Sonuç:
Eleştirel okumaya Ek
“Türkiye yarımlılıklar ülkesidir” tezi, yazılamada eleştirel okumanın nesnesi olarak ele alınan kitap tarafından da ne yazık ki doğrulamakta. Ağırlılık olarak referans ve felsefe gibi pür kuramsal bir alanda akademik çalışmalar yayınlayan bir yayınevinin editöryal bir süreçten geçirmeden kitap yayınlaması, ülkemin maneviyatını aşıp ‘fıtrat’ına dönüşen özensizliğin, gayriciddiliğin  örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Yarımlılıklarınızdan mürekkep subreel bilincinize selam!

V. Metin
Kasım 2015,  Ege


Kütüphanesiz Okul Üzerine



   Bu yazılamada örgün ve yaygın eğitim kapsamındaki özel, vakıf ve kamu okulları -özel statüdeki birkaç istisna hariç-, uyguladıkları müfredatlar ne olursa olsun, bünyelerinde kütüphane olup olmamasına bakılmaksızın kütüphanesiz 'okul' olarak nitelendirilmiştir.
 
   Örgün eğitim kapsamında ister tekli, ister ikili öğretim yapılsın kütüphane, öğrencinin hayatında yer almaz. Eğitim yönetiminde, müfredatta bir değişken olarak kütüphane artık yoktur; değerlendirmeye alınmadığından olguda da rastlanmaz. Eğitim ağı içinde yer alan öznelere kütüphane sorulduğunda "Artık internet var, kitaba ihtiyaç duyulmuyor." yanıtı alıyorsunuz; dikkat ederseniz cümlenin yüklemi edilgen, yani kendisini, umumun içine yedirerek durumu açıklıyor.
 
   Kütüphane, eğitim ortamında her geçen gün görünürlüğünü yitirmekte, bununla ilgilenenler de azalmakta; iddialı bir ifadeyle "Artık kimsenin aklına gelmemekte." Mesela 20 ila 40 bin TL yıllık okul ücreti ödeyen bir veli, 09:00 - 16:00 arası toplam 8 saat ders programı ve 08:45'te okula varış, 16:15'te okuldan ayrılış şeklinde servis saatlerini öğrenir. Okulla ilgili bilgi alırken kütüphane sorulmaz; sorulsa dahi zaten yoktur; öğrencilerin bilgi kaynakları bağlamında ders kitabı ve öğretmeni -ki çoğu zaman öğretmen de o kitabı aş(a)maz- dışında o alanla ilgili bir destekten, beslenme kaynağından yoksundur. Bir tür sıralama sınavı olan test bazlı ölçmeler ise sınav baskısı nedeniyle bütün eğitim yönetimine ve pedagojik yaklaşımlara egemen olmuştur.
 
   "Adamın biri doktora gider: 'Her çay içtiğimde gözümü çıkarıyorum, ne yapmam gerekiyor?' diye sorar; doktor: 'Kaşığı çıkar da öyle iç!' diye yanıtlar." fıkrasındaki sorunu yaşadığı söylenebilir ülkenin eğitim yönetiminin. Kaşık çıkarılıp problem çözül(e)mediği için kör döğüşü devam etmekte, üstelik eğitim yönetiminin problemlerini daha da kronikleştirerek.
 
   Bu 'yaklaşım', pedagojiyi esir almakla kalmaz, beşeri, duygusal, zihinsel ve manevi dünyayı kaba materyalizme, vulgar pragmatizme ve ilkesiz rekabetçiliğe tahvil eder.
 
   Yazılamanın 'ana yemeği' olan kütüphaneye Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileriyle kuşbakışı bakalım: TÜİK'e göre örgün ve yaygın eğitim yapan kurumların kütüphaneleri azalıyor. 2014 verilerine göre 2014'te ülke genelinde 1 Milli, 11.221 Halk, 559 Üniversite, 27 bin 948 örgün ve Yaygın Eğitim Kurumu Kütüphanesi olmak üzere  29 bin 629 kütüphane var.
 
