3 Ağustos 2016 Çarşamba

Entelektüel Erdem/i Üzerine


Entelektüel Erdem/i Üzerine
"Ben, yüzbinlerce boynu eğik, yaltaklanan, kuyruk sallayan köpek gördüm, Tempelhof'ta, Berlin'de yıl 1935'ti, büyük eğitimci Hitler, buyruklarını veriyordu."1 A. Neill
                                                                                                                                      
Bu yazılamada, önümüzdeki güncel sorunlar ve/veya olaylar, yüz yıl öncesinin retoriklerine, politikalarına bakılarak anlaşılır kılınmaya çalışılacak. Bu amaçla özellikle II.Meşrutiyet ile birlikte dolaşıma fütursuzca sokulan "milliyetçilik" anlayışı, politikaları ve sonuçları tartışma konusu edilerek -bir tür sondajlamayla ifşa edilerek- tarihin "tekerrür" yüzünün tehlikelerine dikkat çekilerek genelinde bireysel ve toplumsal, özelinde entelektüel sorumluluk, çeşitli tezlerle tartışma konusu edilecektir.

Akıl yürütme yollarından biri olan analojide sonuçlar, yargılar kategorik (zorunlu) değil, özü ya da doğası gereği hipotetiktir (koşullu). Burada yüz yıl öncesiyle "şimdi" arasında bağlamsal olarak çeşitli analojiler yapılarak kimi tezler ileri sürülecektir; tezler, kurulan ilişkiler, benzerlikler, yineleyerek belirtmek gerekirse, hipotetiktir; olması ve/veya gerçekleşmesi, en azından bu satırları klavyeye alan fakir tarafından arzu edilmemektedir.

1 Kasım 2015 seçimlerine giderken "1990 görünümlü 1930 model ucube parti devleti"nin 2015'teki icraatlarını, yakın zamandaki politikalarını sosladığı retorikleriyle 20 Eylül 2015'te Yenikapı Miting Meydanı'nda verdiği 'aile' fotoğrafı, üzerinde düşünülmeye değer bir fenomendir. Bize düşen sorumluluklardan biri, de javu dedirten bu fenomeni anlamaya çalışmak olsa gerek. "Teröre Karşı Tek Ses" adı verilen mitingde dörtyüz bin Türk Bayrağı dağıtıldı. Protokol sırasına göre Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve (Sabık) Başbakan katıldılar.

Parti Devleti(ni)n seçim mitingi içeriğindeki -formu/biçimi farklı olsa da- gövde gösterisinde Erdoğan "550 yerli ve milli vekil" talep etti ve yine günlerce, aylarca, yıllarca sürecek bir tartışma da yaratarak bu alandaki başarısını bir kez daha rakipsizce göstermiş oldu.

Erdoğan'ın sürekli rövanş almaya çalıştığı İttihat ve Terakki Partisi ve onun kimi tarihçilerce 'B Takımı' olduğu iddia edilen Cumhuriyet'in kurucu kadrosunun politikalarına can simidi niyetine sarılması, Bizans-Osmanlı-Cumhuriyet ekseninde çok 'istikrarlı' bir aksın varlığına işaret ettiği hatta buna teslim olduğu iddia edilebilir.

Jön Türkler tarafından "Meşruti Monarşi" için darbeyle tahta çıkarılan II.Abdülhamit, "Zeitgeist"a gösterdiği direnç nedeniyle yine darbeyle indirilir. Darbeyle gelip darbeyle giden 'iktidar' geleneği  II.Abdülhamit örneğinde (de) yaşamış/yaşatılmıştır. 32 yıllık iktidarının rengi hala tartışma konusudur ve güncelliğini hayatımıza sinen politikaları/yla korumaktadır. Rejimin ilk iki yılı 1.Meşrutiyet olarak adlandırılır. Anayasa'nın kendine/Padişaha verdiği yetkiyi kullanarak meclisi lağv eder. 30 yıl askıya alınan Meşrutiyet, darbenin ardından yeniden ilan edilir: II.Meşrutiyet. 1908'de Meclis-i Mebusan, toplanır. Bu coğrafyanın gördüğü temsili en güçlü meclis olduğu, kimi tarihçi ve siyaset bilimcilerce sıklıkla dillendirilir.

Osmanlı'nın bütün bileşenlerini temsil ede(bile)n meclis, içerideki ve dışarıdaki heyecanın dinamikleriyle ömrünü çoktan tamamlamış Osmanlı'yı yaşatmaya çalışır; oysa "metal yorgunluğu" kendini o kadar çok mecrada göstermiştir ki, "sonrası"nın karanlıklığı, panik halinde, enine boyuna düşünülmeden politikalar üretip bunlara angaje olarak kangrene dönüşmüş sorunları çözmeye çabalayanlarca görülmez; bütün çabalar nafiledir artık. Osmanlı için her şey suni teneffüstür. Ölüm, büyük, yaşlı, dallı budaklı bir "meşe" olan Osmanlı'nın dallarından başlayan kuruma(sı)nın köklerine sirayeti onlarca yıl alır. Ölüm/ü, uzun sürer. Çabaların nafile olduğunu hiç şüphesiz romantikler -mesela Enver Paşa- gör(e)mez; oysa gözündeki anakronik perdeyi atıp olguya bakabilenler için kral çıplaktır, üstelik uzun zamandır.

Osmanlı'nın kurtuluşu,  tedavisi -çünkü hasta olduğu herkesçe malumdur- için meşeye zerk edilmeye çalışılan Osmanlıcılık, İslamcılık, Turancılık ve sonunda Türkçülük de işe yaramaz(?) Çember, dıştan içe hızla daralmaktadır. İmparatorluğun nüfusu 1/4'e iner; bu oran, yaklaşık 10-11 milyon nüfusa karşılık gelir. Kalanın/ın yaklaşık 2/5'i de İslam-dışı toplumlardan, halklardan oluşur. Elde kalan son 'ilaç' Türkçülük ile zamanla onlardan da kurtulunacaktır: 1909 Kilikya(Adana) Katliamı, 1915 Ermeni Techiri, Nüfus Mübadelesi, Trakya Olayları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 Olayları ve sayamayacağımız daha nice örnek.

Daralan çemberin merkezinde bırakılan/kalan "Türk-çü-lük", kurucu kimliğinden ötürü baskılanmış, uzun yıllar geri plana itilmiştir; o nedenle "Türk Milliyetçiliği"nin gecikmiş bir milliyetçilik olduğu savlanır sıklıkla. (1831'de Yunan kimliğinden söz edilebilirken Türklük için daha onlarca yılın geçmesi, çemberin kaçınılmazcasına daral(tıl)ıp merkezin açığa çıkması/nı beklemek gerekir.

1908'de tahttan indirilen II.Abdülhamit ile bir devir artık kapanmış -ama "darbe" ile kapatıldığını unutmamak gerek- "Hürriyet(!)" gelmiştir. Osmanlı da tıpkı çağdaşları gibi "Anayasal Krallık" (Meşruti Monarşi) ile yönetilmeye başlamış, rejimini değiştirmiştir.

Daralan çember, "Türkçülük"e sarılmayı, "siyaseten doğru" ilkesiyle zorunlu hale getirir ve İstanbul'un Fethi kutlanmaya başlanır; tarih 1908'dir. 1909 Kilikya Katliamı, 1911 Trablusgarb Savaşı, 1912 Balkan Savaşı, Büyük Paylaşım'dan "1 koyup 3 almak" sevdalılarının kaçınılmaz sonla yüzleştiklerinde 1915 Ermeni Techiri ve Kurtuluş Savaşı. İttihat ve Terakki'nin İmparatorluğu batıran -ölümünü hızlandıran- 'A Takımı'ndan boşalan siyasi arenanın daha gerçekçi 'B Takımı' -Kemalistler- tarafından doldurularak Cumhuriyet'in ilanı.

Saltanat, komitacı devrimcilerce sorunun ana müsebbibi olarak telakki edilir. Onlara göre biçim ya da taht değişince her şey sihirli bir değneğin dokunuşuyla iyileşecektir. Ancak bu, romantizm tarafından gerçeğe körleş(tiril)enlerin tutumu olabilir/di.

Türkçü, milli, milliyetçi, yerli, vatan vb. kavramları hızla dolaşıma sokulur. 1911'de, Trablusgarb Savaşı'nda, Batılı ülkelerle -Almanya, Fransa, İngiltere- kıyaslanamayacak, etkisi ve gücü sınırlı İtalya'ya yenilmek fikri temelleri yeni atılan milliyetçiliğin/Türkçülüğün "nefret söylemi" ile beslenip güçlendirilmesi için vesile olarak kullanılır, değerlendirilir. 1912 Balkan Savaşı ile birlikte milliyetçi nefret söylemi zirve noktasına çıka(rılı)r.

Toplumda yüksel(til)en, Çanakkale'de somutlaşıp dile gelen ve hala methiyeler düzülen "milliyetçi ruh", resmi ideoloji olarak başta okul çocukları olmak üzere bütün topluma zerk edilerek kuramsal bir boyut kazanır. (Zenofobik retoriklerin -iç/dış mihrak/lar- hala iş görmesine, ideolojik bir enstrüman olarak kullanılmasına şaşırmamak gerek. Çünkü toplumsal bellek, zenofobik retorikler ve pratikleriyle zehirlenerek karartılmış, zihinler, değerlendirme yeteneği olarak muhakemelerse iğdiş edilmiştir. Resmi söylem, sıklıkla Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı'na atıfta bulunarak milliyetçiliği konsolide edip canlı tutar ve bunun zorunlu sonucu olarak da zenofobi, nesneleri güncellenerek canlı tutulur.

1 Kasım 2015'e giderken 1908 ile başlayan söylemlerin, uygulamaların benzerlerini 20 Eylül'deki mitingde işitmek, tek kelimeyle kan dondurucu, "Kan dondurucu" deyimi, sanırım, şu alıntıda ifadesini 'çok iyi' bulmakta:
"(...) Yüzde yüz çoğunlukta olsalar bile Türkiye'nin herhangi bir bölgesinde devlet kurma hayalleri hayal olarak kalacaktır. (...) onun için Türk milletinin başını belaya sokmadan kendileri de yok olmadan çekip gitsinler. Nereye mi? Gözleri nereyi görür, gönülleri nereyi çekerse oraya gitsinler. (...) Türk ırkının aşırı sabırlı olduğunu fakat ayranı kabardığı zaman 'Kağan Arslan' gibi önünde durulmadığını arkadaşları Ermeniler'e sorarak öğrensinler de akılları başlarına gelsin."2

Yenikapı'daki dörtyüz bin bayrağın yetmediği yüzbinlerce insanın katılımıyla gerçekleşen mitingde millet vurgusu, bu vurgunun "lider kültü"nde cisimleşmesi, yanında olmayanların 'gayri milli' ilan edilmesi, vatan toprağı, bayrak, din, Kuran-ı Kerim, "Allahu Ekber!" nidaları... bir tür "patlayıcı" olarak 1 Kasım'ı ve sonrasını tehdit eden bir bombaya dönüşmekte Erdoğan'ın ve temsil ettiği Ucube Parti Devletin/in (UPD) elinde. Yukarıda anılan "çember" metaforuyla nesnesi sürekli güncellenen öfke, nefret ve kin, Türkiye halkını -de facto halklarını da- ve dünyayı "milli" -"gayri milli" dikotomisine sıkıştırdığı gibi kimliğinin de "kurucu ide"sine dönüşür fiilen. Bunun psiko-sosyo-ideolojik sonucu Kemalistlerle birlikte "Bir Türk dünyaya bedeldir.", "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur."a, oradan "Her Türk asker doğar."a dönüşen uzun yolun taşları döşenir. Bu "taş"lardan ikisini hatırlayarak düşünmemize, kritiğimize, yazılamamıza devam edelim:
Öç Türküsü
Türk yavrusu, artık uyan!
Düşmanların Bulgar, Yunan...
Ellerinde nazlı anan,
Öç almaya çağırıyor
Kurtar diye bağırıyor
Mini mini Türk yavrusu!
Altınordunun yavrusu
Yunan, Bulgar... Düşmanındır
Ocağını yıkan onlar
Kardeşini boğan onlar
Öç almayı unutma sen
Bil ki kinin imanındır.3

Cenge Giderken
Ahdim olsun, alayım milletimin öcünü
Ölmeyeyim, öldürmeden ikisini, üçünü.4
...
Yüzyıl başında -19.yy.- "Türk" ve/veya "Müslüman" kimliği dışındakiler makbul değilken -ki akıbetleri hepimizce malum- şimdi, Cumhuriyet'in günümüzdeki ucube modeliyle (de) -Erdoğan'ın yineleyerek tarif ettiği- "Tek din, tek dil, tek devlet"e sığ(dırıl)mayan Kürtler hedeftir. Kürtler 'ırk'tan; 'Ali'siz Aleviler', 'din'den; 'Ali'li Aleviler', 'mezhep'ten "sınıf"ta bırakılmakta; resmi ideolojinin vizesinden mahrum bırakılmaktalar. Algı yönetimiyle resmi ideolojinin hamaset ideologlarınca yeniden üretilen "bölücülük"le, vize verilmeyen gruplar, projeksiyon yoluyla etiketlenip 'milliyetçi' güruhlara hedef gösterilmekte; Türkiye'nin kültüründen kürtaj edilme pratikleri icra edilmekte; devletin ve taşıyıcılarının "zinde" kalmaları sağlanmakta; resmi ideolojiyi somutlaştıran politikalar, çerçeve kalanlara ve/veya bırakılanlara her gün verilen "ayar"larla sür(dürül)mekte.

"1990 görünümlü 1930 model ucube parti devlet/i" (UPD), en üst temsille birlik, beraberlik çağrısı yapmakta, diğer yandan kendi tarifine uymayanların meclisteki temsilinin engellenmesini talep etmekte. Bunun için 'sivil' kuvvetleri ideolojik olarak tarif ederek kuramsal çerçevesini (de) inşa eder 'Yeni Türkiye'yi -Ucube Parti Devleti/ni (UPD)- : Esnaflar, "kolluk kuvveti"; muhtarlar, "muhbir"; 'milliyetçi', "mukaddesatçı" kitle "akıncı"; A.B.D'nin Vahşi Batı'sından devşirilen "ödül" ile bütün toplum, "ödül avcısı"; resmi söyleme muhalefet edenler, 'işbirlikçi', 'hain' vb.

Resmi söylemi -bu kan kokan nefretengiz retoriği- dolaşıma sokup kavramsallaştırma pratiği icra eden kalemşorların, şu, kendini kaçınılmazcasına, yırtarcasına, göze sokarcasına sordurduğu soruyu kendilerine sormaları ve azıcık zihinsel çağrışımlarını, tahayyüllerini düşünmeleri beklenir. Yönetici elitin kuramsal, ideolojik çerçevesini çizdiği 'Yeni Türkiye'nin "görev dağılımı" ve "tarif"lerle habitatımız olan ülkeye bakılınca nelerin olabileceğini, burada yaşayanları nelerin beklediğini "görmek" için işin uzmanı olmaya gerek olmadığı kanaatindeyim.

Her toplumun fay hatları vardır; bunların kaşınıp beslenmesi, belleğin ideolojik tarihyazımıyla tahrip edilip "şimdi"nin fantastik şekilde kurulması, "olgu"dan uzaklaştırır ve fay kırıklarını derinleştirir. Üst yapının ve/veya kuramın olguyla örtüşmesi, toplumsal ahengin olanağını yaratır; aralarındaki makasın açılması oranında artar kan, kin, nefret, vahşet... Bunların toplamıysa Ortadoğu ülke(cik)lerinde her gün tanık olunan görüntülerde somutlaşan 'hayat'tır.

Devletin şimdiki güncel  hedefi, özelinde Kürt Hareketi genelinde Kürt halkı ve "tarif"e uymayan ve/veya sığmayan Türkiye halklarıdır. Devletin karşısına alıp meclisin dışında tutulmasını talep ettiği yapının PKK ve/veya KCK ile özdeşleştirilmesi, ideolojik bir maniplasyon olarak okunabilir; çünkü mazisi binlerce yıla dayanan Mezopotamya'nın kadim halklarından biri olan Kürtler, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde onlarca kez ayaklanmıştır. Türkiye'de yaşayan halklardan biri olan Kürtler'in -eşzamanlı diğer halkların da- meşru talepleri, devletçe ezilerek bastırılmıştır. Devletin bastırma pratikleri, "Hareket"i güçlendirmiş, güçlendirdikçe de meclisten yerel yönetimlere, STK'lardan silahlı gruplara, medyadan Türkiye dışında onlarca temsilciliği olan devasa bir networke/ağa/yapıya dönüşmesine ivme kazandırmıştır. (Ki, bu yapının da homojen, tek sesli olduğu söylenemez.) Kürt Hareketi içinde, daha spesifik bir anlatımla KCK (Koma Civakên Kurdistan/Kürdistan Toplulukları Birliği) içinde olmayan irili ufaklı pek çok Kürdistanî, İslamî, devletçi girişimler ve/veya oluşumlar (da) mevcuttur. Bunlarla "Hareket" arasındaki çatışmalarsa yıllardır devam etmekte.

Erdoğan, ki devlet, artık kendisinde -lider kültünde cisimleşmiş bir "simge"dir-, 6 milyon seçmen iradesinin, temsili demokrasi sisteminde meclisin dışına itilmesini talep ediyor; talep etmekle kalmıyor, 'milli irade' kavramının içini boşaltıp kendisiyle doldurarak "Meclis'te terörist istemiyoruz!" sloganı/nı attırabiliyor. Slogan atılırken konuşmasına ara verip seslerin ve/veya resmi retoriğin dolaşıma girmesine imkân sağlıyor. Cumhurun başı olan kişinin böylesi bir bölücülüğe tepki göstermesi beklenirken bilakis yol açması manidar ol/ma/sa gerek.

Sınırlarının içinde ve dışında çok cepheli yeni bir savaşın eşiğine emin adımlarla taşınan, getirilen Türkiye'de halkın sağduyusu, "kitlelerin bilgeliği" ile buna "Dur!" diyecek olgunluğa yeterince sahip midir? 1990'larda Meclis'ten yaka paça atılan vekiller mi bölücü, kitleleri ve taleplerini, iradelerini yok sayan yönetim ve maniple ettiği linçsever kancıl kitle ile azmettiriciler/i mi?

Durup soru sormak zamanı, bıkmadan, usanmadan. Cevaplar değişmiyor, kimin nerede ne söyleyeceğini, söylediğini daha duymadan, okumadan a priori biliyoruz; o nedenle zihinler cevaplara kapalı. Yalnızca sorular soralım; çünkü ancak soru karşısında düşünmeye başlar zihin ve bununla özgürleşirken cevaplar zihni esaret altına alır.