   Resmi okul, özel okul, özel kurs kütüphanelerini kapsayan istatistikler incelendiğinde 2014'te, 2013'e göre kütüphane sayısının %9.4 azaldığı görülmekte. Ülkede yaklaşık 5 milyon kayıtlı kütüphane üyesi var, bunlardan 3 milyon 870 bini üniversite kütüphanelerine kayıtlı. (Kaynak: A.Ü İletişim Fakültesi Uygulama Gazetesi, Yıl: 34, Sayı: 114, Eylül 2015, gorunumgazetesi.net)
 
   İstatistiklere göre nüfusu 80 milyona dayanan 'büyük' ülkenin kütüphane üyesi %1.5'i. Bunların büyük çoğunluğu da ya ilköğretim, ortaöğretim öğrencisi ya da üniversite sınavına hazırlananlar; ki bu kitlenin kütüphaneleri test çözmek için kullandığı da ortada.
 
   İstatistiklerdeki 27 bin olan kütüphane sayısı şaşırtmasın; bunlar, "Adı var, kendi yok!" statüsünde, çoğu zaman mimari planda ve resmi kayıtlarda olsa bile fiiliyatta olmayan, olsa bile birkaç ansiklopedi ile bağış kitapları geçmeyen ve yüzlerle ifade edilebilen birkaç raftan ibaret göstermelik yerlerdir.
 
   Öğrenen (talebe-öğrenci), öğrenmesi beklenen alanla ilgili ne denli çeşitli ve zengin bilgi kaynağı ile donatılırsa -bunları nasıl kullanıp değerlendireceğine de yer verilerek yani genel tasarımda bunlara da yer açılarak-, o kadar zengin yetişmelerine imkân sağlanmış olacaktır; ki bu, şüphesiz "gerekli koşul"dur, "yeterli koşul" değil.
 
   İstatistiki olarak her ne kadar her okulda kütüphane olsa da, mimarlar, projeler/in/de zorunlu olarak bunlara yer verseler de olguda bunlara rastlanmaz; bu da ülkenin genel eğitim resmi için yeterince seçik bir görüntü oluşturmaktadır.
 
   Eğitimde reform gibi artık kabak tadı veren retorikleri savunanlara, felsefenin kadim kavramlarından biri hatırlatılarak cevap verilebilir: biçim-içerik diyalektiği. Biçim, yani kütüphanesiz 'okul', değişmedikçe, içine koyacağınız "şey" ya da "içerik" ne olursa olsun olgu değişmeyecek ve artık kronikleşmiş sorunlar, daha da derinleşerek varlığını devam ettireceklerdir. Hoş, değişimin, içten dışa olanının, tabandan ya da içten gelen dinamiklerle biçimin zorunlu olarak değiştiği örnekler, hiç şüphesiz hepimizce malumdur; buradaki -kütüphanesiz 'okul'- örnekte kütüphane, tereyağının yağı işlevi gördüğünden bu denli sert bir ifade kullanılmıştır. Kütüphanesiz 'okul', bir tür oksimorondur; tıpkı "yağsız tereyağı" gibi.
 
   Enerji, biçim yerine ve/veya biçiminden ziyade içeriğe harcanır; iki değişkenin senteziyle oluştuğu göz ardı edilir her olgunun olduğu gibi eğitimin de. Buysa, olguya yani eğitime dair körleşmeyi doğurur. Körleşmenin yaşandığı ortamda ne hedef belirlenebilir ne de belirlenmiş hedef/ler/e yönelik eylemler yapılabilir.
 
   Eğitim, hiç kuşkusuz, sonsuz değişkenin etkili olduğu bir alan. İndirgemeci mantıkla her sorunun kaynağının ne biçimde ne de içerikte olduğu söylenebilir tamamen. Burada olgunun bileşenlerinden biri olması beklenen ve teoride bilgi kaynakları, materyaller; pratikte kütüphaneden söz edilmekte. İnsan türünün problem çözme becerisi, uygarlığın menşei olarak düşünülebilir; bir başka deyişle problem çözmeyle uygarlığın doğuşuna eşzamanlı rastlandığı söylenebilir; çünkü doğa karşısında yeterince güçlü olmayan insan insan türü, o küçük elleriyle taşları alıp birbirine vurmaya başladığında kendi anatomik yapısıyla -yani doğasıyla- birlikte doğayı da dönüştürmeye başlar. Taşın sivriltilip mızrağın ucuna bağlanıp bir tür yapay, diğer deyişle kültür ürünü bir alet yapıldığında içgüdülerin/in yerini almaya başlar. Beyniyle ve ürünü kültür(üy)le güçlendiği iddia edilen insan türü, doğa/l açı(sın)dan zayıflar ve bilgiye ve/veya kültüre tâbi hâle gelir. Eğitim, insanın doğaya ve sosyal yaşama karışıp nefes alabilmesinin temel dinamiğine ya da değişkenine dönüşür.
 