Sorumluluk bilinciyle hareket ederek hak ve adalet kavramlarını fikri kategoriden olgusal düzleme taşıyacak iradeyi gösterme zamanı. Şehitlik kültü, vatan toprağı hamaseti, namus vb. retorikleriyle gasp edilmiş, edilen, edilmekte olan ve böyle giderse kaçınılmazcasına edilecek olan bir hayat, ülke, gelecek... İsteyip istemediğimizi soralım -rengimiz ne olursa olsun- her birimiz ısrarla.

Devletin ideolojik olarak kanırtıp derinleştirdiği sorunlar, toplumsal barış için tehdittir. Seçim kampanyasının "namus" üzerine inşa edilmesi anakronik bir kavrama sarılmak olarak değerlendirilebilir. Burada "birlikte yaşam", "bin yıllık kardeşlik" vb. retoriklere rağmen ayrımcılık yapılmakta, yapılmakla kalınmayıp beslenip büyütülmekte devlet ekabirlerince. "Türkiye'deki milliyetçi ideolojinin -birçok başka ülkede olduğu gibi- vatanı, kadın bedeniyle ve özellikle annelik ile özdeşleştirmesi ve düşman imgesini "namahreme el uzatan" üzerinden kurması, "ulusun çocuklarına biçilen vazifeyi" de tanımlamıştır. (...) Türk ve Müslüman olmayan "üvey çocukların ("mutlak kötüler") ihaneti"nden haberdar olmalı; gerekeni yapmalıdırlar."5   "Gereken"in ne olduğu, yakın tarihe bakılarak görülebilir. "Üvey çocuk"lara yöneltilen nefret, ayrımcılığı derinleştirmekte. İslamcı ideolojiyle dünyaya bakanların 'Batı'yı sıklıkla "İslamofobi" ile itham etmesi, zenofobinin nesnesi haline getirdikleri Kürtler üzerinden bunu beslemelerinin ne anlama geldiğini soralım sadece ama ısrarla! "(...) Müslüman düşmanlığını yine "kültürel ayrım" noktasında kuran İslamofobi de kültürel ırkçılığın başka bir biçimi addedilebilir. (...) Kürt düşmanlığı ile İslamofobinin kültürel ırkçılığın farklı toplumsal bağlamlarda ortaya çıkan iki ayrı biçimi olduğu söylenebilir."6

Heidegger'in "Felsefe Nedir?" kitabındaki "Değişim, aynı olanda birleşmenin garantisidir." sözü, ırkçılık, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, faşizm, ötekileştirme, nefret söylemi vb. kavramlarının ve sonucu olan politikaların artık mazide kaldığını iddia etmemize izin vermez. Kılık değiştirerek özünü muhafaza eder: "Günümüzde ırkçılık kavramı biçim değiştirerek sadece genetik/biyolojik farklılıklar üzerinden kurulan sistematik ve açık iktidar ilişkisini değil, aynı zamanda kültürel farklılık ve özcülük temelinde oluşturulan dışlama ve ezme pratiklerini de içeren bir kapsama sahip olmuştur."7

20.yüzyıldaki ırkçılık, 'öteki' üzerinde kurulan tahakküm ve pratikler, belleğimizde henüz canlılığını muhafaza etmekte. Bu politikaları besleyen retoriklerin nasıl bomba etkisine sahip olduğunu defalarca yaşayarak deneyimlemiş bir halkın fertleri olarak daha özenli olmak, birlikte yaşam(an)ın bizlere yüklediği sorumluluk olsa gerek.

Kitleler, iktidarca, bütün ideolojik araçlar kullanılarak esir alınmaya çalışılmaktadır. Gündelik meşguliyetleri nedeniyle bunları analiz etmeleri değil, görmeleri beklenir; dolaşımdaki retoriklerle beslenirler ve "kitlelerin bilgeliği" böylece doğar. Türkiye'de "kitlelerin bilgeliği", ne yazık ki yeterince tecelli etmez; çünkü dolaşımdaki seslerin heterojen olduğu söylenemez. Hülasa, bugünün yargılanması, aynı zamanda bugün/de yaşayan bizlerin de yargılanmasıdır. Bugünü yargılayanın yargısına içkindir kendi/ni yargılaması. Yarın, "Aldatıldım!", "Güvendim!", "İnandım!" vb. gerekçelerle "Yaşasın yeni Kral!" korosunda solist olmak, yapılan zulüm(ler)e ortaklıktır. Statükonun paradigmasına iman ederek iktidarın ideolojik aygıt orkestrasındaki saz sanatçıları gibi 'şef'in yönetiminde bütün sesleri boğup bastıran tek sesli besteyi öttürmek/seslendirmek, iktidarın "cellat" rolünü icra etmektir.

Osmanlı, iki ayrıı ağacın dallarını armasında kullanarak kendini ifade eder: Meşe, köklülüğünü; zeytin, barışçılığını simgeler. Osmanlı geleneğinden beslendiğini, taşıyıcısı, yaşatıcısı olduğunu iddia eden bir siyasi oluşumun kandar, nefretengiz, "Zeitgeist"a aykırı mürteci retoriklerle sorunu tedavi etmesi beklenemez. Politikalarının, olsa olsa yarayı kanırtıp kanattığı, bunun da iyileşme imkânını ortadan kaldırdığı söylenebilir. Çabamız, yaranın kabuk bağlaması ve ardından canlı hücrelerin bölünerek yaranın kapanmasına katkıda bulunmaya yöneldiği koşulda yaşama hizmet edebilir. Zaman, Greklerin "Zaman, en iyi ilaçtır." sözüne, kendimizi, yaşamı, eylemlerimizle savunarak bırakmak zamanıdır. Savunmanın entelektüelcesi, (onun) erdemine sahip olup "parrhesia" ile yani "hakikati söylemek" ilkesiyle konuşabilmektir.

Erdoğan'ın ve partisinin, karşısında olduğu 'Kemalizm'e teslim olması (Kulakların çınlasın 
Heidegger!), Cenk Saraçoğlu'nun öğretici, uyarıcı, düşündürücü, değerli çalışmasındaki sözleri, olup bitenleri (Kürtler'e yönelik linç girişimleri, HDP'yi Meclis dışında bırakma, 'yerlilik', 'millilik' retorikleri), oldukça anlaşılır hale getirmekte: "Konuşan baskın olarak klasik "Kemalizm" olduğunda, duyulan açık Kürt düşmanı bir ırkçılık değil asimilasyonculuk; düşmanlaştırılan da bir etnik grup olarak Kürtler değil "dış güçler" veya Kürt siyasi hareketi olacaktır."8

Yazılamayı, ikisi negatif altısı pozitif tanım/lama ile bitirelim. "Entelektüel erdem/i" kavramına ilişkin ileri sürülen tezler ve/veya tanımlar, entelektüel sorumluluk olarak görülmekte ve konu alana dair, tartışılması ümit edilerek, mütevazı bir katkı olarak değerlendirilmesi amaç/lanmaktadır.

I.
Entelektüel erdem, mazinin, tarihsel vicdan tarafından yargılanmış konularına, olaylarına dair tavır alıp arınmış, elenmiş, rafine edilmiş retorikleri, yargıları, hakikatleri yeniden elemek değildir.

II.
Entelektüel erdem, "Onlar ki gözleri vardır görmez..." ayetindeki metaforun nesnesi olmamaktır.

III.
Entelektüel erdem, Ermeni Techiri olurken; Yahudiler toplama kampına gönderilirken ve/veya topluca infaz edilirken; Türkiye Kürdistanı'nda binlerce köy yakılırken; ülkenin en güçlü siyasi aktörünce yavrusunu kaybeden ana, miting meydanında yuhalatılırken... çıkıp ses verebilmektir.

IV.
Entelektüel erdem, "550 milli ve yerli vekil" talep edilirken susmadan soru sorabilmektir.

V.
Entelektüel erdem, "şimdi"yi yargılayabilmektir.

VI.
Entelektüel erdem, mevcudun/olgunun ifşasını "parrhesia" ilkesiyle dillendirebilmektir.

VII.
Entelektüel erdem, kitlelere ulaşmanın alternatif yollarını, üsluplarını, dillerini, her şeye rağmen üretebilmek ve maliyetlerini göze alabilmektir.

VIII.
Entelektüel erdem, statüko, ideolojik tarihyazımı ve manipülasyonla olgunun hakikate dönüş(türül)me sürecinde "siyaseten doğruluk"tan arınarak kanaatleri dillendirebilmektir.

V. Metin
Eylül 2015, Ege



Anahtar Kelimeler:
Entelektüel, entelektüel erdem, milli, yerli, milliyetçilik, ırkçılık, ötekileştirme, dışlama, dışlayarak tanıma, İttihat ve Terakki Partisi, AKP, PKK, KCK, HDP, Kemalizm, Erdoğan, II.Abdülhamit, Meşrutiyet, Osmanlı, Cumhuriyet, devlet, parti devleti, lider kültü, şehitlik kültü, ideoloji, parrhesia

Dipnotlar:
1.Neill, A.S. Bir Eğitim Mucizesi, Çev.Güler Dikmen, Hürriyet Yayınları, 1978, İstanbul, s.98
2.Atsız, N. Makaleler III.-IV., Baysan, İstanbul, 1992, S.386 akt.Cenk Saraçoğlu, Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler, İletişim, İstanbul, 2014, s.61
3.Korkud, S. "Öç Türküsü", Çocuk Dünyası, No.36, 1329(1913) akt.C.Okay, Meşrutiyet Dönemi Çocuk... S.45 akt.G.G Öztan, Türkiye'de Çocukluğun Politik İnşası, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011, s.52
4.Elöve, A.U. Çocuklarımıza Şiirler, İstanbul, 1959, S.41-44 akt.G.G Öztan, Türkiye'de Çocukluğun Politik İnşası, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011, s.50
5.Öztan, G.G. Türkiye'de Çocukluğun Politik İnşası, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011, s.54
6.Saraçoğlu, C. Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler, İletişim, İstanbul, 2014, s.177
7.Gilroy, P. There Ain't No Black in the Union Sack: the Cultural Politics of Race and Nation, Hutchinson, London, 1987 p.60 akt. Cenk Saraçoğlu, Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler, İletişim, İstanbul, 2014, s.176
8.Saraçoğlu, C. Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler, İletişim, İstanbul, 2014, s.28







1 Ağustos 2016 Pazartesi

Ayna Üzerine

Ayna Üzerine

“Yüzünün tecelli yeri sadece gözüm değildir
Aynı zamanda ay ve güneş de ona aynadır.”
Hafız, 193-3

İnsan(lığ)ın keşfi, aynayla başlar: İnsanın, kendine bakanın gözünde oluşan algıdan kendine bakmasıyla; böylece insan, bakanın dönüştürdüğü, yeniden kurduğu bir varlığa evrilir. Bakılan, bakanın bakışında, bakışıyla kurulur. Bakış, taraflara egemen olur; onları, yeni bir ontolojik düzleme evriltir. Hakikat, bakışta, bakışlarda dile gelir.

Bakılanın bakana, bakanın baktığına teslim olduğu örnekler vardır. Bakışta ruhu bulan hakikat, bir haleymişçesine tarafları içine alır ve eritir. Aşkın, dostluğun ve düşmanlığın başla(tıl)dığı “an”dır bakış.

Her şey bir bakışla başlar. İnsan, bilinçdışıyla o bakışta ya da bakışla kavrar. Sezgisel bir kavrayıştır bu ve insanın, kültürel özelliği olan aklından daha temellidir; onu aşar, köklüdür, doğasaldır.

Ayna, bu bakışın, insanın kendine yönelik olmasını olanaklı kılan, hiç kuşkusuz, büyülü bir aracıdır. İnsanın kendini görmesiyle başkalaşma süreci -de facto kendileşme- de başlamış olur. Ayna, insanı, kendine ötekileştiren nesnedir aynı zamanda. İnsanın kendini, ötekinin keşfiyle keşfetmesi, kendileşmesiyle kendine ötekileşmesinin eş zamanlı gerçekleşen olgular olduğunu düşündürür; paradoksal görünmesi, insanın olgusallık ile kültür varlığı ontolojileri arasındaki diyalektiğe bağlanabilir.

Aynayla insan, kendini temaşa eder; kendi, kendisi için br arzu nesnesine dönüşür; insanın kendini arzulamasıyla “egoseksüel” de denebilecek bir olgu deneyimlenir.

İnsanın, aynayla birlikte kendini keşfi, hiç kuşkusuz, bir süreçtir. Bu tanrısal karşılaşmayla insan bilinci, yeniden kurulur. Ötekilerin gözünde varolabilen özne, onlardan ayrışarak “öteki için nesne”den “kendi için özne”ye dönüşür. İnsanın özneleşmesi aynayla, aynada somutlaşır.

Ayna, insanın kendi gözünde, kendine karşı oluşan bakışta -ya da kendileriyle- karşılaşmasıdır; bu karşılaşmadan insanın kendiyle dostluğu, aşkı çıktığı kadar düşmanlığı da çıkar.

Ayna, insanın kendi bakışında eriyerek özgürleştiği bir mecradır. Aynayla birlikte bulunduğu yerden uzaklaşır; içinde bulunduğu ortamın, dünyanın dışına çıkar; bu, çıkışın büyülülüğünün nedenidir.

Aynadaki çıplaklık, sevişme anında (da) vuku bulanla özdeştir. Sevişilen, tenden öte ruhsa, söz konusu olabilir bu özdeşleşme; çünkü sevişen çift, artık tek bedende, tek ruhtadır; gözleri birbirine baktığında, karşısındakinin gözlerinde gördüğü, bütün çıplaklığıyla -teni aşan çıplaklığıyla- kendisidir.

Doğanın, toplumun ve şüphesiz zamanın dışına çıkıştır. Büyülülüğünün bir nedeni de budur. Faniliğin, bitimliliğin prangasından kurtuluştur. İnsanı, halesi içine alan mana, aynayla, aynada oluşur. Tanrısallığın tezahürünün aynayla ilişkisi araştırılmaya değerdir. Bakışta kaybolmak anlatır en çok sözü edilen doğanın, zamanın dışına çıkışı.

Aynaya bakan özne, Narcissus’un nergiz çiçeğine dönüşme mitosunda dünya kültürüne malolan manada ete kemiğe bürünerek vuku bulur. İnsanın, bir bakışta, bir bakışla kendinden geçmesini ama kendiyle göz göze gelmesini anlatır. 


O an, zaman durur. Zamanın Hayyamca yorumudur yaşanan. “Zamanın biri uzunluğu, ki onu güneşin seyri belirler; diğeri kalınlığı, ki onu da belirleyen tutkulardır.” İşte o tutku dolu anda özne, zamanı, mekanı ve kendini aşar, aşkınlaşır. Bakışma, bu anlamıyla aşkın bir deneyimdir. Türkçedeki deyimle özne kilitlenir, kendinden geçer, kim olduğunu, nerede olduğunu… unutur: Aklın ve kültürün hatta zamanın (da) bir tür dışına çıkıştır: mutlak özgürlüktür.

İnsanın insanlaşma süreci, eşzamanlı prangalar üretme süreci olarak da okunabilir. Ayağa kalkan insan türü, tarihini prangalarla, kalebentlerle inşa eder. Homo sapiens, prangalar zengini, prangalar toplamıdır. Bilimler, felsefeler, dinler ve sanatlar dört pranga türü olarak kategorize edilebilir; bunlar, hayatın sınırlarını belirlemek, ona çerçeve çizmek iddiasındadırlar aynı zamanda. Bunlardan dördüncüsü olan sanat/lar, çerçevesini, mevcut çerçeveleri, sınırlılıkları ortadan kaldırarak çizmeye çalışır. Tevrat, “Önce kelam vardı.” der; hayat, mana üzerine kuruludur ve her mana, insanı, beşeri anlamda inşa eden, onun, kurucu ontolojisinin koşulu olan bir prangadır. Her pranga, diğeriyle hem ittifak hem de çatışma içindedir. Hayat, prangalar diyalektiğidir ya da prangalar arası diyalektiktir; çatışmaların tozuysa zaman.

Birbiriyle “çatışma” içindeki bu dört kategori, mana şemsiyesi altında birleşirler ve örtük ittifaklarıyla hayata egemen olmak iddiasındadırlar. İktidar, bir anlamda bu dört kategoriden mürekkeptir.

İnsan giyinir. Adem Peygamber’in yasak meyveyi yemesiyle “bilinç” sahibi olup utanması, insanın özgürlüğünün elinden alınmasıdır, üstelik kendi bilinciyle. Çıplaklık ile ötekinin bakışından azadelik özdeştir. Bilinç (İng. consciousness), Latince “con-sciere”den, “başka biriyle birlikte bilgi sahibi olmak”tan gelir; bilinç, birlikte yaşam/a -ötekiyle birlikte- yaşama/ya ait bir olgudur.

İnsan, aynaya baktığında kıyafetinin öneminin önemi yoktur; insanın gördüğü, gözündeki manadır. İnsan, oradadır ve yalnızdır. Kıyafet, sıfatlar, başkalarıyla birlikteyken görünür/dür. Aynada çıplaktır insan çünkü baktığı, kendi gözlerindeki ifadedir: merak ettiği manasıdır. İnsan, kendi ruhunun peşindedir ve maneviyata olan ilgi ve ihtiyacın gerekçesi işte bu manadır.

Yüzleşmek, “aynadaki benlik”le yüz yüze gelmek ve/veya göz teması kururcasına farklı iki insanın bir sorun özelinde bir araya gelmeleridir; amaç: hakikati ifşa etmektir çünkü gözler yalan söylemez; anlam yahut mana, bakışa siner, bakışın kaynağıysa gözler; gözlerse yüzdedir, yüz ise aynada yahut ötekinin -karşıdaki kişinin, ki kişinin kendi de olabilir- gözlerinde.

Eski Mısır’da, Antik Yunan’da ayna yapımında pirinç, tunç, gümüş, altın gibi metaller kullanılır. Antik Yunan’da içinde su olan kaptan geleceği gören kahinliğe rastlanır (katoptromania).

Anadolu’da yüz görmek uğursuzluk getirir; gelinin yüzü, zifaf gecesi görülür ve “yüz görümlüğü” verir damat zevcesine. Gözler tehlikelidir. Yüz görmeyi uğursuzluk sayan Anadolu kültürü, aynanın çerçevesi yerine arkasını süsler. Aynaların, hemen hemen her kategoride bir kopuş ve/veya yeni bir başlangıç olan Barok dönemle birlikte çevrilir ve arkası, artık, duvardadır; çerçeveleri Barok üslupla süslenerek artık hayat alanı olan salonların yani selamlıkların duvarlarını, konsüllerini süslemeye başlar. Kamusala hayata kadınla eşzamanlı dahili hiç de şaşırtıcı değildir. Oryantalist bir okumayla “Aynanın yönünün değişmesi, küştürel paradigmanın kırılması olarak (da) yorumlanabilir.” yargısı dillendrilebilir. 

Kırılan aynanın yedi yıl uğursuzluk getireceği inancı, Anadolu’da olduğu gibi dünyada da yaygın bir inançtır. Aynanın kırılmasıyla olanaklı dünyanın geri dönüşsüzcesine parçalanmasına tanık olan insan türü, korkuya gark olur; iradesinin zayıflığıyla, sınırlılığıyla yüzleşir.