   Toplumsal bir kurum olarak eğitim, içeriği ve/veya yapılma şekli değişse de özünde tıpkı futbolun, kaleye atılacak golden ibaret olması gibi yaşamın ürettiği bilgilerin yani kültürün insan yavrusuna aktarılmasıdır. Bunun nasıl yapılacağı, kültür tarihinden "Zeitgeist" gözetilerek alınacak referanslardır; bu da insanın, kültür belleği olan kitaplar yani kütüphaneler ile müzelerdir (Bu hiç kuşkusuz ayrı bir yazılamanın konusudur.); bunlarsız eğitim ise, biçimi ve/veya içeriği ne olursa olsun oksimoron kalmaya mahkûmdur. (Bkz. 2012, 2009, 2006, 2003 PISA Sonuçları!)

V.Metin Bayrak

Ekim, 2015, Ege

5 Aralık 2015 Cumartesi

Hiçleşen Özne/lik Üzerine

   "Kullandığınız kelimeler eviniz haline gelir."
Hafız

   "Önce söz vardı." diye başlar Yaradan'ın kelamı ki, bu kelamın insanlara yol gösterdiği iddia edilir İbrahimi dinlerin mensuplarınca. "Söz" kelimesi, Türkçe sözlüklerde kabaca hem anlam, manâ anlamında hem de tutulmak üzere verilen kararın ardında olunduğunu ifade etmek amacıyla kullanılır. Gazali, "Dil Belası"nda sözün, insanın esiri ama söylendikten sonra söyleyenin esir olduğunu savlar.
 
   Operasyona giden iki zırhlı askeri araca el yapımı kilolarca patlayıcının, mayının vb. uzaktan kumandayla patlatılan bombalarla yapılan saldırı kınanıyor tıpkı benzerleri gibi. Kınamakla kalınmıyor lanetleniyor da. Sakıza dönüşen kelimeler ve ifadelerin hem sloganlaşmış, içeriği boşalmış manâ olarak hem de konuşanın ve dinleyenin düşünmesine ambargo koyucu işlevi görülmez. Bununla birlikte daha ciddi denebilecek bir düşmanlık, kindarlık artırıcı, nefret büyütücü, taraflar arasındaki mesafeyi daha da açıcı, açıldıkça da tarafların birbirini ötekileştirip göreli bir mesafenin ardından tanıyamaz,tanınamaz, hale getirici sarmal süreci işlettiği ıskalanır. Bunların sonucu, sarmalın tezgahındaki özne, konsolide edilerek -hamasetle işlenen bu konsolidasyon sonucu farklı öznelerin oluşturduğu küme, heterojen yapılarını kaybederek ve/veya ihmal edilerek homojenize edilir. - üretilmiş kimliğiyle ve/veya kimlikleriyle daha fazla özdeşleşir. Dünyayı ve/veya yaşamı dikotomik sığlığa hapsederek ikili bir denkleme sıkıştırmaya çalışır sonsuzluğa oysa nafiledir çabası. Canavara dönüştürdüğü "öteki"sinin kendi varlık nedenine dönüş(tür)düğünü ihmal ederek onu -aslında "söz" ile inşa edilen kendisini- öldürmeye girişir. (Tıpkı kendi kabilesi dışındaki türdeşlerini "av" olarak gören ve biz "modern" insan tarafından "yamyamlık" ile itham edilen primitif insanlar gibi.) Bir bakıma kendiyle sürdürdüğü bu "savaş"ın her koşulda kaybedeninin kendisi olduğunun farkında değildir. Bu durum, "kendi kollarını yiyerek hayatta kalabileceğini düşünen ahtapot" metaforuyla ifade edilebilir.
 