Uzun yıllar cezaevinde kalan kimi mahkumlarda görülen “ayna sendromu”, ayna - insan - yaşam ilişkisinde anılmaya değerdir. Göreli süre kapatılma pratiği yaşayanlar sık sık ve uzun süreliğine kendilerini seyrederler. Bunda, içeride göz teması kurmaktan kaçınmanın yaygınlığının da etkisi vardır şüphesiz ve bu alışkanlık, narsizm olarak yorumlanamaz. İnsan, daha doğar doğmaz göz teması kurarak çırılçıplak fırlatılıp terk edildiği dünyanın ortasında dağıtmak ister yalnızlığını oysa göz teması kuramaz; o da gider kendiyle kurar, kendi gözlerinin içine bakar aynada. Bebekler de göz teması kurmak ister tıpkı hayvanlar gibi çünkü gözlerle gözlerden anlayabiliriz; ancak göz teması sonrasında, sizin güvenilir mi tehlikeli mi olduğunuzu anlayabilirler. 

“Sihirli ayna”, “Ayna ayna, söyle bana!” vb. aynadaki büyüleyici görüntü, önce fotoğraf, sonra sinema ve nihayet televizyonla doruğa ulaşır. Kameranın, bunca yaygınlığına karşın büyüsünü hala koruması manidardır.

Selfie ya da özçekim, mobil telefonların artmasıyla bütün dünyayı eşzamanlı sardı. Uğruna ölenler de oldu. Sık sık falezlerden selfie çekerken ayağı kayıp ölenlerin haberlerini okuyoruz.

İnsanın görünmesi, üstelik kendini ekranda ya bir kare ya da hareket olarak görme, olanaklı dünyanın, prangalarla çevrelenmişliğin bir anlığına da olsa dışına çıkıştır; şüphesiz bir efekttir bu! Hatta yanılsama.

Dünya, algılayan kişinin, doğayla eşzamanlı oluşan, gözlerinden gördükleridir. Oysa gözler, kendini görmeye başladığında, kendisi, kendisi dışında bir başka özneye dönüşüverir; bir anlamda klonlanır; artık tek değildir; kendi, ötekidir; yani bir başkasıdır da. Bu, karşılıklı konan aynalar arasında kalanın sonsuzca yeniden üretimine de kaynaklık eder. Tanrısallığı da yarattığı iddia edilen sozsuzluk, aynadaki benlik ya da bakıştaki manadadır hatta manadır.


V. Metin
Nisan - Mayıs 2016, Muğla




15 Temmuz 2016 Cuma

Barışın Miltaşı: Çokkültürlülük

“Panta Rhei” Herakleitos
İki yıl önce İstanbul’da yola “barış”ı konuşarak çıktık. Barış, bu kadim Grek-Roma-Bizans-Osmanlı-Türk-Kürt kentinin “miltaşı” gibi bizim de Akdeniz coğrafyasında başladığımız “birlikte yaşam yolculuğumuz”un ilk kavramı oldu. Şimdi, “eğitim”i “çokkültürlülük” ile ilişkisinde ele almak amacıyla ikinci durağımız Üsküp’teyiz. Öncü Eğitimciler olarak yolumuza, hayatı besleyen kavramları birer miltaşına dönüştürerek devam ediyoruz.
Çokkültürlülük, tıpkı barış gibi toplumsal hayatın önkoşullarından biridir. “Çokkültürlülük”ü, barış, mutluluk, toplumsal hayat, kültür kavramlarını “eğitim”le ilişkisinde irdeleyerek kavramsallaştırmaya çalışacağım. Amacım çokkültürlülüğün olgusal ve kültürel temellerini serimlemek.
Kültür, toprağı işlemeyle başlatılır; toprağı işledik ama ruhumuzu ihmal ettik. İnsan, tarım devrimiyle artık aç kalmak tehlikesini bertaraf etmiş değil; rekabet, yerini işbirliği ve adil paylaşıma bırakmadıkça bu doğal kaygı varlığını sürdürmeye devam edecektir. Günümüzdeki bunca saldırganlığı, başı-sonu, tipi, cephesi belli olmayan, kapitalizmle ya da post-kapitalizmle, “sorun”u hafife almaktır. Manevi dünyanın, ötekileştiricilik üzerinden nefret söylemi üreten retorikleri yerine “farklılıklarla bir arada” yaşama ilkesiyle bütünleştirici perspektifle gelişimi için eğitim ve eğitimcilerin ne yapabilir? Bunun, huzur ve refahın, yani mutlu bir yaşamın tesisinde ve sürdürülmesinde payı nedir? Olguya kuşatıcı, multidisipliner bir perspektifle bakabilir miyiz? Söz konusu kavramları ilişkisellikleri içinde “mutluluk” perspektifiyle kurgulayabilir miyiz? Bunu nasıl yapabiliriz? Konuşmam, bunun “nasıl”ına bir yanıt denemesidir.
Bu soruları temele alarak interdisipliner  ya da multidisipliner bir bakışla felsefi akıl yürütmeyle konuyu irdelemeye çalışacağım. Amacım, yalnızca irdeleyerek analiz etmek değil, çeşitli tezler ileri sürerek söylediklerimi temellendirmektir.
x ülkeden y katılımcının z dinleyicinin (fiziki erişim) ve t dijital erişimcinin oluşturduğu, bizim de içinde yer aldığımız, bir ağı analiz ederek düşünmeye başlayalım.
Bunca ülkeden/diyardan birbirinden farklı uzmanlık alanlarına sahip bu seçkin topluluk, üzerinde konuşmaya mahal bırakmayacak denli açık bir gerçeklik. Bilimlerin işi, bu çıplaklığı, ideolojik, metafizik vb. argümanlar/ı  ve/veya  angajmanlar/ı  nedeniyle giydirip maskelemek yerine dinamiklerini ifşa ederek olguyu bağlamsallığı içinde görünür kılmak olsa gerek.
Bir şeyin “nasıl” olduğu, “ne” olduğundan sonra gelir. İnsan, kültürden öncedir; insan, kültürel varlık olmazdan evvel doğal durumda yaşayan, ekosistemin halkalarından biridir. Kültürel varlığa dönüşme süreci olarak da okunabilecek evrimle ikili, yani şizoid bir ontolojiye kavuşmuştur. “İnsan trajik bir varlıktır, çünkü doğasını kaybetmiştir.” Psikanalize göreyse doğasını bilincinin dışına itmiştir. Doğal bir varlık değildir artık; kültüreldir ve hayatta kalmasını sağlayan içgüdülerinden ziyade bilgisi ve/veya kültürüdür.
Eğitim, her kültürel öge/varlık için bir iletişimdir/iletişim aracıdır. İnsan, kültürel bir varlık olarak savaşı tanıyor, araştırıyor, haberleştiriyor, tarihini anlatıyor; ama barışı yeterince ne tanıyor ne anlatıyor ne de filmini yapıyor. Mesela kütüphanelere, tarih kitaplarına bakalım: birkaç saliselik düşünme bile bu trajik durumumuzla yüzleşmek için yeterli. Evet, savaşı tanıyor, anlatıyor ama barışı bilmiyoruz.
Çok provokatif bir örnek vereceğim. Bundan dört yıl önce 5-6 yaş grubuyla, sayıları altıyı geçmeyen çocukla, çalışmak imkânı buldum. Eğitim hayatımdaki en mutlu anlarımdı diyebilirim o aylar için. Sözünü ettiğim/edeceğim kare şu: çocuklardan biri, genel huzuru bozan bir davranışta bulunduğunda, biri ödevini yapmadığında gruba dönüp “Ne yapalım arkadaşlar?” diye sorduğumda hiç düşünmeden koro olarak “Ceza verelim!” dediler ve birbirinden farklı ceza pratikleri önerdiler.
Herhangi bir sorunla karşılaştığımızda insan yavrusunun göreli olarak en masum denebilecek dönemindekilere öğrettiğimiz ve kanıksattığımız şey “ceza” ise hakikaten de karşılaştığımız sorunları “savaş” ile ‘çözmeye’ kalkmamız gayet ‘tutarlı’(!) Oysa hayat barış ile olanaklı. Eğer barış olmasaydı ne romanlar yazılabilirdi ne çocuklar dedeleriyle oynayabilirler ne de mabedler/anıtlar inşa edilebilirdi. Barış, kişinin kendisiyle ilişkisinde başlayıp halka halka genişler ve halesini büyüterek hayatı bir annenin yavrusunu sarıp sarmaladığı gibi kucaklar.
Bilincimizle yaşama pratiğimiz arasında işleyen sonsuz diyalektik, bizi, hayat karşısında aktif bir özne olarak konumlandırır; Sartre’ın dediği gibi “İnsan, özgür olmaya mahkûmdur.” İrademiz, o diyalektiğin bir bileşeni olarak onu işleterek, tabii ki gücü ölçüsünde, özgürleşebilir. Peki, bunun istikameti nedir? Huzur ve güvenliğin, yani barışın zorunlu sonucu olan mutluluk.
“Neden?” sorusu filozofça bir sorudur ve çocukların çocuk olarak içine fırlatıldıkları bu dünyada içgüdüleri ellerinden alındığı için anlamak, öğrenmek, anlamlandırmak kaygısıyla ilk adımlarıdır. “Neden çokkültürlü olalım ki?” El cevap: Barış içinde yaşamak için. Şimdi gazetecilik alanından bir kavram devşirerek barış kavramımıza yeni içerikler yüklemeyi ve buradan eğitime yeni pencereler açmayı deneyeceğim.
Gazetecilik üzerine düşünen ve yazan Johan Galtung, “barış”ı, şiddet yokluğu anlamında “negatif” ve toplumların bütünleşmesini ifade etmekte/toplumların bütünleşmesi anlamında “pozitif” olmak üzere ikiye ayırır.
Negatif barış, uluslarası anlaşmalar, silah kontrolü, devlet ve devletler arası kararlar gibi boyutları olan “şiddet/in yokluğu” olarak da anlaşılabilecek ve özü gereği karamsardır, çünkü kısa vadeli ‘çözüm’ler içerir; tıbbın diliyle söylersek belli türden bir rahatsızlığın ya da hastalığın iyileştirici tedavisidir. Oysa pozitif barış, iletişim, barış eğitimi, uluslararası işbirliği, çatışma yönetimi, çatışma çözümü(?) yollarıyla beşeri kavrayışların geliştirilmesini içeren özü gereği iyimser bir perspektiftir. Sağlık alegorisiyle ifade etmeye devam edersek Galtung’a göre pozitif barış, negatif barış gibi iyileştirici değil önleyici tıptır; önleme, en iyi tedavidir; tedaviye olan ihtiyacı ortadan kaldırır. Çokkültürlülük, barışın muhafazası için önkoşuldur; bu da en başta eğitimle olanaklıdır. “Pozitif eğitim” yahut “ayna eğitimi” kavramlarıyla ifade edilebilir; yani sokağa ayna olabilen, ama salt yansıtıcı değil iyileştirici dönüştürücülüğü ve sürdürülebilirliği de içeren bir eğitimle.
Konuşmanın ana eksenini oluşturan kavramları ortalığa saçmayı başarabildiysem ufuk çizgisinde kara göründü demektir. Düşünmemizi sürdürelim.
Şimdi mutluluk – barış – çokkültürlülük – eğitim – yaşam ilişkisini görünür kılmakla kalmayıp patikaya dönüştürmeye çalışacağım yedi tezi temellendirmeye çalışalım:
1.     Tez
“Barış, toplumsal hayatın önkoşuludur.”
Barışın olmadığı yerde konuşan hayat ve değerleri değil, ölüm ve ölümün dilidir.  20.yüzyıl, uygarlığın madden inkişafı olduğu kadar mânen çöküntünün girdabına insanlığı ideolojilerle esir aldığı bir dönemdir. Burada bulunanların kahir ekseriyeti savaşlardan yeterince nasiplenmiş insanlar olsa gerek.
2.     Tez
“Çokkültürlülük, barışın temel ilkelerindendir.”
“Birlikte mutlu bir yaşam” olarak da ifade edilebilen barış, mantıksal ve olgusal olarak “çokkültürlülük”ün, bir ilke olarak eğitime, hukuka ve geniş anlamda siyasete egemen olmasıyla olanaklıdır. “Birlikte yaşam”, “mutluluk” gibi kavramlar, mantıksal ve olgusal olarak “çokkültürlülük”ün, bir ilke olarak eğitime, hukuka ve geniş anlamda siyasete yani “barış”a egemen olmasıyla olanaklıdır.
3.     Tez
“Olgusal ve toplumsal hayatta (DNA, fraktal, ahlak/lar) hiçbir özdeşlik yoktur.”
Analitik bakışla örnekler üzerinden temellendirmeye çalışalım: Herhangi bir varlığın milyonlarca kez büyütülmesiyle ortaya çıkan hiçbir görüntü, doku bir diğeriyle birebir aynı değildir. Sevdiğim örnek kumsalda yan yana duran iki kum taneciğinin, bir çam pürçüğünden alınan iki ayrı kesitin –tıpkı parmak izlerimizin dokusunun farklı olması gibi- farklı dokulara sahip olduğunu olgusal gerçeklikte görürüz. Olgusal dünyada özdeşlik yoktur; doğada olmayanı kültürde aramaksa bambaşka sorunlar yaratıyor: en başta İŞID’i!
4.     Tez
“Kültürler arasındaki ‘değer hiyerarşisi’ keyfi ve iktidara içkindir.”
Kültürel ögeler yaşamdan çıkar; yaşamı düzenlerler ve statik değillerdir; habitattaki değişimler, zorunlu olarak kültürü ve öğelerini de mutasyona uğratır; nedeni olan habitata ve yaşama göre şekillenir. 3. Tezde dilen gelen olgusal açıklamadan hareketle, farklı olanlar, aynı teraziye konularak ölçülemez; ölçme, tartıyı elinde bulunduranın keyfi biçimde tanımladığı, belirlediği norma göre yapılabilir ki bu da keyfidir; ve şüphesiz iktidara içkindir. İktidarca manipülatif biçimde kullanılarak sokak kaynatılır, kimlik grupları konsolide edilerek çatıştırılır; her çatışma, ölümü besler ve böylece iktidar güçlenerek yerleşikleşir, kurumsallaşır; göreli sürenin ardından dolaşıma soktuğu retorik ve alegoriler, bilinçlerin hakikati haline gelir.
5.     Tez
“Irk ve/veya millet, olgusal değil, kültürel, hukuksal, sosyolojik bir kategoridir.”
Geç 19. yüzyıl  erken 20. yüzyıl  ile hortlayan milliyetçilik ve türevi ırkçılık, ırkı, olgusal bir kategori olarak düşünmesinin öncülüne dönüştürerek ‘bilim’ üreterek hem ‘bilgi’yi hem de ‘bilimleri’ ideolojikleştirerek çatışmaları derinleştirmiş; insanlığın belki de en kanlı dönemine giden yolun taşlarını döşemiştir. Trajik olansa, eğitim ve eğitimcilerin bu “zırva”ların çocuklara, gençlere ve nihayet bütün insanlara zerk edilmesinde –endokrinasyon- devletin ideolojik aygıtına “gönüllü kölelik paradoksu”nu icra edercesine dönüşmüş olmasıdır. (Şimdi de SS’in –Sahipsiz Sermaye- yani küresel kapitalizmin gönüllü aygıtına dönüşmüş durumda ne yazık ki!)
Irkın, milletin yaratım sürecinde devletler/iktidarlar, başta antropoloji ve arkeoloji olmak üzere pek çok bilim dalını kendi mitoslarını ‘hakikat’e dönüştürmede kullanılmıştır. Lâkin dolaşımdaki ‘zırva’lar, bilime değilse bile hâlâ sokağa egemendir. Bilim üretmenin, bilgi aktarmanın yani sokaktaki insanın dünyayı kavrama paradigmasının müsebbibleri olarak biz eğitimciler, olup bitenlerden hukuken olmasa bile etik olarak sorumluyuz.
6.     Tez
“Mutluluk, bireysel – toplumsal huzur ve refahın bileşkesidir.”
Toplumsal yaşam, huzur ve refahı birlikte gerektirir. Bir orman ya da deniz düşünelim, milyonlarca yıldır kendi içsel düzeniyle yaşamın sürdüğü. Birden harici bir nesnenin düştüğünü, mesela bir uçağın, düşünelim. Hem fiziksel hem de zihinsel anlamda tahrip ettiği gibi mevcut yaşam akışını tarumar eder. Huzur, güvenli ortam gereklidir, ama yeterli değildir tek başına. Göreli refah, insanların üretim sürecinde yer almaları ve adilane biçimde pay almalarıyla olanaklıdır. Bunların asgari ölçüde sağlanması, toplumsal yaşamı olanaklı hale getirir.
(Toplumsal) yaşam huzur ve refahın halesi içinde mümkündür; bunun göreli süre muhafazasıysa, Aristotelesçe söylersek, “insanın işi” olan mutluluğu yaratır. Mutluluk, kendisi amaçtır ve diğer her şey onun adına istenir. “Mutlu insanlar, başkalarının (da) mutluluğunu isterler.” Barış, mutluluk getirir; barışı tesis etmek, korumak içinse doğaya aykırılık ifade eden tekbiçimliliğe karşı “sokak”ı yaşatmak yani “çokkültürlülük”ü, doğal olgulara dair tutumumuz gibi “ahlakın/kültürün ötesi”nde görerek kabul etmek, onu, hayatın olağan bir parçasına dönüştürebilir.
7.     Tez
“Mutlu toplumlar, çokkültürlülüğü barış içinde yaşay/t/abilenlerdir.”
Günümüzde güç, belki sûfice bir bakış olacak ama tahakküm aracından değil, alicenaplıktan gelir.
Hayatı derinden kavrayan ve bilgece bulunan sözlerdeki ortam kelam, şiddeti uygulayanın da uygulanan ya da şiddet gören kadar travma yaşadığı yolundadır ki bunu, pek çok araştırma doğrulamaktadır. Araştırmalar bir yana bu salonda bulunanların yaşadıkları diyarlar ve insanları, bu yargının kanlı canlı somut örnekleridir.
Huzur ve refahın bileşkesi olan mutluluğun, göreli süreliğine hayata egemen olması, yüksek kültürü yani bilimleri – felsefeleri – sanatları doğurur. Hayatı, kültürel anlamda iyileştirip yaşanabilir kılan yüksek kültürün ürünleridir. Çatışma ortamlarında bireysel ve toplumsal enerji, savaşın hizmetine girer ve beslenen yaşam değil ölümdür. Hayatı beslemek adına bir tür önleyici tıp gibi, yani Galtung’un kavramsallaştırmasıyla pozitif barış için çabalamanın hayatta somut anlamda karşılığı olabilir.
Canlılığın zorunlu sonucu hayatta kalmaktır; insan, ikili bir dünyanın varlığı olarak hem biyolojik hem de kültürel anlamda birer organizmadır; hayatın düşmanı kesilmedikçe “hayatın olağan akışı” içinde “hayatta kalacaktır”; savaşa karşı olmak, barış için çalışmak en büyük direniştir ama daha büyüğü işte buradaki, bu salondaki hayatı beslemek, onunla hemhal olup (onunla) akmaktır; direniş, zamana ve mekana, yaşamı gözeterek teslim olmaktır.
Tekçilik, tahakkûmun hem nedeni hem de sonucu olarak ortaya çıkar. Demokrasi, birlikte yaşam, zorunlu olarak kimi sınırlılıklar üretiyorsa ve bunun bilinci/ni gerektiriyorsa –ki bilinç İngilizceye (consciousness) Latinceden (con-sciere) geçer; ‘başka biriyle birlikte bilgi sahibi olmak’; yani bilinç; birlikte yaşamdan doğmuş, birlikte yaşama ait bir olgudur. Türkçe etimolojideyse “bilmek”ten türetilir; bilinen, bilinmekle kalmayıp bilindiğinin farkında olunan ve bilinenin davranışa dönüştürülmesidir.
Dünyaya “bilinç” kavramıyla bakmak, bakmakla kalmayıp bunu davranışa dönüştürmek, yaşam/a pratiğinde gözetmek, bilincin bizzat kendisidir; malzemesi bilgi, harcıysa sokaktır.
Eğitim, kültürle(n)me aracıdır; bilinç, sınırlı ya da tamamlanan, statik bir olgu değil, süreçtir. Bilincin oluşumu, çokkültürlülük kavramıyla harmanlandığı ölçüde yaşama, doğaya aykırılık arzetmez. Ancak doğayla, doğamızla uyum sağlayabildiğimiz ölçüde “canlılık”larımızı sürdürebiliriz. Eğitimi, sokağın aynasına dönüştürebildiğimiz ölçüde canlılığımızı besleyebiliriz. Bunun için barışa –temel bir koşul olarak- ihtiyacımız var ama pozitif barışa; çatışmaya, savaşa neden olabilecek sorunları, soruna dönüşmeden çözümleyebilmek için de elimizdeki temel araç eğitimdir, lâkin devletlerin ideolojik aygıtına dönüşerek propagandaya dönüşen eğitim değil.
Eğitim, çokkültürlülüğün kurumlaşmasında temel işleve sahip bir süreçtir. Geniş anlamda eğitim, kendisi de kültür dünyasının hem nedeni hem sonucu hem de kendisi olan insanın çokkültürlülük perspektifine sahip bir özne (de) olabilmesine katkı sağlayabildiği ölçüde yaşamı besleyebilir.
Biz eğitimcilerin –yalnızca meslekten eğitimcilerin değil bütün insanların da- ana sorumluluklarından biri, belki de en başta geleni “bu” olsa gerek; sorumluluğumuzu, ideolojilerle zehirlenmelere, nefret söylemi üretenlere, politikacılara, demagoglara, propagandalara, yaşam düşmanı her türlü ayrımcılığa, retoriğe rağmen gerçekleştirebildiğimiz ölçüde özgürüz.
Sokrates’in öğrendikçe bilgisizliğini öğrenmesinde, sûfinin Yaradan’a ulaştıkça sonsuzluğun içinde kibrini öldürmesinde, fraktallardaki sonsuz benzemezliğin içinde aynılığın, özdeşliğin ideolojik – dinsel bir tasarruf olduğunun görülmesinde, kaçınılmaz biçimde “farklılık”ta birleşiyoruz; o farklılıklar, sokakta, işte orada, işte tam da burada, sorumluluğun, aynılaşmak değil yani “olduğumuz gibilik”e aykırılık değil, nasılsak “nasıl öyle kalabiliriz”e çözüm bulmaktır; yani olguyu kurama değil, kuramı olguya uydurarak; otokratik rejimlerin yaptığı ve/veya yapmaya çalıştığı gibi bütün topluma aynı dili giydirerek değil.
Epiktetos, “İnsanları tedirgin eden, olan biten değil, olan bitene ilişkin inandıklarıdır.” sözüyle insan bilincinin gücüne işaret eder. Eğitimli insanın bilgiyle harmanlanmış bilincinde olgusal bağlamda fraktallar, kültürel bağlamda çokkültürlülük olan bir kişinin fantezisinde “olan”dan savaş ya da çatışma değil, barış beklenir.
İnsan, doğaya karşı nasıl mücadele edip kendine yeni bir habitat oluşturabildiyse ve yakın zamana kadar, ve zımnen değil ne yazık ki, zenci, yerli, köle, x dinli, y mezhepli, t tarikatlı, k dinli, dinsiz, milliyetçi, sağcı, solcu, homoseksüel, kadın, erkek vb. ile devam eden körleşmenin esiridir. Ve şimdi, nasıl “köle”, “zenci”, “dinli”, “dinsiz” esaretini “yurttaş” kavramıyla sona erdirdiysek artık “kültür/el kölelik”in de gömülme vakti gelmiştir. Bunun için ihtiyacımız olan araç elimizdedir: sokağın görgüsü ve türevi eğitim.
“Umut, en büyük talihtir.”  der bir Çin atasözü. Umut edelim; umut, bizi, sebat sahibi ve gayretkeş kılacaktır. Umut ve sevgi bizimle çünkü hayatı seviyor ve besliyoruz kaynağı olan sokağı.