   "Operasyona giden..." ile başlayıp "menfur saldırı..." ile devam eden ve "...lanetliyorum." ile biten/sona eren retoriği, "söz"ü analiz etmeye çalışarak devam edelim: Konu retoriğin bağlamı söz konusu edilmedikçe yani algıdaki nesne-fon ilişkisi göz önünde bulundurulmadıkça "olgu"yu anlamaktan uzaklaşır; verili gerçeklik yerine ideolojik tarih yazıcılığıyla paketlenerek kamuoyuna çakılan üretilmişine yani aslı yerine gölgesine kılıç çekeriz tıpkı Don Kişot gibi. Bu, bir tür 'mücadele' illüzyonu yaratır. "İyi de burada olan -yani operasyona gitmek- komşu/luk ziyareti mi/ydi?" diye sorulmaz. "Operasyon" neyin operasyonu peki? Bu zırhlı araçla savaşmaya gidenlerin 'hukuk'ça -siz, egemenlerin hukuku diye anlayın- tanınan bir yapının (T.C), tanınmayan (PKK) karşısındaki üstünlüğü, 'haklılık'ını, 'meşruluk'unu mu ileri süreceksiniz? Yapmayın! Ölüm, ölümdür! Öldürmek de öldürmek! Totoloji (eşsöz) oldu, bağışlayın; bize yeni bir bilgi vermediğini biliyoruz mantık disiplini sayesinde oysa "A'nın A" oluğ olmadığı, 'hukuk'ça (Kulakların çınlasın sevgili G.Orwell, 1984 için emeklerine, bilincine sağlık.) belirlenmiyor mu? O halde durduğumuz "yer"e göre mi anlayacağız olup biteni? O halde sığ dikotomik kavrayışa devam edelim: Dağdan karakola, karakoldan dağa bakalım! Eeeee? Hayatın sonsuz boyutluluğuna da bakmaya gayret edelim dikotomilerin körleştirmesinden kendimizi sıyırarak: Üçüncüde dağ ile karakolun arasından; dördüncüsünde ötekilerden, dışarıdan; beşincide geçmişten; altıncıda gelecekten, yedincide...
 
   Olağanüstü toplanan meclis, ki milletin meclisi olduğu iddia edilir, partilerin kendi reklamlarıyla içi hamaset retorikleriyle dolu mevcudu, statükoyu muhafaza edici 'politika'larını seçmenlere satmaya çalıştıkları platforma dönüş(türül)müş. Toplanma gerekçesiyse çoktan unut(tur)ulmuş. Aynı kapıya çıkan farklı sözler, aynı makamla okunmakta parti sözcülerince. Bu durum, 'ürün'leri parlatıp "müşteri"ye çakmaya çalışan, din adamlarından sonra tarihin en büyük 'yalancı'ları olarak görülen reklamcıların ürün tanıtımından ne kadar farklı?
 
   "Sözün bittiği yerdeyiz!" derken sözün 'adalet'ine teslimiyet yanında sonsuz çözüme, sese seçeneğe de körleşmişlik dile gelir. Söz bitmez lâkin "sözün özü eylemdir." O eylemse yaşamı büyütendir. Sahici olan budur. Sorumluluğumuz, ölümleri çoğaltmak mı yaşamı beslemek mi? Tarihin vicdanı, eğer varsa böyle bir vicdan, yaşamın yanında olanları minnetle hatırla(t)mak için taşır geleceğe.
 
   Polemiğe girmeden "Peki nasıl çözeceğiz?" diye sözü "karşı"ya değil, "başka"lar(ın)a bırakmak, "sen" yerine "biz"i kullanmak, "cumhuriyetin belleği güçlü, demokrasinin zayıf olmalı." sözünde dile gelen hakikate  kulak verip kan davasını yaşatmak, yangına körükle/benzinle gitmek yerine çözüme, "ama"sız çözüme odaklanmak. Burada hakkaniyeti gözetmek. "İnsanın en büyük hapishanesi kendisidir." sözü, çağcıl insanlar için de geçerlidir. İnsan, kendi ördüğü duvarları yıkabilir de!
 
   Oysa savaşkan kanasusamışlar güruhu, cemaatinin biçtiği üst kimliğin/in kağıttan duvarları arasına sıkışmış ama gelin görün ki cemaatiyle özdeşleşen özne, özneliğini de hapishanenin dışında bıraktığının farkında değildir. Bu öğrenilmiş çaresizlik içinde Hasan Sabbah'ın fedaileri gibi düşünme melekelerini yitirmiş, iradelerini 'dava' ambalajlı şeyhlerine, liderlerine, seroklarına, patronlarına, büyüklerine.. Delege etmişler.
 