Aşkla, sevgiyle, dostlukla dokunalım sokağa...

Dayanışmayla,
V. Metin Bayrak
Mayıs, 2016, Muğla

10 Temmuz 2016 Pazar

Satılık İbadet Üzerine

Ramazan geliyor: Bir bakıma seküler hayatın kamusal alandan itilip her şeyin yerini pop İslam kültürüne bıraktığı günler.

Ana yemek “oruç” olunca başta sağlık olmak üzere pek çok içerimi her yıl sanki ilk kez duyuyormuşçasına ilgiyle dinleyerek vaadedilen o cennete giden yolun istikametinin pusulası görülen TV Showlarının reyting rekabetleri kızışıyor. Her yıl tanık olduğumuz bu kareler, nedense, bir tür dokunulmazlık zırhı kazanan İslam ve kutsalları üzerinden “pop İslam”ın fütursuz hakimiyetini berkitmekte. Her tema, bir fetişmişçesine ele alınır ve asla eleştiri konusu yapıl(a)maz. Bilgi temelli bakışlar ise “sokaktaki insan”a ulaşamaz; böyle kitle kültürü “Domuz eti yersem imanım zedelenir ve cennet hakkımı yitirir miyim?”in ötesine geçmez. Sorular, Haydar Dümen’e sorulan ve yıllardır değişmeyen soruların farklı kelimelerle –key words- sorulmuş halleridir; gramerleri aynıdır çünkü sorunların müelliflerinin bilinçleri özdeştir.

Kitlenin haber ve/veya bilgi işlevi de gören yazılı ve görsel medya, süreli yayınlar ve nihayet ulema da “6 yaşındaki kız çocuklarıyla nikah kıyılabilir.” “Annenin etek boyuna göre oğlu, annesine ereksiyon olur.” “Babanın kızına duyduğu şehvet…” ile ilgili ‘fetva’ vermekle meşgul olunca ortaya saçılan ve “sokaktaki insan” tarafından ayırt edilemeyen neyin “bilgi”, neyin “inanç” olduğu, birbirine karışıyor. Bu karış(tır)ma, meslekten olanlarca yapılıyor en başta. Kimi zaman bir tıp doktoru, sağlığı inançla, kimi zaman da bir ilahiyatçı inancı sağlıkla temellendirebiliyor. Meslekten uzmanların bu denli manipülatif pazarlamacılıkları neticesinde “sokaktaki insan”ın bilinci vesayet altına alınıyor; bir tür Mankurt’a dönüşen “sokaktaki insan”, Müslümancılarca bir yandan tüketim nesnesine dönüştürülüp araçsallaştırılırken bir yandan da tekçi büyük kimliğe dayanan iktidarın payandası haline ge(tiri)liyor. Lâkin zemin, oynak olmanın ötesinde ontolojisi kaymış ve türce farklıdır artık o nedenle de tekabüliyet sorunu hasıl olmuştur.

İşte, bu yazılama, çeşitli tezleri temele alarak söz konusu karıştırmaları ifşa etmeye çalışacak; bunun için D.İ.B’ce yayımlanan Aile adındaki Diyanet Aylık Dergi’nin Haziran 2015 sayısının “Ramazan Mektebi” başlıklı özel ekinde Dr. Ayşe Dolmacı’nın “Çocuklarımıza Kolay Oruç Tutmaları İçin Yardımcı Olalım” başlıklı yazısı (S.12,13) eleştirel okumaya tabi tutulacak.

Dr. Ayşe Dolmacı’nın yazısında ileri sürdüğü tezleri ve kritikleriyle düşünmemize, yazılamamıza devam edelim:

a.     “Oruç ibadetinin kişilik gelişiminde son derece mühim bir rolü vardır. Çocuklar, bu ibadet sayesinde doğruyu söyleyen, dürüst fertler olarak yetişebilir.”
Dini bir ritüel olan oruç ile kişilik gelişimi arasında kurulan korelasyon nedir? “Mühim” rolün ne olduğu yazıda belli değildir. Sonsuz ibadet türünden biri olan orucun kişinin karakterini oluşturan doğruluk, dürüstlük özellikleriyle nasıl bir ilişkisi vardır? Söz konusu tez ya da iddianın olgusal düzlemde herhangi bir karşılığı yoktur; dile getirilen bu ifadeler bilgi değil dilek ya da temenni ifadesidir; bilgi olmadığı için de sınanmasına hacet yoktur. İnsan zihni, her şeyi her şeyle ilişkilendirebilir; ilişki, olgudan hareketle yapıldığı koşulda bilgisel bir değeri olabilir.

b.     “Çocuklarımız ve oruç konusunu üç başlık altında işleyebiliriz:
              
b.1. Genel olarak ev halkına doğru beslenme alışkanlığı kazandırmak
              
b.2. Çocuklarımıza küçük yaşlarda orucu sevdirmek

b.3. Okul çağlarında çocuklarımızın oruç tutmasına destek olmak”

Yazar, “oruç”un ‘doğru beslenme’ alışkanlığı kazandırdığını iddia ederek yazılamanın başında kısaca değinilen metodolojik hataya düşüyor yani inancı olguyla temellendiriyor oysa oruç doğru beslenme olsaydı –dikkat!- olgusal bağlamda ya da düzlemde, teolojik bağlam ya da düzlemde değil – bütün canlıların beslenme rejimi oruç üzerine kurulurdu. Oruç, doğru beslenmeye indirgendiğinde araçsallaştırılmakta ve imanın gereği olmaktan çıkarılmakta. Ne olgu imanla ne de iman olguyla temellendirilebilir.

Çocuklara küçük yaşlardan dinin şekli ritüelleri sevdirilmeye çalışılmakta oruç üzerinden. (Sorunlu olmakla birlikte bu yazılamanın sınırlarını aşan tartışmalar nedeniyle burada değinmekle yetinilmiştir.)

Okul çağlarındaki çocukların oruç tutmalarından söz etmenin ne İslam şeriatında ne de biyolojide yeri olabilir. Ramazan’ın yaza denk geldiği yıllarda okul çocuklarının oruç tutması, mental ve fiziksel anlamda kalıcı hasarlara neden olabilir; kaldı ki ne sağlığın ne de imanın gereğidir çocukların –dikkat! Okul çağı çocuklarının- oruç tutmaları.

c.      “Çocuklarımızın ilk oruç tutma deneyimlerini, en geç yedi yaş civarında gerçekleştirmelerini sağlayalım; zira daha sonraki yaşlarda oruç tutmaya olan hevesleri yavaş yavaş kaybolacaktır.”

Çocukların ilk oruç tutma deneyimlerinin “en geç” yedi yaş olarak ifade edilmesi “b” maddesinde de ifade edildiği gibi kalıcı hasarlara neden olabilir. Cümlenin ikinci kısmı, çocukların büyüdükçe heveslerinin azalacağının kaygısının ifadesi. İman ve inanç bir hevesten ziyade aklî bir olgudur; çocuklarınsa cezai ehliyetleri yoktur çünkü akıl baliğ değillerdir; olgunlaştıkça ‘hidayet’e ermeleri beklenir. Yazarın örtük bir biçimde dillendirdikleri, eleştirel bir okumayla, şunlardır: çocuklar üzerinde, özellikle bedenleri ve duyguları, harici bir otoriteyle itaat pratiği icra edilerek bioiktidar kurmanın aracıdır oruç.

d.     “Çocuğumuzun yaşının daha küçük olduğunu düşünüyorsak, onlara tekne orucu tutmalarını önerebiliriz.”

Bu ifadede iki önemli nokta göze çarpmakta: İlki, yedi yaş, sanki küçük değilmiş gibi daha erken yaşlarda da çocuklara oruç tutturulmaktan söz ediliyor; ikincisi göreli sürelerle açlık pratiği yaşamaları, ki zaten hayatın olağan akışı içinde hepimiz söz konusu deneyimleri yaşıyoruz.

e.     “Çocuklarımız küçük yaşta bizim oruç tutmamıza şahit olmaktan büyük sevinç duyarlar ve bunu kendileri de uygulamak isterler. Fıtratlarında olan bu meyil sayesinde oruç tutma teklifini bize, bizden önce onlar getirirler.”

“Fıtrat”, olgusal değil teolojik bir kategoridir ve özü gereği ontolojisi aşkındır; insansa “şimdi ve burada” olan bir varlıktır; olanın, aşkın varlıkla temellendirilmesi, bilgisel değil inançsaldır; bu da sınanamaz. Madem ki insanda ‘fıtratî bir meyil’ var o halde “d” maddesine neden gerek var; yazı, kendi içinde mantıksal tutarlılığa da sahip değildir. (Ne de olsa kutsallık halesi içindeyse, kutsal olanın dokunulmazlığından istifade ederek her şey söylenebilir; bir tür “anything goes” durumudur icra edilen.
Burada dile gelen düşünce, dinin, öncelikle yaşanan toplumdan ve birimlerinden öğrenildiğini yansıtıyor; şu halde din eğitiminin ayrıca verilmesi de manasızdır; zira insan yavrusu görerek, çevresini izleyerek, ilişkide olduğu insanlarla etkileşerek toplumsal bir varlığa evrilir ve kültürün bir parçası olan dini de kendi doğallığı içinde kendiliğinden öğrenir; üstelik içinde bulunduğu, üyesi olduğu toplumdaki haliyle yani doğal durumundaki haliyle.

f.       “Çocukların tuttukları ilk oruçlar, genelde aile büyükleri tarafından satın alınır. Bu çok güzel bir uygulamadır. Oruç gibi bir ibadetin üstesinden gelen yavrularımızı uygun şekilde ödüller vererek cesaretlendirmeliyiz.”

“Pop İslam”ın Müslümancılarının maneviyatları, ilk cümlenin yükleminde –satın alınır- kendini ifşa etmekte. Din gibi insan maneviyatını oluşturan bileşenlerin başında gelen bir değerin temel ritüellerinden hatta koşullarından birinin satılıp alınması başlı başına üzerine düşünmeyi gerektirmekte. Çocuk, davranışçı kuramın kavramlarıyla düşündüğümüzde, ödüllendirilen davranışlarını pekiştirecektir, burada ibadetini, inancını somut bir faydayla değişimi öğrenmektedir; bununla inancını araçsallaştırmayı öğrenmektedir. “Dil, bilincin aynasıdır.” sözünden mülhem “İbadet, satın alınabilir bir metadır çünkü değişim değeri vardır.” Tezi ileri sürülebilir ki “pop İslam”, tam da bu maneviyat üzerinde yükselmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Aile” adındaki dergisinin “Ramazan Mektebi” başlığıyla yayımlanan Ramazan özel sayısında önünde “Dr.” Akademik ünvanı olan bir yazarın yerleşik “pop İslam” ve/veya “Müslümancı” argümanları üzerinden yazılamanın sınırları dahilinde epistemolojik analizler yapmaya çalışarak bu pek çok boyutu olan olguyu, yerleşik zihniyetin dile geldiği bir metni baz alarak irdelemeye, eleştirel okumaya çalıştım.
Sorun, bu yazılamanın kuşatamayacağı kadar büyük ve çetrefilli, çeşitli katmanlara sahip. Yukarıdaki eleştirel okumanın ardından, şimdi, kimi sorularla, ortaya kimi sorular saçarak, yazılamamızı bitirelim.

i.                    Henüz biyolojik gelişimini tamamlamamış çocuklara oruç tutturmak, pozitif hukukun ürettiği temel nitelikteki referans hukuk metinlerine ya da sözleşmelerine aykırılık olarak değerlendirilebilir mi?
ii.                  Dünya Sağlık Örgütü, Türkiye Tabibler Birliği, özellikle Ramazan’da ortalığa saçılanlarla ilgili “bilimsel”, “mesleki” muhatab olması hasebiyle bir basın metni dolaşıma sokabilir mi? Ayrıca, orucu “bilim” ile temellendiren üyeleriyle ilgili herhangi bir işlem yapmış mıdır, yapmıyorsa neden?
iii.                Sağlık Bakanlığı yetkilileri, dolaşımdaki magazinel sağlık, beslenme vb. bilgileri inancın halesi içinde diye Diyanet İşleri Başkanlığı’na mı devretmiştir sorumluluklarını Ramazan boyunca?
iv.               İlahiyat fakültelerinde istihdam edilen ve pek çoğunun “pop İslam”ın ikoncanına dönüştü(r)düğü “ulema” sınıfı, İslam’ın, sıklıkla, mantık dini olduğunu ifade ederler; mantıkta çok temel bir akıl yürütme ilkesi vardır: Yanlış öncül(ler)den doğru sonuç çıkmaz. Bu tür ‘düşünme’lerin mantığı var mıdır, varsa nedir?
v.                 Filozoflar, dolaşımdaki bu retoriklerin epistemolojik çözümlemelerini yapıyorlar mı? Nasıl?

Düşünme, metodolojik bir süreçtir; düşünmenin ürünü olan bilginin niteliğini belirleyen, neyin bilgisi olduğu kadar kullanılan yöntemdir de. Her yöntem, her düşünme konusu için uygun değildir; o nedenle teolojik akıl yürütmeyle felsefi düşünme benzer ama özdeş değillerdir; teolojik düşünmeyle olgusal düşünmeyse benzer bile değildir. Yazılamaya konu olan metinle sınırlı olmayıp oldukça yaygın olan bu metodolojik üçkağıt, ürünleriyle İslam’ın poplaşma sürecini hızlandırmakta ‘cephe arkadaşı’ kapitalizmle birlikte.
Bu (kısa) yazılamada eleştirel okuması yapılmaya çalışılan, aynı zamanda, kaba materyalist-pragmatist bakışla kutsal halesi taşlaştırılan pop İslam ‘kavrayış’tır.

V.Metin
Mayıs, 2016, Ege