   İradenin dele edilme sürecinde insan/özne ve toplum, diyalektiğini kaybeder; bunun sonucu habitata/hayata Bacon'un putları egemen olur. Putlar, 'hukuk'un araçsallığında liderlerce, büyüklerce vb. teorize edilmiştir. Puta dönüş(türül)en fikirler, pratikler, formüle edilip yardakçılarca belli bir ağızdan üretilir. Müritler, kanla, ölümle, nefretle beslenen ölü(m)sever retorikleri hamasete dönüştüren çığırtkanlara dönüşüverirler 'dava' sürecinde; bununla da "gönüllü kölelik" oksimoronunu realize ederler. Çığırtkanlar, dillendirdikleri ve hamaseti yeniden üreten retorikler/i karşılığında cemaatiyle daha fazla özdeşleşmekte ve "dışarı"nın tehlikelerinden korunmakta; korundukça uzaklaşmakta kendinden ve uzaklaştıkça yitirmekte özsaygısını.
 
   Sonuç: Hiçleşen nesneleşmiş öznenin iradesiz sorumluluğu. İradesiz sorumluluk ise bir tür oksimorondur; bu nedenle fail, fail değildir, yaptıklarından da sorumlu değildir, yani karar verici ya da insiyatif alan olmadığından kendine biçilen cellat rolü/nü gönül rahatlığıyla icra eder; icra, onun 'dava'ya bağlılığının nişanesi ve 'rüşt'ünün ispatıdır. O, artık "hiç" değil, cemaatinde saf alan, yeri/ni bulmuş, kendine, kendinin yaşadığını ispatla(t)mış ama eşzamanlı nesneleşerek hiçleşen, hiçleştikçe kendiliğinden soyulan biridir; bu "bir", artık bir formdur çünkü içi boşal(tıl)an biridir.
 
   Herkesin bağırdığı bir yerde/ortamda sadece susanların sözü duyulur. Ölüm karşısında susmalı insan olan insan. Şehitlik kültüyle ölümü arzu nesnesi kıldıkça yaşamı değil ölmeyi/öldürmeyi besler ve büyütürüz kağıttan duvarlarımızı oysa ölüm, yaşamdan sonra gelir; ölüm, yaşamın önüne geçemez, çünkü ölüm "son"dur.
 
   Asalak, putar, güçser, irinatar, irinsaçar, irinsıçar, kaçansaçar, kanasusar, korkusar, kandar, kancıl, kanemer, ölümsever, boksaçar, boksıvar, namperest, putar, kindar, nefretengiz, iğdiş iradeli, hiçleşmiş, hiçer, savaşkan, gülmez, kangaç... statüko taşıyıcıları susun!
 
   Fantezisinde dondurduğu tarihe/dünyaya tutunmuş, kimliksel orgazm bozukluğunda gözlerinden nefreti, dillerinden laneti, kanı, intikamı, ölümü düşürmeyen sonsuzluk -hayat- düşmanı tekilgelik militanları siz de susun! Susun! Susun! Susalım...
Eylül 1 2015
V.Metin Bayrak



* "Hiçleşen Özne/lik Üzerine" adlı yazılama, Kanlıca'nın (Dağlıca'nın adı, nedense kalemimden "Kanlıca" diye akıverdi.) ardından kaleme alınmış; düzelti, gözden geçirme esnasında Iğdır saldırısı, gecesindeyse Hürriyet'e ikinci saldırı ve HDP Genel Merkezi'nin yakılması ve pek çok temsilciliğe saldırı olmuş ama daha vahimi Antalya'da olan "bayraksız" işyerlerinin yağmalanıp/kırılıp dökülmesi. Yayımlanması için beklerken iyice gerilen ortam, Cizre'deki sokağa çıkma yasağı, Bolu'da 'bayrağa hakaret' iddiası nedeniyle Kürt işçilere yönelik linç girişimi, Beypazarı'ndaki mevsimlik işçilerin ilçenin dışına çıkarılması, ve 'terörist-güvenlik güçleri' savaşının, çatışmalarının artarak devam etmesi. Şiddet paradigması kurumlaşmakta, kurumlaştıkça kendi normlarını doğurmakta, en önemlisiyse ölümlerin/öldürmelerin gündelik hayatın olağanına dönüşmesi. Bu ise hayat için en büyük patoloji demek. Patolojiyse, sağlığın gaspı, bu da hayatın, hayatlarımızın!